6 Kasım 2017 Pazartesi

Kapital’in “Eksiklikleri” Niçin Üstünlükleridir?

Sık sık Marks ve eserine karşı şöyle itirazlar yapıldığını görüyoruz: Marks, en temel eseri olan Kapital’de kadın sorununu el almamıştır, ulus sorununu ele almamıştır, ırkçılığı ele almamıştır, çevre sorununu ele almamıştır vs., vs..
Evet olgu olarak bu doğrudur ama bu eleştiriyi yapanlar farkına varmadan ne Marks’ı, ne Marksizmi (Toplum ve Tarih Bilimini) ne de Kapital’de neyin söz konusu olduğunu hiç anlamadıklarını fark etmeden itiraf etmiş olurlar.
Aslında bu itiraz, bir biyoloğa neden fizik yasaları ve fiziksel olgular hakkında bir şey söylemediği türünden bir eleştiri yöneltmek gibidir.
Neden böyledir?

Daha önceki yazımızda provakatif bir şekilde Marksizm’i Marks’ın “tek bilim” olarak tanımladığı Tarih’in (Toplum Bilimi = Sosyoloji ) karşılığı olarak kullanarak ve onun kısa adı olduğunu söyleyerek, Kapital’in Marksist bir kitap olmadığını öne çıkarmamızın bir nedeni tam bu tür eleştirilerin yanlışlığını gösterebilmekle ilgiliydi.
Çünkü bütün bunlar, yani kadının ezilmesi, ırkçı baskı, ulusal devletler, uluslar, sömürgecilik vs. gibi neredeyse son yüz yılda tarihe damgasını vuran bu olgular, bu unlara bağlı hareketler, toplumsal olgulardır ve sosyolojinin konusudurlar.
Ama Kapital bir Ekonomi Politiği ele alır. Ekonomi Politiğin konusu ise iki kabile veya insan ellerinde iki ürünü trampa yaptıkları, değiştirdikleri noktada ortaya çıkar. Ortaya çıkan yepyeni bir varoluş ve hareket biçimidir. Ekonomi politiğin konusu kullanım değiri değil, değişim değeridir.
Değişim ile Emtia (Meta, Mal) halini alan ürünlerin kullanım değerleri, yani yararlılıkları, bu yararlılık da onların fiziki veya moral nitelekleriyle bağlı olduğundan, dolayısıyla fiziksel veya moral özellikleri de Ekonomi Politiğin konusu değildir. Tıpkı bir canlıyı oluşturan atomlar ve moleküllerin veya fizik evrenin hareketinin biyolojinin konusu olmaması gibi.
Değeri, metayı, onun hareketini ve evrimini belirleyen yasalar, tüm toplumsal yaşam üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmalarına rağmen, toplumsal yasalardan bambaşka yasalardır.
Kullanım değeri ekonomi politiğin konusunu oluşturmaz.
Bunu Marks birçok kere ve yerde açıkça ifade eder:
Örneğin: “Bir şeyin yararlılığı, onu kullanım değeri haline getirir. Ne var ki, bu yararlılık, havada duran bir şey değildir. Meta cisminin özellikleriyle belirlendiğinden, o olmadan var olamaz. (…)
Metaların kullanım değerleri, bir başka disiplinin, meta bilgisinin malzemesini sağlar
Keza başka bir örnek:
Şeylerin farklı yönlerini ve dolayısıyla çok sayıdaki kullanım biçimlerini ortaya çıkarmak tarihin işidir.”
(Marks’ın Tarih’i esas olarak bugün bizim kullanımımızda Sosyoloji, yani Toplum Bilimi anlamında kullandığını unutmayalım. Aslında Marks ve Engels’in Alman İdeolojisi’ndeki, bir önermelerinde, tek bilim vardır, tarih bilimi, o da doğa ve toplum tarihi olarak ikiye ayrılır şeklinde dahiyane bir önerme ve öngörüde bulunurlar. Dahiyanedir çünkü, bu önerme yazıldığında canlı ve cansız doğanın bir tarihi olduğu bilinmiyordu. Daha sonra Darwin ile canlı doğanın bir evrimi olduğu yani bir tarih bilimi olduğu noktasına varıldı ve 20. Yüzyılın ortasında galaksilerin birbirinden uzaklaştığının fark edilmesiyle (Hubble) fizik alemin de özünde bir tarih bilimi olduğu noktasına gelinmiştir. Biz Marksistler açısından Tarih ve Toplum bilimi iki ayrı bilim yoktur, bu burjuva sosyolojisinin ve tarihinin bir ayrımıdır. Toplum bilimi toplumsal hareketin, evrim yasalarını inceler. Yani “Tarihin konusudur” önermesini onun kendi iç mantığı açısından okursak, o, kullanım değerlerinin ve bunların biçimlerindeki değişimin Sosyoloji’nin (Marksizmin) alanında olduğunu söylüyor.)
