13 Mart 2025 Perşembe

“İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” Liseli Fehmi’nin (Fehmi Erbaş) Ardından

Birbiri peşi sıra ya da topluca öldürülen arkadaşlarımız nedeniyle ölümle çok erken yaşlarda tanıştık ve birlikte yaşamayı öğrendik. Yaşıtımız olan o arkadaşlarımız anılarımızda ve hayallerimizde hep genç kaldılar. Anna Seghers’in romanının adı gibi: “Ölüler Genç Kalır”.

Ama “Liseli Fehmi”, Fehmi Erbaş, ölmeden genç kalabilenlerdendi.

Yetmiş yaşını çoktan aştığında bile hep “Liseli Fehmi” olarak kalmıştı.

Ama sadece lakabıyla değil, gerçekten, son zamanlarında kanser onu pençesine alıncaya kadar, ruhça da hep genç kaldı. 

Bu genç kalış her şeyden önce devrime ve sosyalizme adanmış bir hayat sayesindeydi.

“Eski Tüfekler”in çoğunda da bedenlerinin tükenişinden önce, ruhça bu genç kalış görülebilirdi. En son aramızdan ayrılan Sevim Belli, bizlerin “Sevim Abla”sı da böyleydi.

Fehmi Antepliydi. Yanlış hatırlamıyorsam babasının bir oteli vardı. Adı da Kale Oteli idi. Devasa Ermeni kilisesinden bozma Antep Hapsinden çıktığımızda uğramıştık. Otelde, oralarda çok yaygın olduğu üzere, güvercin de besleniyordu yanlış hatırlamıyorsam. 

Liseli Fehmi, 60’lı yılların Antepli sosyalistlerinden sayılabilirdi. O zamanlar Antep sosyalizmin kalelerindendi. TİP milletvekilleri bir Antep ziyaretlerinde Antep’te uzun araba konvoylarıyla karşılanmışlardı. O zamanlar adı sosyalizmle özdeşleşmiş Çetin Altan bir yazısında anlatmıştı yanlış hatırlamıyorsam.

O zamanlar Antep’te sosyalizmin bu kadar güçlü olmasına yol açanlardan biri Kürt Reşit idi. Halk kahramanı, Robin Hood gibi kabadayılardandı. 60’lı yıllarda Anadolu’nun birçok yerinde haksızlığa karşı durmuş yarı lümpen kabadayılar ya da Robin Hood’lar sosyalist olmuşlardı. Çörtük İsmet veya Alaçamlı İsmail gibi başka örnekler de vardı.

Tam da böyle oldukları için sosyalizm fikri ruhlarında titreşimler yapmış ve sosyalizm davasına katılmışlardı.

Kanımca, Antep’in o sıralar sosyalizmin kalesi olmasının en önemli nedenlerinden biri, eski sosyalistlerin ektiği tohumlar kadar, kendisi de bu tohumların etkisiyle sosyalist olmuş, Kürt Reşit’in TİP’li olmasıydı.

Kürt Reşit gerçekten bir halk lideriydi ve tam da bu nedenle, muhtemelen devletin bir komplosu sonucu öldürülmüştü. Bizler Nizip cezaevinde yatarken, Kürt Reşit’in ardından yakılan, katilin adını “deli deli” diye haykıran türküler kaset ya da pikaplarla gün boyu çalınırdı.

Birkaç ay sonra Antep Cezaevi’nde yatarken, Kürt Reşit’i öldüren “Deli”yi uzaktan göstermişlerdi. “Deli”lere adam öldürtmek bu devletin geleneğidir.

Bir delilim, somut bir bilgim yok ama iç güdülerim böyle olduğunu söylüyor. Bu cinayetin tam nasıl olduğunun üzerinde durulmamasını da buna bağlıyorum. Bu tür cinayetlerin üzerinde durulmaması, cinayetten sonra da bir yerlerden bir yönlendirme olduğunu gösterir kanımca.

Sanırım Fehmi Antep’te böyle bir ortamda sosyalizm fikirleriyle karşılaşmıştı. Sonra da sanırım Ankara’ya Lise’de okumaya gelmiş olmalı. Tam ayrıntısını bilmiyorum.

Ama ilk TİP’e gidişini anlatmıştı. Banyo yapıp, en temiz elbiselerini giyip TİP’e bir liseli olarak öyle gittiğinden söz etmişti. Ben de TİP Karşıyaka ilçesine öyle bir vaftiz törenine gider gibi gittiğimden, paralelliği ilginç bulmuştum.

Sanırım bir Liseli olarak TİP’e gitmesinden dolayı adı “Liseli Fehmi” olarak kalmış olmalı. Onca yıl arkadaşlık yaptık bir kere bile aklıma gelip te sormadım. Bunlar hep tahmin. Kesin bilgi olmadıklarını belirtmek için de cümlelere “sanırım”, “belki” gibi kelimelerle başlıyorum.

Fehmi’yi ilk kez, 1968 sonbaharında, Samsun Ankara yürüyüşünden sonra, yanlış hatırlamıyorsam Siyasal’ın alt katında kantin’in yanındaki o geniş alanda tanımıştım. Küçük bir grup sohbet ediyordu. Mustafa Kuseyri ve Fehmi, ikisinin de birer sustalısı vardı ve sustalıyı ne kadar ustalıkla kullanabileceklerini gösteriyorlardı. Ellerinde sustalıyı atıp tutarak akrobatik hareketler yapıyorlardı. Etkileyiciydi. Bize de şöyle tutacaksın, böyle tutacaksın diye açıklamalar yapıyorlardı. Doğrusu büyülenmiştim. Ankara’dakiler bu işlerde biz İstanbullulardan çok ileriler diye düşünmüştüm.

Sonra sırasını ve sayısını unuttuğum biçimde defalarca gerek İstanbul, gerek Ankara’da karşılaşmış olmalıyız.

Ama bir tanesi bunlar içinde özel olarak anmaya değer.

Taylan’ın öldürüldüğü gün, Deniz’le birlikte Hukuk Fakültesi Dekanı Orhan Aldıkaçtı’ya gidenler arasında Cihan ve Ankara Hukuk’tan Sarı Engin’in yanı sıra Fehmi ve ben de vardık. O gün Deniz muhtemelen öldürülecekti. Orhan Aldıkaçtı, çömelip Deniz’e nişan almış polise “Vurun bunu, öldürün” diye bas bas bağırıyordu. Biz de sivil polislerin Deniz’i alıp götürememeleri için, Deniz’i tutan sivil polislere engel olup, zaman kazanmaya ve aşağıya arkadaşları almaya gitmiş Cihan’ın yetişmesini sağlamaya çalışıyorduk. Polisler hem güçlü kuvvetli hem de bizden çoktu. Bereket Cihan tam zamanında aşağıdan arkadaşlarla koşup yetişmiş, Deniz’i sağ salim polislerin elinden alabilmiştik.

Aldıkaçtı daha sonra şimdi hala geçerli olan T.C. Anayasası’nı yazandır. Yani aslında taammüden adam öldürtmek isteyen ama kuvveden fiile geçiremediği için öldürtememiş bir katilin elinden çıkmıştır T.C. Anayasası.

