28 Aralık 2016 Çarşamba

Hedef ve Görev Tanımı: Erdoğan Baş Sorundur. Erdoğan Hal Olmadan Hiçbir Sorun Hallolamaz. Nokta!..

Bir mücadelede net ve doğru bir hedef ve görev tanımının hayati önemi vardır. Hedef ve görev tanımlamanız yoksa, net değilse veya yanlış ise, daha baştan yenilgiye mahkûmsunuz demektir.
Çünkü net bir hedef ve görev tanımı, sizin yakalanacak ana halkayı doğru belirlemenizin, strateji ve taktikleri doğru tanımlayıp uygulayabilmenizin olmazsa olmaz koşuludur.
Bugünkü demokratik muhalefetin böylesine güçsüzlüğünün nedeni bir araya gelememesi falan değildir. Muhalefetin bunca zayıflığının nedeni, hedef ve görev tanımındadır. Ya yoktur, ya net değildir, ya da yanlıştır. Bu en açık biçimde muhalefetin dilinde görülebilir. Hala Erdoğan’la aynı amaç ve kaygılar içindeymişler de onu yanlışları hakkında uyarıyorcasına bir dille konuşuyorlar.
Erdoğan kendi hedef ve görev tanımlamaları içinde son derece doğru ve tutarlı hareket etmektedir.

*
Erdoğan’ın hedef ve görev tanımı bellidir.
Her ne olursa olsun, en küçük bir zayıflık ve gerileme göstermeden tüm gücü elde toplamak. Kendi kayıtsız şartsız mutlak egemenliğini, diktatörlüğünü, tiranlığını kurmak ve yaşatmak.
Kendi açısından son derece doğru bir hedef ve görev tanımıdır.
Çünkü çok ağır suçlar işlemiş bulunmaktadır.
En küçük bir zaaf ve zayıflık belirtisi, en küçük bir geri adım sonu mahkemelerde hesap vermeye veya bundan kaçabilmek için intihara kadar gidecek bir süreç demektir. Bunu herkesten iyi bilen Erdoğan’dır.
Bu nedenle Erdoğan her şeyi yapmaya hazırdır. Bugün ak dediğine, yarın kara demeye; bugün yanlış dediğine yarın doğru demeye; bugün düşman gördüğünü yarın dost diye kucaklamaya; kendini güçsüz hissettiğinde geri adım atmaya hatta yaltaklanmaya; güçlü hissedince de hiç tereddüt etmeden ezmeye…
Bu nedenle, Erdoğan’ı kendi amaçları açısından ele aldığımızda, yaptığı her şeyin bu amaç ve görev tanımları içinde doğru olduğu görülür.
Ve bu anlamda dün Kürt hareketiyle “barış süreci” denilen ateşkesi yaparken; bugün aynı şekilde onlara karşı savaşı başlatan olur. Dün “her istediklerini verdiği” Fethullahçıları; bugün “Feto” diyerek, her türlü hak ve hukuku ayaklar altına alarak, bu yaş bu kuru demeden ezmesi; dün Fethullahçılara dayanarak ve yine her türlü hak ve hukuk kuralını ayaklar altına alarak yaş kuru demeden içeri attırdığı Ergenekoncularla bugün sarmaş dolaş olması: dün liberallere dayanırken bugün onları önündeki en önemli engel olarak görmesi; dün kardeşim dediği Esat’ı; bugün baş düşman ilan etmesi…. Bu liste çook uzatılabilir. (Hatta şimdiden gelecek için bir öngörüde bile bulunabiliriz. İleride bugün ittifak ettiği Askeri Bürokratik Oligarşi ile olayların gelişimi sonucunda olur da papaz olursa, bugün Ergenekonculara yaptığı ittifakın aynısını “Fetö” dedikleriyle yapabilir.)
Bütün bu tutarsızlık ve çelişik gibi görünün davranışlara, yukarıda sözünü ettiğimiz hedef ve görev tanımları açısından bakıldığında Erdoğan’ın aslında son derece tutarlı olduğu görülür.