*
Yeni sosyal hareketlerin var oluşunu ve onları ortaya çıkaran olgulara baktığımızda, onların problematiklerini kullanım değerlerinin ve fiziksel özelliklerin ortaya çıkardığını görürüz.
Yani çevre sorununu yaratan, nesnelerin fiziki vs. özellikleri, dünyanın sınırlılığı gibi olgulardır ama bunlar ekonomi politiğin konusu değildir.
Ama konuya daha yakından bakalım.
Ekonomi politiğin kullanım değeriyle ilgilendiği bir tek meta vardır: İşgücü.
Ama bu metanın kullanım değerinin de, bütün diğer metalardan farklı olarak, onun fiziksel ve manevi özellikleriyle hiçbir ilişkisi yoktur.
Daha dakik olarak formülasyonu şöyle yapabiliriz. Bir tek meta hariç metaların kullanım değerleri, yani fiziksel ve moral özellikleri ekonomi politiğin konusuna girmez, kullanım değeri ekonomi politiğin konusuna giren bir tek meta vardır, işgücü, onun ise kullanım değerinin fiziksel ve manevi özellikleriyle hiçbir ilişkisi yoktur.
Ekonomi politik genelleşmiş meta üretiminde, bizzat insanın iş gücünün de bir meta halini aldığını gösterir. Ve zaten Marks’ın en büyük keşfi, işçinin emeğini değil, işgücünü sattığını, bunun kullanımıyla ortaya çıkan şeyin emek olduğunu bulmasıdır. Kapitalist toplumun özü bu keşifte gizlidir.
İşgücü, bu özgül meta, artı değeri, modern (kapitalist) toplumun temel sınıflarını, dolayısıyla mücadele eden toplumsal güçleri anlamak için en temel kavramdır.
Emek (değer), işgücü denen metanın kullanımıyla, yani kullanım değerinin gerçekleşmesiyle ortaya çıkar. Ve bundan ücretler (İşçi Sınıfı) çıkarıldığında, geriye kalan (Artı Değer) temel modern sınıfların gelirinin kaynağını oluşturur. Sanayi Sermayesi (kar), Ticari Sermaye (kar), Banka Sermayesi (faiz), Toprak Sahipleri (rant))
(“Emek’ten yana” olmak aslında burjuvazinin bir sloganıdır. Çünkü Emek-Değerin içinde Ücretin yanı sıra Kar, Faiz ve Rant vardır. Örneğin ÖDP’nin “Emeğin Avrupası” veya “Emek Partisi” adı veya sendikacıların çok sevdiği “Emek en yüce değerdir” gibi sloganlar aslında anti Marksist, burjuvazinin ideolojik egemenliğinin ifadesi olan kullanımlar ve sloganlardır. Marksizm işte tam da bunun için çok gereklidir. Şeyleri kendi kendilerini tanımlamalarıyla değil, gerçek tarihsel ve sosyolojik anlamlarıyla kavramak için.)
İşgücü denen malın kullanım değeri, tüketildiğinde kendisinin yeniden üretiminden daha büyük bir değer yaratmasındadır.
Ama bu temel kullanım değerinin onun siyah mı, beyaz mı, Türk mü Kürt mü, Kadın mı, Erkek mi, Eşcinsel mi, liberal mi, sosyalist mi, faşist mi, yeşil gözlü mü, siyah saçlı mı olmasıyla hiçbir ilişkisi yoktur.
İşgücü denen malın kullanım değerinin onun fiziki ve manevi özellikleriyle ilişkisi olmadığı için bütün bunlar Ekonomi Politiğin konusu dışındadırlar. Dolayısıyla Ekonomi Politiğin konusuna girmedikleri için, ne malların fiziksel özelliklerinin sonucu olan çevre, vs.; ne de işgücü denen malın tarihsel ve somut arka planından ortaya çıkan cins, ırk, ulus, kültür vs. farkları da ekonomi politiğin dolayısıyla Kapital’in konusunu oluşturmaz.
Ama bunlar Tarih’in, yani Sosyolojinin veya Marksizm’in konusunu oluştururlar.
Bu serideki ilk yazımızda, kapitalin zaman geçtikçe tazeleştiğinden söz etmiştik. İşte bu tazeleşmenin sırrı da buradadır. Kapitalizm yayıldıkça, derinleştikçe Kapital’de ele alınan Kapitalizme benzer, tüm toplumu geçmişin kalıntılarından azade kılar.
İşte tam burada Kapitalizmin o muazzam esnekliğinin ve aslında kapitalizme karşı mücadele ettiğini söyleyen sosyal hareketlerin nasıl aslında kapitalizmin esnekliğini arttırarak onu giderek en ideal hale getirdiğinin (dolayısıyla Kapital’in analizine en yakın hale getirdiğinin) mekanizmasını anlama olanağı ortaya çıkıyor.