Bu olayı, yıllar boyunca, Filistin’e beraber gitmemize, beraber hapis yatmamıza, Avrupa’da yıllarca defalarca karşılaşmamıza rağmen hiç konuşmamıştık. O zamanlar geriye bakmak pek aklımıza gelmiyordu anlaşılan.

Fehmi bir yazısında o gün ve olay üzerine yazınca konuşmuştuk.

Meğer o gün hakkında ikimiz de birbirimizden bağımsızca benzer sonuçlar çıkarmışız: O gün Taylan’ın muhtemelen Kürdistan’a gittiği için seçilerek öldürüldüğü.

Yıllar sonra Deniz’in bu güne ait resimlerinin bir arşivden çıkması vesilesiyle ben de  bir de video yapmıştım. Videoyu hazırlarken tekrar Fehmi ile uzun uzun o gün ve olanlar hakkında konuşmuştuk. Video şu adreste bulunuyor: “Deniz'in Öldürülemediği Taylan'ın Öldürüldüğü O Gün - 23 Eylül 1969”

*

Sonra Filistin’e beraber gittik, rastgele bir araya gelmiştik.

Zihni Çetiner ve ben, İstanbul’da Filistin’e eğitim için gitmek üzere kurulan grup (aralarında İbrahim Kaypakkaya da vardı ve o sıralar Doğu’ya yaklaştığı için gelmekten vaz geçmişti) dağılınca, arkadaşlar vaz geçince veya pek niyetli görünmeyince, gitme kararında kalmıştık. Daha doğrusu benim ne ilişkim ne de maddi olanaklarım vardı, Zihni’ye “gidersen ben de gelirim” demiştim ve Ankara’da gitme olanakları arıyorduk.

Denizler Demokratik Cephe’ye gitmişlerdi. Onlardan Demokratik Cephe’nin Marksist olduğunu biliyorduk. Biz de oraya gidecektik. Elimizde Deniz’in Fedai adı vardı: Muhammed Ali Cehşan gibi bir şeydi galiba.

O sıralarda Fehmi’de Ankara cezaevindeymiş, içeride Deniz’lerle birlikte Filistin’e giden Yusuf Küpeli ile kalmış. O da Şam’da demokratik cephenin bir adresini ve kendi takma adını “(ism-i hareke”) adını Fehmi’ye vermiş (Kemal El Şayıp idi galiba). Fehmi de çıkınca Filistin’e gitmeyi kafasına koymuş.

Bizlerin dil ve yol bilmeden böyle bir işe girişeceğimizi gören, daha önce El Fetih’e giden ve El Fetih’te fedailiğin “Lejyonerlik” gibi olduğunu görüp geri dönen İbrahim Seven de dil ve yol bilen olarak, bir de Marksist örgüt görelim diye bu gruba katılmıştı.

İbrahim Seven Midyatlı bir Süryani olduğundan, Süryanice, Arapça, Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Fransızca vs., (sanırım toplam on bir dil) biliyordu. 


Böylece son anda tesadüflerle bir araya gelen, tek ortak noktaları, Demokratik Cephe’de gerillalığı öğrenmek olan, dört birbirine benzemez, bir Adana otobüsüne binip yola düzülmüştük.

Bu gidiş ve orada yaşadıklarımızın bir kısmı, Oktay Duman’ın derlediği “Devrimcilerin Filistin Günlüğü” kitabının birinci cildinde vardır.

Hepimiz birbirimizi ilk defa yakından tanıyorduk. Çoğu zaman en küçük bir şeyden aramızda tartışma çıktığı olurdu. Tartışırdık ama kavga etmez, küsmez, birlikte olmaya ve yola devam ederdik. Fehmi ile ilgili hatırladığım bir olay, bu tartışmaların nasıl şeyler olduğu ile ilgili bir fikir verebilir.

*

Halep’te Suriye Muhaberatının göz hapsinde şehri dolaşırken, bir gün, Halep Kalesi’ni gezmeye gitmiştik. Kaleyi gezerken Fehmi, “İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” dedi ve bunun Nazım’ın bir şiirinde geçtiğini söyledi.

İbrahim Seven Fehmi’ye, atma, Nazım Halep’e mi gelmiş. Halep kalesini nereden bilecek, bu bir tekerlemedir diye Fehmi’nin dediğinin gerçek olmadığını ve olamayacağını, iddia etti. Adeta yalancı demeye getirdi. Fehmi de epeyce kızdı. İddialaşma başladı. 

Ama Fehmi doğru söylediğini kanıtlayamıyordu, çünkü şiirin adını ve diğer mısralarını hatırlayamadığını söylüyordu. İbrahim de bu zayıflığı kullanarak bastırıyor, attığını söylüyordu. Çok gergin bir ortam oluşmuştu. Yani Halep kalesini ziyaretimiz bu tartışmanın gölgesinde geçti.

Sonra bunu unuttuk gitti.

Yıllar sonra bir gün Nazım’ın bir şiirinde gerçekten bu satırlara rastlamıştım.

Fehmi’nin doğru söylediği ve hatırladığı kanıtlanmıştı. İbrahim Fehmi’nin günahını almış diye düşünmüştüm.

Elbet bu söz aynı zamanda bir halk tekerlemesi idi ama Nazım’ın şiirinde de geçiyordu. 

Şimdi bu satıları yazdığım sıra ben de unutmuştum nerede okuduğumu.

Bereket Google var. Arayınca çıktı.

Fehmi’nin hatırlayamadığı şiir:

Nazım’ın “Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri”

“18 Ekim 1945 

Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre, 

son defa dönüp baktığımızda şehre, 

sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz : 

"Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü, 

çalıştık gücümüzün yettiği kadar 

seni bahtiyar 

kılalım diye. 

Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin, 

devam ediyor hayat. 

İçimiz rahat, 

gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, 

gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, 

işte geldik gidiyoruz 

şen olasın Halep şehri.."

Şimdi Nazım’ın bu satırları, sanki Fehmi’nin eşi ve yoldaşı Sabiha’ya vedası gibi duruyor.

*

Fehmi çok konuşkan ve neşeli bir arkadaşımızdı. Hemen insanlarla ahbap olurdu. O öğrendiği bir iki Arapça kelimeyle saatlerce konuşur, Arap fedaileri güldürürdü. Herkesin sevgilisi olmuştu. Zaman zaman abarttığı da olurdu elbette. Biraz tenzilatlı dinlemek de gerekebilirdi. Ama bu abartmalar zararsız, anlatılanlara bir neşe ve lezzet katan abartılardı, insana batmazdı.  Tahrif etmez ama önemli ve dikkat edilmesi gerekeni öne çıkarmaya yarardı. 

Ben hem konuşkan değilimdir hem de çok çekingenimdir. İnsanlarla ilişki kurmayı bilmem. Fehmi gibi, hemen kaynaşanlara, konuşanlara gıptayla bakarım. Fehmi’nin bu tarzı benim hoşuma giderdi. Ama sanırım diğer arkadaşlar bundan pek hoşlanmıyorlardı ve bu nedenle yukarıdaki örnekte olduğu gibi ufak tefek gerginlikler de oluyordu.

Filistin’de Demokratik Cephe’de dört buçuk ay kadar kaldık ve sonra öğrenecek pek bir şey olmadığın görünce dönmeye karar verdik.

