16 Aralık 2017 Cumartesi

Bir Devrimin Eşiğinde (9) – Zorunluluklar ve Özgürlükler Alemi Üzerine

Bir önceki yazıda özgürlükler aleminin Toplum denen var oluş ve hareket biçiminin aşılması olduğu sonucunu yazmıştık.
Ancak bu sonuca biz de yeni ulaşmıştık.
Marks’ın “komünist toplumun üst aşaması dediği” zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler alemini, biz de yakın bir zamana kadar bir toplum (veya üretim) biçimi olarak düşünüyor ve öyle ifade ediyorduk.
Ancak üzerine dikkatli düşününce bunun aslında toplumsalın sonu ve aşılması olduğunu gördük ve kavramların iç tutarlılığını sağlamak için, bunu yeni bir toplum veya üretim biçimi olarak değil, Toplum’un aşılması olarak tanımladık. Zaten emeğin ortadan kalkması üretimin de ortadan kalkması olacağından üretimin olmadığı bir üretim biçiminden söz etmek gibi bir çelişki de kavramın içinde bulunuyordu.
Aşağıda ikibinli yılların başında yazdığımız bir yazıyı aktaracağız. Yazı Demokrasi bağlamında yazılmıştı.

Yazıda, Sosyalist bir toplumda (Yani Marks’ın deyimiyle Komünizmin alt aşamasında, Engels buna sosyalist toplum diyor ve yaygın kullanıma bu yerleşmiştir), yani sınıfların, eşitsizliklerin ve meta üretiminin olmadığı ama zenginliklerin de gürül gürül akmadığı emeğin hala var olduğu ve insanların emekleri kadar aldığı bir toplumda Demokrasinin en saf biçiminde var olabileceğin, böyle bir soyutlamadan hareketle demokrasinin tanımlanabileceğini söylüyor ve Marks’ın yöntemini izleyerek bir demokrasinin sosyolojik bir tanımını yapmaya çalışıyorduk.
Bu yazı o bağlamda yazılmıştı ve şimdi eşiğinde bulunduğumuz devrimin sorunlarını, bir soyutlama ve zihinsel deney olarak demokrasi bağlamında tartışıyordu.
Bu nedenle, zorunluluklar alemi ve özgürlükler alemi farkının, dolayısıyla Toplum ile Toplum olmayanın farkının daha iyi anlaşılabilmesi için o yazıdan bir bölümü aşağıya aktaracağız.
Bu aktarılan yazı aynı zamanda bundan 15 yıl önce bugün eşiğinde bulunduğumuz devrimin sonuçlarını ne kadar uzak bir gelecekte tasavvur ettiğimizin de bir kanıtıdır.
Örneğin aşağıda görüleceği gibi şöyle yazıyoruz:
“Bir an için insan türünün kapitalizmi yok ettiğini ve böylece birkaç yüz yıl içinde bir çevre felaketi veya bir nükleer savaş felaketinden kurtulduğunu, planlı bir ekonomiye geçtiğini var sayalım.
Bu durumda birkaç yüz yıl içinde insanlık emeğin artık yok olduğu, dolayısıyla zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler alemine geçmiş olur.”
Yani bu “Bir Devrimin Eşiğinde” yazı serisinde birkaç on yıl sonra karşılaşmamız söylediğimiz muhtemel sonuçlarla, birkaç yüz yıl sonra karşılaşacağımızı ön görüyoruz.
Bu yanılgı tipiktir. Aslında tam da bu yazı serisine “bir devrimin eşiğinde” başlığı atmamızın nedenidir.
Hiç tasavvur bile edilemeyecek şekilde, devasa değişiklikler mümkün olmuş durumda.
Bu geleceğe ilişkin tasavvurlarımızı da alt üst etmiş bulunuyor.
Yaptığımız alıntıda görüleceği gibi, kapitalizmin yok edilmesinden sonra birkaç yüz yıllık bir dönemde planlı bir ekonomiye geçilip çevre felaketlerinin falan engellendiğini, ancak ondan da sonra birkaç yüzyıl içinde emeğin yok olacağı bir topluma geçilebilecek hale gelinebileceğini tasavvur ediyoruz. Ve bu o zamanlar bile oldukça iyimser bir tasavvur.
Ama bu yazı serisinde ise, birkaç on yıl içinde, emeğin yok olmasını sağlayacak bir emek üretkenliği düzeyine gelinebileceğini ön görüyoruz. Ve şimdi böyle bir noktaya kapitalizm, uluslar ve ulusal devletler varken gelmek söz konusu.
Yani kapitalizmin, ulusların ve ulusal devletlerin yıkılışına yol açabilecek gelişmenin, onların artık mümkün olamaz hale gelmesinin yol açması gibi bir durumla karşı karşıyayız demiş oluyoruz.
Yani klasik yaklaşımdaki gibi, işçilerin yoksulluğu, sınıflar mücadelesi ve bu nedenle ayaklanması değil, işçiliğin yok oluşu kapitalizmin yıkılışına ve ona karşı ayaklanmaya yol açabilir.
Ulusların bakıcı ve ırkçı karakterine karşı isyanlar değil, ulusların ve ulusal devletlerin fiilen olanaksızlaşması ulusların ve ulusal devletlerin yıkılışına ve onlara karşı isyana yol açabilir.
Google birkaç yıl sonra sizin konuştuklarınızı istediğiniz dile çevirecek.
Blockchain teknolojisiyle hiçbir ulusal sınırı tanımadan istediğiniz yere para yollayabileceksiniz. Hatta belki ulusal devletler artık ulusal paralarla istedikleri gibi oynayamayacaklar. En küçük bir oynama, hiçbir devletin ve kimsenin kontrol etmediği yüzde yüz güvenli interneti tümüyle kapatmadıkça kimsenin engelleyemeyeceği kripto paralara kaçışla cezalandırılacaktır.
Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.
Çoğu kişi bu paradigma değişiminin farkında değil. Dolayısıyla bu yazıları biraz fantezi gibi okuyor.
Ancak durum hiç öyle değil.
Yeni kuşaklar bunu en iyi kavrayanlar olacaktır.
Aşağıda Demokrasi bağlamında zorunluluklar alemi ve özgürlükler alemi, yani bugünkü ifademizle toplum ve toplumun ötesi konusu.
15 Aralık 2017 Cuma
Demir Küçükaydın

Karar ve Yaptırım Olmayan Bir Toplumsal Var Oluş Mümkün mü?

(…)
Demokrasi, demokrasi olmayana göre tanımlanabilir. Tabii burada hemen, monarşı, oligarşi gibi kavramlar akla gelir ama bizim toplum kavramımız henüz sınıfları, iş bölümünü vs. içermiyor. Saf ve soyut bir toplum kavramımız var. Dolayısıyla herkesin eşit olduğu böyle bir toplumda monarşi ya da oligarşi olamaz. Birileri silahlı birileri silahsız olmadığından; birileri zengin birileri fakir olmadığından geneli ifade eden karar ve yaptırım ancak çoğunluğun onayını alırsa ve gönüllü olarak benimsenirse uygulanabilir. Dolayısıyla bu soyutlama düzeyinde, demokrasiyi demokrasi olmayandan ayırırken Oligarşi, Monarşi, Diktatörlük gibi kavramlar (ki aslında hepsi de politik kavramlardır, sosyolojik kavramlar değildirler ve biz burada demokrasinin sosyolojik bir tanımını yapmaya çalışıyoruz) hiçbir işimize yaramazlar.
Özetle şöyle bir paradoks söz konusudur, toplum bizzat doğa karşısında var oluşu sürdürebilmek için, parcanın bütüne tabi olduğu bir birlik iken, doğuşunda bu varken ve bugüne kadarki bütün toplumlar da böyle iken, parçanın bütüne tabi olmayacağı, ama yine de toplum olan fakat sürü olmayan bir var oluş mümkün müdür?
Demokrasi, sosyolojik olarak ancak böyle bir topluma göre tanımlanabilir.
Karar almanın ve yaptırımın, dolayısıyla zorun mümkün ve gerekli olmadığı, diğer bir ifadeyle demokrasinin mümkün ve gerekli olmadığı bir toplum olabilir mi?
Ancak bu sorunun cevabı bizi demokrasiyi demokrasi olmayandan ayırma, demokrasinin sosyolojik bir tanımına ulaşma olanağı sağlayabilir.
İşte bundan 150 yıl önce Karl Marks, demokrasinin tanımını tam da böyle yapmıştır. Ve bu tanım demokrasinin sosyolojik tanımıdır. Marks’ın tanımına göre: Demokrasi Zorunluluklar alemini var sayar, zorunluluklar aleminin ötesinde, yani özgürlükler aleminde ise yaptırım ve karar, dolayısıyla demokrasi hem mümkün hem de gerekli olmaktan çıkar.
Burada yıllar önce yazdığımız bu konu ile ilgili bölümü olduğu gibi aktaralım:
En olağan ve biçimsel anlamıyla Demokrasi, azınlığın çoğunluğa uymasını prensip olarak kabul eden sistemdir[1]. Bu en biçimsel demokrasi tanımı ister istemez demokrasinin olmazsa olmaz iki koşulunu ifade edilmemiş bir var sayım olarak içerir: zor ve özgürlükler.
Zor, yaptırım demokrasinin ayrılmaz bir koşuludur.
Tanım, azınlığın çoğunluğa uymasından söz ediyor.
Burada hemen şu soru akla gelir: "Ya azınlık çoğunluğa uymazsa?".
O zaman da uydurulması gerekir.
Nasıl?
Yaptırımlarla, zorla.
Zaten çoğunluk, çoğunluk olduğu için daha büyük bir güç, dolayısıyla da bir yaptırım yeteneği demektir, bırakalım silahı ya da hapishaneleri bir yana. Yaygın kanaatin aksine, demokrasi ve zor birbirlerine zıt kavramlar değildir, zor olmadan demokrasi olmaz.
Demokrasinin özü, azınlığın çoğunluğa uyması ve eğer uymuyorsa uydurulması olduğundan, Marksizm, özgürlükler aleminin zorunluluklar aleminin, yani demokrasinin, yaptırımların ÖTESİNDE sonsuz bolluğun bir alemi olabileceğini vurgular.
Marks, Sosyalizmin ilkesi olan "çalışmayana ekmek yok", "herkese emeğine göre" gibi prensiplerin, demokrasiyi ve zoru gerekli kıldığını vurgular ve özgürlük ve demokrasiyi birbirine zıt kavramlar olarak konumlandırır.
Bu kullanımda özgürlük, demokratik bir sistemin ayrılmaz parçası olan fikir, örgütlenme özgürlükleri gibi haklar değil, demokrasi gibi bir sistem anlamına sahiptir ve onun yani demokrasinin ötesinde var olabilir.
Ancak ekmeğin çalışma koşuluna bağlı olmadığı, "herkese ihtiyacına göre ve herkesten yeteneğine" göre ilkesinin geçerli olabildiği bir sistemde artık demokrasi yoktur. Çünkü azınlığın çoğunluğa uyma ve uydurulma mecburiyeti yoktur. Ve bu nedenle de zor yoktur.
*
Bunun nasıl bir şey olduğunu tasavvur edebilmemizi bize dil sağlar.
Herhangi bir dili konuşurken, sözcükleri herkes ihtiyacına göre ve yeteneği kadar kullanabilir.
Dilin kelimelerini kullanımda, özgürlükler alemi vardır. Belli bir kelimeyi kullanmak için belli bir emek miktarına gerek yoktur.
Ama insanların hayatları boyunca kelimeleri diyelim ki sadece onar defa kullanma hakları olsaydı, on defadan fazla kullanımları tespit etmek, kullananları cezalandırmak için bir zora gerek olurdu. Yani dil, özgürlükler aleminden, zorunluluklar alemine geri düşerdi. Ya da belli sözcükleri kullanmak belli bir ücrete tabi olsaydı, dil de demokrasi alemine, zorunluluklar ve yaptırımlar alemine düşmüş olurdu.
Bu, dildeki kelimelerin kullanımının sınırlanması veya ücrete tabi olması gibi, ilk bakışta okuyucunun "olur mu öyle şey?" diyebileceği saçma bir durumu gözlerimizin önünde sanal uzayda (“cyberspace”, daha bilinen deyimiyle İnternet) yaşıyoruz.
Sanal Uzayda her hangi bir bilgiyi, bir yazıyı, bir müziği, bir resmi, yani dijitalize edilebilen her şeyi, yani görme ve işitme duyularıyla kavranabilen her şeyi (belki ilerde dokunma da simulasyonlarla bu kategoriye girebilir) (bir bilgisayarı olup internete fazla telefon masrafı kaygısı olmadan girebilen gelişmiş ülkelerin orta gelirli bir yurttaşı için olanaklı bir durumdur bu), pratik olarak ihmal edilebilir bir emekle, yani bilgisayarınızın tuşuna basıp kopyala emrini vermekle, yine pratik olarak ihtiyacınız ölçüsünde çoğaltıp kullanabilirsiniz. Sanal Uzay, en azından belli bir toplumsal kesim için, digitalize edilebilir nesneler alanında, zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler alemidir teorik olarak.
Ama gözlerimizin önünde, sanal uzayın, tıpkı dildeki kelimelerin kullanımının ücrete tabi olması gibi, özgürlükler aleminden bir zorunluluklar ve yaptırımlar alemine çekilişini yaşıyoruz.
Burjuvazinin bütün çabaları bu emeksiz çoğaltma ve kullanma olanağını, ekonomi dışı cebir aracılığıyla ortadan kaldırmaya, sanal uzayı, özgürlükler aleminden zorunluluklar alemine düşürmeye yöneliktir. Tıpkı dildeki kelimelerin kullanımını bir defayla sınırlamak, ya da belli bir ücrete tabi kılmak ve bir emek karşılığı yapmak gibi.
Kapitalizmin dokunulmaz kutsal özel kişi mülkiyetiyle özgürlükler alemi bir arada yaşayamaz. Bir müziğin isteyence istenildiği kadar kopyalanıp dinlenebilmesi ve bunun yaratacağı toplumsal ruhsal zenginlik, o müziği yapanın bireysel maddi zenginliğine feda edilmektedir. Bu nedenle tıpkı bir kelimeyi kullanımın ücrete tabi kılınması gibi, kopyalamayı olanaksızlaştıran teknikler araştırılmakta, sanal uzay dışı zor aracılığıyla cezalandırmalarla, hükümetlerin kontrol çabalarıyla orası bir zorunluluklar alemi haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu durum, bugün kullandığımız dildeki kelimeleri üretenlerin, ürettikleri kelimelerin başkaları tarafından kullanılmasını yasaklamalarına benzer. İnsanlık binlerce yıl böyle bir şeyi düşünmemiştir bile. Ama şimdi, birçok firma kendi adının kullanımını bile patente bağlayarak böyle bir durum yaratmaktadır.
Örneğin, yukarıda, "ekonomi dışı zor" kavramından esinlenerek, "sanal uzay dışı zor" diye bir kavram kullandık. Muhtemelen bu kavramı ilk kullananız. Bunun patentini alıp başkaları tarafından kullanılmasını yasakladığımız ve kullanmak isteyenin bize belli bir meblağ ödemesi gerektiği bir durum düşünelim. Tam böyle bir duruma denk düşmektedir bugün gözlerimizin önünde oturtulmaya çalışılan sistem.
(Buna karşı söz yerindeyse, şifreleri kıran, kontrolleri engelleyen programlar yazan (PGP); paralı programların yapabildiklerini yapabilen ama pratik olarak bedava olarak isteyenin kullanımına sunan, tıpkı bir dil gibi kolektif bir ürün olan programlar yazan (Linux)  sanal uzay devrimcilerinin çabalarıyla bir gerilla savaşı verilerek, insanlık için bu alan bir özgürlükler alemi olarak korunulmaya çalışılmaktadır. Bu eşitsiz güçler savaşı ne kadar sürdürülebilir? Bilinmez. Ama bu öncülerin tüm insanlık adına bir savaş verdikleri unutulmamalıdır.)
Konumuz sanal uzayın ekonomi politiği olmamakla birlikte, demokrasinin özgürlükler aleminin berisinde, zoru zorunlu kılan bir alem olduğunu göze batırabilmek için; demokrasinin bir bolluk aleminde kullanılmaya kalkmasının ne kadar irrasyonel ve yoksullaştırıcı olduğunu göze batırabilmek için sanal uzayı ve dili bir örnek olarak aldık.
(…)