Muhalefet ise yukarıda değindiğimiz gibi, onun tutarsızlıklarından söz etmektedir. Çünkü onunla aynı amaçları paylaşıyormuş gibi bir mantıkla konuşmakta; Erdoğan’ı temel sorun olarak tanımlamamaktadır.
Hayır baylar, Erdoğan hedefiniz olmalıdır. O düşmandır. Ve düşmanınız kendi amaçları açısından son derece tutarlıdır. Siz düşmanınızı düşman olarak tanımlamadığınız sürece böyle tutarsız ve inisiyatifsiz olarak kalmaya ve yenilgiden yenilgiye koşmaya mahkûmsunuz.
En küçük bir çelişkisi yoktur Erdoğan’ın. Sizin göreviniz onu tutarlı olmaya davet değil; bu çelişik gibi görünen davranışlar ile onun hedefleri arasındaki uygunluğu göstermek ve doğrudan onu ve hedeflerini düşman ve hedef olarak ilan etmektir.
Ancak o zaman bu felç durumu geçebilir ve yavaş yavaş bir toparlanma başlayabilir.
*
Biz ta cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri, özellikle HDP’ye yönelik olarak, bir net hedef ve görev tanımlaması önerdik ve dedik ki: Bugünün Türkiye’sinde esas sorun, sorunların sorunu barış veya Kürt sorunu değildir; hala “Kürt Sorunu”ndan, “barış”tan söz etmek, özgül durumu görmemektir. Esas sorun Erdoğan’dır. Sorunların sorunu Erdoğan’dır. Bir zamanların Mao’dan apartma terminolojisiyle söylersek, elbet “temel çelişki” “Kürt sorunu” veya “demokratikleşme” veya “barış”tır ama “aktüel baş çelişki” Erdoğan’dır dedik. Ortadoğu’da “yaşayan her canlı Erdoğan’dan nasıl kurtuluruz sorunuyla karşılaşacaktır” dedik.
Bu nedenle, örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, HDP’nin kendi içinden bir adayı değil de; Bekaroğlu’nu aday göstermesini önerdik; Bekaroğlu’nun hem CHP’den hem de “Mütedeyyin” denilen kesimden oy alıp Erdoğan’ın seçilmesini engelleyebileceğini yazdık. Gerçekten de HDP, bir parça basiret gösterip Bekaroğlu’nu aday gösterseydi, Erdoğan tehlikesi daha baştan savuşturulabilirdi. Bu tehlike henüz küçükken bertaraf edilebilirdi. Çünkü Bekaroğlu ikinci tura kalabilirdi ve ikinci turda da halkın sağduyusu Bekaroğlu’na başkanlığı verebilirdi.
Ama ne Don Kişot’ta toplantı yapan Gezi’nin kalıntıları, ne de HDP bu gibi görüşlere hiç itibar etmedi. “Kaç tümenin var” hesabı yaptılar. Stratejinin tümen değil, bilim, akıl, öngörü ve Marks’ın dediği gibi bir anlamda da “sanat” olduğunu bile kavramamıştılar.
HDP, hatta biraz da Selahattin Demirtaş’ın emri vaki yapmasıyla, Demirtaş’ı aday gösterdi. Ve yanlış bir hedef ve görev tanımı yaptığından Erdoğan’ın seçilmesini engelleyemeyişini yani başarısızlığını ve yanlışını bir doğru ve sağlanan küçük bir oy artışını başarı gibi gördü ve gösterdi.
Bugün bu yanlışın acı meyvelerini hep birlikte yiyoruz. Demirtaş cezaevindedir şimdi bir zamanlar karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıktığı Erdoğan’ın emriyle.
Seçimlerden önce bütün ajitasyonumuzu Erdoğan’ın diktatörlüğüne giden yolu engellemek için, tam da bu hedef ve görev tanımına bağlı olarak, “HDP’ye Oy Ver, Barajı Yık, Diktatörü Durdur, Barışı Sürdür” girişimini kurduk ve bütün çalışmamızı buna yönelik olarak yaptık. HDP ise bu girişimin adını bile ağzına almadı.
HDP “seni başkan yaptırmayacağız” diyerek, sadece bir taktik hamle, bir seçim sloganı olarak görmesine rağmen, bir bakıma doğru bir hedef ve görev tanımlaması yapmış gibi olduğundan, bu sayede tarihindeki en büyük başarıyı kazandı.