Bu arada Zihni Çetiner bizlerden ayrılmış ve El Saika’ya geçmişti. Bu da olağandı. O Türkiye’de Kara Harp Okulu’nda okumuş, 21 Mayıs darbesine Talat Aydemir’in Harp Okulu’ndaki örgütlenmesini yapanlardan biri olarak katılmıştı. Daha ziyade “milli kurtuluşçu”, anti emperyalist bir çizgisi vardı.

Dönüşte Cerablus’tan Kargamış’a geçerken yakalandık. Linç tehlikesi falan da atlattık. Sonra Antep’te sorguya götürüldük. İlk gün işkenceye başladılar, ama ikinci gün işkence kesildi.

Meğer bizim Fehmi Filistin’deyken hatıralarını yazmış, yani “Gerilla Günlüğü” tutmuş. O zamanlar hemen hepimiz Che’nin Gerilla Günlüğü’nü okumuştuk. Onun etkisiyle olacak. (Nurhak’a çıkan arkadaşlarda da vardı benzeri “Gerilla Günlükleri”.) “Günlükler”de her şey daha ayrıntısıyla olduğundan bize fazladan bir işkence yapma gereği duymadılar.

Aslında ortada bir suç olacak ya da gizli bir şey de yoktu. Ama Fehmi’nin “Gerilla Günlüğü” en azından bizi daha uzun ve şiddetli işkence görmekten kurtardı diyebilirim.

*

Fehmi sanırım hatıraya meraklıydı. Günlüklerin yanı sıra getirdiği hatıra mermi örnekleri de uzun işkenceden ucuz kurtulmamız gibi bir yan ürün yaratmıştı.

Dönerken orada kullandığımız silahların (Klaşin, Diktiriof, Grinof, Doçka vs’nin çeşitli mermilerinden (normal, aydınlatma, patlamalı vs.) birer tane yanına hatıra olarak da almış. Ankara’daki arkadaşlara da göstermeye düşünüyormuş. Biz yakalandığımızda elimizdeki torbalarda Çin elçiliğinden (Mao’nun Eserleri) ve Rus Konsolosluğundan (Lenin’in 100. Yıldönümü vesilesiyle basılmış) aldığımız kitaplar vardı. Bunları Marksist klasikleri yayınlayan Sol Yayınları’nın sahibi Muzaffer Erdost’a vermeyi ve onun uygun gördüklerini çevirtip bastırabileceğini düşünmüştük.

Hududu geçerken yakalandığımızda, Jandarma’ya teslim edilmeden önce koyulduğumuz gümrük bürosunda bize hakaretler yağdırıyorlardı. Bir yandan da torbalardaki ganimetlerini (kitapları) masanın üzerine döküyorlardı. Fehmi’nin torbasının içindekileri masaya dökünce bu hatıra mermileri gördüler. Tam bize daha çok ve ağır sözler söyleyeceklerdi ki memurların içlerinden biri mermilerden çarpınca patlayanları (Domdom kurşunu) görünce, bunlar patlar diye diğerlerini uyardı. Bu hepsinin korkmasına ve sesinin kesilmesine sebep oldu. Hiç birisi hiçbir şeye dokunmaz oldu patlar diye. Aslında öyle kolay patlamazlardı ama çok korkmuşlardı. Bize o kötü durumumuzda bile komik gelmişti onların bu korkusu. Onlar korkuyla hatıra mermilere bakarken bizimle de uğraşmayı bırakmışlardı. Yani Fehmi’nin hatıra merakı en azından böyle işe yaramıştı.

*

Neyse Antep siyasi polisindeki işkenceli sorgudan sonra, bizi, suç mahalli Nizip’e bağlı Kargamış olduğundan, Antep’ten Nizip Cezaevi’ne getirdiler.

Bu arada akşam olmuştu. Bizi teslim edecek gardiyan bulamıyorlardı. Meğer bu küçük kasaba cezaevindeki gardiyan da yakındaki evine gitmiş, akşam yemeğini ailesiyle yemeye. Polisler gidip evinden alıp getirdiler.

Biz de “gardiyanın işinden kaytardığı ortaya çıktı şimdi bir de burada bundan dolayı dayak yeriz” diye düşünüyorduk. 

Ama Gardiyan, Yaşar Efendi, İlhan Selçuk ve Cumhuriyet okuru çıktı. Memlekette böylesi kolay bulunmazdı. Şans yardım etmişti. 

(Gardiyan Yaşar Efendi, sonra gardiyanlığı bırakmış, kaçakçılığa başlamış ve hapse düşmüş İbrahim Seven ile Ankara cezaevinde beraber yatmış.)

Gardiyan Yaşar Efendi bizleri “münevver insan” gördüğünden büyük saygı gösteriyordu. Akşam teslim edildiğimizden yıkanıp elbise değiştirememiştik. Zaten elbise de yoktu yıkansak da sonuç değişmezdi. Çünkü bitliydik. Gerillada aylardır bitliydik. Kurtulmak mümkün değildi. Gittiğimiz yeri bitlendiriyorduk.

Ve o gece bizdeki bitler kaldığımız koğuşa da geçmişti. 

Birkaç gün sonra bizim kocaman, sırtlarında birer Elif gibi koyu bir çizgi olan “Filistin bitleri” diğer mahkumlardan çıkmaya başladı. Kimsenin aklına bitleri biz “münevver”lerin bulaştırdığı gelmiyordu. Birkaç gariban mahkumu suçluyorlardı. Onlar da yemin billah ediyorlardı bitlerin kendilerinden gelmediğine dair. Biz de bu bitler bizden bulaştı diyemiyorduk. O bitlendirmekle suçlanan mahkumların epey günahını aldık.

Ancak ertesi gün Fehmi’yi bizden ayırdılar. Meğer Fehmi’nin kabadayı bir ağabeyi varmış, Nizip Cezaevi’nde de ağabeyinin “düşmanlıkçılarından” biri veya onun bir adamı (“çakalı” diyorlardı) da varmış. Herhangi bir kan davası olayı olmasın diye Fehmi’yi daha tecrit bir küçük koğuşa koymuşlar. Biz şaşırdık. Birdenbire, bambaşka bir dünyanın ve ilişkilerin içine düşmüştük. Gerçi sonra Fehmi ile tekrar küçük bir koğuşta buluştuk ama birkaç gün öyle geçti.

Aynı koğuşta buluştuğumuzda “Liseli Fehmi” gitmiş “Antepli Fehmi” gelmişti.

Meğer ağabeyinin adamlarından mahkumlar da varmış. “Fehmi ağam öyle pantolonla falan burada olmaz” deyip, hemen Fehmi’ye hemen bir ağır şalvar, beline kuşak, sırtına mintan ve ceket, kafasına külah giydirip eline tesbih vermişler. Yani kabadayı ağabeyine layık bir kardeşe, Antepli bir kabadayıya çevirmişler.

Biz Antepli olmadığımız için bizden böyle bir davranış ya da giyim bekleyen yoktu. Biz turist muamelesi görüyorduk.

Ama Fehmi hem Antepli hem de kabadayı bir ağabeyin kardeşiydi. Oranın usulüne uygun giyinmesi gerekiyordu ki ağabeyinin itibarına zarar gelmesin. Fehmi’nin o bölgenin geleneklerine ve adetlerine göre giyinmesi, davranması bekleniyordu.