Felsefi ve Sosyolojik Özgürlük Kavramları

Özgürlük kavramı, Klasik Alman felsefesinde, "zorunluluğun bilince çıkması" olarak tanımlanır.
Bu anlayışın kökleri, doğa bilimlerindeki ilerlemenin yarattığı iyimserlikten kaynaklanır ve aydınlanmacı burjuva karakterdedir.
Daha önce Bacon tarafından formüle edilen, "doğayı itaat altına almak istiyorsanız ona itaat ediniz", yani doğa ancak doğa kanunları bulunup onlara uyularak kontrol altına alınabilir tarzındaki İngiliz ampirizminin bu formülasyonu, Alman felsefe geleneğinde daha sofistike bir ifadeye kavuşmuştur: “doğaya itaat etmek”, bir “zorunluluğu bilince çıkarmak” değil midir? İnsan doğaya itaat ederek onu itaat ettirebildikçe doğaya bağımlılığı artıp ondan özgürleşmemiş midir? O halde, “özgürlük zorunluluğun bilince çıkmasıdır!”
Marks, klasik Alman felsefe geleneğinden gelen bir düşünür olarak, zorunluluk ve özgürlüğün bu ilişkisi anlayışından beslenmiş ama onu aşmış ve onların ilişkisini felsefi değil, sosyolojik olarak tanımlamıştır: bu anlamıyla özgürlük, artık zorunluluğun bilince çıkması değil, zorunluluklar aleminin ötesidir: yani zenginliklerin gürül gürül aktığı; emeğin ortadan kalktığı; çalışmanın bir zorunluluk değil, ruhsal ve bedensel bir ihtiyaç, bir oyun olduğu bir dünyanın; diğer bir ifadeyle, "komünist toplumun üst aşaması" denen toplumsal sistemin özünün tanımıdır.
Özgürlüğün burjuva ufku içindeki kavranışında, özgürlük zorunlulukla bir arada, onun bilince çıkması olarak tanımlanırken, tarihsel maddecilikte özgürlük, zorunluluklar aleminin ötesindedir ve onunla bir arada olamaz.
Burjuva ufkundaki özgürlük kavramı felsefi olduğu kadar tarih ve toplum dışıdır.
Marksist özgürlük kavramı ise tarihsel ve sosyolojiktir.
Burjuva özgürlük kavramı felsefi bir kavramdır; Marksist özgürlük kavramı ise Sosyolojik bir kavramdır yani Tarihsel Maddeciliğin bir kavramıdır.”

Geleceğin Işığında Zorunluluklar Alemi

Yukarıdaki tanımdaki farkı yaratan toplum geçmişte hiç var olmadığından, demokrasinin tanımı ancak bir zihinsel deneyle, mantıki olarak, gelecekteki bir olanaktan hareketle yapılabilir.
Diğer bir ifadeyle, tarihteki başka biçimlerle kıyaslama içinde demokrasi tanımı, ancak gelecekte, demokrasi olmayana geçildiğinde, demokrasi artık bir sorun olmaktan çıktığında yapılabilir.
Yani demokrasinin tarihsel bir olgu olarak tanımı yapılabilir hale geldiğinde, insanların demokrasi tanımı yapma gerekleri kalmayacaktır.
Ne demek bütün bunlar?
Biz sosyolojiden (Marksizmden) biliyoruz ki, son duruşmada, üretici güçler ve üretim ilişkileri toplum biçimlerini belirler. O halde, demokrasinin, yani kararın, yani yaptırımın, yani zorun mümkün ve gerekli olduğu ve olmadığı koşulları toplumun bu temelinde aramalıyız.
Bugüne kadar tarihteki bütün toplumlarda yaşam ve üretim araçları emekle üretilirler.
Ama emek üretkenliğinin öylesine yüksek bir düzeyini var sayabiliriz ki, orada emek yok olur ve insanlar bir zorunluluktan ya da ihtiyaçtan dolayı değil, kendilerini gerçekleştirmek için gerçek zenginlikleri üretebilirler. Yani bir bakıma bir Cennet veya Yunan tanrılarının yaşadığı Olimpos gibi bir dünya var sayalım.
Böyle bir dünyada fiilen emek yok olur. Ama emek yok olunca, demokrasi de bir imkan ve zorunluluk olmaktan çıkar. Yani karar ve yaptırım da zor da ortadan kalkar. Zorunluluklar aleminin ötesinde özgürlükler alemine girilmiş olur.
Bugüne kadar yaşadığımız toplumların hemen hiçbiri böyle değildir ama böyle olmaması bunun olanaklı olmadığı anlamına gelmez.
Toplum denen varoluş ve hareket biçimi, şunun şurası yetmiş bin yıldır var.
Bunun altmış bini, kıtlık içinde avcılık ve toplayıcılıkla geçti.
On bin yıldır, başka yerlerde daha da kısa zamandan beri, bitki ve hayvanlar ehlileştirildi, ilk köyler ve yerleşiklik ortaya çıktı.
Beş bin yıldır sınıflar ve uygarlık ve devlet var.
Beş yüz yıldır da kapitalizm.
Aslında bu son derece kısa bir tarihtir. Bir an için insan türünün kapitalizmi yok ettiğini ve böylece birkaç yüz yıl içinde bir çevre felaketi veya bir nükleer savaş felaketinden kurtulduğunu, planlı bir ekonomiye geçtiğini var sayalım.
Bu durumda birkaç yüz yıl içinde insanlık emeğin artık yok olduğu, dolayısıyla zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler alemine geçmiş olur.
Bu şu demektir: eğer kozmik (Bir göktaşı çarpması) veya Jeolojik (Bir süper volkan patlaması) gibi bir felaket olmazsa, toplum denen varoluş tarzının daha yüz binlerce veya milyonlarca yıl yaşayacağını (ve bu kadar yaşadıkça başka gezegenlere de yerleşebileceğinden ve bu kozmik felaketleri de bir ölçüde aşabileceğinden dolayı) var sayabiliriz.
Örneğin beş yüz bin yıl sonra, şimdiye kadarki bütün tarih aslında insanlık tarihinin bir tarih öncesi ve kısa bir dönem olarak görülebilir. O halde, geleceğin özgürlükler aleminin toplumunda yaşayan insanlar için demokrasi, tıpkı bizler için, kıtlıkta “yamyamlığın” veya çocuk kurban edilmesinin çok eskilerde kalmış artık hatırlanmak bile istenmeyen bir aşama olarak görülmesi gibi görülecektir.
Toplumsal yaşam, zorunluluklar ve özgürlükler alemi diye birbirinden temelden farklı iki ayrı döneme ayrılabilir. Özgürlükler aleminde, demokrasi bir imkan ve gereklilik olmaktan çıkar. Demokrasi ancak zorunluluklar aleminde var olur.
İşte Marks, demokrasiyi sosyolojik olarak tam da böyle tanımlar.
Marks, toplumun tarihini zorunluluklar ve özgürlükler alemi olarak iki birbirinden temelden farklı döneme ayırır. Ve bu dönemlerin farkını, birbirinden ayrılığını belirleyen son duruşmada üretici güçlerin gelişme düzeyi ve üretim ilişkileridir.
Marks, emek üretkenliğinin henüz yeterince gelişkin olmadığı; kafa ve kol emeği gibi işbölümünün henüz var olduğu; insanların toplumdan emekleri ölçüsünde pay aldığı, dolayısıyla çalışmayana ekmek yok ilkesinin geçerli olduğu sınıfsız ve eşitlikçi ama henüz zorunluluklar alemindeki toplum ile; emek üretkenliğinin çok yüksek olduğu, fiilen emeğin yok olduğu, zenginliklerin gürül gürül aktığı, emeğin kadar alıp vermediğin, ihtiyacın kadar alıp yeteneklerin kadar verdiğin, dolayısıyla zorunlukular aleminin ötesindeki özgürlükler alemini birbirinden ayırır.
Özgürlükler aleminde karar ve yaptırım ortadan kalkar, ama buna rağmen artık tekrar sürü durumuna dönülmüş değildir. Bu toplumun, toplumsal var oluşun değişik ve yeni bir aşamasıdır.
Sürü de, sürü karşısındaki karmaşık birlik olarak toplum da, zorunluluklar alemindedir.
Ama özgürlükler alemi, zorunluluklar aleminin ötesindedir. Demokrasi olmayan zorunluluklar aleminde, sürü olmaya karşılık düşer.
Demokrasinin olanaksız ve gereksiz olduğu özgürlükler alemi ise, insanların adeta Cennet’deki gibi bir yaşama geçişi anlamına gelir.
Yani yine Marks ve Engels’in deyişiyle özgürlükler alemine geçiş, hayvanlığın son aşamasından, tarih öncesinden çıkıştır.
Demir Küçükaydın
Bloglar:
Video:
Podcast:
İndirilebilir kitaplar:
Bu yazı ilk olarak şurada yayınlandı:




[1] “azınlığın çoğunluğa uymasını ilke olarak kabul eden idare tarzı” (Lenin)

27 yorum:

Adsız dedi ki...