Ama konuyu tam da bir seçim sloganı bir taktik hamle olarak algıladığından, seçimlerden sonra tekrar klasik “barış” ve “Kürt sorunu” hedef ve görev tanımlamalarına geri döndüğünden, Erdoğan’a karşı uzlaşmaz ve cepheden saldıran bir muhalefet olma imkânını teperek, tüm muhalefetle Erdoğan’ın kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasının yolunu açtı.
Sanki ortada meşru bir cumhurbaşkanı varmış gibi davrandı. Onu tanımadığını ilan etmedi. Bir de kendini muhalefete mahkûm ederek tüm kazancını bir gecede yiyen bir kumarbaz gibi davrandı. Üstüne üstlük bakanlar kuruluna girerek onun kanun dışı davranışlarını meşrulaştıran bir işlev gördü.
7 Haziran seçim zaferinden sonra, herkes onun rehavetiyle oyalanırken ve HDP Erdoğan’ın meşru olmadığını ilan edip en sert ve kesin muhalefet ve duruşu sergilemelidir, yoksa çok tehlikeli bir süreç başlıyor dediğimizde; “bu kadar kötümser olmaya gerek yok” diye hor gördüler
İki seçim arasında HDP’nin bakanlar kurulana girmemesini söylediğimizde hiç duyulmadı ve bakanlar kuruluna girildi. Sonra EMEP ve Tüzel skandalı yaşandı ve sonra da istifa edildi. Tam “biz bu naneyi niye yedik” hikâyesindeki gibi davranılmış oldu. Madem istifa edecektin niye girdin. Hâsılı Erdoğan’ın kendileriyle kedinin fare ile oynadığı gibi oynamasına olanak sağladılar.
Hala “barış” üzerinden; “Kürtlerin hakları” üzerinden bir politika yürütüyorlar.
Erdoğan hal olmadan bunların hiç biri mümkün değildir. Erdoğan hal olmadan, bırakalım demokrasiyi, en sıradan asgari ölçüde bir hukuk devleti, hatta kapitalizmin kutsal gördüğü mülkiyet hakkı bile mümkün değildir.
Muhammet “Veda Hutbesi”nde “canınız, malınız ve ırzınız” emniyettedir diyordu ve bunu sağlayıp sağlayamadığını sorarak rıza almaya, yani aklanmaya çalışıyordu.
Bugün kimsenin canı, malı ve ırzı emniyette değildir ve Erdoğan orada durdukça emniyette olması mümkün değildir. Bu en temel sorunlar çözülmeden ne “barış”; ne de “Kürt Sorunu”nu çözmek ve gündeme almak mümkün olur.
Bu görev tanımını yapmadıkları için hala yanlış üzerine yanlış yapıyorlar. Örneğin Demirtaş hala Edirne hapishanesinden saz istiyor, şiir, hikâye yazıyor. Umudu yitirmemekten söz ediyor. Hayır, durumun ne kadar umutsuz olduğunu söylemelidir. Sahte umut hayalleri dağıtmamalıdır. Umut da kaybedilecek bir şeydir. Umutsuz insanlar ancak tüm kararlılıklarıyla mücadele ederler.
Onun yapması gereken tek şey vardır. Erdoğan’ın gayrı meşru olduğunu ilan etmek ve herkesi onu tanımamaya, ona itaat etmemeye çağırmak. Bıkmaksızın, Romalı Cato gibi, Erdoğan’ın gitmesi gerektiğini söylemelidir. Bugün bir tek türkü çalınabilir. Bir tek şiir okunabilir. Bir tek hikâye yazılabilir. “Erdoğan hal Olmadan Hiçbir Şey Hallolmaz!.. Nokta!..”
Bugün muhalefet bunca güçsüz ise ve CHP böylesine köpeksiz köyde değneksiz geziyorsa bunun en büyük nedeni, HDP’nin durumu ve görevleri doğru tanımlamaktan uzak politikasıdır.