Doğrusu bizim Fehmi de bir süre sonra buna alıştı. İlişikteki fotoğrafta Fehmi böyle ağır şalvar, belde kuşak, başta külah, elde tesbih vs. ile görülüyor. Ağabeyinin kabadayı olması nedeniyle o da böyle giyinmek zorunda kalmıştı. Konuşması da tam Antepli konuşmasına dönüşmüştü. “Yorum”lu (Yavrum) konuşur olmuştu. Yani “Liseli Fehmi” gitmiş “Antepli Fehmi” gelmişti.

*

Tabii farklı görüşlerdeydik. Fehmi Mihrici idi. Ben daha sonra yeni yayınlanan üçlemesini okuyunca (Zortlama, Oportunizm Nedir? Halk Savaşının Planları) Kıvılcımlı’nın da savunduğunu göreceğim görüşlere benzer savunuyordum.

İşçi sınıfı, Teori ve Programın önceliği bunun için de Marksizm benim için temeldi. Sovyetleri de çok acımazsızca eleştirdiğimizi, sorumlu davranmalarını yanlış değerlendirdiğimizi düşünüyordum. Türkiye’de kapitalizm ve İşçi sınıfı çok gelişmişti. Bu işçilere dayanmadan hiçbir şey yapılamazdı.

İbrahim de benzer görüşlerdeydi. O da Türkiye’de gerilla savaşı ve kırlardan şehirlerin kuşatılması teorilerinden vaz geçmişti.

Fehmi o sıralar “Mihrici” olduğunu söylüyor ve bu işler gerilla savaşıyla olur diyordu. Sovyetler’e karşı çok daha eleştireldi. Daha sonra THKO geleneğine bağlandı.

Nizip’teyken hem Ankara ve İstanbul Dev-Genç’ten arkadaşlar gelirdi ihtiyaçlarımız için, hem mahalli devrimciler (Dündar Erenler, Celal Alagöz, Tuncay) hem de gerçekten sosyalist köylüler, topraksız, ırgatlar gelirdi.

(Ekte Cezaevi önündeki çekilmiş resimde ortadaki kasketliler böyle ırgatlık yapan topraksız ve sosyalist köylülerdir, diğer ikisi İstanbul Orman fakültesinden Tuncay ve kardeşidir.) 

Ayrıca hazır iyi kötü eğitim görmüş, eline silah almış gerillalar olduğumuzdan, dağa çıkmayı düşünen arkadaşlar da (daha sonra THKO’yu oluşturacaklar) gelip bizle konuşuyorlar ve bizleri saflarına katmak istiyorlardı. Bu bağlamda Sinan Cemgil’in de geldiğini ve epey uzun konuşmalar olduğunu hatırlıyorum.

Nizip’te iki ay kadar yatıp, pasaportsuz seyahat ve üstümüzden çıkan harcayamadığımız ve bozduramadığımız Suriye paraları nedeniyle döviz kaçakçılığından mahkum olup, bu sefer Yabancı bir örgütte bulunmaktan Antep Ağır Ceza’da yargılanmak üzere, çok büyük bir Ermeni kilisesinden bozma Antep Cezaevi’ne naklolduk. (O sıralar Türkiye Arap pazarına ilgi duyduğundan bu nedenle Filistin politikasını da değiştirdiğinden bizler yabancı bir örgütte bulunmaktan suçlu bulunmamıştık.)

Antep cezaevinde daha kapı altında Fehmi’yi bizden ayırdılar. Onu yine “düşmanlıkçılık” nedeniyle ağabeyi ile aynı koğuşa koydular.

Biz de Kürtlerin koğuşuna verildik.

Koğuşun en itibarlı ismi, o zamanlar “Şaki” denilen, aslında aynı zamanda Irak’ta Barzani’de peşmergelik de yapan ve sanırım peşmerge olarak albay rütbesi bulunan, Mehmet Emin Özbay’ın kardeşi Reşit Özbay idi.

Reşit bir aşiret çocuğu idi. Çok zeki, okumaya meraklı bizim solcu olduğumuzu anladığı için yakınlık gösteren Barzani hayranı biriydi ve bizi hemen kanatları altına almıştı.

Bu nedenle aslında daha o zamanlar, bugün Türkiye devrimcilerinin Kürtlerin kanatları altında varlığını sürdürmesinin erken bir versiyonunu, yani Kürt ve Türkiyeli Devrimci dayanışmasını cezaevi yapılmış bir Ermeni Kilisesi’nde yaşamıştık. 

Bilmiyorum bir araştırma var mıdır ama zaten PKK daha sonra, 60’lı yıllarda “Şaki” denen, Hobsbawm’ın “Sosyal İsyancılar” dediklerinin (Koçero, Hamido, Tilki Selim gibi “Şaki”lerin) geleneğine dayanarak 80’li yıllarda ve tam da o bölgede çok gelişecektir. “Şaki”lerin yerini gerillalar alacaktır

Kürt Reşit ölürülmüştü ama Antep hala devrimci ve sosyalistlerin etkili olduğu bir yerdi. Mahkememiz Antepli devrimcilerin bir tür gövde gösterisi için de vesile olmuştu. Bizler yaptıklarımızı savunduk. Avukatımız, Antep’in meşhur avukatı ve aydını Orhan Barlas idi, bizleri İspanya iç savaşındaki Enternasyonal Tugaylar örneğiyle savundu. Zaten arkadaşımız olan, daha sonra Antep’te belediye başkanlığı da yapacak olan Celal Doğan da oradaydı. (Bu mahkememiz filme alınmıştı. Belki bir yerlerden çıkar.)

Tahliyemize karar verildi ve bizler de küçük bir zafer alayıyla tahliye olduk.

Hapisten sonra ben Aliağa’ya gidip oradaki çalışmalara kaldığımız yerden devam ettim. Grevler, Necmettin’in öldürülmesi, sonra 12 Mart dönemi, ondan sonra Kıvılcım’ı çıkarmam ve 10 yıl hapis derken, yıllar boyunca bir daha Fehmi’yi görmedim. 

Yıllar sonra ben de Avrupa’da sürgün yaşamına başladığımda Essen’deki evinde karşılaştık.

Zaten daha sonra neredeyse ailece de akraba gibi olduğumuz Sarp kardeşlerden Sabiha ile evlenmiş, iki çocuğu olmuştu. (Ulaş ve Dağlı). THKO sonrasında, devamcısı olanlardan hayal kırıklığına uğramış ve ayrılmıştı. Örgütsüzdü. Arayış içindeydi. Her konuya daha esnek bakıyordu, daha açıktı her türlü görüşe.

Geçinmenin ve ailesini de geçindirmenin yollarını arıyordu.

Sonra bir ara bakkal gibi, büfe gibi küçük bir dükkancık açmıştı. Bir iki kere ben de yanında dükkana gitmiştim. Fehmi’nin sevimliliği, herkesle hemen dost olmasıyla müşterilerini kendine bağladığı bütün mahalleliyle tanıştığı, müşterileriyle o yarım Almancasıyla ahbap olduğu görülüyordu.

Ama politik olarak aktif olamamaktan çok şikayet ediyordu. Almanya’da politik olarak aktif olamadığı için mutsuzdu.

Bundan sonra epey bir süre karşılaşmadık sanırsam.