Bu site sanki fosiller alemi. Siz son 50-60 yıl antropoloji eserleri okmamışsınız. Bozuk pilaklar gibi küflenmiş masalları anlatıp duruyorsunuz.
En azından "Taş devri: Bolluk devri" kitabını okusanız bu üretim-tüketim köle felsefesi yapmaktan kurtulabilirsiniz, belki, inşallah!

Adsız dedi ki...

İki kısım gönderiyorum: Bataklığa Giriş 1 ve Bataklığa Giriş 2
Bataklığa Giriş 1
Bu yazıyı yazan 19. yüz yılda zirveye ulaşan ırkçılık ve ilericilik ab-ı hayat modern mitlerle beslenmiş.
Marksizm, süper güç Allah'ı (İlericilik), asıl miti, 19. yüz yılı mekanda evrenleştirir ve zamanda ebedileştirir. Sıradanlara yakışır somut ve "insancıl" dile çevirir. Klasik tek tanrılı dinlerde insanla asıl güç arasına giren bir çeşit melek veya azizlik eder. Son derece soyut "İlericilik" can kazanır, somut ve anlaşılır olur, ümitsizlere ümit verir. Kısacası, Marksizm bir çeşit yardımcı, alt, ikinci derece mittir.
Marksizmin diğer bir adı kazananlar tarihinin merdiven teorisidir. Tüm canlılar merdiven basamaklarında uslu uslu basamak atlamayı beklerler. Marksizm, "merdiven peri masalı", ırkçılığı köküne kadar benimser.
Daha çok kısa bir süre önce bir mucize sonucu daha henüz merdivene çıkmamışlardan biri " etraf yiyecek dolu ama beyazlar (dinsel misyoner veya Marksist-Devrimci), 'yiyecek için yukarıdakine dua edin' diyorlar." dedi.
Fosillere rastlamak tuhaf, dalga geçmek hoş oluyor.
İyi taş uykuları, iyi rüyalar!
***
Sizin yazınızdan alıntılar [] içinde, bazı yerlerde () benden ek ekler.
[Bunun altmış bini, kıtlık içinde avcılık ve toplayıcılıkla geçti.]
Marks ile zirvesine ulaşan burjuva süpermarket düşünce sisteminin komik bir lafına bakalım: "Avcı ve toplayıcı".
Eğer vahşi çıplak antropolog sizleri incelese "üretici-tüketici", "çalışıcı ve süpermarket dolaşıcı" … adları verir. Bilimsellik adı altında kendi saplantılarınızı daha doğrusu zamanımız insan köleliğini, tüm tarihe mal etmişsiniz. Çıplak vahşi yerine sizlere benzer uslu, kravatlı bir bankacı "Avcı ve toplayıcı" yerine "tasarruf bankaları" derdi.
En az 40 yıl önce bu konuları çalıştım ve elveda etmiştim.
Bence, siz yazdıklarınızı anlamamışsınız.
Bazı sitelere baktım ve size burjuvalar burjuvası ama bilimselliğinize en uygun bir site seçtim.
https://www.newscientist.com/article/dn9989-timeline-human-evolution/
2.5 MYA (Million Years Ago)
Homo habilis appears. Its face protrudes less than earlier hominids, but still retains many ape features. Has a brain volume of around 600 cm3 HOMINIDS START TO USE STONE TOOLS regularly, created by splitting pebbles – this starts Oldowan tradition of TOOLMAKING, which last a million years
Some hominids develop meat-rich diets as scavengers, the extra energy may have favoured the evolution of larger brains
2 MYA
Evidence of Homo ergaster, with a brain volume of up to 850 cm3, in Africa
1.8 – 1.5 MYA
Homo erectus is found in Asia. (Nihayet siz kokusuz yapay gül orta sınıfların bülbülü!) FIRST TRUE HUNTER-GATHERER ancestor, and also first to have migrated out of Africa in large numbers. It attains a brain size of around 1000 cm3.

Maşallah, maşallah siz yaklaşık 2 milyon yılı 60 bin yıla indirgeyivermişsiniz.

Adsız dedi ki...

Bataklığa Giriş 2
Uzatmamak için atlayacağım.
[On bin yıldır, başka yerlerde daha da kısa zamandan beri, bitki ve hayvanlar ehlileştirildi, ilk köyler ve yerleşiklik ortaya çıktı.]
Sizin zorunluluk-özgürlük kavramı tam bir burjuva evrenselleştirmesi: Şimdi kazananlar dünyası neyse, her zaman öyleydi ve öyle olacak.
Aslında tarihin kazananlar tarihi olduğunu ve olacağını bilen için bu evrensel gerçek şaşırtıcı değil ve sonsuz doğru. Bu zalim hakikati görmemek için kör olmak lazım. Darwin'in Doğa'sı, Marks ve Marksistlerin Kazananlar Tarihi.

Özgürlerin tarihi olmaz Sayın Demir Küçükaydın, özgeçmişi (otobiyografisi) olur!
Bu son cümle Marks'ın ve siz orta sınıfların "satın alma-biriktirme" saplantısını simgeler. Tarih, aynı kapital gibi birikir, birikir, birikir, birikir. Satın alıp biriktirenler tarihinin dünyaya hâkim olduğu bir zamanda sizin sözüm ona eleştiriniz çok yavan.

Eğer istiyorsanız size bitki ve hayvanlar ehlileştirmenin maddi bir mecburiyetten doğmadığını, 19. yüz yıl kapitalizm düşüncesinin (hasta-)evrenselleştirmesi olduğunu inceleyen kitaplar listesi gönderebilirim. Daha da kötüsü var, sizin bu insan/doğa veya düşünce/madde, canlı/cansız, mavi gözlü sarışın canlılar/diğer canlılar ve benzeri ayırım safsataların olmadığı toplumların hepsi daha henüz kırımdan geçirilmedi. 18-19 "benli" çıplak vahşiler var ve istedikleri zaman kişilik değiştirirler. Hatta biraz dürüst bir düşünür bunun ne kadar doğru olduğunu, kendi iç dünyasına bakarak kanıtlayabilir. Ve kendine ve dünyaya at gözlüğüyle baktığını görür, inşallah!
Yazınızın bana hatırlattığı:
"But since the king did not like the idea that his son, straying from the main roads, should be wandering all over the land to obtain his own opinions of the world, he presented him with a carriage and horses. 'Now you do not need to walk', were his words. What they meant was: 'You are no longer allowed to walk.' The effective reality: 'You can no longer walk.' "

İşte bir ılımlı başlangıç:
"The Western Illusion of Human Nature" Marshall Sahlins. İnternet'te kolayca bulup inidirebilirsiniz.
Not: Bu cevabımda "Felsefi ve Sosyolojik Özgürlük Kavramları" ve hatta tüm yazınızı satır satır incelemedim. Bu bir haksızlık olarak görülebilir. Özür dilerim. Ama aynı zamanda incelemeye hazırım. Satırlarınız çok aşina olduğum "madde insanların afyonudur" modern dinin ilahileriyle dolu. Çok uzatmakta şimdilik bir yarar görmedim.
Bataklıktan Çıkış

Adsız dedi ki...

Aşağıdaki metin "DEMİRCİLER ve Simyacılar" adlı bir kitabın sunusundan alınmıştır. Yazar akademik dünyadan olduğundan ırkçılığın doğum yeri Avrupa'nın ırkçılığını gizli kapaklı söyler. Tefeci bankacı oldu, şişko kral veya başkan oldu, gammazcı gazeteci oldu, bilgi tekeli öğretim kurumu oldu, …, alıştık artık.
Tesadüf istihza hayli komik: ırkçılığı koca laflarla süsleyen sitedeki "DEMİR" kelimeleri.

Some strange sort of inferiority complex seems to inhibit us—the representatives of European culture—from talking about primitive cultures in just and unprejudiced terms. If we attempt to describe the logical coherence of an archaic culture and discuss its nobility or humanity without stressing the less favourable aspects of its sociological, economic or hygienic practices, we run the risk of being suspected of evasion or even obscurantism. For close on two centuries the European scientific spirit has made prodigious efforts to explain the world so as to conquer and transform it. Ideologically, this triumph of science has manifested itself in a faith in unlimited progress and in the idea that the more ‘modern’ we become the more likely we are to approach absolute truth and the full plenitude of human dignity. However, for some time now the investigations of ethnologists and orientalists have revealed the existence ot highly estimable societies in the past (and in the present too, for that matter) which, although quite devoid of scientific prowess (in the modern sense) or any aptitude for industrial achievement, had nevertheless worked out their own systems of metaphysics, morality and even economics, and these systems have been shown to be perfectly valid in their own right. But our own culture has become so excessively jealous of its values that it tends to regard with suspicion any attempt to boost the achievements of other, primitive or exotic cultures. Having for so long (and so heroically!) followed the path which we believed to be the best and only one worthy of the intelligent, self-respecting individual, and having in the process sacrificed the best part of our soul in order to satisfy the colossal intellectual demands of scientific and industrial progress, we have grown suspicious of the greatness of primitive cultures. The stalwarts of European culture have now reached the point where they wonder whether their own work (since it may no longer be regarded as the peak of man’s spiritual achievement or the only culture possible to the twentieth century) has been worth all the effort and sacrifice expended upon it.

Adsız dedi ki...