HDP ise sanki başkanları ve diğer seçilmişleri keyfi olarak içeri alınmamış gibi hala mecliste, komisyonlarda oyalanarak, tıpkı iki seçim arasındaki dönemde bakanlar kuruluna girerek yaptığı gibi, Erdoğan’ın darbesine figüranlık ediyor; hatta onu meşrulaştırma işlevi görüyor. O zaman girdiği gibi istifa etmişti, şimdi hepsi tutuklanarak aynı işi görüyorlar ve görecekler.
Bu satırların yazarı elbet bilir genel olarak seçimleri ve parlamentoyu boykotun hiç de devrimci Marksist bir politika olmadığını. Ama Devrimci Marksizm’in bir kriteri daha vardır. “Gerçeklik somuttur” der. “Her durum için geçerli bir reçete yoktur” der. “Her durum kendi özgüllüğü içinde ele alınmalıdır” der.
Şu an hala klasik Parlamenter olanaklardan yararlanma taktiğinin yeri ve zamanı değildir.
Şu an yaklaşan terör ve katliama karşı halkın uyarılması; savunma mevzilerinin oluşturulması en acil görevdir. Bizzat böyle bir uyarı ve kararlı reddin kendisi bile bu işin ucuza olmayacağını gösterip geri adım atmasına yol açabilir. Bütün katliamlarda direnenler daha az kayıp vermişlerdir. Ermeni Katliamı bunun örnekleriyle doludur. Ve karşı taraf en küçük bir zaaf gösterdiğinde birden bir kartopu etkisiyle zincirleme bir çözülüş süreci başlayabilir.
HDP’ye ve Selahattin Demirtaş’a buradan bir kere daha öneriyoruz. HDP derhal Erdoğan’ı gayrı meşru ve gaspçı ilen etmeli; onun istifasını ve mahkemeye çıkarılmasını talep etmelidir.
Bu olmadığı takdirde, bu meclisi de protesto için terk etmeli; eğer taktik olarak uygunsa toplu halde vekillikten istifa etmelidir. Tüm dünyaya benzer çağrılar yapmalıdır. Yasaların geçerli olmadığını, bu ülkede kimsenin can, mal emniyeti kalmadığını ilan etmelidir.
Sadece bununla yetinmemeli. Laiklere, Alevilere, Kürtlere ve sıradan inanmış Müslümanlara çağrı yapmalı, Erdoğan’ın katliam hazırlığına karşı canlarını korumak üzere öz savunma grupları kurmaya çağırmalıdır.
Böylece var olan tüm yapıyı karşısına alıp alarm çanlarını çalmış olur hiç olmazsa.
Alarm çanlarını çalmak bile çok önemlidir.
Yarınki bir direnişin tohumları böyle atılabilir.
Kaybedilen her gün, her saat artık dönüşü olmayan noktaya gelişi biraz daha yaklaştırmaktadır.
İnsanlar şu an Türkiye’den kaçarak, imkânları olanlar başka ülkelere yerleşme yolları arayarak bu politikaya ayaklarıyla oy vermektedirler.
Sadece böyle bir davranış bile çok toparlayıcı, doğru bir hedef tanımı olur ve gündemi belirler.
Erdoğan başkan olduğunda tıpkı Hitler’in başbakan olması gibi, artık geri bir dönüş mümkün olmaz, on yıllar geçmesi gerekir tekrar demokratik bir hareketin oluşması için. Kırılan bir tabak tekrar bir araya gelmez. İşte İran, Salazar, Franko örnekleri ortada. Hitler yenilmeseydi Almaya da farklı olmazdı.
HDP ayrıca Erdoğan’ın mahkemeye çıkarılmasını talep etmeli; Erdoğan’ın bütün tasarruflarının gayrı meşru olduğunu ilerde bunların hepsini geçersiz sayacağını açıkça ilen etmelidir.
Örneğin Erdoğan’a, eğer hâkimlere güvenmiyorsa, mesela yarısını kendinin seçeceği, diğer yarısını da diğer partilerin ve halk örgütlerinin seçeceği ama bütün safhası herkese açık olacak ve yayınlanacak bir mahkemeye çıkmayı ve kendisini temize çıkarmayı önermelidir. Onu kendini aklamaya çağırmalıdır. Savunmaya çekilmeye zorlamalıdır. Yerinin başkanlık değil, hapishane olduğu noktasından hareketle politika ve öneriler yapmalıdır.