Tekrar karşılaştığımızda Kürt Özgürlük hareketine angaje olmuştu. Sanırım daha mutluydu. En azından bir işe yaradığını düşündüğü seziliyordu.

Bundan sonra doksanlı yıllarda benim yolun Essen’e veya onun yolu Hamburg’a düştüğünde karşılaşırdık.

Hamburg’taki arkadaşlara da (Köxüz çevresi denebilir) neşeli, konuşkan haliyle kendini sevdirmişti. (İlişikte Fehmi’nin Hamburg ziyaretlerinden, bu arkadaşların da bulunduğu resimler var.)

Keza eskisi gibi yine devrimci harekette kim nerede ne yapıyor, hangi örgüt veya siyasette ne var ne yok bütün haberleri Fehmi’den öğrenmek mümkündü.

*

Fehmi’nin Kürt hareketine katılması önemlidir. Fehmi, tanınmış ve deneyli bir Türkiyeli devrimci olarak onca zaman sonra Kürt Özgürlük Hareketine katılmıştı. Bunun çok fazla örneği yoktur. 

Kürt hareketi haklı olarak hep “tek ayak üzerinde hareket etmekten”, ikinci ayak olan Türk sosyalist ve devrimcilerin olmadığından yakınıyordu.

Sonunda Öcalan ve Kürt hareketi, bunlar kendi göbeğini kesemeyecek deyip, devrimci ve Kürtlerle ittifak politikası izleyecek bir Türkiyeli sosyalist ve devrimci partinin örgütlenmesine ebelik yapmayı düşünmüş olmalıydılar.

Aslında bu Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’larda TKP’ye önerdiğinin tersinden simetrisiydi.

Kıvılcımlı 1930’larda yazdığı Yol adlı incelemesinin “Kürt Sorunu” (“Şark”) bölümünde, TKP’nin bir Kürdistan Komünist Partisi doğuşuna ebelik, ağabeylik yapmasını öneriyordu.

Yıllar sonra bu kitabı çevirip yayınladığımızda, 70’lerin sonunda, ben teorik bir varsayım olarak bunun tersinin de olabileceğini, tarihin nasıl bir yol izleyeceğini bilemeyeceğimizi yazmıştım. Yani Kürtlerin Türklere ağabeyliği. Benim fiilen olası görmediğim sadece teorik bir varsayım olarak bir ihtimal olarak gördüğüm gerçekleşmişti.

Öcalan ve örgütü, devrimci ve demokrat, Kürtlerin haklı mücadelesini destekleyecek bir yapıya her türlü yardımı yapmaya hazırdılar. Sonunda ite kaka, böyle bir örgüt de kurulmuştu.

Aslında olması gereken, hala binlercesi var olan Türkiyeli devrimci ve soslalistlerin kendi inisiyatif ve girişimleriyle böyle modern ve Legal alanda mücadele edebilecek bir örgüt kurmasıydı. Ama Kürt Hareketini desteklemek gibi bir görevi, Türkiye’nin artık ulusalcılaşmış, dolayısıyla demokrasi mücadelesini bir yana bırakıp, devletin yedeğine geçmiş “devrimcileri” böyle bir sorunu öne kaymayı bile yanlış buluyorlardı. Sadece tek tek ve az sayıda dağınık devrimciler vardı. PKK bunları birleşirip bir yapı kurmaya çalıştı. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğinden pek başarılı olmadı sanırsam ama, sonraki Çatı Partisi ve diğer ittifakların bu girişimin değişik biçimlerde sormesi olarak görülebilir.

Sanırım Fehmi de bu partideydi. 

Elbet birisi bir şeyi kendisi açıklamadıkça sormamak gibi bir alışkanlığımız olduğundan hiçbir zaman Fehmi’ye Kürt hareketine dışardan destek ötesindeki bu örgütsel angajmanının nasıl geliştiğini sormadım. Ama genel konsept belliydi. Öcalan hala bu konseptle davranır. Son silahlı mücadeleye son verme de aynı zamanda diğer ayağı uyarmak, canlandırmak, Türkiye’nin emekçi ve ezilenlerini içine hapsoldukları gettodan kurtarma çabalarının değişen koşullara uygun bir uyarlamasıdır.

*

Fehmi bu dönemde, içinde bulunduğu örgütlü çalışmaya katılmam için, doğrudan değil ama dolaylı olarak, imalarla çok ısrar ediyor, örgütlü olmak gerektiğini söylüyordu. Ben ise Türkiyeli Devrimcilerin kendilerinin örgütlenip bağımsız karar alışlarıyla bu desteği vermelerinin mümkün olacağını düşünüyordum. Yazılarım ve girişimlerim bu mantığa dayanıyordu. 

Fehmi ise, bunu reddetmemesine rağmen, şu an elde bir şey olmadığından, Kürt hareketinin içine girerek, oradan destek verme biçimini seçmişti.

Kendilerine katılmam için çok ısrar ettiğinde, Fehmi’ye “oğlum benim görüşlerim hem farklı hem de “bozguncu” ve “yıkıcıdır”, orada yaşatlazlar, en iyisi ben dışardan destek vereyim. Herkes için daha iyi olan budur” anlamında cevaplar verirdim.

Bu vesileyle yaklaşımımı biraz daha açayım. 

Benim için tek kutsal hiçbir şeyin kutsal olmamasıdır. Yani her şeyden şüphe ve eleştiri. Tartışılmaz önderlik yaklaşımı benim ne programatik ne de örgütsel anlayışımla uyuşmaz.

Çünkü ben bir Marksist olarak, modern toplumsal ilişkiler olmadan modern bir örgüt yapısının ortaya çıkarılamayacağını düşünürüm. Modern insanları ve özellikle modern işçi sınıfını ise modernleşmemiş bir toplumun ilişkileriyle örgütlemek mümkün değildir. Sosyalizm modern toplumun sorunlarına çözümdür.

Kürt hareketi ise, bütün ulusal kurtuluş hareketleri gibi, özünde modern bir topluma geçebilme hareketidir.

Bu nedenle saflarına katılamam ama dışından elimden gelen desteği de veririm.

Hatta egemen ulustan olduğum için, egemen ulus sosyalistlerine göre Kürt hareketi ve onun hatalarına karşı çok daha anlayışlı davranmaya çalışırım. Bu da genellikle Kürt ve Apo yağcılığı olarak anlaşılır.

Ama Kürt hareketinin başka bir şekilde yapamayacağını da bilirim.

Öcalan böyle davranmasa ve modern, aynı göz hizasında ilişkilere girse, o toplumsal ilişkiler Apo’yu siler, Mapo’yu bulur ve başına yeni bir Apo olarak geçirir. Aksi takdirde o hareket darmadağınık olur. Bütün ulusal hareketlerde, modernleşme hareketlerinde görülen ortak noktalardır bunlar.

Sözde eskiden Marksist sonra liberal, demokrat veya anarşist olanların anlamadığı, Öcalan tartışılmaz olduğu için Kürt hareketinin öyle olduğu değil, Kürt hareketi öyle olduğu için Öcalan’ın öyle olmak zorunda olduğudur. Modernleşmemiş bir toplumsal ilişkiler içinde, modernleşme savaşı vermenin ve bunu örgütlemenin başka yolu yoktur. Hele ki, bizzat iyi bir örnek sunması gereken sosyalist ve işçi hareketinin bürokratik mekanizmalara döndüğü bir dünyada.