Bu çok önemlidir. Örneğin kadın hareketini ele alalım. Saf bir kapitalist toplumda bir kadın hareketi olmaz, kadınlar ezilmez. Kadın veya erkek olmak işgücünün kullanım değeri, yani yarattığı artı değerde bir değişikliğe yol açmaz. Sermaye cinsler karşısında nötraldir çünkü bu kullanımında üretilen artı değerde bir farka yol açmaz. Aynı şekilde ırklar, uluslar, kültürler vs. karısında da böyledir.
Örneğin, saf bir kapitalist toplumda uluslar olmaz, dolayısıyla ulusal hareketler olmaz. Çünkü Kart, Türk, Fransız veya ulussuz olmak işgücünün kullanım değerinde bir değişikliğe yol açmaz.
Sermayenin ve değerin iç mantığından bunlarım hiçbiri çıkarılamaz. Aksine, bütün bu ayrımların ve baskı biçimlerinin olmadığı bir toplum çok daha mükemmel bir kapitalist toplum olurdu.
İşte burada kendilerini antikapitalist olarak tanımlamalarına rağmen bu hareketlerin çoğu durumda kapitalizm öncesi kalıntıların tasfiyesinin, daha mükemmel bir kapitalizmin nesnel tarihsel araçları olduğunu görürüz.
Örneğin kadınların mücadelesi başarıya ulaşsa, kadın ve erkek arasındaki toplumsal farklar kalksa bu kapitalizmi zerrece etkilemez, hatta o kapitalizm çok daha mükemmel bir kapitalizm olur.
Örneğin demokrasi mücadelesi veriyoruz, bu insanların biçimsel eşitliği mücadelesidir. Yani dili, dini, cinsi, soyu, inancı, fikri, ırkı, etnisi vs. nedeniyle diğer insanlardan ayrı olmaması mücadelesi özünde, ideal bir kapitalist toplum oluşturma mücadelesinden başka bir şey değildir.
Aslında bizler hani şimdi şu post modernlerin dilinden düşürmediği “ötekileştirmeme” gibi mücadeleler verirken, insanların bu özelliklerinin hiçbir politik ayrıma yol açmaması mücadelesi, yani toplumun siyasi ve kültürel üstyapısının işgücünün fiziksel veya manevi özellikleri karşısında tıpkı sermaye gibi tarafsız olması mücadelesi, sermayenin gereklerine daha uygun bir toplum mücadelesi vermiş oluruz. Ama bu mücadeleyi verenler veya verenlerin en radikalleri söylemde kendilerinin anti kapitalist mücadele verdiğini söylerler ve buna inanırlar.
Bütün “Yeni Sosyal Hareketler” (Kadın hareketi, cinsel tercih özgürlüğü hareketleri, ulusal hareketler, Alevilerin, Kürtlerin ve hatta Laiklerin hareketleri vs., Siyahların ırkçılığa karşı eşitlik hareketleri hepsi özünde aynı zamanda ideal bir kapitalist topluma ulaşmanın, sermayenin, değer yasasının mantığını daha uygun bir toplumsal düzene ulaşmanın mücadelesini yaparlar.
Ve bu hareketlerin başını fiilen pratikte, sosyalistler ve Marksistler çekmişlerdir ve hala da büyük ölçüde çekerler
O halde bundan şöyle bir sonuç çıkar: somut tarihte, anti kapitalistler, sosyalistler, Marksistler, somut yaptıklarıyla (Demokrasi, toprak reformu, kadın erkek eşitliği, ırk ayrımcılığına karşı mücadele, sömürgeciliğe karşı mücadele, hatta işçilerin daha iyi haklar için mücadelesi vs.) daha mükemmel ve ideal kapitalist ilişkilerin yerleşmesinin bilinçsiz araçları olmuşlardır ve olmaktadırlar.
Kapitalizm, kendisine anti kapitalist diyenlerin mücadeleleriyle daha hızlı ve derinliğine tüm toplumun gözeneklerine işler, giderek daha mükemmel hale gelir. Kapitalizmin muazzam esnekliğinin sırrı, kendisine karşı mücadeleleri bile kendisinin gençleşmesinin araçları haline getirebilmesinin sırrı tam da burada ekonomi politiğin konusunun ne olduğundadır.
*
Bu vesileyle Rojava’da kapitalizmin aşıldığı gibi, kimi sosyalistlerin dilinden düşürmediği  sözlere de kısaca değinelim. Rojava’da savaşanlar ve mücadele edenler veya onların mücadelesine sempati duyanlar oradaki mücadeleyi böyle anti kapitalist hedeflerle tanımlıyorlar. İlk çağın amazonlarına benzetilen kadın gerillaların resimleri anti kapitalist bir mücadelenin savaşçılarının resimleri gibi algılanıyor. Onlar da kendileri kendilerini böyle değerlendiriyordur muhtemelen. Ama yaptıkları ve yapacakları aslında sadece orada kapitalizmin ihtiyaçlarına daha uygun bir sistemin oturmasına yarayacaktır.
