1 Kasım 2013 Cuma

Gezi Yazıları Derlemesi (1 Haziran - 29 Temmuz)

Kitabı İndirmek İçin Tıklayınız
Gezi Süreci boyunca, başladığı günden itibaren, en yoğun olduğu dönemde,  35’i aşkın yazı yazdık. Yani iki günde bir yazıdan daha fazla. Bu yazılarda hem hareketin analizini yapmaya;  hem de pratik öneriler geliştirmeye çalıştık. Sanırız bu yoğunlukta yazan ve katkıda bulunan ikinci bir kişi yok. Birkaç güne Gezi Aynasında Marksizm başlıklı bir sempozyum yapılacak. Bu sempozyum vesilesiyle bir Marksist’in hem hem teorik hem de pratik olarak nasıl davranması gerektiğinin somut örneği ve bir deney olarak bu yazıların bir derlemesini sunuyoruz. Sempozyum Gezi Aynasında Marksizm’i ele almayı vaad ediyor. Bu yazılar bir bakıma Marksizm’in Aynasında Gezi’dir. Sempozyum bağlamında bir hazırlık ve malzeme olarak sunuyoruz. Aşağıda derlemenin önsözü ve içindekiler listesi var. Kitabı şu linklerden indirmek  mümkündür:

Gezi Direnişi Yazıları’na Önsöz

1971: 12 Mart darbesi; 1980: 12 Eylül darbesi; 1980’lerin sonu: Duvar’ın yıkılışı ve Doğu Avrupa’nın çöküşü; Doksanlar: Türkiye’de Özel Savaş Rejimi, çürüme ve ırkçılığın yükselişi; Doksanların sonu:  Öcalan’ın kaçırılışı; İkinbinlerin başı: 11 Eylül’ün ardından Afganistan ve Irak’ın İşgali; birbiri ardınca darbe girişimleri; Hrant’ın öldürülüşü; 2011 seçimlerinden sonra KCK tutuklamaları, Savaş’ın yeniden başlaması ve iyice keyfi ve çığrından çıkmış bir hukuksuzluğun yerleşmesi…
Bu, yenilgilerin peşpeşe birbirini izlediği bir dönemde geçen bir yaşam demektir.
Sürekli yenilgiler çağı, zamanda da bir sürgünlüğe yolaçar. Bir devrimci yükseliş döneminin insanı, uzun bir yenilgi ve gericilik döneminin şekillendirdiği ve öne çıkardığı kuşaklarla bir doku uyuşmazlığı yaşar; bu da sürekli bir izolasyona yolaçar.
Bu yabancı zamanlarda geçen bir yaşam demektir. (Temporal Exil)
Yenilgiler devrimcilerde içerde (hapiste) ve dışarda (yurt dışında) sürgünlere yol açar. Sürgün içinde sürgünler olabilir. Herkes dışarı çıkarken içeri girilebilir. Herkes dışarı çıkarken dışarının dışarısında kalınabilir.

Kötü birşeyleri bile, toplu olarak yaşamak başkadır tek olarak başka. Toplu yaşanmış bir kötülüğün bile güzel yanları olur, kötülük paylaşıldığı için azalır.
Bu, yabancı ve yanlış yerlerde yapayalnız geçmiş bir yaşam demektir. (Lokal Exil)
Geçmişin yavaş zamanlarında, örneğin Odysseus on yıl sonra kentine döndüğünde kimse onu tanımıyordu ama hiç olmazsa onu kokusundan hatırlayacak yaşlı da olsa bir köpeği vardı.
Günümüzün hızlı zamanlarında, hele çeyrek yüzyıl sonra kentine dönenleri tanıyacak bir köpek bile bulunmaz, iki köpek kuşağı geçmiştir, köpekler 15 yıl kadar yaşarlar.
*
Ortaçağda insanlar sürekli kıyamet bekler; zamanın sonunda yaşadıklarını düşünürlermiş, böyle zamanda ve mekanda sürgün ve yalnız bir yaşam da eğer da olası ömrün sonunda yaşandığı duygusuyla birlikte yaşanmışsa tüm yapılanlar ve yazılanlar, “yangında ilk kurtarılacaklar”dan başka bir şey olamaz.
Önemli olan yok olmamalarıdır. Fikirler, ulaşılan sonuçlar, biriktirilen deneyler geliştirilmeye, işlenmeye muhtaçtırlar. Ama zaman yoktur. Ölüm her an gelebilir. İlerde başkaları yapabilir. Yeterki gelecekteki yükselişleri yaşayacaklara ipuçları bırakılsın. Adorno’nun sevdiği benzetmeyle, “Flaschenpost”lar (şişeye koyulup denize atılmış mektup), “adressiz mektuplar”dır tüm yazılar ve yaşam.
Bu nedenle, sadece boş zamanlarını ve hayatının bir dönemini değil, tüm zamanlarını ve tüm hayatını bir derviş ya da keşiş gibi ezilenlerin davasına vakfetmiş bir devrimcinin, bütün yazıları, çalışmaları, tüm yaşamı, artık görmeyi hayal bile edemediği, uzak bir gelecekteki bir devrimci kabarış için olabilir.
Tüm yaşamım böyle geçmişti.
Sonra hiç beklemedik bir anda, Gezi ile bir kez daha devrimci bir kabarış yaşama şansına kavuştum. Bir devrimcinin hayatında bundan daha güzel bir bahtiyarlık olamaz. “Çok şükür bunu da gördük” diyorum kuşağımdan birçok insan gibi.
Nihayet yazılarımı gördüğüm, dokunduğum, birlikte aynı havayı soluduğum bir devrimci kabarış için yazıyordum.
Bu derlemedeki yazılar bir bakıma bu karşılaşmanın protokolü gibidirler.
Ama bu karşılaşmada trajik bir boyut da var.
