20 Nisan 2017 Perşembe

CHP’nin Cevabı: “Ben Mecliste Kalıyorum, #HAYIR Diyenler Sokaktan Çekilsin”

CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun yaptığı sadece tutarsızlık değildir.
Zaten kimsenin bir parça bile tutarlılık beklediği yoktu.
Ama yaptığı, bizzat sokağa, direnmeye çağırdığı insanları sırtından hançerlemektir; vatandaşlık hakkını kullanmak üzere direnmeye çağırdıklarına ihanettir.
Neden ve nasıl?
CHP önce şunu diyor:
“"Yasa, 'Mühürsüz oy pusulası geçersizdir' diyor. Takdir hakkını hâkime bile bırakmıyor. Hukuk buna ‘Emredici hüküm’ diyor. Anayasa Mahkemesi’nin de aynı doğrultuda kararı var.”
Yani hak ve hukuku koruması gereken organlar bizzat hak ve hukuku çiğnemiştir.
Halkın dediği gibi “işi yapan kadı, kadıyı kime şikâyet edeceksin”. “Balık baştan kokmuş”.
Et kokarsa tuz basılır. Ya tuz kokarsa”.

Burada 1961 Anayasası’nın girişine bile yazılmış “milletin direnme hakkı” doğar.
Bir hakkı kullanıp kullanmamak ayrı bir şeydir.
Ama hakkın elde tutulması ayrı bir şeydir.
Çünkü politik mücadele eni sonu farklı çıkar ve konumdaki güçlerin ilişkisine dayandığından bir hakkı kullanıp kullanmamaya veya ne zaman nasıl kullanılacağına karar vermek için güç dengelerine bakılabilir.
Bu anlaşılabilir.
Ama bizzat bu güç dengelerini etkileyebilmek için, hak hep elde bulundurulmalıdır.
Peki, CHP ne yaptı?
Önce halkın buna direnmesinin, protesto etmesinin bir hak olduğunu söyledi.
Hatta kendilerinin Meclis’i terk etmeyi bile gündemde tuttuklarını söyledi.
Çünkü hakkı hukuku koruyacak organlar haksızlığın ve hukuksuzluğun aracı haline gelmişlerse kendisinin de bu hakkı olur.
Buraya kadar iyi kötü akıllıca bir politikaydı.
Böylece zaten bağımsızlığı kalmamış YSK üzerinde, Erdoğan’ın baskısını biraz olsun dengeleyebilecek bir baskı oluşturarak belki onun daha tarafsız bir karar almasına vesile olabilirdi; olmasa bile en azından zorlamış olurdu.
Çünkü bütün dünyada bu gibi durumlarda karar vericilerin aynı zamanda politik dengelere karşı hassas olduğu bilinmeyen bir şey değildir.
Avrupa ve ABD’nin o çok övülen bağımsız hukuku, hatta uluslar üstü sayılacak İnsan Hakları Mahkemeleri, Adalet Divanları bile bundan azade değildir.
İşte tam bu noktada CHP direnmeye çağırdığı insanlara ihanet etti.
Tam da YSK itirazlar üzerine karar almak üzere toplanmışken veya toplanmak üzereyken CHP yöneticilerinden Levent Kök,  Meclisten Çekilme ile ilgili olarak “MYK’ da yapılan değerlendirmelerde böyle bir kararın uygun olmayacağı kararına varılmıştır.” diye beyanat verdi.
Yani aslında YSK’ya “korkma, için rahat olsun içimizdeki bazı gençlerin heyecanlı çıkışlarını ciddiye alma, biz meclisi terk etmeyeceğiz” mesajı verdi.
YSK da gayet rahat reddini ilan etti.
Ama CHP’nin ihaneti burada bitmedi.
Cidden mücadele etmek isteyen bir partinin elindeki bütün yasal olanakları sonuna kadar kullanmaya çalışması, bütün yolları tüketmeyi denemesi anlaşılabilir.
