3 Kasım 2016 Perşembe

Erdoğan Nasıl Gider? Ne Yapmalı?

“Ne Yapmalı?” Rus aydınlanmasında, devrimci demokrasisinin ve Rus Devrimini yapan aydın ve devrimci kuşakların oluşumunda büyük yeri olan Çernişevski’nin Romanının adıydı.
Troçki’nin de dikkati çektiği gibi, Romandaki Rahmetov tipi, bir sanatçı sezişiyle bir benzeri bir daha gelemeyecek Rus devrimci kuşağının erken yapılmış bir öngörüsü ve prototipi gibiydi.
Ne Yapmalı romanı, yazılışından bir asır sonra, 12 Mart rejiminin karanlıkları dağılırken Türkiye’de de yayınlanmış ve o dönemde radikalleşip politikleşmeye başlayan “78’liler” denen kuşağın sosyalizm ve sol düşünceyle bağlantı kurmasında da çok önemli bir işlev görmüştür.
Lenin, Çernişevski’nin geleneği ile bağı vurgulamak için, örgütlenme konusundaki en önemli eserlerinden birine aynı ismi vermişti: “Ne Yapmalı?”
Daha sonra dünyanın birçok ülkesinde, genellikle sosyalist parti ve gruplar çıkardıkları gazete veya dergilere bu ismi vermişlerdi: Le Amel?(Arapça), Was Tun? (Almanca), Que Fer? (Fransızca), What is to be done? (İngilizce)

Almanya’da çalıştığım Dördüncü Enternasyonal Almanya Seksiyonunun yayının adı: “Was Tun?” idi.
Ben bile Avrupa’da göçmenlere yönelik olarak 80’li yılların ortalarında çıkarmaya başladığım dergiye bu ismi seçmiştim. Ne Yapmalı?
*
Marks’ın dediği gibi İnsanı arıdan ayıran yapacağını önceden kafasında tasarlamasıdır.
Hegel provakatif  bir şekilde, “bir katilin işleyeceği cinayeti önceden kafasında tasarlamasından daha muhteşem bir şey var mıdır” diyordu.
Hegel, elbette bir sanat eserini kafasında canlandıran bir sanatçıdan da söz edebilirdi, kasıtlı olarak, dikkati önceden tasarlamanın önemine, harikuladeliğine, muhteşemliğine çekmek, tasarlamayı, tasarlan şeyden soyutlamaya zorlamak için böyle provakatif bir formülasyonu seçiyordu.
Ne yapmalı sorusu, hayalleri zorunlu kılar?
Ve gerçekliğin özü, onun akıl dışılığı, ancak hayallerin aynasında görülebilir.
Hayaller bizleri kaba olguculur olmaktan; objektivistler olmaktan çıkarır ve objektif değerlendirmeler yapmaya zorlar.
Ne yapmalı “fıtratında” devrimcilik bulunan bir sorudur.
*
Son günlerde giderek arkan ölçüde bu soruyla karşılaşmaya, görmeye, duymaya başladık?
Örneğin 1 Kasım’da T24 yazarı Nurcan Baysal “Peki şimdi ne yapmalıyız kardeş?” diye soruyordu.
Ertesi gün Diken’de Levent Gültekin Ne yapalım, ne yapmalıyız?” diye soruyordu.
Bu çok önemli bir gelişmedir?
Bektaşi gibi namazı kılınmış olanlar bu soruyu sormazlar.
Onlarda zaten bu sorunun cevabı vardır. Yapılması gereken o verilmiş cevabı daha çok çalışmayla, daha büyük sebatla, daha iyi yapabilmekten ibaret olur.
Bu soruyu sormaya pek gerek duymayanların cevapları niteliksel değil, niceliksel olur. hep “daha”lardan ibarettirler.
Elbet zımnen bu da ne yapmalı sorusunu ve onun cevabını içerir ama bir tartışma açmaz; düşünmeye çağırmaz, tabiri caiz ise ne yapılacağını “tebliğ” eder.
Çoğu zaman, sorular soruyu sormanın, düşünüp taşınmaya, tartışmaya davet etmenin değil; sadece verilmiş cevabı tekrar ifade etmenin bir aracı olurlar.
Elbet her durumda, sadece soruyu ortaya atmak isteyenin bile kafasında bir cevap vardır. Ama bunu bildirmek başkadır, tartışmak, eleştiri süzgecinden geçirmek için ortaya koymak, başka cevapları bilmek ve onlarla yüzleşmek ve bunun için de vesileler yaratmaya çalışmak başkadır.