Aşağıdaki metin "DEMİRCİLER ve Simyacılar" adlı bir kitabın sunusundan alınmıştır. Yazar akademik dünyadan olduğundan ırkçılığın doğum yeri Avrupa'nın ırkçılığını gizli kapaklı söyler. Tefeci bankacı oldu, şişko kral veya başkan oldu, gammazcı gazeteci oldu, bilgi tekeli öğretim kurumu oldu, …, alıştık artık.
Tesadüf istihza hayli komik: ırkçılığı süsleye püsleye sergileyen sitedeki "DEMİR" kelimeleri.
Tuhaf bir aşağılık kompleksi, Avrupa kültürünün temsilcileri bizleri ilkel kültürlerden önyargısız söz etmekten alıkoyar. Kadim bir kültürü saygıyla anmak, ideolojisinin tutumluğu, insanlığının asilliğine işaret etmek; ikinci derecede önem taşıyan sosyolojisinden, ekonomisinden, sağlık bilgisinden bahsetmemek kaçamaklık yaptığınıza, ve hatta gerici olduğunuza şüphe etmeye yol açar. Tarihsel açıdan bu aşağılık kompleksini anlamak mümkün ve normal. Son iki yüz yıl, Avrupa bilimsellik ruhu, dünyayı anlama ve dolayısıyla egemen olup değiştirmek amacıyla devasa bir çaba harcadı. Bu başarı, Avrupa ideolojisinde sonsuz ilerleme, modernleştikçe mutlak hakikate ve tam insan olma onuruna yaklaşıldığı inançları olarak yankı yapar. Ne var ki, son zamanlarda oryantalistler ve etnologlar, yüksek ve yüce değerli cemiyetler ve medeniyetlerin tarihte, ve hatta şimdi bile, var olduklarını gösterdiler. Bu cemiyetler (modern anlamda) bilimde maharet, endüstride yatkınlık arz etmezler. Fakat geliştirdikleri metafizik, ahlak ve hatta ekonomik sistemleri kendi kültür yapıları içinde mükemmel sayılırlar. Doğaldır ki tuttuğu yiğitçe yolun en yüce, en dürüst ve akıllı insana en yakışır olduğuna inanan Batı kültürümüz aşırı kıskançlık sergiler. Bilim ve endüstride ilerlemenin devasa entelektüel çabasını besleyen ve böylece ruhunun en değerli niteliğini feda eden Batı kültürümüz, ilkel kültürlerin yüceliğini kuşkuyla karşılar. Ancak, Avrupa'nın, insan ruhsal gelişmesinde zirve, tek insan kültürü olmadığının bilincine vardığımız şu an, Avrupa kültürünün yiğit koruyucuları, harcanan çaba ve özverinin elde edilene değer olup olmadığı sorusunu sormaya başlarlar.
Benzeri temanın eşsiz bir misali de, "The Western Illusion of Human Nature" Marshall Sahlins.

Adsız dedi ki...

Tagore'nin aşağıdaki şiiri Avrupa ırkçılığının diğer bir eşsiz dile getirilmesi.
AFRICA
When, in that turbid first age,
The Creator, displeased with himself,
Destroyed his new creations again and again;
In those days of his shaking and shaking his head in
irritation
The angry sea
Snatched you from the breast of Mother Asia,
Africa -
Consigned you to the guard of immense trees,
To a fastness dimly lit.
There in your hidden leisure
You collected impenetrable secrets,
Learnt the arcane languages of water and earth and sky;
Nature‘s invisible magic
Worked spells in your unconscious mind.
You ridiculed Horror
By making your own appearance hideous;
You cowed Fear By heightening your menacing grandeur,
By dancing to the drumbeats of chaos.
Alas, shadowy Africa,
Under your black veil Your human aspect remained
unknown,
Blurred by the murk of contempt.
Others came with iron manacles,
With clutches sharper than the claws of your own wild
wolves: Slavers came,
With an arrogance more benighted than your own dark
jungles. Civilization‘s barbarous greed
Flaunted its naked inhumanity.
You wailed wordlessly, muddied the soil of your steamy
jungles
With blood and tears;
The thorn-crushing boots of your violators
Stuck gouts of that stinking mud
Forever on your stained history.
Meanwhile across the sea in their native parishes
Temple-bells summoned your conquerors to prayer,
Morning and evening, in the name of a loving god.
Mothers dandled babies in their laps;
Poets raised hymns to beauty.
Today as the air of the West thickens,
Constricted by imminent evening storm;
As animals emerge from secret lairs
And proclaim by their ominous howls the closing of the day;
Come, poet of the end of the age,
Stand in the dying light of advancing nightfall
At the door of despoiled Africa
And say, Forgive, forgive - ‘
In the midst of murdering insanity,
May these be your civilization‘s last, virtuous words.
Rabindranath Tagore

Adsız dedi ki...

Bu sayfada tek ve tek bir insan gurubunun uzun havaları bana antropolog Claude Lévi-Strauss'un bir söyleşisini hatırlatı.
1984'de, ve her zaman olduğu gibi, olduğu gibi en iyilerin en iyileri kazananların tarihi ideolojisini en mükemmel içselleştirirler.

"Önce sömürgecilik, sonra faşizm, sonunda imha kamplarıyla yaşadığımız tüm trajediler, Batı'nın son yüzyıllarda gösterisini yaptığı hümanizmin bir çelişkisi, bir zırtlığı değil bir doğal uzantısıdır. Kendi insan haklarıyla diğer canlılarla arasına sınır çizen bu insan, ardından, aynı modelle aynı sınırı insanlar arasında da çizdi. Böylece bazıları gerçek, diğerleri yozlaşmış insan oldu. İnsanın öz varlığını imha etmeye sürükleyen asıl ilk günah bu! Eğer bir gurup insanın kendine öz onur tanımı insanın insana saygı temeli olursa, diğer bir gurup insan, aynı onur tanımını çok daha yüce canlandırdığını ileri sürebilir. Yok ama, insan, kendinden başka tüm yaşam çeşitlerine saygıyı temel alırsa, insanlar arasındaki çeşitli yaşam biçimlerine karşı saygısızlık gafletine düşmeyi önlemiş olur."

"I feel that all the tragedies we have experienced, first with colonialism, then with fascism, finally the extermination camps are not in contradiction or opposition with the alleged humanism as we have practiced it for several centuries, but, I shall say, almost in its natural prolongation. Since by this one and the same humanism that man began by tracing the border between his own rights and that of other living species. He then found himself to draw the same border within the human species, using the same model as human and non-human species alive, separating some recognized as truly human from other degraded (degenerate) categories.
This is the true original sin that pushes humanity to self-destruction.
Respect for man by man can not have its basis in special dignities particular to a single groupe, because then an another fraction of humanity can always decide that it embodies these dignities even more eminently than others. It would rather be necessary to start with a kind of principled humility: man, by respecting all forms of life outside his own, would thus be protected from disrespecting all forms of life within humanity itself."

Adsız dedi ki...

İlerici-ırkçı zırvalamalar çok tiksindirici.

Bu sayfada tek ve tek bir insan gurubunun uzun havaları bana antropolog Claude Lévi-Strauss'un bir söyleşisini hatırlatı.
1984'de, ve her zaman olduğu gibi, olduğu gibi en iyilerin en iyileri kazananların tarihi ideolojisini en mükemmel içselleştirirler.
İlerici-ırkçı zırvalamalar çok tiksindirici.

"Önce sömürgecilik, sonra faşizm, sonunda imha kamplarıyla yaşadığımız tüm trajediler, Batı'nın son yüzyıllarda gösterisini yaptığı hümanizmin bir çelişkisi, bir zırtlığı değil bir doğal uzantısıdır. Kendi insan haklarıyla diğer canlılarla arasına sınır çizen bu insan, ardından, aynı modelle aynı sınırı insanlar arasında da çizdi. Böylece bazıları gerçek, diğerleri yozlaşmış insan oldu. İnsanın öz varlığını imha etmeye sürükleyen asıl ilk günah bu! Eğer bir gurup insanın kendine öz onur tanımı insanın insana saygı temeli olursa, diğer bir gurup insan, aynı onur tanımını çok daha yüce canlandırdığını ileri sürebilir. Yok ama, insan, kendinden başka tüm yaşam çeşitlerine saygıyı temel alırsa, insanlar arasındaki çeşitli yaşam biçimlerine karşı saygısızlık gafletine düşmeyi önlemiş olur."

"I feel that all the tragedies we have experienced, first with colonialism, then with fascism, finally the extermination camps are not in contradiction or opposition with the alleged humanism as we have practiced it for several centuries, but, I shall say, almost in its natural prolongation. Since by this one and the same humanism that man began by tracing the border between his own rights and that of other living species. He then found himself to draw the same border within the human species, using the same model as human and non-human species alive, separating some recognized as truly human from other degraded (degenerate) categories.
This is the true original sin that pushes humanity to self-destruction.
Respect for man by man can not have its basis in special dignities particular to a single groupe, because then an another fraction of humanity can always decide that it embodies these dignities even more eminently than others. It would rather be necessary to start with a kind of principled humility: man, by respecting all forms of life outside his own, would thus be protected from disrespecting all forms of life within humanity itself."

Adsız dedi ki...

İlerici-ırkçı zırvalamalar çok tiksindirici.

Demir Küçükaydın: " Yani yine Marks ve Engels’in deyişiyle özgürlükler alemine geçiş, hayvanlığın son aşamasından, tarih öncesinden çıkıştır."
Bir antropolog: "Biz Batılılar, insanlar arasında vahşilikten geldiğine inanan tek toplumuz, diğer bütün insanlar tanrılarda geldiklerine inanırlar."
Ne mutlu ben Batılaşmış Türküm diyene!
Bir 18. yüz yıl düşünür: "iyi beslenmiş, iyi giydirilmiş, iyi talimden geçmiş Avrupalıların ateşli silahlar ve kılıçlarına karşı, açlık ve susuzluğa akıl almaz bir dayanaklık içinde salt bağımsızlıklarını korumak için ölene kadar savaşan tamamıyla çıplak vahşileri biz köleler arasındaki özgürlük felsefi ve sosyolojik tartışmalara davet etmem."

Islıkla konuşan toplumlar yarı hayvan yarı insanlar var. Bu geri kalmışlar, Marksist kazananlar tarih ve ideoloji merdivenin en alt basamaklarında bir yukarıya zıplamak için "şartların oluşmasını" dört gözle bekliyorlar

Dünyada, normal konuşmanın tüm ince ayrıntılarını ıslık çalmayla başaran 70 gurup var.
En eski kaynaklardan biri MÖ 5. yüz yıl Grek tarihçi Herodotus:
Etiyopya'da mağarada yaşayanlar " dünyada hiç görülmemiş cızırtılı seslerle konuşulan bir dil"
Diğer toplum ve yer örnekleri: Hmong, Silbo Gomero, Sibirya'da Yupik avcılar, Yeni Gine'de Wamler, Akha, Türkiye'de Kuşköy, Amazigh Berberleri, …

Solcu devrimci yoldaşlarımıza bir öğüt: son elektronik devriminden yararlanıp basamaklara elektronik yaylar takarak bu hâlâ hayvan gibi yaşayanları, Marks ve Engels gibi mavi gözlü sarışınların tüneklediği en üst merdivene zıplatmak. Hayvanlıktan insanlığa geçme çabası içinde olan azılı akıncılar bu yarı hayvan yarı insanları hızla kırımdan geçiriyorlar.

Adsız dedi ki...

İlerici-ırkçı zırvalamalar çok tiksindirici.
Aşağıdaki metin "DEMİRCİLER ve Simyacılar" adlı bir kitabın sunusundan alınmıştır. Yazar akademik dünyadan olduğundan ırkçılığın doğum yeri Avrupa'nın ırkçılığını gizli kapaklı söyler. Tefeci bankacı oldu, şişko kral veya başkan oldu, gammazcı gazeteci oldu, bilgi tekeli öğretim kurumu oldu, …, alıştık artık.
Tesadüf istihza hayli komik: ırkçılığı koca laflarla süsleyen sitedeki "DEMİR" kelimeleri.

Some strange sort of inferiority complex seems to inhibit us—the representatives of European culture—from talking about primitive cultures in just and unprejudiced terms. If we attempt to describe the logical coherence of an archaic culture and discuss its nobility or humanity without stressing the less favourable aspects of its sociological, economic or hygienic practices, we run the risk of being suspected of evasion or even obscurantism. For close on two centuries the European scientific spirit has made prodigious efforts to explain the world so as to conquer and transform it. Ideologically, this triumph of science has manifested itself in a faith in unlimited progress and in the idea that the more ‘modern’ we become the more likely we are to approach absolute truth and the full plenitude of human dignity. However, for some time now the investigations of ethnologists and orientalists have revealed the existence ot highly estimable societies in the past (and in the present too, for that matter) which, although quite devoid of scientific prowess (in the modern sense) or any aptitude for industrial achievement, had nevertheless worked out their own systems of metaphysics, morality and even economics, and these systems have been shown to be perfectly valid in their own right. But our own culture has become so excessively jealous of its values that it tends to regard with suspicion any attempt to boost the achievements of other, primitive or exotic cultures. Having for so long (and so heroically!) followed the path which we believed to be the best and only one worthy of the intelligent, self-respecting individual, and having in the process sacrificed the best part of our soul in order to satisfy the colossal intellectual demands of scientific and industrial progress, we have grown suspicious of the greatness of primitive cultures. The stalwarts of European culture have now reached the point where they wonder whether their own work (since it may no longer be regarded as the peak of man’s spiritual achievement or the only culture possible to the twentieth century) has been worth all the effort and sacrifice expended upon it.