Bu nedenle YSK’dan sonra AYM ve AİHM’ne gidilmesi, buralardan bir sonuç elde etmek girişimlerde bulunması da doğrudur.
Ama bu girişimler esnasında da baskıyı eksik etmemek için o direnmeye çağırılan kitlenin sokakta bulunması gerekir.
Ayrıca meclisi terk etme opsiyonunu da elde bulundurmak gerekir.
Yani CHP Meclisten çekilmeyi de düşünebiliriz diyen sözcüsünü refüze ettiği gibi, Levent Kök’ü de refüze edebilir ve hayır bu opsiyonu elimizde bulunduruyoruz diyebilirdi Kılıçdaroğlu. CHP’li “kurt politikacılar” bunu bilmeyecek kadar aptal değildirler.
Ama tam da YSK’daki reddin ardından, tam da hukuki prosedürün ikinci kısmı başlamışken Kılıçdaroğlu’nun çıkıp tekrar
Fakat "Meclis’i terk etmek gibi bir niyetimiz yok. Meclis’ten neden çekilelim. Bizi oraya millet gönderdi. Orada olacağız ve yapılan seçim hilesine karşı milletin hakkını savunacağız"
demesi sırta saplanan ikinci bir hançer, ikinci bir ihanettir.
CHP birden bire, başına topladığı cinleri dağıtamayan büyücü durumuna düştüğünü görmüş, sokağa çıkıp direnen kitleden ve #HAYIR Hareketinden ürkmüş ve artık sokakta bulunmanın hiçbir sonuç almayacağı, sokakta bulunmanın boşa kürek sallamak olduğu mesajını vermiştir.
Ama bu mesaj aynı zamanda Erdoğan’a “OHAL’i kullanarak bu sokağa çıkanları ezebilirsin” demektir.
CHP’nin elindeki silahı, yani Meclisi terk etme hakkını bile peşin peşin kullanmayacağını ilan etmesi, basiretsizliği hemen neticesini gösterdi.
Erdoğan ve AKP hemen karşı saldırıya geçip, üst organlara itiraz hakkını bile tanımadıklarını ilen ettiler. Kendisine saygısı olmayana başkasının saygısı olur mu?
Ve Adalet Bakanı: “AYM'nin de, AİHM'in de, YSK'nın halk oylaması kararını inceleme yetkisi yoktur!” dedi.
Şimdi CHP kayıkçı dövüşüne devam etsin, var mıdır yok mudur diye.
Erdoğan’ın dediği gibi, “Atı alan Üsküdar'ı geçti”. Üstelik bu durumda atı da çalmadı, CHP ona hediye etti. CHP Köroğlu değil, kör.
Bunun ikinci sonucunu yani sokakta protesto edenlere karşı şiddet kullanılmasını da bugün ya da yarın görürüz
*
Peki, CHP neden böyle yapıyor?
Aslında CHP, CHP değildir.
Devlet Partisi’nin parlamento ve siyaset alanındaki uzantısıdır.
CHP’nin politikaları Devletin politikalarıdır.
Devlet CHP aracılığıyla demokratik özlemleri olan Alevileri, laik şehirlileri, hatta mütedeyyinleri kendi kontrolü ve örgütlenmesi altında tutar.
Devlet artık bu referandum oyununun bitmesini ve “beka sorunu”na, yani Kürt Özgünlük Hareketi ile mücadeleye yönelinmesi yönündeki kararını ve kararlılığını CHP’nin bu yaptıklarıyla aracılığıyla ilen etmiştir.
*
Devletin örgütlediği CHP’nin kontrolündeki bu kesimlerin onun kontrolü dışına çıkarılmasıdır, demokratların temel sorunlarından biridir.
Bunun da bir tek yolu vardır.
Kitlelerin hareketi ve örgütlenmesi.
#HAYIR Hareketi ve sonrasındaki direniş hareketi böyle bir hareketin ortaya çıkmasının ipuçları, başlangıçlarıydı.