Yanlış hatırlamıyorsam, Troçki bir yazısında, trajedinin geleceğinden söz ederken, Yunan trajedisindeki tanrıların kehanetinin veya alın yazısının yerini; modern trajedide, örneğin Shekespare’in eserlerinde, ihtirasların ve tutkuların, giderek bir alın yazısına dönüşmesinin aldığını; gelecekteki trajedide, toplumun hareket yasalarının tutkuların çizdiği kader veya tanrıların kehanetinin yerini alabileceği; Marksistlerin ve devrimcilerin toplumun hareket yasalarını bilmelerine rağmen, bu yasaların dışına çıkamamaları nedeniyle, trajedinin gelecekte yeni bir biçim ve içerikle var olmaya devam edebileceği anlamında bir şeyler söylemişti[1].
Gezi ile karşılaşmanın bu derlemedeki yazılarda da görülebilecek, trajik denebilecek böyle bir boyutu vardır.
Neyle karşılacağımı, ne gibi sorunlar olacağını yıllar önceden öngörmüştüm. Örneğin bu derlemeye koymadığım ama Gezi vesilesiyle yeniden yayınladığım, neredeyse yirmi yıl önce yazılmış bir yazımda, şunları yazıyordum:
“(…) Kültürel değişmeler öylesine hızlı ve yeni yetişen kuşakları öylesine kavrıyor ki, arasında 10 yaş bulunanlar, eskinin birkaç yüzyıllık farklılıklarını yaşıyorlar. İnsanların, örgütlerin, değerlerin çok hızlı bir moral yıpranması karşısındayız. Artık sadece makineler hızlı bir moral yıpranma yaşamıyor, insanlar, alışkanlıklar, düşünceler, taktikler, örgütler de.
Bir örnek belki açıcı olur. Lenin'in Iskra'sı ve bir gazete aracılığıyla bir örgüt yaratma girişimi, 1960'ların bizleri için bile hala bir anlam taşıyor ve bir örnek oluşturabiliyordu. Bizler, hala, okuma kültürünün insanlarıydık. Saatlerce bir konu üzerine tartışmalar yapabilirdik.
Ama bugünün ve yarının kuşakları için beş saniyeden fazla bir resmin can sıkıcı bulunduğu; CNN veya Müzik TV'nin seyircisi olarak büyümüş gösteri toplumunun çocukları veya geleceğin sosyalistleri için bunlar hiç bir şey ifade etmeyecektir. Onlar belki örgütlerini Cyberspace'da kuracaklar: onların okuma alışkanlığı olmayacak vs..
Bu nedenle yazacaklarım, geleceğin kuşaklarının sosyalizminin değil, ancak benim sosyalizmimin sorunları olabilir. Onların karşılaşacakları problemler hakkında tecrübelerimi aktarmam olanaksız. Bizler belki iyi nalbant olduk. Daha doğrusu tam nalbantlığı öğrenmiştik ki, yeryüzünde nallayacak beygir kalmadı. Traktör ortalığı kapladı. Gelecek kuşaklar için yazmaya kalkmam, traktör tamircilerine nalbantlık tecrübelerini ve nalbantlığın sorunlarını anlatmaya kalkmaktan başka anlama gelmeyecektir. (…)
Hadi diyelim ki, onlar nalbantlığın sorunlarına da bir ilgi duydular. Muhtemelen yazdıklarımızı hiç anlayamayacaklar. Örneğin nalbantlıktan söz ettim, bu benzetme onlara bir şey ifade etmeyecektir. Çünkü nalbantın ne olduğunu bilmeyecekler. Ya da sınıflar savaşı ordular savaşı eğretilemesinden hareketle stratejiden, taktikten söz ettim, bunları okuyunca "militarist kafalı herifler" diye düşünecekler.
Hâsılı gelecek kuşaklarla bir diyalog olanağı da yok.”[2]
Buradaki öngörülerin neredeyse hepsi gerçekleşmiş bulunuyor. Öngörüldüğü gibi, Gezi Direnişi esas olarak “cyberspace”ta Twitter ve Facebook aracığılığıyla örgütlendi.
Yazdıklarımın anlaşılamayacağı, dilimizin çok farklı olacağı da çok ilginç bir şekilde doğrulandı.
Tam da doksanlar kuşağından, şimdi Üniversiteye giden 1991 doğumlu bir kızım var. Avrupa’da büyüdü. Çevre sorunlarına ve adaletsizliklere zaten duyarlıydı. Ama Gezi hareketi başlayınca, o da kendini bu harekete yakın buldu. Hareketle ve Türkiye ile daha yakından ilgilenmeye başladı ve bütün bunlara bağlı olarak da Gezi Hareketi üzerine yazdığım yazılara da bakmaya başladı.
Yukarıdaki yazıyı yayınladıktan sonra kızımdan “WhatsApp” ile bana şöyle bir mesaj geldi: “Babişko, yazını okurken “Nalbant”ı görünce bu nedir diye düşündüm? Bir cümle sonra benim zaten bunu anlamayacağımı yazdığını gördüm. Yirmi yıl önceden senin yazındaki Nalbant’ı anlamayacağımı anlamışsın”.[3]
Trajedi, dilinin analışılamayacağını önceden görmek ama değiştirememektedir. Her şey öyle hızlı değişmektedir ki, artık alışkanlıklar, Shekespare trajedisindeki, tutkuların yerini almıştır ve karşımıza bir alın yazısı gibi dikilmektedirler.
Bu trajik boyutun yanına bir de dramatik bir kişisel boyut da katılmaktadır.
Yirminci yüzyılın en önemli rejisörlerinden biri olan Fred Zinnemann’ın İspanyol anarşisti Francesc Sabaté Llopart’ın hayatına dayanarak yapılmış, başrollerinde Gregory Peck ve Anthony Quinn’in oynadığı (Türkçede Kısrağı Dizginlemek adıyla oynatılmış) nefis bir filmi vardır. Theo Angelopoulos’un Arıcı’sı da benzer durumları ele alır. İki filmde de artık yaşlanmış olan kahramanlar genç bir kızla karşılaşırlar ve acı acı zamanlarının geçtiğini fark ederler. İkisi de intihara doğru bir yolculuğa çıkarlar.