Adsız dedi ki...

İki kısım gönderiyorum: Bataklığa Giriş 1 ve Bataklığa Giriş 2
Bataklığa Giriş 1
Bu yazıyı yazan 19. yüz yılda zirveye ulaşan ırkçılık ve ilericilik ab-ı hayat modern mitlerle beslenmiş.
Marksizm, süper güç Allah'ı (İlericilik), asıl miti, 19. yüz yılı mekanda evrenleştirir ve zamanda ebedileştirir. Sıradanlara yakışır somut ve "insancıl" dile çevirir. Klasik tek tanrılı dinlerde insanla asıl güç arasına giren bir çeşit melek veya azizlik eder. Son derece soyut "İlericilik" can kazanır, somut ve anlaşılır olur, ümitsizlere ümit verir. Kısacası, Marksizm bir çeşit yardımcı, alt, ikinci derece mittir.
Marksizmin diğer bir adı kazananlar tarihinin merdiven teorisidir. Tüm canlılar merdiven basamaklarında uslu uslu basamak atlamayı beklerler. Marksizm, "merdiven peri masalı", ırkçılığı köküne kadar benimser.
Daha çok kısa bir süre önce bir mucize sonucu daha henüz merdivene çıkmamışlardan biri " etraf yiyecek dolu ama beyazlar (dinsel misyoner veya Marksist-Devrimci), 'yiyecek için yukarıdakine dua edin' diyorlar." dedi.
Fosillere rastlamak tuhaf, dalga geçmek hoş oluyor.
İyi taş uykuları, iyi rüyalar!
***
Sizin yazınızdan alıntılar [] içinde, bazı yerlerde () benden ek ekler.
[Bunun altmış bini, kıtlık içinde avcılık ve toplayıcılıkla geçti.]
Marks ile zirvesine ulaşan burjuva süpermarket düşünce sisteminin komik bir lafına bakalım: "Avcı ve toplayıcı".
Eğer vahşi çıplak antropolog sizleri incelese "üretici-tüketici", "çalışıcı ve süpermarket dolaşıcı" … adları verir. Bilimsellik adı altında kendi saplantılarınızı daha doğrusu zamanımız insan köleliğini, tüm tarihe mal etmişsiniz. Çıplak vahşi yerine sizlere benzer uslu, kravatlı bir bankacı "Avcı ve toplayıcı" yerine "tasarruf bankaları" derdi.
En az 40 yıl önce bu konuları çalıştım ve elveda etmiştim.
Bence, siz yazdıklarınızı anlamamışsınız.
Bazı sitelere baktım ve size burjuvalar burjuvası ama bilimselliğinize en uygun bir site seçtim.
https://www.newscientist.com/article/dn9989-timeline-human-evolution/
2.5 MYA (Million Years Ago)
Homo habilis appears. Its face protrudes less than earlier hominids, but still retains many ape features. Has a brain volume of around 600 cm3 HOMINIDS START TO USE STONE TOOLS regularly, created by splitting pebbles – this starts Oldowan tradition of TOOLMAKING, which last a million years
Some hominids develop meat-rich diets as scavengers, the extra energy may have favoured the evolution of larger brains
2 MYA
Evidence of Homo ergaster, with a brain volume of up to 850 cm3, in Africa
1.8 – 1.5 MYA
Homo erectus is found in Asia. (Nihayet siz kokusuz yapay gül orta sınıfların bülbülü!) FIRST TRUE HUNTER-GATHERER ancestor, and also first to have migrated out of Africa in large numbers. It attains a brain size of around 1000 cm3.

Maşallah, maşallah siz yaklaşık 2 milyon yılı 60 bin yıla indirgeyivermişsiniz.

Adsız dedi ki...

Bataklığa Giriş 2
Uzatmamak için atlayacağım.
[On bin yıldır, başka yerlerde daha da kısa zamandan beri, bitki ve hayvanlar ehlileştirildi, ilk köyler ve yerleşiklik ortaya çıktı.]
Sizin zorunluluk-özgürlük kavramı tam bir burjuva evrenselleştirmesi: Şimdi kazananlar dünyası neyse, her zaman öyleydi ve öyle olacak.
Aslında tarihin kazananlar tarihi olduğunu ve olacağını bilen için bu evrensel gerçek şaşırtıcı değil ve sonsuz doğru. Bu zalim hakikati görmemek için kör olmak lazım. Darwin'in Doğa'sı, Marks ve Marksistlerin Kazananlar Tarihi.

Özgürlerin tarihi olmaz Sayın Demir Küçükaydın, özgeçmişi (otobiyografisi) olur!
Bu son cümle Marks'ın ve siz orta sınıfların "satın alma-biriktirme" saplantısını simgeler. Tarih, aynı kapital gibi birikir, birikir, birikir, birikir. Satın alıp biriktirenler tarihinin dünyaya hâkim olduğu bir zamanda sizin sözüm ona eleştiriniz çok yavan.

Eğer istiyorsanız size bitki ve hayvanlar ehlileştirmenin maddi bir mecburiyetten doğmadığını, 19. yüz yıl kapitalizm düşüncesinin (hasta-)evrenselleştirmesi olduğunu inceleyen kitaplar listesi gönderebilirim. Daha da kötüsü var, sizin bu insan/doğa veya düşünce/madde, canlı/cansız, mavi gözlü sarışın canlılar/diğer canlılar ve benzeri ayırım safsataların olmadığı toplumların hepsi daha henüz kırımdan geçirilmedi. 18-19 "benli" çıplak vahşiler var ve istedikleri zaman kişilik değiştirirler. Hatta biraz dürüst bir düşünür bunun ne kadar doğru olduğunu, kendi iç dünyasına bakarak kanıtlayabilir. Ve kendine ve dünyaya at gözlüğüyle baktığını görür, inşallah!
Yazınızın bana hatırlattığı:
"But since the king did not like the idea that his son, straying from the main roads, should be wandering all over the land to obtain his own opinions of the world, he presented him with a carriage and horses. 'Now you do not need to walk', were his words. What they meant was: 'You are no longer allowed to walk.' The effective reality: 'You can no longer walk.' "

İşte bir ılımlı başlangıç:
"The Western Illusion of Human Nature" Marshall Sahlins. İnternet'te kolayca bulup inidirebilirsiniz.
Not: Bu cevabımda "Felsefi ve Sosyolojik Özgürlük Kavramları" ve hatta tüm yazınızı satır satır incelemedim. Bu bir haksızlık olarak görülebilir. Özür dilerim. Ama aynı zamanda incelemeye hazırım. Satırlarınız çok aşina olduğum "madde insanların afyonudur" modern dinin ilahileriyle dolu. Çok uzatmakta şimdilik bir yarar görmedim.
Bataklıktan Çıkış

Adsız dedi ki...

Sayın Demir Küçükaydın,

Bu sayfa ırkçı ve tamamıyla yanlış bilgilere dayanan düşünceler içermekte. Bunu daha etraflı anlatan yazıları bir türlü yayınlamıyorsunuz. Az örneklerle yetineceğim.

"Bunun altmış bini, kıtlık içinde avcılık ve toplayıcılıkla geçti."
Avcılık ve toplayıcılık 2 milyon yıllık bir süre.
Kıtlık değil bolluk devri olduğu çoktan kanıtlandı. Avcı ve toplayıcılar günde ortalama 3-4 satte bütün ihtiyaçlarını tedarik ettiler. Tarım ve hayvancılıkla süre günde 7 saate, endüstri veya teknolojik devirde önce 14-16 saate çıktı, sonra 8 saat oldu.
Taş devri ekonomisi ilkesi: "arzu etmezsen yeter".
Sizin yazdıklarınız, zamanımızda artık gizli saklı olmayan çılgınlık ekonomi ilkesi: "sonsuz arzu ve sonsuz tatminsizlik".

"… hayvanlığın son aşamasından, tarih öncesinden çıkıştır."
Kapatıldığınız kapandakiler bile hayvan değiller, köleler.
Bırakalım bu kapanınız dışındaki insanlar için yaptığınız bu akıl almaz küstahlığı bir yana, hayvanların, bu sizin ekonomi uğruna ışık hızıyla kırımdan geçirildiklerini duymamış gibi konuşmanız ancak ideolojik at gözlüğü taşıdığınızı gösterir. Dahası da var. Eğer taş devri ve ilkellerin sanat eserleri ve mitlerine bir göz atarsanız insanın hayvanı ne kadar derinden sevdiğini belki görür bu ideolojik saçmalıklardan vaz geçersiniz.

Lütfen yayınlayın. Eğer demokrasiye övdüğünüz kadar inanıyorsanız bırakın başkaları okusun. Burnu büyüklük oyunlarını size benzerlerden çok gördüm ve eşitlik politikası yapanlara yakışmıyor. Marksizm konusunda sizden ışık yılları daha bilgili ve dünyaca tanınan Marksist E. P. Thompson'un 17. yüz yıl İngiliz devrimcileri için yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim.

Adsız dedi ki...

Sayın Demir Küçükaydın,

Bu sayfa ırkçı ve tamamıyla yanlış bilgilere dayanan düşünceler içermekte. Bunu daha etraflı anlatan yazıları bir türlü yayınlamıyorsunuz. Az örneklerle yetineceğim.

"Bunun altmış bini, kıtlık içinde avcılık ve toplayıcılıkla geçti."
Avcılık ve toplayıcılık 2 milyon yıllık bir süre.
Kıtlık değil bolluk devri olduğu çoktan kanıtlandı. Avcı ve toplayıcılar günde ortalama 3-4 satte bütün ihtiyaçlarını tedarik ettiler. Tarım ve hayvancılıkla süre günde 7 saate, endüstri veya teknolojik devirde önce 14-16 saate çıktı, sonra 8 saat oldu.
Taş devri ekonomisi ilkesi: "arzu etmezsen yeter".
Sizin yazdıklarınız, zamanımızda artık gizli saklı olmayan çılgınlık ekonomi ilkesi: "sonsuz arzu ve sonsuz tatminsizlik".

"… hayvanlığın son aşamasından, tarih öncesinden çıkıştır."
Kapatıldığınız kapandakiler bile hayvan değiller, köleler.
Bırakalım bu kapanınız dışındaki insanlar için yaptığınız bu akıl almaz küstahlığı bir yana, hayvanların, bu sizin ekonomi uğruna ışık hızıyla kırımdan geçirildiklerini duymamış gibi konuşmanız ancak ideolojik at gözlüğü taşıdığınızı gösterir. Dahası da var. Eğer taş devri ve ilkellerin sanat eserleri ve mitlerine bir göz atarsanız insanın hayvanı ne kadar derinden sevdiğini belki görür bu ideolojik saçmalıklardan vaz geçersiniz.

Lütfen yayınlayın. Eğer demokrasiye övdüğünüz kadar inanıyorsanız bırakın başkaları okusun. Burnu büyüklük oyunlarını size benzerlerden çok gördüm ve eşitlik politikası yapanlara yakışmıyor. Marksizm konusunda sizden ışık yılları daha bilgili ve dünyaca tanınan Marksist E. P. Thompson'un 17. yüz yıl İngiliz devrimcileri için yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim.

Demir Küçükaydın dedi ki...