Bu nesnel sonuçtan bu mücadelelerin desteklenmemesi gibi bir anlam çıkarılmamalı.
Aksine bir sosyalist olarak desteklemek hatta başını çekmek gerekiyor ve bunu yapmaya çalışıyoruz. Ama ne kendimizi ne de kimseyi kandırmadan, açıkça ne olduğunu bilerek ve söyleyerek.
Biçimsel bir eşitliğin bile, yani kapitalizm öncesinin baskı biçimlerini tasfiye etmeye yönelik bu çabanın bile önemli olduğunu bilerek.
Öte yandan bizzat bu mücadelenin kendisinin insanlarda ve toplumda yaptığı değişimin, bıraktığı ve bırakacağı geleneklerin muazzam tarihsel önemi nedeniyle.
(Bu vesileyle Abdullah Öcalan’ın çok temel bir yanılgısına da değinelim. Çünkü Rojava’da savaşanların ve savaşa gidenlerin çoğu bu yanılgıdan çıkan sonuçlar nedeniyle yaptıklarına böyle tarihsel ve anti kapitalist bir anlam veriyorlar. Öcalan, kapitalizmi politik ve iradi olarak ortaya çıkarılabilen bir ilişki olarak algılıyor. Şu an kitabı elimizin altında yok ama bu yönde yığınla açık önermesi var. Hatta kapitalizmin doğuşunu bile bir politikanın ürünü olarak algılar. Bu tamamen yanlıştır. Aksine yukarıda da gösterdiğimiz gibi, kapitalizm, bizlerin anti kapitalist olarak nitelediğimiz mücadele ve özlemlerimizi bile kendisinin egemenliğinin ve yayılmasının aracı olarak kullanabilecek şekilde nesnel bir olgudur.)
Tabii burada şöyle bir sorun da vardır. Yapılanın nesnel anlamını bilmemek ve ona böyle örneğin anti kapitalist anlamlar yüklemek insanların mücadele gücünü arttırır. Yani yaptıklarının gerçek anlamını bilmeyenler, bunu daha doğru olarak bilenlere göre, daha iyi mücadeleler verip daha büyük fedakarlıklar yapabilirler. Ama burada sorun, sosyolojinin konusu da olmaktan çıkar psikolojinin konusu olur. Elbette insan bir moral makinasıdır. Gerçeklikte karşılığı olmasa da bir ideal hayata anlam verip en büyük diğerkamlıkların yolunu açabilir, açıyor da. Ama biz burada insanların psikolojileriyle değil, toplumun genel gidiş yasalarıyla ilgileniyoruz.
*
Marks eserini tamamlayabilseydi, ekonomi politik kısmını bitirip, modern kapitalist toplumun daha somut olarak yapısını inceleyebilseydi, modern kapitalist devletin, ulusların, dünya ticaretinin vs. alanına da girecekti, yani tarihin ve sosyolojinin alanına girecekti.
Engels’in yayınladıklarıyla birlikte Kapital’in üç cildi bu alanlara girmez. Marks’ın ilk planı tamamlanmadan kalmıştır.
Örneğin Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da planını şöyle anlatır:
1) Bütün toplum biçimlerine az çok uyan (…) genel soyut belirlemeler; 2) Temel sınıfların dayandıkları burjuva toplumun iç yapısını oluşturan kategoriler. Sermaye, Ücretli Emek, Toprak mülkiyeti. Bunların arasındaki karşılıklı ilişkiler. Kent ve köy. Üç Büyük toplumsal sınıf. Bunlar arasındaki değişim. Dolaşım. Kredi (özel).”
Kapital’in (Engels’in yayınladıklarıyla beraber) üç cildinin konuları aşağı yukarı bunlardır denebilir. (Kaldı ki burada da eksik yanlar var. Kent, köy vs.)
Ne var ki, Marks’ın bu planında yer alan ama hiç giremediği konular şunlardır: (Marks Devam ediyor)
3) Devlet biçiminde burjuva toplumun yoğunlaşması. Kendisiyle ilişki içinde ele alınması. “Üretici olmayan sınıflar”. Vergiler. Kamu borçları. Kamu kredisi, Nüfus. Sömürgeler. Göç. 4) Uluslararası Üretim İlişkileri. Uluslararası iş bölümü. Uluslararası değişim. İhracat ve ithalat. Kambiyo kuru. 5) Dünya pazarı ve bunalımlar.”
Marks bu alanlarda yazamadı bile.
Elbette orada burada değinmeler değerlendirmeler var. Ama Kapital’deki gibi sistemli bir inceleme yok.
Kaldı ki bu bir taslak plandır. Muhtemelen çalışmaya başlayabilseydi çalışma içinde bu plan da tamamen değişebilirdi.
