1 Aralık 2013 Pazar

Gezi’yi Beklerken

 İndirmek Icin Tıklayın
(Yıllardır Gezi’yi bekliyorduk, nereden nasıl geleceğini bilmeden. Örneğin Gezi olayları esnasında tekrar yayınladığımız “Kendiliğindenliğe Övgü”, yıllar önce yapılmış bir Gezi çağrısıydı.
Dokuz yıl önce yazılmış aşağıdaki yazıda da yine benzer bir çağrı var, örneğin şu satırlarda: “Bu gidişi ancak, Türkiye’de ortaya çıkabilecek Kürt Özgürlük hareketinden çok daha tutarlı aynı zamanda şehirli ve modern bir politik kültüre de yaslanan, devrimci demokratik bir çizgiyi savunabilecek bağımsız bir hareket durdurabilir”.
Ama sadece nereden nasıl çıkacağını bilmediğimiz Gezi’yi beklemiyer, gelirse de, böyle bir Hareketin, Kürt Hareketiyle ilişkilerinin nasıl olabileceği üzerine ön görülerde bulunuyorduk.
Hem Gezi geldi; hem de öngörülen denklemler geçerliliklerini koruyor.
Hem Gezi’nin geleceği ve Kürt Hareketi ve Gezi ilişkileri, hem de Gezi’yi hiçbir şekilde yansıtmayan, bürokratik örgütlerle Kürt Hareketinin, yani HDP’nin geleceği üzerine yazacağımız yeni yazılara bir hazırlık, bir hatırlama, bir hafıza tazelemesi, bir “fikri takip” olarak bu tür yazılardan biri; hem de Kürt Hareketinin Türk sol örgütleriyle ilişkilerinin tarihi üzerine bir hatırlama. Ayrıca bilmeyenler için aşağıdaki yazının, Osman Öcalan’ların koptukları dönemde ve kopuşları bağlamında yazılmış olduğunu belirtelim. Bu günkü paralelliklere kısa notlar halinde değindik.  01.12.2013)

Özgür Gündem’e Yazılar Derlemesine Önsöz

Berlin duvarı ve Sovyetlerin çökmesi sonucu, Doksanların başında bütün dünyada sol hareket dibe vurmuş durumdaydı ama bu dünya tarihsel zelzelenin yol açtığı tsunami dalgaları henüz Kürt hareketine pek ulaşmamıştı.
Doğu Avrupa’nın çöküşü bütün kurtuluşçu hareketleri olumsuz etkilerken, yine bu çöküşün yarattığı koşullarda ABD’nin Irak’a saldırısı ve bunun sonucunda oluşan koşullar, Kürt özgürlük hareketinin bu dalgaların altında kalmadan ve onların etkisini pek hissetmeden bir süre daha yükselişini sürdürmesine imkan sağlamıştı.
Buna ek alarak ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra ortaya çıkan koşullar, burjuvaziyi Özal’ın dilinden “Federasyonu bile tartışmalıyız” noktasına getirmişti. Gazeteciler Bekaa’ya gidip Öcalan ile Röportaj yapma kuyruğuna girmişlerdi.
Bu koşullarda, Kürt özgürlük hareketi de en yüksek noktalarındayken, Türkiye’de Özgür Gündem adlı bir günlük gazete çıkarmaya başlamış ve sosyalistlerin ve sol entelijansiyanın önemli bir bölümünü sayfalarında toplamış; üzerindeki tecridi bir ölçüde olsun yenmişti.
Öte yandan henüz o dönemde, Özel Savaş konseptiyle tüm toplum sindirilmiş ve çürümeye başlamış da değildi. Dolayısıyla o zaman entelijansiya ve sosyalistler de, Kürt hareketiyle yan yana görünmekten bu günkü kadar çok çekinmiyorlardı.
Böylece aslında bu gün Kürt hareketinin yapmak istediği şey o zaman büyük ölçüde gerçekleşmişti, en azından Özgür Gündem sayfalarında, bu günkü söylemle bir “Türkiye Partisi”nin ilişkileri ve politik kültürü az çok ve fiilen bulunuyordu.