Niye böyle yorumları yayınlıyorsun diyen okurlarıma.
Bilen bilir be yorum olarak küfürleri bile yayınlardım "Yazılar ve Yankıları" forumumda. Ama sonraları kendi açık adıyla yazmayanları yayınlama ve cevap vermenin gereksiz olduğu sonucuna ulaştım.
Hele bir de bu yorumlarda olduğu gibi açık hakaretler varsa yayımlamamalı.
Elbette bir baskıcı rejime karşı direnen bir muhalifin takma isim kullanması anlaşılabilir ve desteklenebilir. Ama bu şahıs tamamen devletin paralelinde görüşler ifade ediyor ve böyle bir durumu yok.
Bay Adsız'ın yorumlarını neden yayınladım?
İbreti alem için yayınladım.
Okuyan herkes kendisi karar verir.

Adsız dedi ki...

Sayın Küçükaydın,
Önce yazılarımı yayınladığınız için teşekkür ederim. Siteniz kural ve şartlarını bilmiyorum ve hatta şaşkınlıktan aynı yazıları tekrar gönderme nedenim de bu.Son yanıtınızdan bir alıntı:
"Ama bu şahıs tamamen devletin paralelinde görüşler ifade ediyor"
Benim 15 yazımda "devlet paraleli" görmek belki de eleştirilerimin ruhunu özetler. Yazınız, 3-4 yüz yıl çalkantı sonrası, 19. yüz yılda zirveye erişen İLERİCİLİK mitini özümlemiş. Bunun diğer bir adı da MUTLULUK miti, hatta ABD anayasasına bile yazılı.
Özeti tekrar edeyim: "Oğlunun ana yollardan sapıp dolaşarak dünya hakkında kendi fikirlerini edinmesini hoş görmeyen kral, oğluna atlı bir araba verdi ve ekledi: 'artık yürümene gerek yok", yani, 'artık yürümene izin yok'. Daha da doğrusu, yaşanan gerçek dünyada (aynı yaşadığımız dünyada olduğu gibi) 'bundan böyle yürümen imkansız olacak" demek istedi.
Sonsuz kısa bir ek not: Eleştirimin ana noktalarından biri İlericilik miti. Taşıt, asansör ve benzeri araçlar sayısı insan sayısını aşmış gibi ve hatta tıp alemi bile modern hastalıkların hareketsizlikten (ve çok yemekten) doğduğu ilahilerini çoktan okumakta.
Hangi devletin paralelinde olduğum da benim için bir sır. Çünkü ben anarşist değilsem bile eğer beynime bir silah dayatılsa, anarşizmi seçerim. Yazılarımda bunu görmemek bir mucize!
Yukarıda değindiğim şaşkınlığımın diğer nedeni de bazı ansiklopedik bilgiler dışı İnternet'i kullanmayışım. Bu da benim özümü özetler. Ben en halis anlamda gericiyim. Bence Sümer ile başlayan ve günümüz toplumunu oluşturan düzenin her türlü özgürlük ve hatta yaşamın kendinden nefret ettiğine bütün varlığımla inanıyorum. İnsanların düştüğü bu acı durumdan kurtarmak isteyen kişiler, fikirler, ideolojiler arasında Marksizm en sonlardan biri ve bana göre Marksizm kapitalist-burjuva rüyasının aynısını başka türlü isteyen bir ideoloji, bir aile içi kavgası. İlerici Marksist olmayabilir ama Marksist'in ilerici olmaması imkansız. Lütfen,zamanda ve coğrafyada, Yahudilik, İslam ve Hristiyanlık ve bunlardan esinlenen Kapitalizm ve Marksizm dışında sosyal baskıdan KURTULUŞ içeren bir mit veya ideoloji olup olmadığını bir araştırın. Sümer ile doğan medeniyetin bir tanımı: "İçerde baskı, dışarıda fetih." Eğer günümüz kapitalizminin derin bir kriz yaşadığı doğruysa ve eğer bu 60 yıl önce olsaydı, düzeni elde tutanlar Marksizmi bir çözüm olarak seçebilirlerdi. Bir zamanlar sloganımız: "Marksistler herkes orta sınıf olsun isterler, biz herkes asil olsun isteriz!"
"Adsız" seçmem ideolojimden kaynaklanır. İnsanlar arasına girenler, ve özellikle modern devirde sonsuz artan aracılar beni tiksindirir. Hatta bence, bu aracıları tercihler modern dinciliğin, yani ruhaniliğin bir tezahürüdür. Fiziksel ilişkiler yerine ekran, telefon, yazı, CD gibi "ruhani" temaslar tercih edilir. İnşallah bu son dediğimi anlarsınız. Çünkü dincilerle laikler arasındaki aile içi kavgası da zamanımızda dünyayı ANLAMAYIŞIN temel nedenlerinden biri oldu.
Her halükarda, verdiğiniz "Google Hesabı",..., "Adsız" seçenekleri arasında salt dünyayı ele geçirmede en azimli olanlardan biri olan "Google"ı tanıdım.
"The best lack all conviction, while the worst
Are full of passionate intensity."
Ben kendimi devlete "muhalif" görecek hayal kurma dev aynasında hiç görmedim. Tabii, devlet babaların arada bir keyfi, gereksiz gösterileri oluyor ama benle devlet arasındaki sayısız görevliler, para, çalışma zorunu, okul, bilgi birikimi zorunu, yasalar, kimlik, pasaport vs. bana fazlasıyla yetti ve yetiyor.
Eğer bu yazımı da yayınlama cömertliğini gösterirseniz, sizin yazınızın günümüz düzeninin başını çekenlerin düşüncelerine sonsuza dek paralel olduğunu göstermeye çalışacağım.
Not:"sonsuza dek paralel" bir kelime oyunu. Bir zamanlar şimdiden bile aptaldım ve matematik "öğrenimi" yaptım. Sonradan matematiğin cimrilerin bilimi olduğunu öğrendim ama …

Adsız dedi ki...

Dışarıdan bakanların Marksizmi nasıl gördüklerine binlerce örnekten biri aşağıda.
Russell Means: "For America To Live Europe Must Die"
https://theanarchistlibrary.org/library/russell-means-for-america-to-live-europe-must-die

Adsız dedi ki...

Sayın Küçükaydın,
Önce yazılarımı yayınladığınız için teşekkür ederim. Sitenize tesadüfen rastladım, kural ve şartlarını bilmiyorum ve hatta şaşkınlıktan aynı yazıları tekrar gönderme nedenim de bu.
Son yanıtınızdan bir alıntı: "Ama bu şahıs tamamen devletin paralelinde görüşler ifade ediyor"
16 yazımda "devlet paraleli" görmek belki de eleştirilerimin ruhunu özetler. Yazınız, 3-4 yüz yıl çalkantı sonrası, 19. yüz yılda zirveye erişen İLERİCİLİK mitini özümlemiş. Bunun diğer bir adı da MUTLULUK miti, ABD anayasasına bile yazılı. Özetim de şu: "Oğlunun ana yollardan sapıp dolaşarak dünya hakkında kendi fikirlerini edinmesini hoş görmeyen kral, oğluna atlı bir araba verdi ve ekledi: 'artık yürümene gerek yok", yani, 'artık yürümene izin yok'. Daha da doğrusu, yaşanan gerçek dünyada (aynı yaşadığımız dünyada olduğu gibi) 'bundan böyle yürümen imkansız olacak" demek istedi.
Sonsuz kısa bir ek not: Eleştirimin ana noktalarından biri İlericilik miti. Taşıt, asansör ve benzeri araçlar sayısı insan sayısını aşmış gibi ve hatta tıp alemi bile modern hastalıkların hareketsizlikten (ve çok yemekten) doğduğu ilahilerini çoktan okumakta.
Hangi devletin paralelinde olduğum da benim için bir sır. Çünkü ben anarşist değilsem bile eğer beynime bir silah dayatılsa, anarşizmi seçerim. Yazılarımda bunu görmemek bir mucize!
Yukarıda değindiğim şaşkınlığımın diğer nedeni de bazı ansiklopedik bilgiler dışı İnternet'i kullanmayışım. Bu da benim özümü özetler. Ben en halis anlamda gericiyim. Bence Sümer ile başlayan ve günümüz toplumunu oluşturan düzenin her türlü özgürlük ve hatta yaşamın kendinden nefret ettiğine bütün varlığımla inanıyorum. İnsanların düştüğü bu acı durumdan kurtarmak isteyen kişiler, fikirler, ideolojiler arasında Marksizm en sonlardan biri ve bana göre Marksizm kapitalist-burjuva rüyasının aynısını başka türlü isteyen bir ideoloji, bir aile içi kavgası. İlerici Marksist olmayabilir ama Marksist'in ilerici olmaması imkansız. Lütfen, zamanda ve coğrafyada, Yahudilik, İslam ve Hristiyanlık ve bunlardan esinlenen Kapitalizm ve Marksizm dışında sosyal baskıdan KURTULUŞ içeren bir mit veya ideoloji olup olmadığını bir araştırın. Sümer ile doğan medeniyetin bir tanımı: "İçerde baskı, dışarıda fetih." Eğer günümüz kapitalizminin derin bir kriz yaşadığı doğruysa ve eğer bu 60 yıl önce olsaydı, düzeni elde tutanlar Marksizmi bir çözüm olarak seçebilirlerdi. Bir zamanlar sloganımız: "Marksistler herkes orta sınıf olsun isterler, biz herkes asil olsun isteriz!"
"Adsız" seçmem ideolojimden kaynaklanır. İnsanlar arasına girenler, ve özellikle modern devirde sonsuz artan aracılar beni tiksindirir. Hatta bence, bu aracıları tercihler modern dinciliğin, yani ruhaniliğin bir tezahürüdür. Fiziksel ilişkiler yerine ekran, telefon, yazı, CD gibi "ruhani" temaslar tercih edilir. İnşallah bu son dediğimi anlarsınız. Çünkü dincilerle laikler arasındaki aile içi kavgası da zamanımızda dünyayı ANLAMAYIŞIN temel nedenlerinden biri oldu.
Her halükarda, verdiğiniz 4 yorum katma arasında salt dünyayı ele geçirmede en azimli olanlardan biri olan "Google"ı tanıdım.
"The best lack all conviction, while the worst
Are full of passionate intensity."
Ben kendimi devletin "muhalif" görme hayali kurma dev aynasında hiç görmedim. Tabii, devlet babaların arada bir keyfi, gereksiz gösterileri oluyor ama benimle kendileri arasındaki sayısız görevliler, para, çalışma zorunluğu, okul, bilgi birikimi zorunluğu, yasalar, kimlik, pasaport ... bana fazlasıyla yetti ve yetiyor.
Eğer bu yazımı da yayınlama cömertliğini gösterirseniz, sizin yazınızın günümüz düzeninin başını çekenlerin düşüncelerine sonsuza dek paralel olduğunu göstermeye çalışacağım.
Not:"sonsuza dek paralel" bir kelime oyunu. Bir zamanlar şimdiden bile aptaldım ve matematik "öğrenimi" yaptım. Sonradan matematiğin cimrilerin bilimi olduğunu öğrendim ama …

Adsız dedi ki...