Dikkat edilirse, Marks, soyuttan somuta, somut kapitalist devletlere, uluslara, somut dünyaya doğru gitmektedir.
Maalesef Marks’tan sonra gelenler de bu yarım kalmış işi sistematik biçimde tamamlama yolunda bir yol kat etmemişlerdir.
Ama eksiklik sadece bu kadar da değildir somut toplumun analizi söz konusu olduğunda. Dikkat edilirse, Marks henüz modern kapitalist toplumlar alanındadır taslağında. Kapitalizm öncesi ile kapitalizmin ilişkileri alanı planda bile yoktur.
Ne var ki, Kapitalizm beyaz bir kağıt üzerine yazılan yeni bir yazı gibi ortaya çıkmaz ve gelişmez. Kapitalizm öncesinin var olduğu bir dünyada doğar, yayılır ve derinleşir. Sermayenin gerçek tarihsel hareketi böyle gerçekleşir.
Bu somut tarihsel hareketin analizini yapmak gerekir.
Bunu modern biyolojideki hayat birliklerine benzetebiliriz. Canlıların birbiriyle ortaklaşa karşılıklı ilişkisini kavramadan evrimi ve onların yapısını tam anlamıyla açıklamak mümkün değildir. Örneğin, çok hücreliler ortaya çıktığında tekhücreliler yok olmaz. Hatta çok hücrelilerin varlığı tek hücrelilerin varlığı ve evrimi için yeni nişler, yeni olanaklar da demektir. Örneğin bağırsaklardaki bakterileri ele alalım. Çok hücrelilerin bağırsakları aynı zamanda bakteriler için yeni bir yaşam alanıdır. Ve sadece bu kadar da değildir. Çok hücreli de o bağırsaklarındaki bakteriler, tek hücreliler olmadan da yaşayamaz. Onunla bir simbiyoz ilişkiye girer.
Kapitalizm ile kapitalizm öncesi toplumlar ve ilişkiler de böyledir.
Marks, bunun nasıl bir yöntemle ele alınabileceğini ve alınması gerektiğini Kapital’in üçüncü cildindeki Rant bölümü gösterir; bizlere metodolojik bir örnek sunar.
Bilindiği gibi, Rant, (toprak geliri) kapitalist üretimin ve değer yasasının kendisinin zorunlu bir varlık koşulu ve sonucu değildir. Bu kapitalizm öncesi toplumsal ilişkilerin, toprak üzerindeki özel mülkiyetin bir sonucudur. Aslında saf kapitalizm açısından toprak hava gibi, su gibi bir üretim koşulu olduğundan, kapitalizm açısından toprakların kamulaştırılması kapitalizm için daha ideal bir koşuldur.
(Bu nedenle radikal demokratlar (burjuvalar) daima toprakların kamulaştırılmasını, en azından büyük toprak sahiplerinin toprak üzerindeki tekeline son verilmesini savunmuşlardır. Örneğin buna uygun olarak ABD’de iç savaş batıdaki “bakir toprakların” ne yapılacağı savaşıydı da. Osmanlı’nın hızlı yayılmasını sağlayan “toprak reformu” gibi, yani bir çift öküzle bir aileyi geçindirecek toprağı üretici çiftçiye vermek gibi, bir toprak dağılımı yapılmıştı ABD’de. İç savaş bunun savaşıydı. Marks’ın deyişiyle “bakir toprakların” büyük toprak sahibine, köleciye fahişelik mi, küçük çiftçiye karılık mı edeceği savaşıydı. Bugünkü ABD bütün dinamizmini bu iç savaşa da borçludur. ABD hiçbir karşı devrim geçirmemiş, burjuva devrimini iki kez yaşamış (hatta 50-ve 60’ların mücadelesiyle üç kez yaşamış) bir ülke olduğu için kapitalizmin modeli ve idealidir.)
Ama bu sadece büyük toprak sahipleri ile de böyle olmaz. Örneğin aynı zamanda kapitalizm öncesinin temel sömürü biçimi olan, artı ürüne ekonomi dışı zorla el koyma ve bunu yapan Devlet ile de aynı simbiyoz ilişki oluşur.
Örneğin, Fransız devrimi Jakobenlerin tasfiyesinden sonra, Napolyon’un karşı devrimi ile ezilince, büyük toprak sahipliği geri getirilemese de, eski mutlak merkezci devlet yeniden ihya edilmiştir. Bu nedenle radikal demokratlar (yani burjuvazinin genel ve tarihsel çıkarını savunanlar) tıpkı toprakların kamulaştırılması gibi, ucuz devleti, yani merkezi ve bürokratik olmayan bir devleti savunurlar. Aynı zamanda en tutarlı ve radikal demokrat olması gereken sosyalistler de bunu savunurlar ve de savunmalıdırlar. Marks Engels, Lenin zamanında böyleydi ama sonradan Stalinizle birlikte bunlar unutuldu. Sosyalistler gerici merkezi ve bürokratik devletçilere dönüştüler.