Ne var ki,  duvarın çöküşü, hem demokratik güçlerde yarattığı moral bozukluğuyla, hem de en gerici milliyetçiliğe sağladığı fiili ideolojik ve politik üstünlükle Türkiye’de en gerici, en şoven güçlerin saldırıya geçmenin koşullarını da yaratmıştı. Örneğin dünün “Orta Asya Sovyet Cumhuriyetleri”, “Türki Cumhuriyetler” olarak gözlerini Türkiye’ye dikiyorlar; Doğu Avrupa ülkelerinden gelen insanlar yaşam savaşı içinde her şeylerini satışa sunuyorlardı.
Bu durum, teşkilatı Mahsusa’dan beri gelen, Ermeni Katliamlarını, altı Yedi Eylül pogromlarını yapmış, en karanlık geleneklerin ve güçlerin toplumu istediği gibi örgütleyip manüple edebilmesi için olağanüstü elverişli koşullar yaratıyordu.
Diğer yandan Kürt Özgürlük hareketi içinde de, bunun simetrisi sayılabilecek bir gelişme de ortaya çıkıyordu.
Başlangıçta PKK yoksul Kürt gençlerine dayanan bir hareket iken gerek kendi yükselişi, gerek Irak ‘taki gelişmelerin yol açtığı gelişmeler sonucu, Kürt burjuvazisi, ayrı partiler içinde var olmanın Yoksul Kürt Gençlerinin partisi karşısında onlara bir yaşama şansı vermeyeceğini görmüş, böylece PKK’nın etrafında toplanmaya başlamıştı. Bu hem o harekete yeni olanaklar sunuyor hem de aynı zamanda Kürt burjuvazisinin hareket üzerindeki basıncını ve ağırlığını arttırıyordu.
İşte Özgür Gündem gazetesi tam da dengelerin değişmeye başladığı koşullarda yayına başlamıştı. Bu nedenle, bu gün bir arada görülmeleri hayal bile edilemeyecek kişiler, örneğin bir Yaşar Kaya ve bir Ertuğrul Kürkçü veya Metin Çulhaoğlu aynı gazetenin sayfalarında yer alabiliyordu.
Ancak söz konusu güçlerin baskısı altında, gazetenin bu biçimde varlığını sürdürmesi giderek olanaksız hale geldi ve bugün Öcalan ve PKK tarafından, “İlkel Milliyetçilik” olarak tanımlanan, aslında Kürt burjuvazisinin eğilimlerini yansıtan ve Türk milliyetçiliğinin ters yüz biçimi olan akımın baskısıyla, Özgür Gündem içinde ilk defa bir araya getirilmiş bu kesimler, gazete kapatılarak dışlandı. Selim Çürükkaya “Düşün Yakamızdan” diye yazılar yazdı.
Öyle görünüyor ki, o zamanlar Öcalan, bu baskılara karşı durabilecek bir güçte değildi. Aynı eğilim daha sonra ateşkesi de rahatça sabote edecektir.
Türk devletinde, Özal’ın “Kürt Sorunu”nda reform çizgisi tasfiye olur ve özel savaş egemen olurken; PKK içinde de Kürt burjuvazisinin, Öcalan’ın temsil ettiği Türkiyeli ezilen ve demokratlarla ittifak çizgisine karşı güçler Öcalan’ı tasfiye edemeseler bile, ağırlıklarını hissettiriyorlardı.
Aslında o zaman olan, bu gün olanlara (Osman Öcalanların ayrıldığı dönem) çok benzemektedir. Şimdi de aynı güçler, artık sembolikten öte bir anlamı olmayan, Türk sosyalisti yazarlara saldırarak bu stratejiye muhalefetlerini dile getirmektedirler.
O günden bu güne değişen önemli bir faktör, Öcalan’ın bu gün bu çizgiye, gerek örgütsel gerek politik ve ideolojik olarak daha güçlü bir direniş gösterebilmesi ve farklı olan strateji ve programını daha da netleştirmiş olmasıdır.
Ama buna karşılık, hareket eski gücünde değildir ve Kürt burjuvazisinin gerek taban gerek örgüt içindeki ağırlığı da günden güne artmaktadır. Öcalan’ın Türk devletinin elinde esir bulunması da, ek bir handikap oluşturmakta, gerek stratejinin kendisine, gerek taktik manevralara kolaylıkla Kürtlerin mücadelesini satmışlık damgası vurulabilmektedir.
