11 Haziran 2013 Salı

Özgürlük Direnişinde Kader Haftası ve Öneriler

Gezi Parkı Direnişi’yle başlayan ve bir anda bütün Türkiye’ye yayılan eylemler ve direniş bir isyandır.
İsyan olarak başlamasa da, onu gerçekleştiren muazzam kalabalıklar onu öyle görmese ve anlamasa da, devlet ve hükümet tarafından bir isyan olarak görülecek ve değerlendirilecektir. Öyle de değerlendirilmiştir.
Başlangıçta Gül ve Arınç’ın yumuşatarak bölme ve sindirme stratejisi ile Erdoğan’ın cepheden saldırıp ezme stratejisi arasındaki fark, egemen blok saflarında bir çatlama yaratabilir gibi görünüyordu ve yaratabilirdi.
Ancak son derece değerli günler ve saatler heba oldu. Karşı taraf güçlerini toparlayacak zaman buldu.
Şimdi Erdoğan’ın dönüşüyle birlikte bu fark, aynı ezme ve bölme stratejisinin farklı taktik mücadele biçimlerine ve hamlelerine dönüşmüş; hükümet ve devlet kanadında bölünme olasılığı şimdilik ortadan kalkmış görünüyor.
Erdoğan bir yandan taraftarlarını toparlayıp saldırıya hazırlanırken diğer yandan çatlağı kapatarak, Gül ve Arınç çizgisini kendi çizgisine katıp hem kendi cephesindeki bölünme tehlikesini bertaraf ediyor (Bunun sonuçları hemen görüldü. Gül içki yasasını onayladı. Arınç, başbakan bir heyetle görüşecek dedi.) hem de böylece direnişçileri bölecek adımları peş peşe atıyor.
Örneğin görüşeceğim diyerek görüşecekleri de özelikle karşı tarafı bölecek ve tereddütte bırakacak şekilde kendisinin seçmesi, hem en küçük bir geri adım atmadan bir sultanın kullarının isteklerini alması edasında görüşmeden söz etmesi; direnişçiler arasında iki çatlak yaratmaya yönelikti ve şimdiden yarattı bile. Bir kısmı görüşülsün bir kısmı görüşülmesin diyor; bir kısmı biz seçeriz ve seçmeliyiz bir kısmı önemli olan görüşmek, seçilenler de fena değil diyor.
Örneğin, Gezi Parkı ve Taksim’e değil, şimdilik sadece Taksim’e girmesi; girerken yine öncekilerden farksız bir biçimde bol gazlı ve şiddetli girmesi. Aynı bölme stratejisidir. Bu da başarıya ulaştı.
Şu an Taksim meydanında bir takım sol grupların dağılmaya mahkûm ve ciddiye alınamayacak ve geniş kitleleri uzaklaştıracak biçimde dağıtıcı  “direniş”leri var. Aynı anda bu “direnişçilerin” Molotof kokteyli kullanmasına tepkiler de Twitter’de okunuyor. “Polis böyle küçük grupların direnişi ve Molotof kokteylleriyle engellenemez onu ancak geniş kitleler geriletebilir.” Anlamında epey Twit var. Keza Molotof kokteyli ise geniş kitleleri uzaklaştırır. Twitler bunun da bir yansısı.
Yani bölünme fiilen ortaya çıkmış bulunuyor: “Taksim’i vermeyelim” diyen ve molotofla savunan küçük sol gruplarla “Taksim önemli değil Gezi’ye dokunmuyorlar” diyenler; Taksimi vermeyelim diyenler ise, molotofla savununlar ile, molotofla değil geniş kitlelerin desteğiyle savunulur diyenler biçiminde bölünmüş bulunuyor.
Hükümet elbet Gezi’ye de girecek, ama her şeyin sırası var. Önce kendi saflarını birleştirmek ve karşı tarafı bölmesi gerekir. Küçük de olsa başarılar elde edip kendi cephesinin moralini yüksek tutması gerekir. Erdoğan geldiğinden beri birkaç gün içinde bunları yaptı. Şu an saldırı inisiyatifini ele geçirmiş bulunuyor.
Hafta sonu geniş kitleleri de toplayacağının da işaretidir bütün bu başarılar. Eğer böyle giderse, haftaya Gezi de kalmayacak, Erdoğan muhtemelen bu mücadeleden güçlenmiş olarak çıkacaktır.
Bu gidişi şu an ne durdurabilir?