Devlet tehlikeyi gördü ve CHP aracılığıyla “oyun bitti şimdi herkes evine” dedi.
Doğu Perincek aracılığıyla bunu açıkça da söyledi.
CHP’nin böyle sokağa çağırdıklarını sırtından hançerlemesi, Doğu Perincek’in söylediklerinin CHP tarafından da tekrarlanması anlamına gelmektedir.
*
Peki, #HAYIR hareketinin ne yapması gerekiyor?
En azından elimizde CHP’nin istemeden de olsa başlamasına katkıda bulunduğu bir hukuki prosedür var: AYM ve AİHM başvuruları.
Bu süre boyunca bu referandumun sonuçları kesin değildir ve geçersizdir.
Sanki geçerliymiş gibi davranan Erdoğan ve AKP şu an bir yetki gaspı ve emrivaki yapmış bulunmaktadırlar.
Bunun tanınmadığının ilanı, yani hareketin her ne bahasına olursa olsun sürdürülmesi gerekmektedir.
Ancak hareketin bu güne kadar sürdürdüğü ve başladığı biçimle devamı mümkün değildir.
Çünkü OHAL de var ve Erdoğan derhal kararlı bir şekilde saldıracaktır. Sadece kendisi için uygun anı beklemektedir.
Bu saldırıya karşı nasıl mücadele edilebilir.
Savaşın kuralı savaşı düşmanın istediği şartlarda kabul etmemek, onu kendi istediğimiz şartlarda savaşmak zorunda bırakmaktır.
Böyle OHAL kapsamına giren gösteriler tam da Erdoğan’ın istediği koşullarda mücadeleden başka bir şey değildir ve burada binlerce polisi, gizlice örgütlediği çeteleriyle o güçlüdür.
Savaş bu alanda baştan kaybedilir. Burada savaşı kabul etmemeli bizim için daha elverişli olacak bir mevzie çekilmeliyiz.
Politikada ve savaşta, hatta normal fizik kurallarında bile, ileriye gidebilmek için gerilemek gerekir.
Bir uzun atlamacı, gerileyişinden aldığı hızla ileri fırlayabilir.
Bir oku ne kadar uzağa atmak istiyorsanız, yayı o ölçüde geriye doğru germeniz gerekir.
Bugünden tezi yok, Polis’in saldırısına fırsat vermeden, direnişin ve gösterilerin, gösteri ve yürüyüş özgürlüğü ve hakkı alanından (OHAL’de aslında bu hak da yok), temel yurttaş hakları (Yani bir yerde bulunmak, istediğini giymek, yaşamak, soluk almak vs.) alanına geri çekilmesi ve orada güç toplamaya başlaması gerekir.
Yani ta ilk #HAYIR kampanyasının başında önerdiğimiz mücadele biçimi uygulamaya geçilmelidir.
Her akşam belli yer ve saatlerde, mümkünse işten çıkan normal vatandaşların gelebileceği zaman ve yerlerde BULUNMAK.
Bulunmak” sözcüğünü bilerek seçiyoruz.
Çünkü her yurttaşın istediği yerde kimseye zarar vermediği takdirde bir yerde bulunma, yani durma, oturma, yürüme, uzanma, bekleme hakkı vardır.
Yani belli bir yerde ve zamanda, biçimsel olarak gösteri yürüyüşleri alanına girmeden, kimimiz duracak, kimimiz yürüyecek, kimimiz oturacak, kimimiz sohbet edecek, kimimiz göğe bakacak, kimimiz insanlara bakacak, kimimiz yere bakacak. Ama herkes aynı yerde aynı saatlerde bulunacak. Yani gösteri yürüyüşleri kanunu alanına girmeden gösteri yapacak.
Tabii bu biçim içinde hiç kimsenin bir slogan atmaması, bir bayrak taşımaması, bir pankart veya flama taşımaması gerekiyor.
Bir tek sözcük veya sembolü göğsümüze, sırtımıza, gömleğimize, şapkamıza iliştirebilir veya yazabiliriz.