Aslında “Türkiye Partisi” sloganı veya Öcalan’ın önerdiği, Hatip Dicle ve Pınar Selek veya Yurdusev Özsökmenler formülleri, günlük gazete diline çevrilirse, (bugün de örgütler diline çevrilirse Sabahat Tuncel, Kürkçü, Sırrı Süreyya ve HDP projesi) 1990’ların başının, o zamanlar “Yakamızdan Düşün” denilerek kovulmuş ve küstürülmüşleriyle yeniden bir Özgür Gündem çıkarma niyeti olarak da görülebilir. Bu niyet, Pınar Selek’in  bu günkü Ülkede Özgür Gündem’in sorumlusu olmasında (şimdi Ertuğrul Kürkçü’nün Eş Başkan olmasında) en somut ve sembolik ifadesini bulmaktadır.
Eğer bu günkü Ülkede Özgür Gündem, 1990’ların başındaki Özgür Gündem’e yaklaşabilecek ölçüde, Türkiye’nin entelijansiyasını, sosyalist ve demokratlarını okuyucuları ve yazarları arasına çekebilirse, böyle bir gelişme, yeni parti girişiminin bir “Türkiye Partisi” olabileceğinin bir işareti ve olanağı olur.
Yani bir bakıma yeni partinin, Kürt ulusal hareketinin ve Kürtlerin partisi olmaktan çıkarak, Türkiye ve Orta doğunun devrimci ve demokratik bir partisi olup olamayacağı Ülkede Özgür Gündem’in (bugün HDP’nin), bir zamanların Özgür Gündem’ine yaklaşan bir gazete olup olamayacağında görülecektir.
Bu günkü güç ilişkileri ise her zamankinden kötüdür.
Türkiye’nin aydın ve sosyalistlerinin ezici bir çoğunluğu, özel savaş döneminde tam bir çürüme içine girip, on yıl öncekinden bile daha geri ve gerici konumlara geri çekilmiş bulunmaktadırlar. Diğer yandan, böyle geri pozisyonlara çekilmeyenlerde bile, tamiri güç yaralar ve kırgınlıklar bulunmaktadır. Ek olarak, doksanlarda, Kürt hareketi güçlüydü ve Duvarın çöküşüyle moral bozukluğuna uğrayanlara bir çekim merkezi ve bir sığınak oluyordu. Bu gün ise, Kürt hareketi, ağır darbeler almış, büyük güç kayıplarına uğramış bulunuyor. Türk Devleti ve Burjuvazisi, Avrupa birliği bağlamında, kimi reformlarla çelişkileri yumuşatıyor. Bu durumda, Kürt hareketiyle yan yana bulunmaktan ise, Avrupa ile yan yana olmak hem daha çok gelecek vaat eder, hem de daha az tehlikelidir.
Yani Ülkede Özgür Gündem, gerçekten değişim  ve açılım niyetini gösterip bunu kanıtlasa bile, Türkiye’nin demokratik güçlerinin bu davete icap edip gazete sayfalarında yer alması için eskisi kadar çekici bir durum bulunmamaktadır. (Şimdi var, Zap, Seçim başarıları, Rojava, “Barış Süreci”) Ama onların bu davete gelmemesi, Kürt hareketi içinde, böyle bir dönüşümü savunanların başarısızlığı ve konumunun zayıflaması anlamına gelir. Ama böyle bir zayıflama ise, aynı zamanda davet edilenlerin daveti reddedebilmeleri için onlara yeni bahaneler sunar. Böylece kendi kendini besleyen bir olumsuzluklar zinciri oluşur.
Türk tarafındaki bu zorluklara ek olarak, Kürt tarafında da ek zorluklar bulunmaktadır. ABD’nin orta doğuya müdahalesinden beri, tüm dengeler değişmiş bulunmakta, Kürt burjuvazisi, artık PKK ve Öcalan’a karşı açıktan mücadeleye girmekte ve hatta son bölünmelerin gösterdiği gibi, örgütü bile bölecek güce ulaşmakta ve bölmektedir. Bölünmeyip geri kalanların büyük çoğunluğu da bu basınca karşı duracak bir güçte değildir.
Dolayısıyla, Kürt burjuvazisinin, gerek eskinin Özgür Gündem’i gibi, Türkiye’nin bütün devrimci ve demokrat muhaliflerini toplayan bir gazete olmaya; gerek bir “Türkiye Partisi” olmaya direnişi ve bu yönde yapacağı sabotajlar daha güçlü ve daha cüretkar olacaktır. (HDP’ye direnişler ve Barzani’nin Ziyareti benzeri bağlamdadır.)