Bir tek şey: tıpkı 31 Mayıs ve 1 Haziran’da olduğu gibi bugün ve yarın da, yavaş ama engellenemez bir şekilde geniş kitlelerin Taksim’e gelmesi. Kitlenin büyük bir bölümü çalıştığından, bu ancak akşam saatlerinde gerçekleşebilir.
Ancak kitleler Taksim’i geri alabilir ve Erdoğan’ın oyununu bozabilir.
Yine böyle bir kendiliğinden direniş gerçekleşirse Erdoğan’ın cephesinde yeniden çatlama alametleri belirebilir.
Bu çatlakları direniş değerlendirebilirse ileriye doğru adımlar atabilir. Şimdilik bu olasılık çok zayıftır. Ama devrimci direniş dönemlerinde her zaman kitlelerin geniş yaratıcılığının güzel sürprizleri olabilir.
Tarihte bütün büyük değişimler böyle kendiliğinden oluşan güç yığılmalarıyla gerçekleşirler.
Bugün ve yarın insanların kendiliğinden davranışı belirleyecektir sonucu.
Bizler gelin Taksim’e diye çağrı yapacağız ama ona yüz binlerce insanın kendi kendine vereceği cevap bu direnişin kaderini belirleyecektir.
*
Ama direniş kaderini güzel sürprizlerin eline terk edemez. Tıpkı Hükümet cephesi gibi kendi güçlerini toparlayacak, karşı tarafı dağıtacak, tereddütte bırakacak tedbirleri şimdiden almalıdır. Belki artık çok geç. Ama yine de tencerenin dibini kazımakta yarar var.
Kitlelerin sahip çıkması ve sahip çıkanların genişlemesi için birtakım somut adımlar atmak gerekiyor.
Bunun için.
1)      Kürt Özgürlük Hareketi, tıpkı Newroz’da yaptığı gibi,  bütün güçlerini ve örgütlenme yeteneğini harekete geçirerek tüm Türkiye’de özellikle de Gazi Parkı’nda en geniş katılımla bütün ağırlığını koymalıdır. Kürt hareketine böyle davranması çağrısında bulunuyoruz.
2)      Sadece Kürtler değil, tüm Demokratlar, egemen Türk bayrağı ve Atatürk vurgusun geniş kitleleri itici ağılığına karşı, Kürt Bayrağı ve Öcalan posteri taşımalıdır. Bununla paralel olarak, Atatürk ve Türk Bayrağına karşı olunmadığı, onları taşımanın da bir hak olduğu, ama Öcalan Posteri ve Kürt renkleri taşımanın da bir hak olduğu, bu hakkın savunulduğu vurgulanmalıdır.
3)      Böylece Direnişi Türklükle ve Kürtlükle tanımlayanlara karşı, Türklüğü, Kürtlüğü vs. kişilerin özel sorunu olarak, bir fikir özgürlüğü bireysel hak olarak gören, demokratik bir ulusçuluğun ilkesi ve egemenliği küçük de olsa kurulmuş; Türklükle tanımlanmış devlete karşı demokratik bir ulusun tohumu ve alternatifi koyulmuş olur. Böyle bir yaklaşımla Gezi Parkı’nda ve direniş yerlerinde, Kürtlük veya Türklük vs., Fenerli, Beşiktaşlı veya Galatasaraylı olmaktan farklı bir şey olmaz. Yani Direniş politik olarak, kendini Türklükle (veya Kürtlükle) tanımlamamakta, ama insanların kendilerini bireyler olarak Türk veya Kürt görme haklarını savunduğu ve garanti ettiği masajını vermiş olur
4)      Aynısı Müslümanlara ve Hıristiyanlara da yapılmalıdır. Yani büyük ve ezici çoğunluğuyla şehirli, yaşam tarzını tehdit olarak gören direnişçiler ve Alevi direnişçilerin renkleri hakimdir, bu görünüm de değişmelidir. Bunun için Müslüman ve Hıristiyanlara da çağrı yapılmalıdır. Tıpkı Türklük ve Kürtlük konusunda olduğu gibi, direnişin kendisini bir dinle ya da dinsizlikle tanımlamadığı; herkesin birey olarak Müslüman veya Hıristiyan, Alevi veya Sünni vs. dinsiz veya dindar olarak haklarını savunmakta ve garanti etmekte olduğu mesajı verilmelidir.
5)      Bu iki tedbir belki anti demokratik Türk ve Kürt milliyetçilerini ve de Laikçileri uzaklaştıracaktır. Ama aynı zamanda Kürtlerin ve Müslümanların demokratlarını ve ezilenleri kazanacaktır. Politikada her kazanç bir kayba karşılık düşür. Sorun neyin kazanılıp neyin kaybedildiğidir. Özellikle Türk milliyetçilerini ve laikçileri kaybetmeden, Kürtler, Müslüman demokratlar ve yoksullar kazanılamaz. Laikçileri ve gerici milliyetçileri kaybetmekten korkmamak gerekir. Türk bayrağı ve Atatürk yanlış yorumlanmamalıdır, onlar direnişlere katılan binlerce insan için Türk milliyetçiliğinin değil; yaşam tarzının, ulusun İslam’la tanımlanması tehlikesine karşı korkunun ifadesidir.
6)      Bu iki tedbir derhal alınıp bu mesaj tüm Türkiye’ye verilmelidir. Bu mesajlar hafta sonuna kadar var olan güçleri genişletir karşı cepheyi böler.
7)      Hükümetle görüşmenin prensip olarak reddedilmediği ama Erdoğan’ın görüşmecileri kendisinin seçmesinin kendi anti demokratik ve tepeden yaklaşımının bir ifadesi olduğu; direnişçilerin kendi temsilcilerini kendi seçeceği ilan edilmelidir. Hükümetin seçtiklerine, bizleri direnişçiler seçmediği sürece Erdoğan’ın seçimini kabul etmediklerini ilan etmeleri çağrısı yapılmalıdır.
8)      Hem koordinasyonu sağlamak hem de görüşmecileri ve programı belirlemek üzere derhal en demokratik bir şekilde, her türlü kontrole açık bir seçim ve organlaşma mekanizması kurulmalıdır.
9)      Bu son derece kolaylıkla yapılabilir. Örneğin Türkiye çapında bir site kurulur. Tüm göstericiler ve halk buraya üye olmaya çağrılır. Üye olmanın koşulu, gerçek kişiler olunması olur. Resim, Hüviyet Numarası ve İsim bilgileri bunu sağlar. Herkes hangi direniş yerinde yer alacağını da belirler. Örneğin her yüz kişi için bir delege seçilebilir. Adaylar kendi resim ve bilgilerinin yanı sıra savunacakları ve inandıkları görüşlerini, aday oldukları bölgeyi de açıklarlar. 100 kişinin oyunu alan delege olur. Herkes sadece bir kere oy kullanabilir. Delegeler de bölge ya da şehir için 10 delegeye bir koordinatör biçiminde bir seçim yapabilir. Bütün koordinatörler de Türkiye Koordinasyonu için on kişiye bir kişi olacak şekilde bir seçim yapabilirler.
10)  Bu derhal yapılabilir. Bunun teknik alt yapısını hazırlayacak ve yapabilecek uzmanlar hareketin saflarında onlarca vardır. Aşağı yukarı herkesin bir internet bağlantısı da bulunmaktadır. Bu hareket İnternet aracılığıyla doğdu onun aracılığıyla hızla da örgütlenebilir.
11)  Böylece bütün Türkiye’deki direniş hareketi, en gerçeğe yakın temsille örgütlenip kendisini temsil edecekleri seçebilir. Koordineli çalışmaya başlayabilir.
12)  Bir yandan bunları yaparken paralel olarak, hafta sonu için Taksim’de ve tüm Türkiye’de demokrasiyi savunma mitingleri düzenlenmeli. Herkes en geniş katılımla bu mitinglere çağırılmalıdır.
13)  Bu tedbirler acilen alındığı takdirde, hareket Türkiye’de hem tabanını genişletir; hem örgütlenir hem de demokratik bir muhteva kazanabilir. Hareketin darbeciler tarafından kontrol altına alınma tehlikesi ortadan kalkacağı gibi, Erdoğan’ın demagojisi de boşa çıkarılmış olur.
Lütfen bu yazıyı yayın ve paylaşın.
Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun tarihinde karşılaştığı en büyük demokratikleşme fırsatını değerlendirmek için bunlar asgari yapılması gerekenlerdir.
Başlayan hareket hem Erdoğan’ın saldırısını göğüsleyebilmek; hem saflarındaki bölünmeyi önleyebilmek; hem de karşı tarafı bölebilmek için tabanını büyütmek hedef ve işleyişini daha radikal bir demokrasiye doğru genişletmek zorundadır.
Bunun somut biçimlerine ilişkin öneriler de yukarıdadır.
En azından tartışılması dileğiyle.
Demir Küçükaydın
11 Haziran 2013 Salı
11.06.13



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...