Örneğin bu bir #İtirazımVar sözü olabilir. Muhakkak ki daha iyisi de bulunabilir.
Bu ikinci derecede önemlidir. Bir şey doğrudan söylenmeden de söylenebilir. Önemli olan o işaretin, sembolün, sözün ne anlama geldiğini herkesin aynı şekilde anlamasıdır.
Önemli olan hiçbir siyasi partiye, görüşe göndermesi olmayan, sadece somut hedefi; yani hukuk dışı uygulamaya ve karara son verilmesi ve hukuk dışı uygulamanın tanınmadığının ilan edilmesini ifade edecek bir tek sözcük veya bir sembol.
Hatta tanımlamayı seçimlerin iptali olarak bile tanımlamamak gerekir; sadece yasanın gereğinin uygulanması.
Böylece evet diyenlerin de katılabileceği, hukuku savunan çok geniş bir kesimi birleştirebilecek ama aynı zamanda son derece sınırlı ve küçük bir hedef belirlenmiş olur.
Çünkü sorunu böyle koymak sadece #HAYIR’ı savunmaktan çıkar, evet diyenin de hakkını ve hukukunu korumak anlamına gelir. Bu nedenle geçen yazımızın başlığı “#HAYIR’dan Hukuk’a” diye başlıyordu.
#HAYIR hareketi bunu yapabilir ve böyle bir harekete dönüşebilirse, çok cılız olarak bile başlasa, bu içerik ve biçimle hem muazzam büyür hem de süreklilik sağlayabilir.
Bu biçim ile sadece #HAYIR demiş bulunan normal vatandaşların değil; evet de demiş olsa bu hukuksuzluğun bir gün kendini de vuracağını düşünen tüm vatandaşları harekete geçirmek mümkündür.
AYM ve AİHM başvuruları, bu hareketi sürdürmek için, gündemde tutmak için büyük bir olanak sunmaktadır.
*
Pasif ve sivil direnişin gücü küçümsenmemelidir.
ABD’deki siyahların hareketi böyle başlamıştı.
Kölelerin, aşırı baskı görmüşlerin başka hiçbir yolu yoktur.
İsa, Gandi, Martin Luther King’in kölelik ve kast sisteminin egemen olduğu yerlerde ortaya çıkmış olması bir rastlantı değildir.
Bu devlet kendi yarattığı Türkleri ve Müslümanları köleleştirmiş bulunuyor; daha doğrusu köleler olarak yaratmış bulunuyor.
Bu görünmez kölelik zincirlerini kırmak, modern demokrat yurttaşlara dönüşebilmek için en pasif, en uygar, en yasal biçimlerde direnmeye başlaması, bunun mümkün olduğunu görmesi gerekiyor.
Ayrıca şiddetsiz ve şiddete dayanan direniş biçimleri üzerine incelemeler istatistikî olarak göstermektedir ki, şiddete dayanmayan, pasif mücadele biçimlerinin başarı oranı çok daha yüksektir. Çok geniş bir kesimi birleştirip harekete geçirebilmektedir ve egemenlerin, diktatörlerin elindeki bütün silahları almakta veya onları kullanılamaz kılmaktadır.
Türkiye solunun politik kültürü içinde bu mücadele biçimlerinin pek yeri yok.
Kitleselliğin nasıl bir güç olduğunu bilmiyor.
Bir an için milyonlarca insanın her gün iş çıkışı şehirlerin, semtlerin meydanlarında ses çıkarmadan örneğin göğüslerinde sadece #İtirazımVar sözleriyle bulunduğunu ve sonra yine sessizce evine gittiğini düşünün.
Bunun karşısında hiçbir güç duramayacağı gibi böyle bir hareket fiilen demokratik bir ulusun ve devletin fiili bir ortaya çıkışı anlamına gelir.
Bu öneriyi görün lütfen.
Göreceksiniz bütün bu tıkanıklığı bu içerik ve biçim aşabilecektir.
20 Nisan 2017 Perşembe





Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...