Tabii burada sınıf kavramına da gelinir. Sınıflar ekonomi politiğin değil, sosyolojinin konusudurlar. Sınıflar bir kere ortaya çıkınca, kendilerini ortaya çıkaran ekonomi politiğin yasalarına bağlı ilişkiler üzerinde de karşı bir etkide bulunurlar. Yani sınıfın çıkarı ile, saf ekonomi politiğin konusu olan değer yasasının genel eğilimi özdeş değildir. Keza bir sınıfın alt zümresinin çıkarıyla sınıfın tümünün çıkarı, kısa vadeli çıkarla uzun vadeli çıkar da özdeş değildir.
Yani o meta ilişkileri içinde bir kere burjuvazi ortaya çıkıca, sınıfların çıkarları metanın kendi mantığına uygun çalışmaz. Sınıflar bir kere ortaya çıkınca, sınıfların çıkarı tabiri caiz ise, kapitalist ilişkilerde bir sürtünmeye yol açar. Örneğin, saf kapitalizm açısından en azından büyük toprak mülkiyetini kaldırmak gerekirken, Burjuvazi işçi sınıfı korkusundan, Toprak sahiplerine rant haracını vermeye razı olur. (Sonra da elini verip kolunu kurtaramayınca işçileri ve köylüleri onlara karşı kışkırtıp durumu kurtarmaya çalışır. İşçiler ve köylüler sokağa çıkınca da bu sefer onları dizginleyebilmek için büyük toprak sahipleriyle tekrar ittifak yapar. 19. Yüzyılın Avrupa’sının toplumsal mücadeleleri bu kısa özete indirgenebilir.) Ve tabii bu da kapitalist topluma has ilişkilerin ve yine ona uygun bir üstyapının yerleşmesinde bir sürtünmeye yol açar.
Yani kapitalist bir toplum ve kapitalist ilişkilerin yayılması sadece kapitalizm öncesini tasfiye etmez, toplumu değer yasasının daha sürtünmesizce işleyeceği bir hale getirmez, aksine aynı zamanda kapitalizm öncesinin gerek sınıfları, gerek ilişkileri, gerek kurumları ile simbiyoz bir ilişkiye girip aynı zamanda onları güçlendirir.
Örneğin ABD ve İngiltere gibilerin dışında, yani örneğin o zamanın Almanya ve Fransa’sında aslında kapitalizm öncesinin, ekonomi dışı zorla artı ürüne el koyan devletiyle ittifak yapar. Bu nedenle Marks, Prusya devletine karşı mücadeleyi öne çıkarır ve Kapitalizme veya burjuvaziye karşı sosyalist bir söylemle Prusya devletiyle uzlaşan (Türkiye’deki ulusalcıların 19. Yüzyıl Almanya versiyonu olun) Lassal’a karşı durur. Prusya Şark despotluğunun oralardaki bir yankısıdır.
Hatta Türkiye gibi, Osmanlı gibi ülkelerde, yani eski uygarlık beşiklerinde, Devlet burjuvazi ile ittifak yapar kendi ömrünü uzatmak için.
Sadece devletle de olmaz bu karşılıklı bağımlılığın, kapitalizm öncesi ile kapitalizmin bu simbiyoz yaşamının ilişkisi.
Kapitalizm öncesinin Tefeci Bezirgan sermayesi ile de olur. Bunu en iyi gösteren Hikmet Kvılcımlı’dır.
Kapitaist sermaye ile kapitalizm öncesi sermaye arasında çok temel bir zıtlık vardır. Kapitalizm öncesi sermaye üretimle ilgisizdir. Dolayısıyla modern kapitalist sermayenin aksine bu sermaye güçlendikçe toplumda üretim geriler. Prekapitalist Sermayenin güçlenmesi Toplumun bir bütün olarak yoksullaşmasına yol açar. Tefeciler zenginleştikçe köylü yoksullaşır. Tüccarlar, ürününün değerini bilmeyen kapalı köy ekonomilerinden ucuza alıp başka yerde pahalı satar ve bir bütün olarak toplum zenginleşmeden değer tüccarların ellerinde toplanır. Artı değerin veya karın kaynağı, değer transferidir, onun yaratılması değildir.
Modern sermaye ise, işgücü denen meta sayesinde, artı değeri üretim sürecinin kendisinde elde eder. Sömürü üretimde gerçekleşir. Bu nedenle Kapitalist toplumda sermayenin egemenliği arttıkça toplum o ölçüde zenginleşir, o ölçüde daha çok üretim yapmış olur bir bütün olarak. Elbette bu toplam zenginlikten işçilerin aldığı nispeten geriler ama bu bile çoğu kez mutlak değerler açısından bir zenginleşme anlamına gelir.