Gezi hareketiyle karşılaşmak o filmlerdeki kahramanların genç kızlarla karşılaşmaları gibiydi. Karşılaşma, insana bir gençlik ve yaşam sevinci veriyor; ama aynı zamanda acı da. İnsan artık eskidiği, “son kullanım tarihi”nin geçtiği duygusuna kapılmadan edemiyor.
Hem bu sevinç, hem de acı bu derlemedeki yazılara sinmiştir.
Twitter’in 140 harfiyle örgütlenmiş bu kuşağa böyle uzun yazılarla derdini anlatmaya kalkmak, hele artık anlaşılamaz imgelerle ve unutulmuş varsayımlarla yazmak anlaşılmama ve okunmayı daha baştan garantiliyor.
Bu kitaptaki yazıların ve bu kitabın trajedisi de bu. Kendisini okumayacak, okusa anlamayacak bir kuşak için ve o kuşağın damgasını vurduğu bir hareket üzerine; o kuşağın yarattığı Gezi Hareketinin içinden yazılar.
Yani konusu ve muhatabının aynı zamanda yazıların öznesi olduğu yazılar bunlar.
Evet, aynı zamanda öznesi.
Nasıl olabilir? Bu yukarıda söylenen farklı kuşaklardan oluşla çelişmiyor mu?
Yüzeyden bakınca çelişir, derinden bakınca değil
Şark’ta, Orhan Pamuğun Kara Kitap’ında da işlediği ve kitabın kendisinin de öyle olduğu; yolun sonunda ulaşılanın yolcunun kendisi; ama o yol boyunca değişmiş kendisi olduğuna, bu diyalektiğe dair, derinlere işlemiş bir bilgelik vardır. Enel Hak, Vahdet’i Vücut, Nirvana kavramları da aslında hep bunu anlatırlar. Marks da Proletaryanın devrime önce kendisini değiştirmek için ihtiyacı olduğundan söz ederken benzer süreci ve değişimi kasteder.
Feridüddin Attar’ın Mantık-ut Tayr (Kuş Dili) isimli kitabında anlattığı Simurg öyküsü de bunu anlatır. Kuşlar Simurg’u ararlar ama sonunda buldukları, Simurg kendileridir.
Evet, bu satırların yazarı, hareketi yaratan kuşaktan değil ve bu kuşak bu satırları anlamıyor ama bu kuşak devrimci mücadelesine devam ettikçe, elbette dökülenler olacaktır ama, gerçeği aradıkça bu arayışında değişecektir ve aslında şimdi anlamadığı bu satırların yazarının kendisi olduğunu görecektir.
*
Bizim bütün bu uzun, yenilgilerin birbirini kovaladığı, yıllardaki çabalarımız, gelecekteki bir devrimci yükseliş için bir teorik ve pratik, birikim ve hazırlık çabasından başka bir şey değildi; gerçeği (Simurg) arayan uzun bir yolculuktu.
Gezi üzerine ilk yazı ilk satırına “Aslında biraz uzunca bir demokratik birikim ve hazırlık yapılmış olsa bir demokratik devrime bile yol açabilecek saatlerde yaşıyoruz.” diye başlar.
Bu yolculuğun son yıllarında bu hazırlığı biraz olsun yapacak yayın ve örgüt girişimlerinin hepsi, yenilgiler döneminde yükselmiş, bizimle doku uyuşmazlığı içindeki bürokratlaşmış insan ve örgütlerin duvarında parçalandı. Bunun hikayesi uzun sürer ama bu farkı göstermek önemlidir.
Bu satırlarda “niçin sosyalist değil de demokratik bir birikim ve devrimden söz edilir, niye sosyalist değil?” diye sorulabilir örneğin?
Gezi öncesine döneme ait bütün sol literatürü inceleyen her hangi bir araştırmacı şunu görmezden gelemeyecektir: neredeyse var olan bütün sosyalist grup, parti ve kişiler “emek eksenli” mücadelelerden, sosyalist devrimden veya “sosyal cumhuriyet”lerden; neo-liberalizme karşı olmaktan; “etnik temelli politika” yapmamaktan vs. söz etmişlerdir.
Buna karşılık, neredeyse sadece bu satırların yazarı, bıkmadan usanmadan demokratik bir programdan, radikal demokrat olmaktan, Demokratik Cumhuriyet’ten, Demokratik ulusçuluktan söz etmiştir.
Gezi hareketi sistematik bir ifadeye kavuşmuş olmasa da bütünüyle demokratik karakterli bir hareket olarak çıkmıştır. Yani bir bakıma bu satırlarının yazarının öngörüsünü doğrulamıştır.
Bu nedenle bir rastlantı değildir, sosyalistlerin o suskunluğu ve ne yapacağını bilemezliği karşısında, Gezi hareketinin daha doğduğu anlardan itibaren neredeyse saati saatine hem hareketin analizinin, hem pratik önerilerin bu derlemedeki yazılarda yer alması.
Gerçek hareket, sistem kurucuların odalarında oluşmaz. Gezi Hareketi, pratik olarak tamamen demokratik özlemlerin bir hareketi olarak çıkmıştır. Onun zaafı bu özlemlerini henüz yeterince sistematik ve radikal olarak programlaştıramamış oluşundadır.
Bunun nedeni de bu yönde bir hazırlığın bulunmamasıdır. Ama bu hazırlıksızlığın nedeni tam da bütün sosyalistlerin “emek eksenli” ve “sosyalist” olmaları; demokrasiyi ciddiye almamalarıdır. Bu nedenle sosyalistler hem bu hareketi anlamakta zorlanmışlardır hem de bu yükselen harekete programatik olarak söyleyecek söz bulamamaktadırlar.