Verimli olan bu ikincisidir?
Önemli olan yeni ve doğru sorulardı. Eski ve yanlış sorulara doğru cevaplar aramak değil.
*
Bu nedenlerle bu tartışmayı önemsiyoruz ve yine tartışmalara; başkalarının da aynı soruyu sormalarına vesile olmak için biz kendi önerimizi sunmaya çalışıyoruz.
“Bir araya gelmeliyiz”, “birleşmeliyiz” bu soruya verilen en temel, en kısa ve en kategorik cevap.
Kanımca bu cevap yanlıştır. Aslında bir cevap olmayan hatta soru bile sormayan bir cevaptır.
Her birleşme aynı zamanda bir bölünme olduğu için yanlıştır. Hem de harcı alem bir yanlıştır.
Çünkü her üretim bir tüketimdir; her temizlik bir pisliktir; her galibiyet bir mağlubiyettir; her kazanç bir kayıptır; her birleşme de bir bölünmedir.
Suyu kirletmeden çamaşırlarınızı, bulaşığınızı temizleyemezsiniz. İşgücünüzü tüketmeden bir şey üretemezsiniz ve de ancak bir şeyleri tüketerek o işgücünü tekrar üretebilirsiniz. Burjuvaziyi kaybetmeden, köylülüğü kazanamaz işçiler. Bir takımın kazanması diğerinin ancak yenilgisiyle mümkün olur. Bölünmeden birleşemezsiniz. Kanarya sevenleri birleştirmek istiyorsanız, onları kanaryadan nefret eden ve gördüğü yerde kafasını koparmak isteyenlerle bölmek zorundasınızdır.
O halde, birleşmek cevabı aslında bir cevap değildir. Cevap olmadığını görmek için, her birleşme bir bölünme olduğuna göre, denklemdeki birleşmenin yerine bölünmeyi koyalım. Ve cevabı öyle formüle edelim: “bölünmeliyiz”.
Ne kadar saçma gibi görünüyor değil mi?
Bilimsel olarak bu cevabın birleşme cevabından hiçbir farkı yoktur.  Sadece psikolojik olarak rahatsız edicidir veya birleşme ahlaki olarak pozitif bir anlama sahip olduğundan yanlış gibi görülür.
Ama psikolojik veya ahlaki olarak olumsuz bulunan bu cevap, rasyonel olarak çok daha düşündürücüdür, kendi yanlışlığını gösterdiği için çok daha doğrudur, provake edicidir.
*
Aslında birleşme (veya bölünme) cevabının ardında Aristo’dan beri bilinen, “bütün parçaların toplamından daha büyüktür” formülü ve varsayımı vardır.
Güçsüzler birleşirse, toplamlarından daha büyük bir güç oluşturup daha iyi savunabilirler.
Ama burada, unutulan iki nokta vardır.
Birincisi, birleşmek, zaten aynı olanların, yani aynı amacı paylaşanların güçlerini organize etmesi, örgütlenmesi, pratik iş yapan bir güç haline gelmesi anlamına gelir. Dolayısıyla öncesinde kiminle bölünüleceğine ilişkin bir cevabın verildiğini varsayar. Bu anlamda ne yapmalı sorusuna cevap bile değildir.
İkincisi, Aristo “bütün parçaların toplamından büyüktür” denklemini formüle ettiğinde henüz sıfır bilinmiyordu, eksi sayılar yoktu ve üstüne üstlük cebir de yoktu; kaba matematik geçerliydi. Bu nedenle, bütün zamanların en büyük ve en sistematik düşünürü olan Aristo’nun cevabı bu tarihsel sınırlılıkla maluldür.
Sıfırın keşfinden sonra eksi sayılar ve cebir bulunmuştur (örneğin Romen rakamlarında sıfır yoktur), dolayısıyla bütünün parçaların toplamandan büyük olabileceği gibi küçük de olabileceği bulunmuştur.
Bütün modern politik ve sosyal mücadeleler tarihi bunun yüzlerce örneği ile doludur. Birleşen güçlerin hepsinin önünde bir artı işareti bulunmaz. Kimilerinin önünde eksi vardır ve eksi ile toplanan veya çarpılan artı rakamlar toplamdan küçük veya çarpmada eksi sonuçlar verirler.