Aynı mekanizma, prekapitalist ilişkilerle modern kapitalizmin simbiyoz ilişkisi örneğin kadının baskı altına alınması ve kadın emeğinin çifte sömürüsünde; sömürgelerde vs. de ortaya çıkar.
Yani, Marks, Kapital’de, kapitalizmi nispeten saf biçimiyle ele almayı bitiremediği gibi, kapitalin gerçek tarihsel hareketinin, yani modern kapitalizmin, kapitalizm öncesiyle bu simbiyoz ilişkiye girişinin ve onunla bambaşka bir sistem oluşturmasının analizine hiç giremedi. (Sadece İrlanda sorununda olduğu gibi politik bağlamda ilgilenerek bazı dahiyane çıkarsamalar yaptı.)
Bu eksiğe Ernest Mandel, Rosa’nın artı değerin gerçekleşmesiyle ilgili teorisini eleştirirken değinir. Saf bir kapitalizmde Rosa’nın değindiği sorunun olmayacağına dikkati çeker ama aynı zamanda bunun gerçek tarihsel harekete, yani kapitalizmin gerçek tarihte kapitalist olmayan bir çevreye doğru yayıldığına ve karşılık düştüğünü de belirtir. Hatta başka bir bağlamda, konuyu bu yönde inceleme görevini önüne koyar. Ama kendisi de yapamaz ve çağdaş kapitalizmin kimi görüngülerini açıklama yönünde yoğunlaşır (“Uzun Dalgalar”, “Geç Kapitalizm” gibi eserleri).
Yine de bu alanda, yani kapitalizmin kapitalizm öncesiyle bir simbiyoz ilişkiye girmesi alanında tamamen bir boşluktan söz edemeyiz.
Kıvılcımlı özellikle, modern ve Finans-Kapital’e dönüşmüş sermayenin ve antika sermayenin ilişkisini incelemiştir.
Yine Kıvılcımlı, “Devletçiliğimiz” dediği, kapitalizm öncesi devletin modern kapitalizmle simbiyoz ilişkisini ele almış ve bunun Türkiye’deki toplumsal mücadelelerde, strateji ve programda yol açtığı değişikliklere ilişkin son derece önemli sonuçlar çıkarmıştır
Yine Kıvılcımlı, kadının ezilmesini ele alırken benzer yaklaşımlar sergilemiştir. Özellikle “Türkiye’nin Üç katlı Sosyal Ehramı Kadın Sosyal Sınıfı” gibi metinleri metodolojik bir yol açıcıdır.
Tabii bu arada özellikle feminist hareket, Kıvılcımlı’dan bağımsızca, kapitalizmin nasıl bir mekanizmayla, kapitalizm öncesinin kadının ezilmesi, ev emeği ile ilişkisine, yani iş gücünün üretimi ve yeniden üretimi, dolayısıyla kar oranlarının arttırılması bakımından ev emeğinin nasıl modern kapitalizm tarafından aynı zamanda güçlendirildiğine ilişkin literatürü de burada zikredilmelidir.
Toparlarsak, somut toplumun analizi yolunda, Marks’ınki gibi sistematik ve bütünsel bir eser yoksa da, sonradan birbirinden bağımsızca yapılmış katkılar bulunmaktadır.

*
Kapitalizm ve kapitalizm öncesi ilişkisinde genel tarihsel eğilim ise söyle özetlenebilir:
Kapitalizm bir yandan tüm toplumsal yaşamı değer yasasının egemenliği altına alır, böyle genel ve ağırlıklı bir tarihsel eğilimi vardır. Bu nedenle, “Marks, gelişmiş bir toplum geri bir topluma geleceğini gösterir. Aldırmıyorsun ama bu anlattığım senin hikayendir” der.
Ama diğer yandan, kapitalizm öncesinin ilişkileri, sömürü ve baskı biçimleri, üstyapısı devlet biçimleri ile bir tür simbiyoz ilişkiye girerek onları güçlendirir. Birinci eğilimin tam tersine bir eğilimdir bu. Böylece sermayenin gerçek tarihsel hareketi de gerçekleşir. Bu eğilimin sonucunda ise, gelişmiş bir toplum geri bir topluma geleceğini göstermez artık. Yani “az gelişmişliğin gelişmesi” ortaya çıkar.
Bu iki eğilim aynı zamanda ve bir arada bulunur.
Ancak hangi eğilimin ağırlıklı olduğu kapitalizmin tarihinde değişir.
Kanımızca, 19. Yüzyıl Avrupa’sında, Marksların çağında birinci eğilim baskındı.
Yirminci Yüzyılda Kapitalizm’in dünyaya yayılışında ikinci eğilim baskın oldu (Emperyalizm, Az Gelişmişlik, Yeni Sosyal Hareketler)
Başında bulunduğumu yirmi birinci yüzyılda ise, tekrar birinci eğilimin ağırlık kazandığı görülüyor.