Sayın Küçükaydın,
Önce yazılarımı yayınladığınız için teşekkür ederim. Sitenize tesadüfen rastladım, kural ve şartlarını bilmiyorum ve hatta şaşkınlıktan aynı yazıları tekrar gönderme nedenim de bu.
Son yanıtınızdan bir alıntı: "Ama bu şahıs tamamen devletin paralelinde görüşler ifade ediyor"
16 yazımda "devlet paraleli" görmek belki de eleştirilerimin ruhunu özetler. Yazınız, 3-4 yüz yıl çalkantı sonrası, 19. yüz yılda zirveye erişen İLERİCİLİK mitini özümlemiş. Bunun diğer bir adı da MUTLULUK miti, ABD anayasasına bile yazılı. Özetim de şu:
"Oğlunun ana yollardan sapıp dolaşarak dünya hakkında kendi fikirlerini edinmesini hoş görmeyen kral, oğluna atlı bir araba verdi ve ekledi: 'artık yürümene gerek yok", yani, 'artık yürümene izin yok'. Daha da doğrusu, yaşanan gerçek dünyada (aynı yaşadığımız dünyada olduğu gibi) 'bundan böyle yürümen imkansız olacak" demek istedi.
Sonsuz kısa bir ek not: Eleştirimin ana noktalarından biri İlericilik miti. Taşıt, asansör ve benzeri araçlar sayısı insan sayısını aşmış gibi ve hatta tıp alemi bile modern hastalıkların hareketsizlikten (ve çok yemekten) doğduğu ilahilerini çoktan okumakta.
Hangi devletin paralelinde olduğum da benim için bir sır. Çünkü ben anarşist değilsem bile eğer beynime bir silah dayatılsa, anarşizmi seçerim. Yazılarımda bunu görmemek bir mucize!
Şaşkınlığımın diğer nedeni de bazı ansiklopedik bilgiler dışı İnternet'i kullanmayışım. Ben en halis anlamda gericiyim. Sümer ile başlayan ve günümüz toplumunu oluşturan düzenin her türlü özgürlük ve hatta yaşamın kendinden nefret ettiğine bütün varlığımla inanıyorum. İnsanların düştüğü bu acı durumdan kurtarmak isteyen kişiler, fikirler, ideolijiler arasında Marksizm en sonlardan biri ve bana göre Marksizm kapitalist-burjuva rüyasının aynısını başka türlü isteyen bir ideoloji, bir aile içi kavgası. İlerici Marksist olmayabilir ama Marksist'in ilerici olmaması imkansız. Lütfen, zamanda ve coğrafyada, Yahudilik, İslam ve Hıristiyanlık ve bunlardan esinlenen Kapitalizm ve Marksizm dışında sosyal baskıdan KURTULUŞ içeren bir mit veya ideoloji olup olmadığını bir araştırın. Sümer ile doğan medeniyetin bir tanımı: "İçerde baskı, dışarda fetih." Eğer günümüz kapitalizminin derin bir kriz yaşadığı doğruysa ve eğer bu 60 yıl önce olsaydı, düzeni elde tutanlar Marksizmi bir çözüm olarak seçebilirlerdi. Bir zamanlar sloganımız: "Marksistler herkes orta sınıf olsun isterler, biz herkes asil olsun isteriz!"
"Adsız"ı seçmem ideolojimden kaynaklanır. İnsanlar arasına girenler, özellikle modern devirde sonsuz artan aracılar beni tiksindirir. Hatta bence, bu aracıları tercihler modern dinciliğin, yani ruhaniliğin bir tezahürüdür. Fiziksel ilişkiler yerine ekran, telefon, yazı, CD gibi "ruhani" temaslar tercih edilir. İnşallah bu son dediğimi anlarsınız. Çünkü dincilerle laikler arasındaki aile içi kavgası da zamanımızda dünyayı ANLAMAYIŞIN temel nedenlerinden biri oldu.
Her halükarda, verdiğiniz 4 yorum katma arasında salt dünyayı ele geçirmede en azimli olanlardan biri olan "Google"ı tanıdım.
"The best lack all conviction, while the worst
Are full of passionate intensity."
İyi ki Facebook, Twitter veya Pinterest ile "paylaşmayı" zorunlu kılmadınız.
Ben kendimi devlete "muhalif" görme hayal kurma dev aynasında hiç görmedim. Tabii, devlet babaların arada bir keyfi, gereksiz gösterileri oluyor ama benimle kendileri arasındaki sayısız görevliler, para, çalışma zorunluğu, okul, bilgi birikimi zorunluğu, yasalar, kimlik, pasaport … bana fazlasıyla yetti ve yetiyor.
Eğer bu yazımı da yayınlama cömertliğini gösterirseniz, sizin yazınızın günümüz düzeninin başını çekenlerin düşüncelerine sonsuza dek paralel olduğunu göstermeye çalışacağım.
Not:"sonsuza dek paralel" bir kelime oyunu. Bir zamanlar şimdiden bile aptaldım ve matematik "öğrenimi" yaptım. Sonradan matematiğin cimrilerin bilimi olduğunu öğrendim ama …

Adsız dedi ki...

"Devrimin Eşiğinde" olmayı sadece "ücret emek köleliğinden" kurtulma, devlet ve iş adamları azınlığın baskısından kurtulma olarak algılarsak medeniyet kadar eski. Eski Ahit'te Allah'ın cezası olarak geçer ve " Zorunluluklar ve Özgürlükler Alemi Üzerine" adlı yazının özünü dile getirir. Tanrı da zamanımız demokrasisini benimsediğinden TÜM İNSANLIK adına bir azınlığı kutsar:
"Verimli olun, çoğalın," dedi ve ekledi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere -soluk alıp veren bütün hayvanlara- yiyecek olarak yeşil otları veriyorum." Ve böyle oldu

Yani Allah, işgüzar devlet ve iş adamlarına kazananlar tarihini yazma yolunu gösterdi. Bu kahraman azınlık da TÜM İNSANLIK adına doğa, bitki, hayvan ve genlerine 'kaybedici' yazılı insanlara karşı savaş açarlar.

Gelelim ayrıntılara. Yani eşiğin ötesindeki bazı parlak gelecek haberlerine.
Bir önsöz. Sosyoloji, yani toplum bilimi sık sık kullanılanılır ve toplumla da tüm toplum ima edilir. Tabii, "Devlete Karşı Toplum" eşiğe bile varmamış, hâlâ hayvan gibi yaşayan ilkellerle ilgili bir peri masalı olmalı.
İki örnek:
1. Eşiğin ötesindeki cesur yeni dünya coşkunluğu dil çabukluğuyla bir azınlığın peri masalı, bir azınlığın rüyası bütün insanlığın rüyası oluverir. Bu sayfadak yazı gelecekle ilgili çok sayıda değişik azınlığın bilim-teknik becerilerini dile getirir ama korkarım tek tek alıntılarsam harf ve harf türü sayı sınırını aşarım.
Tarihte bir örneğe bakalım ve gerçek sosyolojiyle kıyaslayalım.
Otomobil çıktığında yapılan sosyal, yani kişisel veya azınlıksal değil toplumsal emek hesap edildiğinde, yürümenin arabayla gitmekten daha hızlı olacağı ispat edildi. Ve daha henüz beyinler sayısız yöntemlerle daha henüz tam yıkanmadığından benim gibi beyni saçmalıklarla dolu beyinliler eklerler: üstelik yürümeyle işitilecek kuşlar, kokular, görülecek hayvanlar, kendi kendine düşünme yani felsefe yapma ve benzeri tarih öncesi insanların duyumsal zevklerini bile hatırlatırlar.
Zanaatkâra dünya malını versen yaptığı işten çekip çıkaramazsın bilgisi kaybolduğundan, her bilgi gibi bilgi kaybı his kaybı olmuş olan bir yapay dünyada yaşıyoruz.
Bence, bu sayfadaki yazı, kazananların, dünyaya egemen olanlar ve olacakların peri masalını ideolojik ayna tersi görüntüsünden geçirip toplum bilgisi gibi anlatmakta.

2. " Google birkaç yıl sonra sizin konuştuklarınızı istediğiniz dile çevirecek.
Değişik toplum insanları ağlatıcı, trajik duyguları paylaşırlar ama
güldürücü, fıkra, mizah paylaşmada sonsuz zorluk çekerler. Bir toplum hakkında yazılmış yüz binlerce BM ve Unesco istatistik ve olgusal yayınları, bir şairin şiiri, bir yazarın romanı kadar anlam taşımaz. Kelime oyunları da sınırları aşmakta zorluk çekerler. Amacım soyut ve evrensel, görecelik gibi, bir fikir savunmak değil. O ayrı bir konu.
Ama ben eminim ki kısa bir zaman içinde Google, Google- İngilizce konuşmasını Google-Türkçe konuşmasına çevirecek ve bir müddet sonra da herkes, şimdi olduğu gibi, salt Google konuşacak.
Gelecek yazımda demokrasiyle liberal demokrasiyi karıştırma konusuna değineceğim.

Adsız dedi ki...

Avrupalı ileri ırk beyazlar Amerika yerlilerine evren, insan, hayvan, bitki, bütün canlı ve cansız varlıkların varoluş peri masalını anlatırlar. Yerlilerde daha henüz işi asıl becerenlerin marifetleriyle dolaylı eğlendiren televizyon, sosyal medya, google, twitter, facebook ve benzeri milyonlarca, maşallah, ileri teknolojik mucizeler olmadığından, yerliler anlatılanları merakla dinlerler. Daha sonra bunun peri masalı değil hakikatin kendisi olduğunu öğrenip şaşırırlar. Biliyorlar ki 10-15 kilometre ilerde başka bir peri masalı anlatılır. Şaşkınlık kısa zamanda trajediye döner. Beyazlara göre anlattıkları peri masalı değil, hakikatin ta kendisi. Bu inanılmaz peri masalına inanmayanların canları mavi gözlü sarışın ırkın cehennemine daha henüz icat edilmemiş ileri teknolojinin uzay gemileriyle gönderilir.
Zavallı peri masalına hayran yerliler, hayranlıklarını canlarıyla öderler.
Marksizm bir peri masalı ama bu siteye göre hakikatin ta kendisi.
Yan yararlı etkisi evrensel, bütün insanlara yardım peri masalı olması.
"He who would do good to another must do it in Minute Particulars; General Good is the plea of the scoundrel, hypocrite and flatterer: For Art and Science cannot exist but in minutely organized Particulars." W. Blake
"Başkasına iyilik, sıradan UFAK TEFEK yardımlardan oluşur. Her nabza iyi gelecek şerbeti, EVRENSEL İYİLİĞİ, dolandırıcı, ikiyüzlü dalkavuk dağıtır. SANAT ve BİLİM ancak ufak tefek detayların bir araya getirilmesiyle sağlanır" W. Blake
“People, as curious primates, dote on concrete objects that can be seen and fondled. God dwells among the details, not in the realm of pure generality." Stephen Jay Gould
"Meraklı primat insan, somut nesneleri gözle görüp elle okşamaktan çok haz duyar. Tanrı, katkısız ve saf genelleme değil, ayrıntılar dünyasında yaşar." Stephen Jay Gould

Adsız dedi ki...

Giriş
Dedikodulara göre Copernic insanı, hiç kimsenin hiç bir zaman istemeyeceği bir merkezden alıp her noktası merkez olan evrenin mütevazı bir noktasına atarak kibrini kırdı. Darwin de onun tanrılardan değil bu metinde hor görülen hayvanlardan geldiği kurgusuyla insanı işi bağladı.
Bu arada, nedense, doğa ve matematik bilimlerine, özellikle teknolojiye (doğrusu 'teknik'), tarihe, coğrafyaya, dil öğrenmeye önem veren burjuvalar asıl merkezin Avrupa ve mavi gözlü sarışınlar ırkı olduğunu ilan edip toplumları ve insanları bir merdiven basamaklarına yerleştirdiler. Basamaklar nicelik kavramıyla, yani bilimsel-nesnel ölçülebilir bir kıstasla belirlenir. Merdivenin yüksek zekalılar arasındaki adı İlericilik. Bu din tüm dünyaya yayılır ve yayılmakta. Ya yüz ya da bat. Merdivenin en üst basamağında mavi gözlü sarışınlar. Marks ve Engels en üst basamağa bir basamak daha ekler komünistlerle yeni basamağa yerleşir.
Engels, Morgan'ı kopya eder ve her açıklamasına "üretim" kelimesini ekler. İlkeller ve ilkel komünizm hakkında tek bilgi kaynağı da bu. Antropoloji hâlâ emekleme çağında ve ilkellerle ilgili bilgi hemen hemen sıfır. Aynı şey bu metin için de söylenebilir.
16. yüz yıl ortalarında Montaign'in yeni "bulunan" insan dolu kıtalardan gelen yamyamlık haberleri üzerine yazdığı ünlü yazısı bile okunmamış gibi.
Yerleşik tarım toplumlarında çok daha sık rastlanan kurban vermenin "ölmeden yaşama olmaz", modern bilimsel safsatadan çok daha dürüst, sezgisini ifade ettiği de okunmamış gibi.