Elbet dünyanın ileri ülkelerinde bir devrim olsaydı, Ekim devrimi örneğin, bir Alman ve Amerikan Devrimi ile desteklenseydi, o zaman kapitalizm öncesinin egemen olduğu toplumlar ve ilişkiler çok daha sancısız ve hızlı bir biçimde modern bir topluma geçişi bu ileri ülkelerin desteğiyle kolayca başarabilirlerdi. Böylece ulusal kurtuluş savaşlarına da gerek olmazdı. Bunun nasıl kolay ve sancısız bir geçiş olacağını, bizzat kapitalist ülkelerin bütün olumsuzluklarına rağmen, Papua Yeni Ginesi örneğinde görülebilir. Somut bir tarihsel deneydir ve tarihin biraz farklı bir yola girmesi halinde bugün nasıl bir dünyada yaşayacağımız hakkında bir fikir verir.

Papua Yeni Ginesi Yüksek Yaylalarda henüz bahçecilik, avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan kabileler 60’lı yıllara kadar bu dünyadan yalıtıktılar ve bu kabileler dışlarında koca bir dünya olduğunu bile bilmiyorlardı.

Ancak 60’lı yıllardan sonra, bunların modern topluma geçişi, yani bir veya iki nesil içinde dedesi veya babası “kanibal” olanların İngiltere’de doktora yapması mümkün oldu. İleri ülkelerde bir sosyalist devrim olsaydı bu tüm dünyada gerçekleşebilirdi. Bolşevikler böyle bir gidişi başlatmaya, böyle bir sürecin gelişmesi için tulumbaya koyulan bir maşrapa su olmaya cesaret edebilmişlerdi.

Ama maalesef böyle bir durum olmadı. Ayakları önde (Rusya gibi köylü bir ülkede başlayan devrim) doğan sosyalizm çocuğunu başı öne gelecek (ileri ülkelerdeki devrimle destekleyecek) şekilde normal bir doğuma döndürecek bir gidiş olmadı, doğum uzadı ve komplikasyonlara yol açtı. Normal bir doğum olmayınca çocuk öldü. Şimdi insanlığın yeniden hamile kalmasını bekliyoruz.

Dünya tarihinin düğümü tersinden çözülmeye çalışıyor, sosyalizm ve eşitlik çocuğu normal bir doğumla değil, ayakları önde, ters, önce geri ve yeterince modernleşmemiş ülkelerde geliyor. Bunun yarattığı komplikasyonları yaşıyoruz. Ortada kocaman bir Gordiyos düğümü var.

Tarih böyle bir yola girmişken, modernleşmeye çalışan toplumlara “siz oturun oturduğunuz yerde bizi bekleyin” diyemeyiz. Yapmamız gereken onları desteklemek olabilir. Çünkü bizzat mücadelenin kendisi en büyük değiştiricidir.

Burada bizler için, yani ileri ülkelerin sosyalistlerinin veya egemen ulustan devrimci ve sosyalistlerin iki türlü davranış olabilir.

Ya o modernleşme hareketi ve örgütlerinin (ki somutta ulusal ve sömürgeciliğe karşı hareketler, demokratik özlemli hareketlerdir bunlar) içine girilir, oradan bir şeyler yapılmaya çalışılır ya da onlara dışarıdan modern toplumun ilişkileri içinden, bir yandan destek verirken bir yandan modern toplumların bu tersinden çözülemeyen düğümü tekrar doğru ucundan çözebilmesi için teorik, pratik ve örgütsel çabalar içinde olunur.

Kürt hareketiyle ilişkilerde, Fehmi birinci yolu seçti, ben ikinci yolu seçtim. Farkımız buydu.

Diğer yolu seçmemem onun zorluklarını bilmediğim ve takdir etmediğim anlamına gelmez.

Hatta o yolda insanlığın kurtuluş mücadelesine daha çok katkı verebileceğimi bilsem, onu da seçebilirim. Ama orada katkım çok daha az olurdu, “taş yerinde ağırdır”.

İyi kötü Sosyalizmin ve Marksizmin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilmesi için pek başkalarının yapamayacağı işler yapabileceğimi düşündüm ve düşünüyorum. Sanırım Fehmi de bunu anlamış ve haklı olduğumu kabullenmişti. Sonra hiç ısrar etmedi katılmam için.

Fehmi ile arkadaşlığımız ve yoldaşlığımız bu karşılıklı kabullenme ile sürdü zaten. İkimiz de Kürt özgürlük hareketini, egemen ulusun içinden insanlar olarak desteklemeye çalıştık. O Kürt hareketinin disiplini içine girerek, ben dışından.

Aynı işi yapmasak da birbirimizin yaptığını olumlu gördük. 

*

Burada Fehmi’nin anlattığı iki olayla konuyu hem biraz somut biraz da eğlenceli olarak anlatmayı deneyeyim.

Fehmi PKK’ya katılışı hakkında pek konuşmazdı, ama yıllar sonra bir gün, biraz anlatmıştı. Hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle.

Öcalan’la muhtemelen Apo’nun öteki ayağı örgütlemeye destek olmak için, daveti üzerine, ogörüşmeye Bekaa’ya gittiğinde, gayet rahat, aynı göz hizasında iki devrimci olarak günlerce konuşuyorlar.

Sanırım Apo Fehmi de zaten yatkın ve hezır olduğundan, bu arada Fehmi’yi epey ikna etmiş olmalı.

Sonra bir gün, yine sohbet ederlerken, Cemil Bayık (Cuma) da orada bulunuyor ama hep hazır ol durumunda ayakta. Cemil Bayık’ın belinden sakatlığı ve ağrısı da varmış. Bayığın belinden ağrısı da var ama Apo ona otur demiyor. Saatlerce konuşuyor Fehmi ve Apo ama Cemil Bayık hep ayakta.

Fehmi galiba o gece katılmaya karar veriyor ve ertesi günü Apo’nun karşısında ayakta durup “başkanım” diyor. Ve o andan itibaren aynı göz hizasında bir ilişki bitiyor.

*

Başka bir örnek.

PKK aslında aynı zamanda bir kadın hareketidir. Kapitalizm öncesi ilişkilerin çözülüşü ve kadınların modern hayata uygun modern insanlara dönüşme sürecinin bir ifadesidir. Aslında politik İslam da sanılanın aksine bir “gericilik” değil, PKK benzeri bir modernleşme hareketidir.

Kadınlar türban takarak nasıl evin dışına çıkıp, modern şehir hayatına katılabiliyorlarsa, böylece fahişe olarak damga yemekten kurtuluyorlarsa, PKK’ya katılan kadınlar da her türlü cinsel ilişkiyi kendilerine yasaklayarak aynı sonuca ulaşıyorlardı. PKK’da cinsel perhiz ve şehirlerde köyden gelmiş kadınların türbanı ayna amaca ulaşmaya yönelik, işlevi aynı anatomisi farklı olgulardır.

Canlılar aleminde aynı işleve farklı araçlarla ulaşılabilmenin birçok örnekleri vardır. Toplumlarda da benzerleri görülebilir.