Bizim yıllardır oluşturduğumuz teorik temel ve program Gezi Hareketinin arayışındaydı. Bulduğunun kendisi olduğunu gördü.
Şimdi bu hareket bu teori ve programın arayışındadır. Bulduğunun kendisi olduğunu görecektir.
*
Bu Teori ve Programın kendisi de Marksizm'in bir arayışının sonucuydu.
Marksizm, bilinen ve öğrenilmiş biçimiyle, tarihi sınıf mücadeleleri tarihi olarak anlatır. Komünist Manifesto aslında modern tarihin böyle sınıf mücadeleleri tarihi olarak kısa bir anlatımından başka bir şey değildir.
Ama bunun, yani sınıf macedelelerinin ve tarihin böyle açıklanmasının Marksizmin ayırıcı bir niteliği olmadığını söyleyen de bizzat Marks, Lenin gibi büyük marksisterdir. Ve onlar bu boyutun aslında burjuvazinin kabul edebileceği bir Tarih veya Marksizm olduğunu da söylerler[4].
Marksizmin ayırt edici özelliği tarihi sınıf mücadeleleri tarihi olarak algılamak ve anlatmak değilse onun ayırıcı özü ne olabilir? Marksist bir tarih nasıl bir tarih olmalıdır?
Bunun ipucu bizzat yine Ekonomi Politiğin Eleşirisi’ne Katkı’nın Önsöz’ündeki satırlarda gizlidir:
“Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”
Buna göre, devrimler, temeldeki değişime denk düşmeyen, üstyapının yıkılışı ve yerine yeni bir üstyapının yerleşmesidir.
Ama öte yandan Marksist teoriye bakıldığında, Marks-Engels’in bütün güç ve enerjilerini ekonomik altyapının, onun da modern (kapitalist) biçiminin anlaşılmasına verdikleri için, ortada bir üstyapı kuramının ve net bir kavramın olmadığı; sonra gelenlerin de birçok girişimlere ve kısmi başarılara rağmen böyle bir kuramı geliştiremedikleri ve bu eksiği vurguladıkları görülür.
Yani gerçekten Marksist bir tarih, ekonomik temeldeki değişmelerin, üstyapıda niçin ve nasıl değişmelere yol açtığını anlatan bir devrimler tarihi olmalıdır bir bakıma, eğer Marksizm'in özünün özetlendiği ve yukarıda alıntılanan satırlardaki mantık izlenirse.
Ama Marksist el kitaplarına veya Marksist tarihlere bakıldığında ortada binlerce yıllık bir sınıflı toplumlar tarihi olmasına rağmen[5], bu üstyapı değişimlerinin neler olduğuna ve nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir şey görülmez.
Bir yandan sadece ekonomik ilişkiler, sınıflar ve bir de politik olan, yani devlet vardır. Tüm üstyapının nasıl şekillendiğine ve değiştiğine dair bir bütünsel açıklama bir yana; bunu sorun ediş bile yoktur.
Bu tarihin bizzat kendisi devrimi sadeci ekonomi ve politik ilişkilerle sınırlar. Bu tarih ve toplum anlayışı programa da yansır. Bu nedenle Marksist ve sosyalist partilerin programları neredeyse sadece ekonomik ve politik taleplerle sınırlıdır.
Bu nedenle birçok Marksist bu sınırlılığın yetersizliğinin farkına varmakta ve bir uygurlık programına ve tasavvruna ihtiyacı vurgulamaktaydı.
Öte yandan yine bu ekonomi, sınıflar ve politikaya sıkışmışlıkla bağlantılı olarak, Marksist kitaplarda devrim denince 17. Yüzyılda başlayan (burjuva devrimler denen) devrimler sıralanır. Ama bu devrimler de aslında, Komünist Manifesto’daki gibi, sınıflar mücadelesiyle açıklanan devrimlerdir. Yani Önsöz’deki kavram sistemine dayanmazlar, Manifesto’nun, burjuvazi tarafından kabul edilebilir olduğu ve burjuvazi tarafından bulunduğu bizzat Marks tarafından söylenen kavram sistemine dayanırlar.
Yani Marksizm bir tarih yazamamıştır. Yazamamasının nedeni de bir üstyapı kuramının olmamasıdır. Üstyapı kuramı olmadığı için, yazdığı kadarıyla tarih devrimsizdir, kuramın kendisi tarihin devrimli olması gerektiğini söylemesine rağmen.
Öte yandan, modern devlet biçimi ulus olmasına rağmen, savaşların neredeyse hepsi ulus bayrağıyla ve ulusal devletler arasında olmasına rağmen, bir ulus teorisi de yoktu Marksizm'in.
Bu yokluklar arasında bir bağlantı olduğu seziliyor ama bağ kurulamıyordu. Belli ki bir üstyapılar teorisi olmaması ile bir ulus teorisi olmaması birbiriyle ilgiliydi ve ulus teorisinin olmaması üstapılar teorisinin olmamasının özgül bir görünümüydü. Belli ki bir uygarlık programı ve tasavvurunun yokluğu ile devrimlerden yoksun bir insanlık tarihi arasında bir ilişki vardı. Bu eksiklikler rastlantısal olamazdı.
Ama bu bağ neredeydi ve nasıl kurulacaktı?
1980 sonrasındaki bütün teorik ve politik çalışmalarım neredeyse bu sorular ve cevaplarının arayışlarıyla geçmişti. Epey bir yol da kat etmiştim. Bir kere arada geçen zamanda Marksizmi geliştirmiş; birbirini bilmeden birbirinden bağımsızca benzer noktalara ulaşmış, birbirini tamamlayan eleştirel ve devrimci kalmış marksist gelenekleri (Eleştirel Teori veya “Batı Marksizmi”, Troçki ve Kıvılcımlı) ortak bir kavram sisteminde birleştirmeyi başarmıştım.
Keza Yeni Sosyal Hareketler ve onları yartan sorunları da aynı şekilde bir tek kavram sisteminde toparlayabilmiştim.