Örneğin, İşçi sınıfı ve sosyalistleri nerede ve ne zaman hem burjuvaziyi, hem de köylülüğü (veya ezilen sınıfları, ırkları, cinsleri vs.) bir araya getirmeye çalışırlarsa, burjuvazininin önünde eksi işareti olduğu için, köylüleri ve/veya işçileri kaybederler. Burjuvaziyi kaybetmemek ve kazanmak için onun programını kabul etmek, köklü ve radikal değişikliklerden vaz geçmek demektir. Bunlardan vaz geçme ise bu umutla o harekete katılanların hayal kırıklığı anlamına gelir. Sonunda dağılma, moral bozukluğu ve yenilgi kaçınılmazdır. İspanya iç savaşı bunun en klasik örneğidir.
O halde birleşme cevabının ardındaki o büyük bir güce erişme var sayımı, cebirin ve eksi sayıların keşfinden önceki bir dönemin cevabıdır.
Birleşme (ya da aynı şey olan bölünme) her zaman birleşenlerin toplamından büyük bir gücün ortaya çıkmasına yol açmaz.
Esas soru her zaman kiminle birleşileceği veya daha doğru ve provakatif bir formülasyonla kiminle bölünüleceği sorusudur.
Ne yapmalı sorusuna verilecek cevaplar esas buna cevap olmalıdırlar.
*
Bu soruların cevabı verildiğinde, o zaten birleşebilecek veya bölünebilecek olanların kimler olduğunu belirlemiş, hatta onları bu soru ve cevap kendi aranış sürecinde birleştirmiş olur. O nedenle, buna strateji tartışması dersek, strateji tartışmasını davet eder “Ne yapmalı?” sorusu.
O halde, “Ne yapmalı?” sorusunu şöyle formüle etmek gerekir daha somut olarak: Nasıl bir program (Amaçlar), nasıl bir strateji (Hangi güçlere dayanılacak, hangi güçler tarafsızlaştırılacak, hangi güçler kazanılacak ve hangi noktada yoğunlaşılacak) taktikler (bir savunma mı yoksa bir yükseliş ve ilerleme aşamasında mı bulunuluyor) buna uygun taktik içinde taktikler (Yani hangi örgüt ve mücadele biçimleri ve parolaları)
Şunu da elbet unutmamak gerekir: strateji ve taktik aslında aynı şeyin iki yüzüdür de. Bir strateji ya da program, daha genel, büyük ve kapsayıcı bir amaç açısından bir taktik anlamındadır.
Örneğin, benim için en önemli ve acil sorun yeryüzünden ulusların ve ulusal devletlerin yok edilmesi; tüm insanların buna karşı savaşa ve direnişe çağırılmasıdır.
Ancak buna ulaşmak için, Türkiye’de ve Ortadoğu’da gerçekten köklü bir demokratik devrim taktik bir amaçtır. Keza Türkiye’de demokratik bir devrim için de, Erdoğan’ın bir halk hareketiyle uzaklaştırılması ve bu Erdoğan’ın darbe rejiminin yıkılması taktik bir amaçtır. Bu böylece bir zincir gibi bu yazıyı yazmama kadar bile uzatılabilir.
Elbette derdi sadece Türk devletinin bekası, bunun için de olağan işleyişe dönülmesinden başka bir amacı olmayan birisi açısından programatik olan benim için, taktik bir anlama sahiptir. Bu nedenle politikada geçici ittifaklar zorunludur. Ve bu nedenle, vuruş yönünü yakalanacak ana halkayı doğru belirlemenin büyük önemi vardır.
O halde, Ne yapmalı sorusunu şöyle de formüle edebiliriz daha somut olarak: Vuruş yönü, yakalanacak ana halka ne olmalıdır?
*
Elbette bu tartışma benim nihai hedeflerim açısından taktik bir anlama sahiptir ama birçok başkaları bakımından programatik ve stratejik bir anlamdadır.
Bu nedenle ben burada kendi programatik hedeflerin açısından değil, en azından bir araya gelebileceğini düşündüğüm, nesnel çıkarları öyle olan güçler açısından burada program ve stratejiyi tartışmak istiyorum.
Bugün, programatik hedef Erdoğan’ın Kaçak Saray’da kurduğu, paralel ve illegel, tıpkı bir beyni ele geçirmiş bir virüs gibi, tüm devlet cihazını da ele geçirmiş olan darbe rejimine son verilmesi ve Erdoğan’ın düşürülmesidir.