Eğer PKK’da cinsel pehriz olmasa, o kadınlar toplumdan tecrit olur, Kürt kitleleri onlara gururla sahip çıkamazlar, Kürt hareketi bir kadın kurtuluş hareketi olamazdı. Türkiye’nin batısının feministlerinin çoğu bunu anlamıyorlar veya pek anlamak istemiyorlar. Kadınların Öcalan’a bağlılığına örneğin bir anlam veremiyorlar. Öcalan’a bağlılık gibi görünen, onların yeni tattıkları özgürlüklerine bağlılıktır. Ve Ortadoğu’da şeriatçı selefi faşizmi yenilecekse, bu özgürleşen kadınların muazzam desteği ve direnişiyle yenilecektir. Bunu Suriye’de daha da somut olarak gördük ve de göreceğiz muhtemelen.

Bu sorun bağlamında Fehmi’nin bizi güldürerek anlattığı bir anekdot da şuydu.

Fehmi’ye sen bizim genç gerilla arkadaşlarla bir sohbet yap demişler.

Tabii konu bir süre sonra dönmüş dolaşmış, her biri kanı kaynayan genç olan erkek  gerillaların, muhtemelen aklından çıkmayan, cinsel perhiz konusuna gelmiş.

Bizim Fehmi, “her büyük dinin bir orucu vardır, pehrizi vardır, bizim mücadelemizin orucu da budur” diye bir izahatla onları ikna etmeye çalışıyormuş. Genç gerillalardan biri, “Heval sen sahuru yemişsin oruç tutabilirsin, biz daha sahura kalkmadık” demiş.

*

Bu arada Fehmi’ye çok takılıp iyice kızdırdığımız bir olayı da anlatayım.

2000’li yılların başında ABD Irak’ı işgal ettikten sonra Kürtlere hem uçaklarıyla koruma hem de petrol gelirlerinden nüfus içindeki paylarından daha büyük bir pay verince, Güney Kürdistan veya Kuzey Irak ekonomisi, serada yetişen, suni gübre verilmiş bitkiler gibi hızla gelişmeye, refah yükselmeye başlamıştı. Kürtler ilk defa ulusal baskıdan da kurtulmuş oluyor, rafah ve her yerde inşaatlar görülüyordu.

Buna karşılık, aynı ABD, Apo’yu kaçırmış ve Türkiye’ye teslim etmişti. Türkiye’deki Kürt hareketinin çöküşü ve dağılışı için, hareketin başını koparmıştı.

Ancak Apo, son derece esnek bir dönüş ve strateji değişikliği ile dağılmayı ve çöküşü engellemişti. Bu hiç kimsenin beklemediği bir sonuçtu.

İşte Öcalan’ın yakalandığı ve en zor ve yanlış anlaşılmaya uygun koşullarda stratejik dönüş yaparken. Kürtler içinde. Apo’nun Kürtlerin Türkleri kazanma stratejisi çıkmaz sokaktır, onlarla uğraşacağımıza ABD ile ittifak kuralım, bu size daha kolay ve hızlı yoldan ulusal baskıdan kurtuluş ve refah ve hatta demokrasi sağlar anlayışı ve stratejisi yayılmaya ve güç kazanmaya başladı.

Bu eğilim hızla PKK ve gerillalar içinde de belli bir taraftar kitlesi bulmuştu.

O zamanlar Kürt basınında yazan bir avuç Türk devrimcisi ve sosyalisti idik, diğerlerinin çoğu Apao’nun ihanet ettiğini ve teslim olduğunu söyleyerek uzak duruyorlardı.

(Bunların hemen hepsi şimdi DEM partinin kanatları altında yaşıyorlar. Öcalan’ın silahlı mücadeleye son verme kararına karşı da şimdi benzer tepkiler görülüyor. Aslında Öcalan yine aynı derecede önemli bir değişiklik yapmış ve hareketin yeniden canlanmasının yolunu açmış ulunuyor.)

Kürt hareketinin yanında duran ve organlarında yazan bizler belki azdık (Fehmi Erbaş, Suat Bozkuş, Yener Orkunoğlu, İrfan Cüre, İsmail Metin Ayçiçek, Mahir Sayın vs.) ama varlığımızın sembolik bir anlamı vardı. Türklerin içinden de sosyalistlerin Kürtlerin mücadelesini destekleyebileceğinin bir örneğini sunarak Apo’nun stratejisinin doğruluğunun bir delilini oluşturuyorduk.

Bu nedenle, ABD bizi kurtarır stratejisini savunanlar Apo’ya doğrudan ve açıktan saldıramayacaklarından, bizlere saldırıyorlar ve kendilerinin temsil ettiği eğilimin yanlış olduğunu savunan bizlerin Türk yani egemen ulustan olduğumuz için, egemen ulusun çıkarlarını savunmak için böyle konuştuğumuz iddiasında bulunuyorlardı.

Ama esas olarak bu iddiaların muhatabı bizden ziyade Apo ve Apocular oluyordu. Yani bizim üzerimizden Apo’yu ve Apocu çizgiyi eleştiriyorlardı.

Apocular da Kürtler içinde giderek güçlenen bu eğilime, tecrit de olmamak için,  açıktan ve karşıdan tavır almadıklarından bizi savunmuyor tarafsız kalıyorlar denge gözetiyorlardı. Bu diğerlerini daha da saldırgan yapıyor ve cesaretlendiriyordu.

İşte bu muazzam kaymanın olduğu koşullarda PKK kongresi toplandı ve ABD tarafını tutanlar (Nizamettin Taş, Osman Öcalan vs.) çoğunluğu sağladı. (Daha sonra Öcalan’ın desteklediği PKK içi bir darbeyle bu Amerikancı ve liberal takım uzaklaştırıldı denebilir.)

İşte bu kongreye bizim Fehmi de katılmıştı.

Daha sonraki tarihlerde bir gün, bize Kongrenin biraz arka planını falan anlatmasını istiyorduk. O da her zamanki gibi komik yanlarıyla anlatılabilecek olanları anlatıyordu. Anlatırken kongre sırasında geceleyin Osman Öcalan ile aynı çadırda kaldığını da söylemiş bulundu.

Biz başladık, “aynı çadırda yattığına göre belli ki bölünmede Osmanların yanında olmuşsun, Amerikancı ve Liberallerle olmuşsun” diye kızdırmaya.

Fehmi yemin billah ediyordu öyle olmadığına bunun tamamen tesadüfi bir şey olduğuna.

Biz de bulmuşuz “açığını” kızdırıyorduk.

*

2000’li yılların başlarında hem Kürt basınında yazdığımızdan, hem de sık sık Brüksel’de Med TV’ye (Partiler gibi bu Televizyon kanalının adı değişiyordu) gittiğimizden, hem hareketin tekrar yükselişine bağlı olarak daha güçlü bir şekilde yapılan Kürdistan Festivallerine de destek için gittiğimizden çok daha sık karşılaşır olduk.

Bu yıllarda 2009 yılında Bremen’e bağlı bir yerde 68’liler buluşması ayarlandı, yakında hepimiz öleceğiz, ölmeden önce bir araya gelelim, dünya gözüyle birbirimizi görelim diye. Orhan Savaşçı, Atila Keskin gibi arkadaşlar da vardı. Katılanların birçoğunu kaybettik arada geçen zamanda.