Modern ulus teorilerini büyük ölçüde Marksist kavram sistemine bağlayabilmiştim.
Ancak bir uygarlığın programlaştırılması söz konusu olduğunda henüz bir çözüm bulamıyordum ve çözümü klasik uygarlıklarla çok uğraşmış Kıvılcımlı ve modern uygarlığın krizinin en çok yansıdığı ve problematize edildiği Yeni Sosyal Hareketler’in katkılarının izinden giderek çözebileceğimi düşünüyordum. Ama aslında bunu yapabileceğimi düşünemiyordum bile[6].
*
2004 yılında İsmail Beşikçi’nin Alevilik üzeine bir yazısını eleştirirken, birdenbire, aslında Marksizm'in bir din teorisi olmadığını da fark ettim. Ama asıl ilginç olan, din teorisi olmadığına dair bir tesbitin de yokluğuydu. Tam da din teorisi olmadığı için din teorisi olmadığı görülmüyordu. Ama bu yokluk bilinçsizce bir üstyapılar ve ulus teorisinin yokluğu biçiminde ifade edilmiş bulunuyordu. Üstyapının Din ve Ulusun da bir Din olduğu bilinmediği için bu yokluk kendini böyle dışa vuruyordu. Aslında Marksizm'in bir üstyapılar veya ulus teorisi yoktur demek din teorisi yoktur demenin ta kendisiydi.
Ve dinin ne olduğunu sorup da bir inanç olamayacağı, çünkü inaç diye bir sosyolojik kategori bulunmadığı; inanç’ın hukuki ya da epistemolojik bir kavram olduğu; sınıflı toplumlarda parti ve hareket anlamında din kavamının ve olgusunun da olduğu; ama Din sınıflı veya sınıfsız tüm toplumlarda olduğu için, bunun da dinin ne olduğunu göstermediğini görünce; Din’in aslında bir topluluğun sınırlarını çizen ve ilişkilerini düzenleyen şey olduğu, yani üstyapının ta kendisi olduğu; dinsel değişmelerin aslında üstyapı değişmeleri olduğu ortaya çıkıyordu.
O zaman dinler tarihinin devrimler tarihinden başka bir şey olmadığı ve olamayacağı; Marksizm henüz tarihi bir dinler tarihi olarak yazmayı başaramadığı için tarihin devrimsiz olduğu ortaya çıkıyordu. Keza böyle olunca, devrimleri partilerin değil, dinlerin yaptığı; partilerin devrim yapmak için din olmaları gerektiği veya ancak din olduklarında devrimler yapabileceği gibi, eski kavrayışlarla çelişir gibi görünen sonuçlar birbiri ardınca ortaya çıkıyordu.
Tabii böylece Yapı ve Özne arasındaki çelişki sorunu da kolayca çözülmüş bulunuyordu. Özne sınıflar değil, yeni bir dini kabul edenler olarak ortaya çıkıyordu. Evet devrimleri sınıflar yapıyordu ama sınıf olarak değil. Çünkü sınıf analitik bir kavramdır. Ama o sınıflardan insanlar, örneğin Roma’nın köleleri, Hıristiyan olduklarında Mekke’nin plebleri Müslüman olduklarında; Paris’in Donsuzları Cumhuriyetçi Yurttaşlar olduklarında devrim yapabiliyorlardı.
Bu sonuçlar otomatikman şu soruyu ve cevabını da ortaya çıkarıyordu: Peki üstyapı din ise,  üstyapısız toplum olamayacağına göre, dinsiz toplam olamaz. Ama modern toplum dinsiz bir toplum gibi görünüyor. Modern toplumun dini nedir?
Modern toplumun dininin, özel ve politik ayrımı yapmak ve toplumu buna göre örgütlemek ve dini de özele ilişkin olarak tanımlamak olduğu ortaya çıkınca tüm modern tarih de anlaşılır oluyordu.
Çünkü Aydınlanmanın da bir din olduğu; uluslar ve ulusçuluğun Aydınanma denen modern toplumun dininin farklı ve karşı devrimci biçimlerinden başka bir şey olmadığı görülüyordu.
Böylece Marksist bir ulus teorisi, yapı ve özne çelişkisi, kapitalizm öncesindeki devrimsiz tarih, uygarlık programı vs. gibi sorunların hepsi çorap söküğü gibi açılabiliyordu.
Bu buluşu yaptıktan sonra bütün çabamız bu keşfi mantık sonuçlarına götürerek sonradan bu alanlarla ilgilenecek marksistler için bir takım akıncı hücumları, keşif devriyeleri yapmak ve bu sonuçları somut programatik ifadelere kavuşturmak oldu.
Aynı zamanda ulaşılan bu sonuçları pratik içinde denemek ve gelecekteki olası devrimci kabarış için bir düşünsel ve örgütsel hazırlık yapmak için biteviye girişimler içinde olduk.
Teorik ve programatk sonuçlar alanında epey yol kat ettik. Ama bunları duyurmak, tartıştırmak, olası bir devrimci kabarışın ön hazırlığını sağlamak alanında tam bir başarısızlıklar serisiydi sonuç.
Çünkü bu önsözün ilk başında anlatılan birbirini izleyen yenilgiler teorik, politik ve örgütsel olarak bir devrimci teori ve politikaya en küçük bir olanak bile tanımayan bir dünya yaratmıştı. Ulaşılan sonuçların o dünyada yaşama şansı bulunmuyordu. Onlar da bu sonuçların yankı bulduğu bir dünyada yaşayamazlardı ve yaşayamayacaklardı.
Şimdi ise Gezi Hareketi yıllarca teorik çalışmalarla ulaşıp programatik ifadelere kavuşturduğumuz sonuçlara ayaklarıyla oy veriyor.
O, ayaklarıyla oy verdiğinin bu onlarca yılda geliştirilmiş marksizm ve onun programatik sonuçları olduğunu henüz bilmiyor. Şimdi girdiği yolun sonunda göreceği tam da bu olacaktır.