Örneğin halkı Erdoğan’ı yargılayacak bir vicdan mahkemesi kurmaya çağırabilir. Türkiye’nin vicdanı olan insanlar Erdoğan hakkındaki iddiaları ele alabilirler. Bu gibi girişimleri elbet ezecektir, ama ezmesi suçunun kabulü ve itirafından başka bir anlama gelmez. Yeni direnişlerin tohumlarını atar.
Erdoğan’ın mahkemeye çıkarılmasını gündemin başına almalıdırlar.
Bunlar sadece ilk elde akla gelen, doğru bir hedef ve görev tanımının öne çıkardığı ilk politika değişiklikleridir.
Bari uygulamasanız bile “böyle öneriler var, ne diyorsunuz, ne yapalım” tartışmasını açın.
*
Benzer eleştirileri Kürt hareketine de yaptık. Örneğin onlara “isyanla oynanmaz” dedik. “Tek taraflı ateşkes” dedik.
Şimdi Erdoğan karşısındaki bu felç durumunun en büyük sorumlusunun Kürt hareketinin yanlış hedef ve görev tanımları olduğu daha açık görülmesine rağmen, yayınlanan söyleşi ve yazıları okuduğumuzda, Kürt hareketinim gelen felaketi kavramaktan ne kadar uzak olduğu; hala eski gel gitlerden birisini daha yaşıyormuşuz gibi olaya yaklaştığı; konuyu bütünüyle askeri kavramlarla ele aldığı görülmektedir.
Bu vesileyle tekrar somut önerilerde bulunalım.
1)      Kürt hareketi derhal hedef ve görev tanımlamasını değiştirip; olaya askeri kavramlarla ve bakış açısıyla bakmaya son verip, ilk adımda TAK’ın eylemlerini Erdoğan’a hizmet ettiği için reddetmelidir.
2)      Derhal tek taraflı ateşkes ilan etmelidir. Yani kendisine saldırılmadıkça saldırmamalı; tıpkı 7 Haziran seçimleri öncesinde olduğu gibi, çatışmadan kaçınma stratejisi izlemelidir. Elbette kaçacak yer kalmazsa kendini savunur. Ama bir süre sonra böyle bir stratejinin meyveleri alınmaya başlanır. Askerler de gerillaları görmezden gelmeye başlarlar.
3)      Derhal, daha önce defalarca önerdiğimiz, “Kürtlüğün tanınması değil; Türklüğün de tanınmaması” diye formüle ettiğimiz; Öcalan’ın da savunduğu programa dönmelidir. Bu fiilen devletin ve ulusun Türklükle tanımlanmasının hiçbir dilsel, dinsel, ırksal, tarihsel anlamı olmaması gibi bir hedefe yönelik olarak somut bir program önermelidir. Yukarıdaki soyut ifadeyi somutlarsak. Yani Türk bayrağı ve Türkiye ismi kalabilir ama herkese ana dilinde eğitim hakkı olmalıdır. Ortak konuşma dili olarak her yurttaş da Türkçe öğrenir. Böylece Türk milliyetçi ve ırkçılarının Türklüğün bir ırkı ve eşitsizliği ifade etmediği türündeki argümanlarına dayanarak onlar köşeye sıkıştırılıp gerçekten Türklüğün bir coğrafi veya hukuki isimden başka bir anlamının olmamasının gerçekleşmesi üzerinden hareket edilebilir. Okullarda Türkiye’deki bütün dillerden, dinlerden, eşit sayıda kişilerden oluşacak heyetlerin yazdığı bir tarih, edebiyat kitapları okutulur. Yani Türk tarihi ve Türk edebiyatı değil; Türkiye’de yaşayan her dilden ve dinden insanların tarihi ve edebiyatı okutulur.
4)      Bütün organlar seçilmelidir.
5)      Her türlü fikir ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan tüm yasalar geçersiz ilan edilmelidir.
6)      Diyanet kaldırılmalıdır.