Buna karşı durulamaz mı? Elbet durulabilir. Ama bunun en büyük eksiği şudur: Türkiye’de Öcalan’ın savunduğu çizgiye partner olacak, devrimci demokratik bir programı olan bir güç yoktur. Böyle bir politik akım yoktur.
EMEP ve Sosyalist Demokrasi Partisi (Bugünün SYKP’si) gibi kendileriyle Seçim Bloğu oluşturulmuş iki küçük parti, bu günün dünyasının sorunlarını kavramaktan çok uzaktırlar ve aslında söyleyecek sözleri bulunmamaktadır.
Geri kalanlar ise, ya Genelkurmay politikalarının ya da “İkinci Cumhuriyetçi” ya da liberal denebilecek politikaların destekleyicisi ve yedeğidirler. Ya da küçük radikal gruplarda olduğu gibi, ileriye kaçarak, devrimci ve demokratik mücadelenin görevlerine yan çizmektedirler.
Bu partnersizlik, Öcalan’ın çizgisinin en büyük zaafı ve handikapını oluşturmaktadır. Bu koşullarda, kala kala, EMEP ve SDP kalmakta, o zaman da Kürt burjuvazisi, hiçbir dinamizm göstermeyen ve pek bir gücü de ifade etmeyen bu güçlerle yapılan bu ittifakı örnek göstererek Öcalan’ın çizgisine saldırısı daha kolay ve çekici olmaktadır.
Bu durumda Öcalan ve PKK son derece zor bir duruma düşmektedir. Kürt burjuvazisine tavır koysa, Kürt kitleleri içinde aniden ve tehlikeli biçimde tecrit olma olasılığı bulunmaktadır. Yok koymasa, Kürt burjuvazisinin tavırları dört bir yandan kendi politikasını kemirmekte ve sabote etmekte, bu da potansiyel müttefiklerin daha da uzaklaşmasına yol açmaktadır.
Bu gidişi ancak, Türkiye’de ortaya çıkabilecek Kürt Özgürlük hareketinden çok daha tutarlı aynı zamanda şehirli ve modern bir politik kültüre de yaslanan, devrimci demokratik bir çizgiyi savunabilecek bağımsız bir hareket durdurabilir. (Gezi ile tam da bu özelliklerde bir hareket ortaya çıktı.) Ancak böyle bir akım, hareket ya da parti, Kürt burjuvazisinin baskısını da dengeleyebilecek bir karşı ağırlık oluşturabilir. Ancak o zaman, Kürt Özgürlük hareketi bu günkü belirsizlik ve yalpalamalarından daha da kurtulup daha tutarlı ve radikal bir politik ve stratejik bir konuma doğru bir evrim geçirebilir.
Bu durumda devrimci demokratik bir programı savunacak, esnek ve yaratıcı bir sosyalizme dayanan bir akım, bir odak, bir hareketin ortaya çıkmasının hayati önemi vardır ve bundan sonraki gelişmelerin izleyeceği seyri bu belirleyecektir. (Maalesef bu hala yok ve bu yöndeki bütün çabalarımız bürokratik örgütlerce boğuldu.)
Böyle bir Politik akım, bir hareket olduğu takdirde, Pınar Selek ve Hatip Dicle’lerin isimlerinin sembolize ettiği, Kürt özgürlük hareketinin, Türkiye’nin ve bölgenin halklarını kardeşleştirme ve demokratik bir program temelinde birleştirme projesi tekrar bir güç kazanabilir.
Ama böyle bir akımın ortaya çıkabilmesi ise, bağımsız bir programı olan; modern bir politik kültüre dayanan bir yayın veya yayınlar kombinasyonu atılacak ilk adım olabilir.
Yani bir “Türkiye Partisi” veya bütün devrimci ve demokratik muhalefetin toplandığı ve kendini ifade edebilme olanağı bulduğu, kısmen bir zamanların “Özgür Gündem”i gibi bir “Ülkede Özgür Gündem” gazetesinin başarılıp başarılamayacağı, bu gazete ve partinin dayandığı Kürtler içindeki mücadele değil, tamamen onların dışında, Türkiye ve Orta Doğuda bağımsız bir projesi olan bir yayının, bir eğilimin, bir odağın ortaya çıkıp çıkamaması tayin edecektir. Böyle bir çizgiyi ise, var olan ve ortalığı kaplamış klasik anlayışlarla kopuşmuş, çağın sorunları karşısında dünya çapında somut bir programı olan bir sosyalist anlayış ortaya koyabilir.