Fehmi bu toplantının da neşe kaynağı idi. Anlattıklarıyla herkesi gülmekten kırıp geçiriyordu.

Benim hakkımda Filistin’de geçen ama benim hatırlamadığım bir olaya ilişkin anlattıkları ve kahkahalar içeren kısa video Fehmi’nin olmadığı bir buluşmanın ne kadar kuru ve tatsız geçeceğinin kanıtıdır.

*

Fehmi şeker hastasıydı. Yanında sürekli olarak küçük bir çantada, iğnesini taşırdı. Bir şey yer, içerken ölçümlerini yapar, dozu ayarlardı ve alması gereken kadarını kendine iğneyle verirdi.

68’liler toplantısından sonra pek karşılaşamadık.

Ben 2016’daki darbeye kadar çoğunluk Türkiye’de yaşıyor sadece tıbbi kontrol için Almanya’ya geliyordum. Fehmi için Türkiye’ye gitmek olanaksızdı. O nedenle hemen hiç görüşemiyorduk.

2016’dan sonra tekrar Almanya’da ikinci sürgünlüğüme başladım ama artık yaşlandığımızdan, hastalık sorunları pek imkan bırakmadığından pek görüşemiyorduk. Ama telefonla haberleşiyorduk.

Kemoterapiyi atlatmıştı ama şimdi de immun tedavisi vardı ve çok ağır geçiyordu. Artık vücudunun kaldıramadığını iflas ettiğini yakında gideceğini söylüyordu. Sesi incelmiş çocuk sesi gibi olmuştu. Sesinden bile anlaşılıyordu sona doğru gittiği. Gelmemizi ve ziyaret etmemizi pek istemediğini hissettiriyordu. Muhtemelen hem koşulları iyi değildi hem de ziyaret muhtemelen kendisi için çok yorucu oluyordu. Bu nedenle ziyaret etmektense telefonla aramayı tercih ediyordum.

Geçen yaz, Ahmet Erdoğan ile bir aramamızda, sesi o kadar ince ve güçsüz çıkıyordu ki, ikimiz de Fehmi’yi çok yakında kaybedeceğimizi düşünmüş ve çok üzülmüştük. Yine de epey dayandı. Son zamanlarında çok çekti.

Bugünün dünyasında çekmeden ve çektirmeden ölmek bir imtiyaz. 

Eşi Sabiha artık umut kalmadığı için eve yollandıktan sonraki son günlerinde çok iyi olduğunu hatta kendisinin umuda bile kapıldığını söyledi.

*

Eşi Sabiha Serp Erbaş ölümü üzerine şu duyuruyu yayınladı.

______ #FEHMİ_ERBAŞ ______

[1 Şubat 1948 <~> 9 Mart 2025]

DOSTLARIMIZA-YOLDAŞLARIMIZA

__________ DUYURU: __________

~•> Çarşamba günü (12 Mart); 

~•> Saat: 15 ile 18 arası; Fehmi yoldaşı 

    yakmadan önce görme imkanımız var. 

Orada bulunmak isteyen herkes gelebilir…

* Adres:  Velauer Straße 76.  

   45472 Mülheim/Ruhr

                           ~~~<•>~~~

Bugün 9 mart 2025. 8 Mart-Cumartesi, Fehmi kötülendiği için hastaneye yatırdım ve #8_Mart_DünyaEmekçiKadınlarGünü’üm hastanede geçti… 

#Türkiye_İşçi_Partisi’nin 1965 de en genç üyesi, #68_KUŞAĞI’nın ‘Liseli Fehmi’si artık aramızda yok… 

Güzel insanların yanına 

o da güzel bir ata binip gitti… 

Çok üzgünüz. Fehmi’yle son 5 günümüz hiç uyumadan geçti. Uzun uzun sohbet ettik elimi hiç bırakmadan…

Fehmi 2006 dan beri hastalıklarla boğuşuyordu ama hiç yılmadı. 32 yaşından beri şeker hastalığına aman vermediği gibi.

Son 8 aydır da akciğer kanseri ile boğuştu; böbreğini hesaba katmadan kemo terapi yapıldı. Kemo terapi böbreklerini iflas ettirdi. Son iki aydır da  böbrekler çalışmaz oldu. 

Her zaman; “ulan teker teker gelin, bak sizi nasıl yenerim" diye şakalar yapıyordu… 

Ne devletler, ne faşistler, 

ne de düşmanları onu dize getiremedi… 

Aradan baş gösteren şu böbrekler sorunu olmasaydı, iyi olacaktı, buna inanıyordu...

Şu anda hastanede yatıyor

 sessiz ve bizsiz😔

Onunla, ‘şu el köşelerinde yok olup gitme’ durumunda çok konuşuyorduk. 

2006 da ölümden döndükden sonra bana vasiyetini söyledi; ‘Olur da konuşamadan gidersem’ diye… Cuma gecesi hiç uyuyamadık ve giderekde kötüleşiyordu. 

* Israrla tekrar sordum;

 ~> "Fehmi yakılmakta ve anma istemediğinden emin misin" diye. 

* Bana #devrimci sözü verdirdi;  

~•> “Beni yaktır, külümü de herhangi bir 

suya dök, götürebilirsen bir avuç külü de #Antep’in #Alleben_Deresi’ne at!" dedi…

Ben, Fehmi’nin son isteğini yerine getireceğim. Ancak isteyen arkadaşlar kendi aralarında onu sevgi ile ansınlar. Bunu da böyle istedi🙏

Benim ise dostlardan istediğim; 

Fehmi ile olan anılarını yazsınlar, benim sayfama göndersinler.  Onun hayatı ile ilgili, bir yoldaşının yardımı ile yazdığı kısa bir anısı var. Ben de onun bu anısı ile birlikte sizin gönderebildiklerinizi toplayacağım, ve basacağım, yazan arkadaşlara da birer tane göndereceğim…

Hepinize gerek telefon, gerekse mesajlarınız için teşekkür ederim…

Sıkı bir devrimciyi yitirdik. 

       Devri daim olsun🕊

Dostlar hepiniz iyi ki varsınız. 

Fehmi’yi güzel anıyoruz…

_____ Sabiha Serap Erbaş _______

*

Daha sonra da şu satırları okuduk:

“Bu gün liseli Fehmi'yi, merasim olmamasına rağmen büyük bir kalabalıkla kendi bedeninin ateşinde aydınlıklara uğurladık. 1980 lerden bu yana faşizme karşı birleşik direniş cephesi oluşturma mücadelesinin yansıması vardı bu kalabalıkta. Ne mutlu ona....”

*

Cenaze merasimi yapılmayacağını düşündüğüm için cenazesine gidemedim.

Ama klişe sözlerden öte bir veda yazısı yazmak istedim.

Bu yazıyı yazmam bugüne kadar vaktimi aldı.

Bu günler boyunca bir bakıma hep Fehmi ile oldum ve onunla konuştum. Hiçbir zaman sınıflayacak zaman bulamadığım resimlerin arasında Fehmi’nin resimlerini aradım Sabiha’ya yollamak ve bu yazıya koymak üzere.

Yakında buluşmak üzere sevgili arkadaşım “Liseli Fehmi”.

“İşte geldik gidiyoruz

Şen olasın Halep şehri”


13 Mart 2025 Perşembe

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com


Hiç yorum yok: