10 Haziran 2013 Pazartesi

Erdoğan Taksim’in Mesajını Anlamıyor Değil, Çok İyi Anladığı İçin Böyle Davranıyor

Erdoğan’ın konuşmalarına ve tarih algısına dikkat edilirse, onun bütün konuşmalarının ve  çabasının CHP ile DP, AP, ANAP, AKP arasındaki çatışmanın bir devamı gibi ele alma ve tartışmayı bu mecraya çekerek bu tartışmaya hapsetme ve buradan puan toplamaya yönelik olduğu görülür. Neden böyledir? Çünkü AKP’nin temsil ettiği Politik İslam’ın bu varlık koşuludur bu çatışma ve bölünme. Ama sadece onun değil, Kemalist bürokrasinin de. Böyle yaparak, onları da tekrar ayağa kaldırmaya onlara el ve bel vermeye çalışmaktadır. Bu yeterince anlaşılamamaktadır. Erdoğan’ın durumu ve Taksim’de ortaya çıkan hareketi anlayamadığı için böyle yaptığına ilişkin yorumlar yapılmaktadır.
Aslında Eroğan tam da tehlikeyi gördüğü ve durumu anladığı için böyle davranmaktadır. Çünkü Kemalizm ve Politik İslam aynı madalyonun iki yüzüdür. Politik İslam’ın Kemalizm’e; Kemalizm’in Politik İslam’a hava gibi, su gibi ihtiyacı vardır. Bunun tarihsel ve sınıfsal kökleri çok derindedir. Erdoğan içgüdüsüyle, sorunun böyle koyuluşu dışında başka bir varoluş koşulu olmadığını gördüğü için varoluş koşulu olan çelişkiyi işleyerek yeni ortaya çıkan tohum halindeki bölünmeyi henüz küçükken ezmeye çalışmaktadır.
Ama ezemez de yeni ortaya çıkan demokratik ve anti demokratik çelişkisi üstün gelirse, ve burada demokrasi üstün gelirse, sadece kendinin değil, Kemalizm’in de sonunu getirir giderken onu da kendisiyle birlikte tarihin karanlıklarına sürükler. Türkiye Cumhuriyeti’nin yerini Ortadoğu’da bir Demokratik Cumhuriyet alır.
Ama tersi durumda, yani ezebilirse, Erdoğan şimdi sadece Politik İslam’ı ve varoluş koşulunu değil, onun ikiz kardeşi Kemalizm’in varoluş koşulunu da savunduğu için, Politik İslam ve Kemalizm kayıkçı döğüşü, en azından birkaç on yıl daha egemen olur. Kürt sorunu kangrenleşir ve sonunda Türkiye Lübnananlaşarak son bulur.
Soruna böyle bakılınca, “Kürt sorunu”nun kaderinin Kürdistan dağlarında değil, Taksim’de belirleneceği görülür.
Bu ilişki ve onun tarihsel kökleri hakkında neredeyse on yıl önce, AKP henüz yeni iktidara geldiği sıralar yazdığımız bir yazıyı aktarıyoruz. Yazı daha önce “Geleceği Geçmişten, Geçmişi Gelecekten Kurtarmak – Denemeler” adlı kitabımızda yayınlandı. İnternetten bütün kitaplarımız gibi bedava indirilebilir.
(Demir Küçükaydın, 10 Haziran 2013 Pazartesi )

Kemalizm ve İslam

Türkiye batılılaştıkça, modernleştikçe ve de laikleştikçe Müslümanlaşmıştır. Türkiye bu kadar laik ve batılı olmasaydı bu kadar Müslüman olmazdı. Osmanlı güya bir “İslam imparatorluğu” idi, nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman değildi; Türkiye Cumhuriyeti ise “laik”, “batıcı” ve de “batılı”dır ama, Politik İslam’ın çok sevdiği ifadeyle, “nüfusunun yüzde doksan dokuzunu Müslüman” yapmayı başarmıştır. (Alevileri Müslüman saymakta Politik İslam’ın Kemalizm’e bir itirazı yoktur.)
Osmanlı’ya egemen olanlar, Müslüman devşirmelerdi, onlara Türk diyen batılılardı; onlar kendilerini Türk olarak görmüyor ve Türk’ü kaba, cahil anlamında bir hakaret sıfatı olarak kullanıyorlardı.
Bu sınıfın sonradan uydurması olan “Türklerin devlet geleneği” denen şey aslında, Bizans-Osmanlı’dan beri gelen ve kökleri Sümer’e dayanan bu sınıfın (“Sünuf-u Devlet”) geleneği ve ideolojisidir. Tarihte bir tek Türk devleti vardır: Türkiye Cumhuriyeti. Ve onu da Türkler değil işte bu Türklerin devlet geleneğinden söz eden, Bizans-Osmanlı artığı Devlet Sınıfları (Sünuf-u Devlet) kurmuştur. Daha doğrusu zaten var olan ve kendisinden başka bir şey olmayan devleti Türk devleti yapmıştır.
Bu Müslüman devşirmeler kastı ya da sınıfı; varlığını ve egemenliğini borçlu olduğu devleti sürdürebilmek için her şeyi yapmaya ve her şey olmaya hazırdı. Birinci Büyük Millet Meclisinde bunu açıkça da ifade ediyorlardı: “Şeytan da oluruz Bolşevik de” diye.
Milliyetçiliğin Osmanlı’ya geldiği dönemde, artık milliyetçilik eski demokratik ve cumhuriyetçi niteliğini yitirmişti, Toprağa dayanan nispeten demokratik ulusçuluk yerini ırka, soya, dile, dine dayanan gerici bir milliyetçiliğe bırakmıştı.
Balkan ve Anadolu’da bir burjuvazi de Hıristiyanlar arasında geliştiğinden, Burjuvazinin milliyetçiliği, bir etniye ve dine dayanan, çoğu kez de etni ve din çakıştığı için ikisine birden dayanan bir milliyetçilikti. Burjuvazinin bu milliyetçiliği, Bizans-Osmanlı devletçiliğini ve varlığı buna bağlı Müslüman Devlet Sınıflarını tehdit ediyordu. Bu nedenle Müslüman devlet sınıfları, egemenliğini sürdürmek için “Osmanlı Ulusçuluğu” para etmeyince bir süre Pan İslamizm ile oyalandıktan sonra, Türk ulusçuluğunda karar kıldılar ve Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratıldı.
Ne bu ulusu ve ulusçuluğu yaratan kastın; ne de kendisinden bu ulus yaratılan nüfusun soy olarak “Türklük”le bir ilgisi bulunmuyordu. Müslüman Balkan ve Kafkas göçmenlerinden; Anadolu’nun büyük ölçüde Müslümanlaşmış yerli ahalisinden, biraz da, yüzde beşi aşmayan, Türkmen ve Oğuz soyundan göçebe ve köylülerden yaratıldı bu ulus. Öyle ki, soy ve dilce herkesten daha “Türk” olan Karamanlılar, sırf Ortodoks oldukları için zorla Yunanistan’a sürüldüler; Adaların bir kelime Türkçe bilmeyen Rum asıllı Müslümanları da onlara karşılık alındılar. Mübadele bile dil değil, din esası üzerinden yapılıp bir buçuk veya iki buçuk milyon insan yerinden yurdundan edildi.
Müslüman Hıristiyan çelişkisi gibi görünen aslında, Kapitalizm öncesini temsil eden Osmanlı Devlet sınıfları ile özellikle Hıristiyanlar arasında gelişmiş modern burjuvazinin çatışmasıydı. Osmanlıcılık da, Pan İslamizm de, Türk milliyetçiliği de gerici Bizans-Osmanlı devletçiliğini temsil ediyordu. Başta Ermeniler olmak üzere, Hıristiyan ahalinin katliam, sürgün ve mübadelelerile yok edilmesi: kapitalizmin tasfiyesi, prekapitalizmin güçlenmesinden başka bir şey değildi.
Bu tıpkı, “devlet benim” deyişini çıkaran Fransız devletçiliğinin, Sen Bartelmi katliamlarında Protestanlığı, yani burjuva gelişimi katletmesi gibidir. Bu katliam Fransa’nın modern burjuva gelişime girişini 100 yıl geciktirmiş ve sonunda Fransız Devrimi bu gecikmenin acısını çıkarmıştır.
Hıristiyanlar arasında yaygın modern sınıf ve ilişkilerin, Hıristiyanlarla birlikte Müslüman devlet sınıflarınca tasfiyesi, devletin ve devletçiliğin yanı sıra, prekapitalist toprak ağa ve şeyhliğinin; tefeci bezirganlığın iyice güçlenmesi sonucunu vermiştir. Bu tefeci bezirganlığın ve ağalığın ideolojisi ise devletçi ve gerici bir anlayış ve yorumla donatılmış İslam’dı.
Böylece bizzat kendi eliyle güçlendirdiği tefeci bezirganlığı kontrol altına alabilmek, vesayeti altında tutabilmek  için, devlet sınıfları kendi İslam yorumunu devlet dini yaptı ve bu resmi Müslümanlığa da “laiklik” adını verdi. Bu devletçilik Hıristiyan katliam ve sürgünleriyle, gerçek bir laikliğin temeli olan nüfusu (Hıristiyanlar) ve toplumsal ilişkileri (modern kapitalist ilişkiler) bizzat kendi yok etmişti.
Ne var ki, 1970’lere kadar, İslam genel olarak tefeci bezirganlığın ideolojisiyken, 1970’lerden sonra yeni ortaya çıkan ve çoğu yok olan Hıristiyanların servetleriyle zenginleşmiş bu tefeci bezirganların çocukları olan, Anadolu Burjuvazisinin bayrağı oldu.
Politik İslam’ı bayrak yapan burjuvazi, sadece devletçiliğin keyfiliğinden bıkmış işçileri değil, büyük şehirlerin genellikle Hıristiyan ve Musevi de olan “seküler” burjuvazisinin bile desteğini aldı. Bu destekle birlikte de eskiden Müslüman yazarların konusu olan Sabetaycı Komplo teorileri Kemalistlerin başlıca ilgi konularından oldu.
Ama dikkat edilsin, Politik İslam’ı bayrak yapan burjuvazi, devlet sınıflarına karşı, gerçekten onları tecrit edecek, politik iktidarın seçilmiş temsilcilerin elinde bulunacağı tedbirler almaz ve almayacaktır; böyle girişimlerde bulunmaz ve bulunmayacaktır. Nelerdir bunlar?
Devletin her türlü din eğitiminden elini çekmesi, İmam Hatiplerin kapanması; Diyanet İşlerinin lağvı; İmam, Müezzin gibilerin maaşının vergilerden ödenmesine son verilmesi ve bunların Müslümanların bağışlarıyla geçinmesi; devletin sadece inanç özgürlüğünü ve eşitliğini garanti altına alması gibi gerçekten laik girişim ve talepleri ağızlarına bile almıyorlar. Halbuki böyle talep ve girişimler bir anda, Türkiye’deki bütün Alevilerin, dinsizlerin, şehir orta sınıflarının desteğini alır ve Kemalist bürokrasinin bütün demagojisini açığa çıkarıp onu tecrit eder.
Böyle gerçek bir laiklik, ki demokratikleşmenin şartı olan devletçiliğin tecridini de getirir, Kemalizm’in laiklik denen resmi İslam’ını yok edeceğinden, Politik İslam’ın mazlumu oynama şansı kalmaz. Bu da geniş ezilen yığınların hızla burjuvazisin etkisinden sıyrılışını getirir. Bu nedenle AKP Kemalist devletçiliği tümüyle tasfiye edecek hiçbir adım atmıyor ve atmayacaktır. Çünkü, ancak bir Kemalist İslam olan Laiklik var olursa Burjuvazinin Politik İslam’ı var olmaya devam edebilir ve bu ideolojik kayıkçı dövüşünü sürdürebilir.
28 Mayıs 2004 Cuma
Demir Küçükaydın


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...