Simurg kendisini arayan kuşların ta kendisidir; ama arayış boyunca değişmiş kendisi.
*
Bütün bu din, ulus, üstyapı, uygarlık programı araştırma ve sonuçlarının Gezi Hareketi ve Park Forumları için çok pratik bir sonucu daha vardır. Bu önsözde kısaca bundan söz edelim.
Gezi Hareketinin bir parti destekçisi veya kendisinin bir parti olması; kendisini bir parti tartışmasında bulması ölüm demektir.
Şimdi Parklara sığınmış olan Gezi Hareketi, alternatif bir toplumun tohumu olmak zorundadır.
Ancak o takdirde gelişebilir, yaygınlaşabilir ve toplumu değiştirme yeteneğini koruyabilir.
Bunu somut bir kıyaslamayla göstermeye çalışalım.
Partiler var olan toplumun sınırlarını ve ilişkilerini tartışmazlar. Onu olduğu gibi kabullenip, onun içinde değişimler peşinde koşarlar. Partiler sınıf mücadelesi araçlarıdır. Ancak dinler içinde var olabilirler. Antik tarihin partileri tarikatlar ve mezheplerdi. Modern partiler de modern toplumunun dininin mezhep ve tarikatleridir.
Partiler ancak belli dinler içinde olabileceğinden örneğin Hıristiyanlığın içinde Alevilik; Müslümanlığın içinde Protestanlık görülmez.
Partiler devrim yapamazlar. Bunu sınıflar devrim yapamazlar diye de yazmak mümkündür. Devrimleri dinler yapar. Bunu, “devrimleri toplumun sınırlarını ve ilişkilerini yeniden düzenleyen hareketler yapar” diye de yazabiliriz.
Bunun en klasik örneği Hıristiyanlıktır. Hıristiyanlak başlangıçta İbrani din adamları oligarşisine karşı bir direniş, bir parti dolayısıyla Yahidilik içinde bir tarikatti.
Ancak, Yahudiliği de aşan yeni bir toplum tanımı yaptığında, ki bunu yapan esas olarak Antakyalı Paulus’tur, tüm dinlerden, paganlardan insanları kapsamaya ve birleştirmeye başlayabilmiştir ve gerçek bir devrim başarabilmiştir.
Aslında İslam da Mekke eşrafının egemenliğine karşı bir parti hareketi olarak başlamıştır. Ancak tam anlamıyla yeni bir dine dönüştükten sonra başarıya ulaşmış ve üç klasik uygarlık alanına yayılabilen (Akdeniz-Ortadoğu, İran, Hindistan) tek din olabilmiştir.
Modern toplumun dini de, Hıristiyanlık içinde bir mezhep, örneğin Protestanlık, olmaktan çıktıktan, Aydınlanma olduktan sonra; bütün dinleri özel ve politik ayrımı aracılığıyla toplumun sınırlarını belirlemekten çıkardıktan sonra, tüm dinlerden insanları kazanabilmiş; tüm dünyayı; ama karşı devrimci biçimi olan uluslar biçiminde, bölerek birleştirebilmiş; tüm dünyayı feth eden ilk din olabilmiştir.
O halde, bugün bir devrim yapabilmek ve din olabilmek, ya var olan ulusun biçimine karşı yeni bir ulus tanımı yapmak ya da tümüyle uluslara karşı bir hareket olarak ortaya çıkıp tüm dünyayı birleştirmek olabilir. Bunlar ülkelerde ve dünyada devrim yapabilmenin biricik koşuludur.
Örneğin Türkiyeyi ele alalım. Ulus ve Devlet Türklükle tanımlanmıştır. Yani bir dille ve bir tarihle, bir soyla. Buna Sünni Müslümanlıkla tanımlanmışılığı da eklenebilir.
Partiler ulusun böyle tanımlanmasını sorgulamazlar; onu kabul edip, onun içinde değişimler yapmaya çalışırlar. Örneğin, Kürt dilinin konuşulmasını kabul etme veya insanlara ana dillereni öğrenme hakkını verme vs. gibi değişmeler, aslında hiçbir şekilde toplumun sınırlarını değiştirmez, o sınırları kabul edip onun içinde değişiklikler anlamına gelir.
Varolan sistem içinde birtakim sosyal devletçi veya eşitsizlikleri giderici tedbirleri savunmak da aynı şekilde var olan toplumun nasıl tanımlandığını tartışma konusu yapmaz.
Ama ulusun, devletin ya da politik olanın Türklükle veya bir dil veya dinle tanımlanmasını tartışma kousu yaptığınızda, artık bir parti olmaktan çıkılmış, yeni bir toplum tanımı için mücadele başlamış demektir. Burada artık bir parti değil bir din söz konusudur.
İnsan aynı anda iki dinden olamaz. Örneğin hem putlara hem Allah’a inanamaz. Bunlar birbirini dışlarlar. Aynı şekilde hem ulusu Türklükle veya bir dille, bir tarihle tanımlamayı kabul edip hem de böyle tanımlamayı reddedemez. Bu Müslümanların dediği “Allah’a şirk koşmak” gibi olur.
İşte gezi hareketi tam bu yol ağzında bulunmaktadır. Ya yeni bir toplum tanımlamasına doğru evrilmek ve bu Türklükle tanımlanmış cumhuruyetin karşısında demokratk bir cumhuriyetin tohumu olarak çıkmak zorundadır; ya da bu var olan sistem içinde bir muhalefet partisi veya hareketi olarak kalacaktır.
Bu farkı bayrak örneğiyle şöyle somutlayabiliriz.
Gezi hareketine bir bayrak olarak beyaz bir bayrak önerdik.
Bunun karşısında bunu çok yumuşak ve pasifist bulanlar, “beyaz bayrak olmaz; kızıl bayrak olmalıdır, beyaz bayrak teslimiyeti ifade eder” diyenler çıktı.
Buna karşılık, fiilen Türk bayrağı ve Atatürklü Türk bayrağı öneren ve sallayanlar da var. Yani onlar Gezi Hareketinin bayrağının Türkiye Cumhuriyetinin bayrağı ile özdeş olmasını savunmakta; yani ulusun Türklükle tanımlamış olmasını hiçbir yekilde tartışma konusu yapılmasını istemiyorlar.
Bir de Hem Türk hem de Kürt bayrakları olsun gezi harekeinin bayrağı olmasın diyenler var.
Bunların her biri gezi hareketinin nereye evrileceğine ilişkin farklı bir programa tekabül ederler.
Kızıl bayrak diyenler, bu önerileriyle, ulusun nasıl tanımlanacağını sorun etmeyip, zaten şu veya bu şekilde tanımlanmış bir ulus içinde sosyal eşitiğin bayraklaştırılması gerektiğini savunmuş olurlar.
Ama ulusun Türklükle tanımlanmış olması bir realitedir. Bunu problematize etmeden sosyal eşitliği problematize etmek ve gündemleştirmek, fiili bir eşitsizliği savunmaktan başka bir anlama gelmez. Yani Kızıl Bayrak veya buna tekabül eden diğer sembollar ve parolalar, aslında çok keskin ve devrimci gibi görünmelerine rağmen, var olanı olumlamaktan ve korumaktan başka bir işlev görmezler.
Türk bayrağını Gezi’ye bayrak olarak önerenler ise, hiç tartışmaya yer bırakmayacak biçimde Türklükle tanımanmış bu ulusu ve devleti savunmayı görev olarak koymuş bulunmaktadırlar ve AKP ile bu açıdan bir sorunları yoktur. Onlar bu ulus içinde askeri bürokratik oligarşi diyebileceğimiz devlet sınıflarının çıkarlarını savunan bir partidirler ve bayrakları devletin varolan tanımlanışıyla özdeşleşmişliği ifade etmektedir.
Bir de bayraksız olsun ama Türk ve Kürt de kendi bayrağıyla katılsın diye bir öneri var. Veya bayraksız olsun ve kimse bayrağıyla gelmesin diye bir başka öneri var.
Bayraksızlık durmunda Türk bayrağı ile gelenler, zaten ulusun sadece Türklükle tanımlanmasını savunanlar olduklarından Kürtlerin bayraklarıyla var olmalarını rededdeceklerdir. Bu ise Kürtlerin gelmemesi ve bütünüyle ulusalcıların kontrolünde bir hareket sonucunu doğurur
Kürtlerin gelmesi halinde ise çatışma çıkacaktır.
Çatışma çıkmaması, yani Kürtlerin de kendi bayrakları ile gelmelerini Türklerin kabul etmesi ise, fiilen ki uluslu bir devleti kabul anlamına gelecektir. Ama bu, ulusu bir dil vey din ile tanımlamanın reddi değil, sadece hangi dile tanımlanacağı alanında bir farklılık anlamına gelir.
Ama beyaz bayrak, nötralliği ile, insanların dilleri, dinlerinin hiç bir politik anlamınının olmaması gerektiği anlamına gelmektedir. Yani ulusun ve toplumun sınırını, bugün var olan ilkeye karşı onu reddederek çizmektedir. Beyaz bayrak, ulusun bir dille, dinle, tarihle tanımlanması hakkının reddi demektir. Dilin, dinin, soyun, sopun tarihin bu ulusta sana hiçbir imtiyaz tanımaz, bu ulus bunların karşısında kör bir ulustur anlamına gelmektedir.
Öte yandan, ne Türk veya ne de Kürt bayrağı olmasın demek insanların fikir özgürlüklerine bir tecavüzdür. İsteyen kedini Kürt veya Türk veya ulusssuz olarak kabul edebilmeli ve bunu sembolle ifade edebilmelidir. Bunların her hangi bir eşitsizliğe yol açmaması gerekir. Nasıl bir takımın taraftarı bunu ifade edebiliyorsa öyle.
Bunu yine ancak beyaz bir bayrak sağlayabilir. Beyaz bayrak sadece ulusu farklı tanımlamaz, yani Türk ulusu karşısında Demokratik bir ulusu sembolize etmez; oradaki hakları da garantiler. Türke veya Kürde, Beşiktaşlıya veya Fenerbahçeliye; şu veya bu siyasete vs. hepsine, beyaz bayrağın içinde kendi kimliğinizi küçük bir sembol olarak koyabilirsiniz diyerek bu hakkın savunusunu sembolize etmiş olur. Onlara bu sizin hakkınızdır, ben de bunu savunacağım ve savunuyorum der. Ulusun Türklük veya Kürtlükle tanımlanmasını reddeder ama ulusun bireylerinin, Türk veya Kürt olarak kendilerini tanıma haklarını da garanti etmiş olur.
İşt gezi programını ve örgütlenmelerini böyle alernatif bir demokratik cumhuriyetin mantığı içinde yaptığında hem genişlemek hem de radikalleşmek ve bir devrimci dönüşüm başarmak şansına sahip olabilir.
O zaman Gezi Hareketi, Parklarda, Üniversitelerde, yavaş yavaş alternatif  bir demokratik ulus olarak şekillenmeye başlar.
Gezi hareketinin ortaya çıkardığı demokratik ulusun yurttaşları, dillerinden, dinlerinden dolayı hiçbir ayrımcılığa uğramayacaklardır. Çünkü Gezinin dili ve dini olmayacaktır. O ulusun böyle tanımlanmasına karşı tanımlanmıştır.
Gezi buna bağlı onlarak tüm yasakları ve sınırlamaları reddedecektir. Ama bunu uygulayabilmesi için kendi anayasası ve mahkemeleri ve meclisleri olacaktır. Bir süre sonra bunları uygulayacak organların ihtiyacı da ortaya çıkacaktır.
Sonucu insanların Demokratik Bir Cumhuriylette mi yoksa Türklük ve veya Kürtlükle tanımlanmı bir cumhuriyette mi yaşayacaklarına kararları belirleyecektir. Ne kadar büyük bir çoğunluk Demokrasiyi seçerse bu değişim o kadar sancısız ve barışçıl biçimlerde olabilir.
Beyaz bayrak bu nedenle hayati önemdedir.
Beyaz bayrak sadece barışın değil, alternatif ve demokratik bir ulusun bayrağıdır.
Elbet beyazı bir renk olarak tabulaştırmamak ve mutlaklaştırmamak gerekiyor. Burada beyaz, devleti veya ulusu veya politik olanı, herhangi bir dille, dinle, soyla, tarihle tanımlamaya karşı tanımlama anlamına gelmektedir. Gelenekler ve politik kültür beyaza en nötral renk anlamını verdiği için bunu öneriyoruz.
*
Gezi Hareketi demokratik bir ulus olarak aynı zamanda kendini yönetmeyi de öğrenmek zorundadır. Onun Parklara ve Forumlara (Agoralara) sağınmasının derin bir anlamı vardır.
Antik Kent’in doğrudan demokrasi alanıdır orası.
Ama artık antik kentler çağında yaşamıyoruz. Mahalle ya da şehirlerdeki forumlar bugünkü toplumun karşısında alternatif bir toplumun kendisini bir bütün olarak yönetmesinin aracı olarak yetersiz kalırlar. Koca bir coğrafyaya, örneğin Türkiye topraklarına yayılmış bulunuyor politik iktidarlar. Dolayısıyla tüm o alandaki insanları kapsayacak bir forum; agora, cem, meclis, cami vs. gerekir.
İnternet bunu sağlamaktadır. Doğrudan doğruya her yurttaşın tüm herkese ulaşmasının ve gürüşlerine onları kazanmasının olanağı vardır.
Bunun için Avrupa’daki muhalif hareketlerin gelştirdiği Liquid Feedback adlı programı önerdik.
*
Böylece bu alternatif ulusun ilişkilerini düzeleyen bir anayasası olması da gerekecektir. Bu anayasının belirlenmesi için bile bu böyle bir örgütlenme ülke çapında bir forum gerekmektedir.
Hareket bu adımlarını attı mı burada duramaz, ilerlemek zorundadır.
Bu alternatif anayasayı uygulayacak yargı organlarına ihtiyaç duyacaktır.
Kararları yaptıracak araçlar sorunuyla karşılaşacaktır.
Böylece alternatif yasama ve yargı organlarıyla, alternatif yaptırım organlarıyla, alternatif hakları ve hukukuyla, alternatif basınıyla paralel bir toplum ortaya çıkacaktır. Bir tür ikili iktidar (diyarşi) oluşacaktır.
Gezi bu yola girdiğinde aslında bütün yumuşaklığı içinde radikalleştikçe daha büyük güçleri toplamaya başladığını; daha hızla yayıldığını; yeni katılımlarla güçlendiğini görecektir.
Ve hızla Türkiye’nin de sınırlarını aşarak bütün Ortadoğuya doğru yayılmak zorunda kalacaktır.
Bahar ancak Ortadoğu’da gelebilir. Bir Türk, Arap, Tunus, Mısır, İran baharı olamaz.
“Türk Baharı” ya da “Arap Baharı”, “yaşayan ölü” veya “köşeli daire” gibi bir oksimorondur.
Türkse Bahar değildir, Bahar ise Türk olamaz. Arapsa Bahar değildir, Bahar ise Arap olamaz….
12 Ağustos 2013 Pazartesi
Demir Küçükaydın




[1] Mantık sonuçlarına götürülürse bu Trajedi kahramanlarının artık ancak Marksistler (toplumun hareket yasalarını bilenler veya nalamaya çalışanlar) arasından çıkabileceği anlamına da gelebilir. Troçki’nin kendi hayatı böyle bir trajedinin ölümsüz bir örneğinden başka bir şey de değildi.
[2]Doksanlar Kuşağı ve “Gezi Hareketi” Hakkında Yirmi Yıl Önce Yapılmış Öngörüler
[3] Benzeri militer imgeleri kullandığım için de başıma geldi. Bir mail grubunda şöyle bir eleştiri ile karşılaştım:
Merhaba Demir Bey,
Bir daha "askerlik sanatı" tanımını kullanırsanız ağzınıza biber süreceğim. TBMM'deki yeni askerlik yasası taslağında da "askerlik sanatı" tanımı kullanılıyor, sanat ve askerlik, tüm sanatçı arkadaşları yasa tasarısından bu tanımın çıkarılması için bir kapmanya düzenlemye çağıtıyorum.
Ayrıca “ben” demek benim büyüdüğüm zamanlanda ayıp olduğundan, bir tevazu zamiri olarak “biz”i kullandığım için de defalarca yanlış anlaşıldım ve bu “biz”in hangi örgüt olduğunu veya kimler olduğunu soranlar da çok oldu. Hatta bundan hareketle henüz bir “birey” olmadağım çıkarsamasını yapanlar bile oldu
[4] Bu konuda şu yazımıza bakılabilir: “Marksizm Bir Sınıf Mücadelesi Kuramı mıdır?” (http://demirden-kapilar.blogspot.de/2013/05/marksizm-snf-mucadelesi-kuram-mdr.html)
[5] Yine yukarıdaki tanıma göre sınıfsız toplumlarda da devrimler olması gerektiğine ve en azından 70.000 yıldır da sanat eserleri görüldüğüne göre, toplum denen varoluş biçiminin en azından bu kadar yıldır var olduğu varsayılabileceğine göre, bu binlerce yıl en azından 70.000 yıl olarak anlaşılmalıdır.
[6] Bu arayışın uzun hikayesi “Markizmin Marksist Eleştirisi” kitabının “Tarihsel Maddeciliğin Karihine Katkı” alt başlığıyla yayınlanan “Önsöz”ünde bulunabilir.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...