Erdoğan elbette uluslararası politikasının sıkışması ile memnuniyetsizliğin birikmesiyle pek ala bir darbe ile de düşebilir.
Ama bizim hedefimiz bu değildir. Böyle bir değişim aslında askeri bürokratik oligarşinin tekrar kurtarıcı gibi gelmesi ve eski gücünü geri alıp pekiştirmesi; demokratik bir değişimin uzun yıllar gecikmesi anlamına da gelir.
Önemli olan Erdoğan’ın darbe rejiminin demokratik yollarla; demokratik bir kitle hareketiyle yıkılması, onun diktatörlüğüne son verilmesidir.
Demokratik yollar ise sadece seçimler değildir, milyonlarca insanın pasif bir direnişi, tavrı da olabilir. Böyle bir “Pasif” direnişten daha aktif bir şey olamaz.
O halde, hedef Erdoğan’ın hak hukuk tanımayan fiili darbe ve diktatörlük rejimine son verilmesi; bunun yolu olarak da kitlelerin demokratik direnişi.
*
Sorun burada bu direniş nasıl örülebilir, kurulabilir?
Şimdiye kadar olan şudur:
Bir gösteri düzenlenirse, toplananlardan daha fazla bir polis gücü gelir, gazlar, coplar dağıtır; gözaltına alır; tutuklar.
Zaten böyle olacağı bilindiği için ancak çok küçük bir aydın ve militan kesimi gelir. Çok küçük bir kesim geldiği için de polis daha bir fütursuzca davranır. Böylece kendi kendini tüketen bir fasit daire ortaya çıkar.
Ya da bir basın toplartısı yapılır, bildiriler dağıtılır vs.
Hepsi bu zaten bir iki gün sonra yeni bir saldırı ve aynı şeylerin tekrarı.
TKP tarihinde, “bildiri tevkifat fasit dairesi” vardır. TKP’nin birkaç yüz hanesiyle var olduğu zamanlarda, birkaç iş yeninde birkaç bildiri dağıtır, bildiriler işçilerden önce işveren ve polisin eline geçer ve tevkifat olur işkence görür ve cezalara çarptırılırlar. Sonra olmadı baştan yine aynısı. Bugünkü durum TKP’nin tarihindeki bu döneme benziyor.
1930’larda Hikmet kıvılcımlı, Elazığ hapishanesinde yazdığı Yol adlı çalışmasında (Ki o da aslında “Ne Yapmalı?” sorusuna cevap arar) bu çıkmazdan çıkmak gerektiğini, bunun için en küçük bir legaliteden bile yararlanmak gerektiğini yazar. Plan yapar.
Ve çıktığında bunu gerçekleştirir. Ne yapar?
Tamamen legal bir yayın evi kurup yayınlara başlar. Ta o dönemin tek parti diktatörlüğünde Marksist klasikleri yayınlar. Kendi telif eserlerini yayınlar. O birkaç yüz kişilik TKP kadroları ve ilişkileri ağının dışına çıkar. Gerek kitlelere yayılma gerek teıorik ve entelektüel eserler verme babında, belki de TKP’nin 70’lere kadar bütün tarihinde yaptığından daha fazla iş yapar.
*
İşte yapılması gereken öncelikle böyle bir şeydir.
Bugün biçim bakımından, hukuken politik olmayan ama sosyolojik ve politik olarak  tamamen politik bir mücadele biçimleri gerekmektedir.
Çünkü artık politik haklar fiilen yoktur.
Erdoğan, en küçük bir politik direnişe tahammül göstermiyor. Polis, vali kaymakam yasa dışı biçimde hakları çiğneyerek yasaklıyor. Yasağa rağmen bu hak kullanılmaya kalkılırsa polis şiddetle bastırıyor bu sefer gelecek sefere daha da az insan protestoya geliyor.
O halde kesinlikle politik hakların kullanılmasına girmeyecek bir biçim düşünmeli.
Politik ifade, protesto, fikir ve örgütlenme özgürlük ve hakları fiilen yok edildiğine göre, en geri noktaya çekilip, savunma mevziini orada tutmak gerekiyor.
Yani yurttaşların ve insanların en temel en vaz geçilmez hakları noktasına çekilmek gerekiyor.