Daha açık ve somut olarak konuşursak. “Beşikçi’de Kafa Karışıklığı: Tersinden Kemalizm – Alevilik, Din, Ulus Politika ve Bilim Üzerine” veya “Marksist dien Ulus ve Üstyapılar Teorisine Giriş” adlı kitaplarda teorik temeli koyulan;  Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak ve “Ortadoğu Demokratik  Manifestosu”  adlı yazılarda programatik ve stratejik ifadesini bulan bir sosyalist bir çizgi.
*
İşte böyle bir momentte, biraz da yukarıdaki sözlere bir vesile bulabilmek için, 1992 yılında Özgür Gündem gazetesine yazdığımız yazıları derledik. Çünkü aynı zamanda bu derlenen yazılar, o Tarihsel Maddeciliğin yeniden inşası ve bunun programatik sonuçlarına giden yolun başlangıcıdırlar ve bu başlangıç yine ilk kez yazılı basında ifadelerini Özgür Gündem’in sayfalarında bulmuştu.
1990’ların başında bizim esas ilgi alanımız, genel olarak Siyah hareketi, Avrupa’daki göçmenler hareketi ve daha Özel olarak da Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin hareketiydi. Teorik ilgilerimizin esasını, Yeni Sosyal Hareketler, dünyanın yeni ortaya çıkan siyah beyaz bölünmesi, artık programın bir tür uygarlık programı olması gereği gibi konular oluşturuyordu. Bunlar o zaman da ne Türkiye’deki sosyalistlerin ne de Kürt hareketinin tartışma konuları arasında bulunmuyordu.
O zaman yazdığımız hemen hemen bütün yazılar, dışarıdan bir siyah olarak yazılmıştır ve doğrudan politikaya yönelik olmaktan ziyade, uzun vadeli yeni sorular sordurmaya yeni perspektifler oluşturmaya ilişkin yazılardır.
*
Hikmet Kıvılcımlı’nın bir ölüm yıldönümüydü yanılmıyorsam. O sıralar Özgür Gündem’de olan hem eski Dev-Genç’ten tanıştığım, hem de yıllarca hapiste beraber yattığım arkadaşım Ertuğrul Kürkçü, Kıvılcımlı’nın ölümü vesilesiyle gazetede yayınlanmak üzere benden bir yazı istedi. Kürkçü daha önce de Sosyalizm Ansiklopedisi’ni çıkarırken, bu ansiklopedinin Kıvılcımlı maddesi için bir yazı yazmamı istemişti. Ben de o zaman “Tarihsel Maddeciliğin Gelişimi İçinde Kıvılcımlı’nın Yeri” başlıklı yazıyı yazmıştım. Şimdi bu sefer de, Özgür Gündem için bir yazı istiyordu aynı konuda.
Yazıyı yazıp yolladım[1]. Bu benim bir günlük gazeteye yazdığım ilk yazıydı. Beğenilmiş olacak ki, Ertuğrul gazetede misafir yazarların yer aldığı bölüm için birkaç yazı yollamamı istedi.
Bunun üzerine ben de bu kitabın ilk bölümünde yer alan üç yazıyı ve en sonda Yayınlanmayan Yazı  bölümünde yer alan “Kürt Ulusal hareketi ve PKK” başlıklı yazıyı yolladım[2].
İlk bölümdeki yazılar okununca hemen şu görülür. Yazılar daha önce Kürdistan Press için 1985’lerde yazılmış makalelerdeki[3] konuları tartışmaktadır ve hemen hemen aynı konudadırlar. Kürt ulusal hareketine, Demokratik Cumhuriyet stratejisini önermekte, ayrılma hakkının ulus olmakla ilgisi olmadığını söylemektedirler.
Bu daha sonra Kürt hareketinin yeni stratejisini selamlayan ve savunan tek sosyalistin biz olmamızın bir rastlantı olmadığını da gösterir. Çünkü Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyet” veya “Türkiye Ulusu” gibi parolalarla ifadesini bulan stratejisi, bizim için, yıllar önce önerdiğimize, bizden bağımsızca, olayların zorlaması ve el yordamıyla ulaşmaya çalışmasıdır.