"Örneğin beş yüz bin yıl sonra, şimdiye kadarki bütün tarih aslında insanlık tarihinin bir tarih öncesi ve kısa bir dönem olarak görülebilir. O halde, geleceğin özgürlükler aleminin toplumunda yaşayan insanlar için demokrasi, tıpkı bizler için, kıtlıkta “yamyamlığın” veya çocuk kurban edilmesinin çok eskilerde kalmış artık hatırlanmak bile istenmeyen bir aşama olarak görülmesi gibi görülecektir."
Son 5-6 bin yıl, son 4-5 yüz yıl, son 100 yıl tarihte Birinci ve İkinci Dünya Savaşları yamyamlık değil. Marksist ışıklarla gerçek dünya yeniden inşa edilmiş. Yamyamlığa başka bakış, başka dünya yaratmış. Zaten dünyayı kelimelerle yeniden kurma zamanımızın en güçlü simgesi.
500 000 yıl beklemeye gerek yok. Metinde tarihin ve coğrafyanın merdiven teorisine uydurulduğu açık açık söylenmekte. Şimdi, nasıl eskiye burnu havada kibirle bakıyorsak, bizden sonra gelenler de bize, burunları havada bakacaklar. Şimdi nasıl geleceğe gıptayla bakıyorsak, o zaman da geleceğe gıptayla bakılacak.
Daha somutlaşayım. Bence, bolluğun egemen olduğu toplumlarda insanlar şimdi demokrasi değil daha fazla üretim-tüketim istiyorlar. Alınlarına, özür dilerim, genlerine üstün insan yazılılar, spor, müzik, sanat, bilim, teknoloji, endüstri, yapay zeka, ticaret, para kazanma ve biriktirme vs gibi sayısız çeşitli alanlarda yaratıcılıklarını gerçekleştiriyorlar.
Zamanımızda tarih bilmemek, örneğin yamyamlık ve kurban verme gibi kavramları televizyon ve okullarda öğrenilenlerle yetinmek, günümüzün en başlı simgesi. Örneğin hâlihazırda, 1970'lerde bir Avrupa ülkesi başkanı "bundan böyle, görüntülerin (imgelerin) durmaksızın akıp birbirine kaynaştığı su üstünde yansımalar gibi hatırasız bir dünyada yaşama" zevkini dile getirdi.
Tarihdışı (ahistorical) devrimizde veya tarih bilmeyenler yaşayanlar sayısı şimdi %99,99999999999 ise, 500 000 yıl sonra cennette yaşayanların tarihi bilme isteğini düşünmek bile istemem. Olsa olsa şimdi gibi dünya nüfusuna kıyasla parmakla az sayılacak kadar antikacılar geçmişle ilgilenebilir. Geri kalanlar, eğer hâlâ okul ve medya varsa, geçmişi ve geleceği bu metinde olduğu gibi tasavvur ederler.

Çıkış

Eğer yamyamlar yamyamlıklarına devam etselerdi, şimdiye kadar yiyecekleri insan sayısı modern yamyamlıklardan birinde ölenler sayısı yanında sıfır kadar küçük olurdu.
Eğer dünyanın istenildiği gibi kalması için çocuk kurban etme şimdiye kadar devam etseydi, dünyanın istenildiği gibi kalması için madenlerde veya trafik kazalarında ölenler sayısı yanında sıfır kadar az olurdu.

Adsız dedi ki...

Dedikodulara göre Copernic insanı, hiç kimsenin hiç bir zaman istemeyeceği bir merkezden alıp her noktası merkez olan evrenin mütevazı bir noktasına atarak insanın kibrini kırdı. Darwin de insanın tanrılardan değil, sayfadaki metinde hor görülen, hayvanlardan geldiği kurgusuyla insanı yeni merkeze çiviledi.
Bu arada, nedense, doğa ve matematik bilimlerine, özellikle teknolojiye (yanlış bir kelime, doğrusu 'teknik'), tarihe, coğrafyaya, dil öğrenmeye önem veren burjuvalar asıl merkezin Avrupa ve mavi gözlü sarışınlar ırkı olduğunu ilan edip toplumları ve insanları bir merdiven basamaklarına yerleştirdiler. Basamaklar nicelik kavramıyla, yani bilimsel-nesnel ölçülebilir bir kıstasla belirlenir. Merdivenin yaygın adı İlericilik. 19. yüz yılda İlericilik din olup kıvamına varır. Tüm dünyaya yayılır ve yayılmakta. Darwin dilinde: "ya yüz ya da bat". Merdivenin en üst basamağı mavi gözlü sarışınlar. Bir üstünde Marks-Engels ve komünistler.
Engels, Morgan'ı kopya eder, münasip yerlere "üretim" lafını ekler, kitap Marksist olur. İlkeller ve ilkel komünizm hakkında tek bilgi kaynağı da bu. Zaten başka bir şey de beklenemez. Antropoloji hâlâ emekleme çağında ve ilkellerle ilgili bilgi, bu metindeki gibi, sıfıra yakın.
Örneğin 16. yüz yıl ortalarında Montaign'in yeni "bulunan" insan dolu kıtalardan gelen yamyamlık haberleri üzerine yazdığı ünlü yazısı bile okunmamış gibi.
Örneğin yerleşik tarım toplumlarında çok daha sık rastlanan, modern bilimsel safsatadan çok daha dürüst, kurban vermenin "ölmeden yaşama olmaz" sezgisini ifade ettiği de okunmamış gibi.
"Örneğin beş yüz bin yıl sonra, … O halde, geleceğin özgürlükler aleminin toplumunda yaşayan insanlar için demokrasi, tıpkı bizler için, kıtlıkta “yamyamlığın” veya çocuk kurban edilmesinin çok eskilerde kalmış artık hatırlanmak bile istenmeyen bir aşama olarak görülmesi gibi görülecektir."
Tabii, son 6-7 bin yıl, son 4-5 yüz yıl, hatta son 100 yıl tarihteki savaşlar yamyamlık değil. Gerçek dünya, Marksist ışıkla, kelimelerle yeniden inşa edilmiş.
500 000 yıl beklemeye gerek yok. Metin, tarih ve coğrafyayı merdivene açıkça yerleştirmiş. Şimdi, nasıl eskiye burnu havada kibirle bakıyorsak, bizden sonra gelenler de bize, burunları havada bakacaklar. Şimdi nasıl geleceğe gıptayla bakıyorsak, o zaman da geleceğe gıptayla bakılacak. Bence, bolluğun egemen olduğu toplumlarda insanlar şimdi demokrasi değil daha çok üretim-tüketim istiyorlar. Alınlarına, hayır, genlerine üstün insan yazılılar, spor, müzik, sanat, bilim, teknoloji, endüstri, yapay zeka, ticaret, para kazanma ve biriktirme yaratıcılığını gerçekleştiriyorlar.
Tarih bilmemek, örneğin yamyamlık ve kurban verme gibi kavramları televizyon ve okullarda öğrenilenlerle yetinmek, günümüzün en başlı simgesi. Hâlihazırda, 1970'lerde, bir Avrupa ülkesi başkanı, "imgelerin durmaksızın akıp birbirine kaynaştığı su üstünde yansımalar gibi hatırasız bir dünyada yaşama" zevkini dile getirdi.
Günümüzde tarihdışı yaşayan ve tarih bilmeyenler %99,99999999 ise, 500 000 yıl sonra cennette yaşayanlarda tarihi bilme isteğini düşünmek bile istemem. Belki şimdi gibi, yok kadar az antikacılar olur. Geri kalanlar, eğer hâlâ okul ve medya varsa, geçmişi ve geleceği bu metinde olduğu gibi tasavvur ederler.
Eğer yamyamlar yamyamlıklarına devam etselerdi, şimdiye kadar yiyecekleri insan sayısı modern yamyamlıklardan birinde ölenler sayısı yanında sıfır kadar küçük olurdu.
Eğer dünyanın istenildiği gibi kalması için çocuk kurban etme şimdiye kadar devam etseydi, dünyanın istenildiği gibi kalması için salt madenlerde veya trafik kazalarında ölenler sayısı yanında sıfır kadar az olurdu.

Adsız dedi ki...

Sayın Büyükaydın,
Bakire Marksizm görüşleriniz çok ilginç. Türklerde, özellikle Müslümanlarda bakirelik saplantısı size ışık tutmuş olmalı.
"Forget Bitcoin - now Dogecoin goes wild" yazıyı okudunuz mu? Valahi, Dogecoin, sizin çok şekerli devrimci eşiği atlayarak aşacak galiba. Siz devrimci-marksist-solcu falan filan gazeteciler her köşe dönmede yeni bir devrim alameti, her medyadaki haberde gaipten haber bulup mesleğinizde alış-veriş metası yapan ustalarsınız. Maşallah! Maşallah!

Marks yabancılaşmaktan kurtulmayı tekrar doğaya dönmekte bulmuş, siz yeni ve cesur nesiller için doğa çoktan ölmüş. Siz büyükaydınlığınızla kurtuluşu bitcoinlerde, robotlarda, bundan 500 bin yıl sonralarda, kısacası gerçekçi sivri kellenizle doğasız gelecekte bulmuşsunuz.
Ne mutlu Bakirelik Seven Öz be Öz Türküm diyene.

Adsız dedi ki...

Sayın Büyükaydın,
Falınız gittikçe doğru çıkmaya yaklaşıyor. Devrim oldu olacak. Bitcoin, Dogecoin, şimdi ve en son KodakCoin.
Marksist merdivenin basamaklarını oluşturan materyalist koşullar gittikçe ve hızla oluşmakta, maşallah! Basamaklarda tüneyen ırklar teker teker birer basamak atlayacaklar gibi. Ama unutmayalım amaç tüm İNSANLIK.
Reklam, zamanımızın en büyük rühani-materyalist endüstrisi. Karşıtların diyalektiği unutulmamalı. Cirit atmak şanlı ulusumuzun şanlı bir karşıtlar diyalektiğidir.

Adsız dedi ki...

Sayın Büyükaydın,
Bakire Marksizm görüşleriniz çok ilginç. Türklerde, özellikle Müslümanlarda bakirelik saplantısı size ışık tutmuş olmalı.
"Forget Bitcoin - now Dogecoin goes wild" yazıyı okudunuz mu? Valahi, Dogecoin, sizin çok şekerli devrimci eşiği atlayarak aşacak galiba. Siz devrimci-marksist-solcu falan filan gazeteciler her köşe dönmede yeni bir devrim alameti, her medyadaki haberde gaipten haber bulup mesleğinizde alış-veriş metası yapan ustalarsınız. Maşallah! Maşallah!

Marks yabancılaşmaktan kurtulmayı tekrar doğaya dönmekte bulmuş, siz yeni ve cesur nesiller için doğa çoktan ölmüş. Siz büyükaydınlığınızla kurtuluşu bitcoinlerde, robotlarda, bundan 500 bin yıl sonralarda, kısacası gerçekçi sivri kellenizle doğasız gelecekte bulmuşsunuz.
Ne mutlu Bakirelik Seven Öz be Öz Türküm diyene.

Adsız dedi ki...

Sayın Büyükaydın,
Falınız gittikçe doğru çıkmaya yaklaşıyor. Devrim oldu olacak. Bitcoin, Dogecoin, şimdi ve en son KodakCoin.
Marksist merdivenin basamaklarını oluşturan materyalist koşullar gittikçe ve hızla oluşmakta, maşallah! Basamaklarda tüneyen ırklar teker teker birer basamak atlayacaklar gibi. Ama unutmayalım amaç tüm İNSANLIK.
Reklam, zamanımızın en büyük rühani-materyalist endüstrisi. Karşıtların diyalektiği unutulmamalı. Cirit atmak şanlı ulusumuzun şanlı bir karşıtlar diyalektiğidir.