Askeriyeden bir örnek. Türk Ordusu, Yunanlılarla savaşında, Top seslerinin Ankara’dan duyulduğu Sakarya nehri kenarlarına kadar çekilmişti. Sonra o birikimden aldığı hızla, ta İzmir’e kadar gidebildi.
*
Yani örneğin yürümek, bir yerden bir yere gitmek, oturmak, herhangi bir kıyafeti giymek, bir rozet takmak, t-Shirt’inde bir yazı veya resim bulundurmak gibi şeyler politik haklar ve gösteriler alanına girmez.
Bunları yapmak hukuken politik bir gösteriye girmez. Ama hukuken politik denemeyecek bu davranışlar sosyolojik olarak pek ala politik bir hareket olabilir ve politik olarak da politik bir mücadele biçimi olabilir.
Böyle bir biçim, direnişin ihtiyacı olan geniş katılımı; o gösteri, polis saldırısı gelecek sefere daha küçük gösteri fasit dairesinden çıkmayı sağlar. Direnenlere muazzam bir haklılık ve meşruluk kazandırır.
Herhangi bir sembolik yazı, şekil veya nesne olabilir.
Örneğin herkesin, kağıttan bir pervane yapıp, onu küçük bir çıtaya çakıp, günün belli saatlerinde belli yerlerde yürüdüğünü, oturduğunu, dolaştığını varsayalım. Hiçbir slogan, pankart, gösteri yok. Sadece oralarda bulunmak, dolaşmak, oturmak, yürümek ve bunu sessizce, en temel bir yerde bulunma, seyahat etme, oturma veya oturmama, istediğini taşıma gibi haklar temelinde yapmak.
Daha da somutlamak için şöyle diyelim. Örneğin İstiklal caddesi neredeyse gün boyu bir miting gibi kalabalıktır. Aynı kalabalığın, ellerinde kağıttan pervaneler oluğunu düşünelim. Yine herkes her zaman olduğu gibi kendi yoluna gitsin işini yapsın. Ama bu muazzam bir politik eylem olur.
Buna onu taşıyanların ve toplumun ne anlam verdiği önemlidir.
Bir kağıt pervane taşımak, hukuken bu hiçbir suç oluşturmaz. En temel bir yurttaşlık ve insan hakkıdır. Böyle bir eyleme herkes katılabilir ve destek verebilir. Kimsenin siyasi, ideolojik görüşü burada bir bölünmeye yol açmaz. Slogan yoktur. Parkart yoktur. Ama milyonların direnişi vardır.
Kabaca böyle. Hangi söz ya da nesnenin en toparlayıcı ve pratik olacağı tartışılabilir.
Böyle bir hareket başlayabilir. Kimin başlatacağı da önemlidir. Ve asgari bir kritik kütleyle ve bilinen insanlarla yeterince duyularak başlarsa, kısa sürede nüfusun yarısı buna katılabilir. Çünkü Laikler, Aleviler, Kürtler ve sağduyu sahibi muhalif Müslümanlar daha baştan katılır. Biraz istikrarlı gider ve başarı umudu görülürse, birden Erdoğan’ın etrafı boşalır.
Örneğin her gün iş çıkışı saatlerinde veya özel olarak da belli günlerde, şehirlerin en merkezi ve yoğun yerlerinde böyle bir eylem başlatılabilir.
Polis insanların pervane taşıyarak durmasını, oturmasını, yürümesini suç olarak görüp engellemeye kalkarsa, o daha büyük tepki çeker.
Erdoğan’a kala kala hızla kendi halkına karşı örgütlediği mafia ve özel savaş dairesine dayanan lümpenlerden ve ırkçılardan oluşmuş çeteleri sokağa sürmek kalır.
Ama bu aynı zamanda onun da sonunu getirir. En temel insan haklarına çetelerle bir saldırı, her türlü meşru savunmayı herkesin gözünde haklı kılar.
Evet, ne yapmalı sorusuna, büyük ölçüde sorunu ele alışın metodolojisine ayrılmış bizim cevabımız böyle.
Bu öneri yanlış olabilir.
Ama sizlerin cevabınız nedir?
Nasıl bir program, strateji taktikler ve mücadele biçimleri öneriyorsunuz.
Herkes kendi önerilerini sunmalı.
Bu tartışmanın başlaması, herkesin önerilerini yazması bile başlı başına büyük bir adım olur.
Demir Küçükaydın
3 Kasım 2016 Perşembe

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...