Bu üç yazı misafir yazarların yazdığı kısımda yayınlandıktan sonra, her halde yazılar iyi bulunmuş ki, Ertuğrul, haftada bir Forum köşesinde köşe yazısı yazmamı önerdi. Bu Köşede, Metin Çulhaoğlu, Ayşe Düzkan, Erdoğan Aydın, Mahir Sayın gibi isimler yazıyordu. Her biri dönüşümlü olarak haftada bir kez yazıyordu yanlış hatırlamıyorsam.
Bu köşe için yazdığımız yazılar dikkatle okunduğunda, Kürt hareketi ve sorunlarının hemen hemen hiç tartışma konusu bile yapılmadığı, esas konunun burjuva uygarlığının eleştirisi ve başka bir uygarlığın programının taslaklaştırılması sorunu etrafında döndüğü görülür.
İlk yazı olan ve Kürt hareketi ve Türkiye ile çok daha ilgiliymiş gibi görünen “Kemalizm’in Yerini Ne Alacak?” yazısı bile, aslında, Kemalizm’in eleştirisinin aydınlanma ve burjuva uygarlığının eleştirisi olması gerektiği, bu anlamda Kemalizm’in eleştirilmediği fikrinde yoğunlaşmakta ve bir bakıma diğer yazıları haber vermektedir.
Burjuva uygarlığının siyasi formu olan milliyetçilik; bunun nasıl bir ırkçı sistemin aracı olduğu; Turizm ve Zaman gibi örneklerle, bu uygarlığın kendisine ulaşılmaya çalışılanlarının sorgulanması; yani aynı zamanda gerçek bir Kemalizm eleştirisinin bütün ipuçları bu yazılarda görülebilir. Aradan bunca zaman geçmiş olmalarına rağmen yazılar ele aldıkları konular ve konuya yaklaşımlarıyla hala tazeliğini korumaktadırlar.
Bu yazılarda ele alınan konularda, yaklaşımdaki evrim ve daha sonra ulaşılan nokta en açık biçimde, “Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak” başlıklı yazıda görülebilir. Benzer şekilde, misafir yazar olarak yazılan yazılarda, yani “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” ve “Demokratik Cumhuriyet” konusunda ele alınan konularda sonradan nereden nereye varıldığı da “Orta Doğu İçin Demokrasi Manifestosu” başlıklı metinde görülebilir. Bir bakıma Özgür Gündem’e yazılan yazılar yirmi birinci Yüzyıl için yazılmış bu Manifestoların ilk taslakları olarak da okunabilir.
Bu gün varılan noktadan bakıldığında, 1992’de şimdi bulunduğumuz yerin teorik olarak kıyısında olduğunuz, küçücük bir adım atmamızın yeterli olacağı görülebilir. Bu küçük adımın atılması on iki yıl gecikmiş sayılabilir. Bu gecikmenin nedeni, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı gibi büyük devrimci Marksist ve teorisyenlerin bizim üzerimizdeki muazzam otoritesidir. Onların “Ulusların kaderini Tayın Hakkı”nı savunurken nesnel olarak gerici bir milliyetçiliği savunduklarını düşünememizdir.
Benzer Şekilde, Marks ve Engels’in muazzam otoritesi de onların dini bir inanç, ideoloji, bilinç biçimi vs. olarak tanımlarken, burjuva aydınlanmasının kategorileriyle düşündüklerini, yani aslında kendi ortaya koydukları öğretiyle, Tarihsel Maddecilikle çeliştiklerini göremememizdir.
Yani Demokratik Cumhuriyet ile Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nın birbiriyle çeliştiğini görebilmemiz, bu ikisini bir arada savunan Lenin, Troçki, Kıvılcımlı’nın otoritesi nedeniyle gecikmiştir; öte yandan Tarihsel Maddeciliğinin kavramlarıyla dini bir inanç ve ideoloji olarak kabul etmenin çeliştiğini görmemiz de, bu ikisini bir arada savunan Marks  ve Engels’in otoritesi nedeniyle gecikmiştir.