7)      Basın üzerindeki devlet ve sermaye tekeline son verilip bütün basın ve yayın, halkın çeşitli kesimlerine ve örgütlere oranları ve üyeleri oranında dağıtılır ve onların denetimine verilir.
8)      Bu program aynen YPG tarafından Suriye’de de savunulmalı ve uygulanmalıdır. Yani orada da okulların ayrılığına son verilmeli; son derece özgür ortamda seçimler yapılmalıdır.
9)      Aynı şekilde bütün isimler Kürt ismi yerine demokrasi veya demokratik olarak değiştirilmelidir.
Evet, eğer Kürt hareketi kendini Kürt hareketi olmaktan çıkarıp bir demokrasi hareketine dönüştürebilirse (ki yukarıdaki program bu anlama gelir) buna paralel olarak da Erdoğan ve Ergenekon’u baş hedef alan açık bir duruş sergiler ve buna uygun taktiklere dönerse, demokratik muhalefetin toparlanmasını sağlar ve karşı cephede bölünmeye yol açar.
İlk elde ve acilen bunlar yapılmadığı takdirde, korkunç bir yenilgi geliyor. Hatta yenilgi bile değil, savaşamadan bütün alanların teslim alınması. Türkiye’deki böyle bir yenilgi, Suriye ve Irak’taki bütün kazanımları da tehlikeye atar.
Dikkat edilirse bizim önerdiğimiz strateji ve taktikler bugün uygulananın tamamen tersidir. Silahlı Kürt hareketine stratejik dönüş, ateşkes ve terörün Erdoğan’a yaradığı gerekçesiyle reddini, (yani tabiri caiz ise daha “yumuşak” bir hareket tarzını); Mecliste boş sıralara resim koyan HDP’ye de meclis’i terki ve açıktan bir mücadeleyi (Yani daha “sert” ve “uzlaşmaz” bir hareket tarzını) öneriyoruz. Yani ikisi de bugün uyguladıklarının tem tersini yapmalıdırlar diyoruz.
*
Aslında Erdoğan’ın varlığı akıllı bir stratej için en büyük şanstır da.
Çünkü Gezi döneminde bir bakanının dediği gibi, Erdoğan en bir araya gelemeyecekleri bile karşısında birleştirebilir.
İlk kez laiklerin ve Alevilerin Kürtlerle ve gerçekten inanmış Müslümanlarla bir araya gelmesinin olanağını sunmaktadır Erdoğan.
Böyle bir stratejiyle gerçekten bir “Demokrasi Cephesi” oluşturulabilir.
“Demokrasi Cephesi”, örgütlerin bir araya gelmesi sorunu değildir. Baştan aşağı yanlış koyulmaktadır. “Demokrasi Cephesi” bir strateji, bir program sorunudur; bir hedef ve görev tanımlaması ve ona uygun taktikler sorunudur.
Laikler ve Alevilerdeki son derece haklı Erdoğan ve şeriat korkusu, eğer akıllıca davranılırsa, laiklerin ve Alevilerin devlet partisinin yedeği olmaktan çıkmasını sağlayabilir.
Erdoğan’ın silahlandırdığı şeriatçı terörün kurbanı olmaktansa, laik ve demokratik bir Kürt hareketiyle ittifakı tercih edebilirler.Böyle bir kayışın başlaması, CHP’yi kayışı durdurabilmek için daha sol ve sert politikalara zorlar. Böyle zincirleme bir etki bütün dengeleri değiştirebilir.
Ama Kürt hareketinin onların bu tercihini kolaylaştırması gerekmektedir. Bu da Erdoğan’a karşı uzlaşmaz ve kesin bir tavır; aynı zamanda Kürt hareketinin bir demokratik harekete dönüşmesidir.
Bunun sağlayacağı bir güç dengesi değişimi de demokratikleşmenin kapılarını açar.
Hatta Ortadoğu’da bir demokratik devrimin bile yolu açılabilir.
Kürtler Ortadoğu’ya demokrasi getirerek ve Ortadoğu’yu kurtararak ve de bunun bir yan ürünü olarak kendilerini de kurtarabilirler.
28 Aralık 2016 Çarşamba
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...