Bunda Sovyetlerin çökmesinin de bir etkisi vardır elbette. Ama Özellikle internetin ve Akıllı Telefonların (bilgisayarların) yayılması, globalleşme (Dünya ticaretinin üretimden hızlı büyümesi) bu eğilimin ağırlık kazanmasına yol açmış görünüyor.
Bu iki zıt eğilim, fizikteki, evrenin Big Bang sonrası genişlemesine ve buna mukabil galaksilerin oluşmasına benzetebilir. Aslında Big bang’tan sonra evrende maddenin beli yerlerde yoğunlaşması olmaması gerekir çünkü bu farkı yaratacak bir neden yoktur.
Ama evren bir yandan genişlerken bir yandan da galaksiler oluşmuştur. Yani saf hareket bir şekilde bozulmuştur. Neden nasıl olduğunu bilmiyoruz. Birçok teori var.
Galaksilerin oluşması, evrenin genişlemesine zıt eğilim, genel genişlemeyi ortadan kaldırmaz ama onunla birlikte var olur.
Kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişmesi de benzer biçimde tanımlanabilir.
Türkiye gibi, eski uygarlık beşiği ülkelerde ikinci eğilim daha baskındır. Bu nedenle, hem kapitalizm hem de kapitalizm öncesinin, yani özüyle şark devletinin çifte kamburu bir aradadır.
Bu nedenle Türkiye, kapitalist ilişkilerin egemen olduğu bir ülke olmasına rağmen önündeki devrimci görev sosyalizm değil, demokratik bir devrimdir. Çünkü kapitalizmin gelişmesi kapitalizm öncesinin ilişkilerini ve özellikle devleti tasfiye etmez, aksine onu güçlendirir ve en modern araçlarla donatır.
*
Ama aslında yeryüzü ölçüsünde, kapitalizm son yıllarda öylesine muazzam teknolojik ve bilimsel devrimlerin yapılmasına yol açmıştır ki, eğer bu devrimlerin sonuçları yayılırsa, Marks’ın önceden göremediği ve göremeyeceği, bizlerin bile hayal edemediği, ama teorik bir var sayım olarak teorisinden çıkacak olan, kapitalizmin belli bir noktadan sonra var olamayacağı şeklindeki bir gelişim yoluna girebilir bugünkü kapitalizm.
Evet yapay zeka, robotik gibi konulardan söz ediyoruz
Yani birkaç on yıl sonra robotlar giderek bütün üretimi yapabilir hale gelebilir.
Eğer insanlık bir atom savaşı vs. ile kendini yok etmezse, kapitalizm ve ulusal devletlerin hatta kapitalizm öncesinin şark despotluklarının bile egemen olduğu çağda, hiçbir değer yaratmayan robotların tüm toplumsal zenginlikleri yarattığı, yani fiilen zenginliklerin gürül gürül akabileceği bir durum ortaya çıkabilir.
Yani fiilen emek ve değer, yani ekonomi politiğin konusu yok olmanın kıyısına gelebilir.
Bu durumda kapitalizm fiilen olanaksız hale gelir çünkü robotlar artı değer üretemez.
Kapitalizm komünist toplunun üst aşamasına den gelen bir üretkenlik düzeyi ile bir arada bulanamayacağından kapitalizmin çöküşünü yaşayabiliriz.
Bu muhtemelen hiç de tahmin edemeyeceğimiz, öngöremeyeceğimiz biçimlerde gerçekleşebilir.
Kim bilir, böylece bizler gibi geri ülkelerin demokrat ve sosyalistlerinin önündeki görevler olaylarca aşılmış olacaktır.
Kim bilir belki, teknik gelişmenin bir yan ürün olarak kolayca halledilebildiği; yani fiziki olarak eskimeden moral yıpranmaya uğrayarak kullanım değerini yitirmiş akıllı telefonlar gibi, kullanım tarihi geçmiş, bir mücadeleye, çabaya ömrünü vermiş bir kuşak olarak sıramızı savacağız.
Gelecek yazılarımızda biraz da bu konulara gireriz.
Demir Küçükaydın
5 Kasım 2017 Pazar
Bloglar:
Video:
Podcast:
İndirilebilir kitaplar:
Bu yazı Blockchain tekniğiyle çalışan Steemit’te şu linkte yayınlanmıştır:

2 yorum:

ümit dedi ki...

Teşekkürler. yazının devamını bekliyoruz.. yeni yazınızın redaksiyondan geçmesi dileğiyle:). zaten konu ağır... anlayışla karşılayacağınızı umuyorum

Demir Küçükaydın dedi ki...

Teşekkür ederim. haklısınız aceleyle yazdığım ve yayınladığım için çok kötü. Daha kısa ve özenli yazmak için zamanım yok. Lütfen kusuruma bakmayın.
Dostlukla