1970’lerin sonunda Kıvılcımlı’nın çelişkilerinin farkına varmamız ve onları çözmemiz bizi Otantik ve Devrimci Marksizme ulaştırmıştı; İkibinlerin başında, Marks Engels’in din ve üstyapılar; Lenin, Troçki ve Kıvılcımlı’nın Ulusçuluk konusundaki çelişkilerini görmemiz ve onu çözmemiz, Tarihsel Maddeciliği yeniden inşa etmeyi gerektirdi.
Marksizm Aydınlanma’nın çocuğuydu, gerçekten aydınlanmadan bağımsızlaşabilmesi için “baba katili” olması gerekiyordu. Bizim kendi evrimimiz açısından, Marksist babalarımızın katli olan şey; Marksizm açısından aydınlanmadan bağımsızlaşma, onun karşısında baba katlinden başka bir şey değildir. Daha önceki Marksistler bu baba katlini yapamadıklarından bu cinayeti işlemek bize düştü.
Marksizm artık tekrar eski entelektüel gücünü kazanabilir; Sosyalist Hareket ve İşçi Hareketi tekrar bağımsız bir program geliştirebilir.
09 Kasım 2004 Salı
Demir Küçükaydın




[1]Kıvılcımlı’nın Mirası” başlıklı yazı
[2] Bu vesileyle bu yazının ilginç kaderinde kısaca söz edelim.
Bir süre ince İsveç’te bulunduğum bir sırada, Dördüncü Enternasyonal’in İsveç seksiyonu benden Kürt ulusal hareketi ve PKK konusunda bir yazı istemişti. İsveç gericiliğinin Olaf Palme’nin öldürülmesini PKK’ya ve Kürt Ulusal hareketine yükleme çabalarına karşı, bu parti aynı zamanda PKK’yı savunuyor ve onu destekliyordu. Ama bu destek PKK’nın mücadelesi ve toplumsal yapısından ziyade, İsveç içindeki politik mücadelenin ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. Yoksa, PKK’nın ve politikalarının sosyolojik bir analizine dayanmıyordu.
Bunu bildiğim için, batılıların her zaman istediği ve yabancı veya üçüncü dünyalıların yaptığı gibi (Çünkü genelleme yeteneğinin kendilerine has bir yetenek olduğunu düşünür batılılar ister Marksist olsun ister başka bir şey, değişmez. Bizlere düşen o genellemeler için informatif bilgi vermek olabilir.) informel değil, genellemelere yönelik bir yazı yazdım.
Yazı İsveçceye cevrildi ve iletildi. Tahmin edileceği gibi, İsveçlilere Kürtleri acındırıp,onların ne kadar kurban verdiği, ne kadar kötü yaşadığı üzerine bir yazı olmadığından, aslında yazıdan hiç memnun olunmadı. Bu onların istediği ya da beklediği ve alıştıkları türden bir yazı değildi.
Burada Kürtler, Türkler ya da üçüncü dünyalıların Batılı karşısında tıpkı kadınların erkekler karşısında olduğu gibi suç ortaklığına da değinmek gerekir. Çünkü onlar da tam batılıların  beklediği gibi davranırlar.
Bu yazı ise böyle değildi ve baştan aşağı bir genellemeydi ve bir de utanmadan İsveçli Marksistlerin, dolaylı olarak Stalinizm veya PKK’nın ideolojik ve sosyal yapısına ilişkin değerlendirmelerini de eleştiriyordu.
Ama bunu açıktan da söyleyemezlerdi. Her zaman olduğu gibi, içeriğe ilişkin itirazlar biçimsel itirazların ardına gizlendi. Yazının çok uzun olduğu ve politik bir organda yar almasının doğru olmayacağı, teorik organda yayınlayacakları söylendi. Ama sonra onda da yayınlamadılar.
Ancak yazının hikayesi burada bitmiyor. Almanya’ya geldik ve bu sefer yazıyı Alman solcularının organlarına yolladık. Onlar da yayınlamadı. Bu sefer Türkiye’deki birkaç dergiye yolladık. Onlar da yayınlamadı. Şimdi bir de Özgür Gündem’e yolladık.
Ama Özgür Gündem’de de yayınlanmadı. Bunun üzerine, Yeni Ülke adlı daha teorik organa yolladık. Onlar da yayınlamadı. Çeşitli vesilelerle çeşitli Kürt organlarına da yolladık bir çok kereler hiç birisi yayınlamadı.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...