19 Ekim 2016 Çarşamba

Demokrasi Nedir ve Türkiye’de Demokrat var mı?

Birkaç gün önce, daha önce yazdığım bir yazıyla ilgili olarak, çok değer verdiğim bir gazeteci arkadaştan şöyle bir eleştiri geldi:
“Demir,
şu paragraf senin yazından alıntılandı:
“Demokrat, ulusun, yani devletin ve politik olanın, bir dille, dinle, tarihle, soyla, ırkla, kültürle vs., tanımlanmasını reddedendir.
Türkiye’de (ve Kürdistan’da) maalesef bu tanıma uyan demokrat yoktur...”
Yoktur?
Böylesi bir genelleme Demir'in tarzı değil diye düşünürdüm. Öyle düşünmeye devam edeyim mi ?”
*
Demokrasi konusuna gelen bu eleştiri ile başlayabiliriz.
Evet, bu benim görüşümdür ve yıllardır birçok yazımda, (her zaman böylesine mantık sonuçlarına varmış ve net biçimde olmasa da) birçok kez ifade ettiğim bir önermedir.

Denk geldi, ben de yıllardır, en azından kendini demokrat olarak gören bir insanın çıkıp ta, bu ne biçim bir önerme nasıl böyle bir şey diye bir itirazda bulunmasını bekliyordum. (Tabii bundan amacım muhataplarımı aynı zamanda temel kavramlar ve program konusunu tartışmaya çekmek, temel sorunları gündeme taşıyabilmekti ve hala da öyledir.) Onun için de hemen her zaman böyle sivri ifadeler kullanıyordum.
Hatta bunu daha sivri olarak, “Türkiye’de demokratik milliyetçi bile yoktur, başta sosyalistler, herkes aslında gerici milliyetçidir” diye ifade etmişimdir sık sık. Ya da Türklük veya Kürtlükle demokratlığın bağdaşamayacağından, Türk olmakla Demokrat olmanın uzlaşamayacağından söz etmişimdir.
Bunlar öyle geçer ayak düşüncesizce yapılmış genellemeler değildir. Hem gerçek durumun özünü daha açık olarak ifade edebilmek; hem de uyarıcı, sarsıcı olabilmek için ifade edilmiş önermelerdir.
Şimdi böyle bir itiraz ilk kez gelmiş ise bunun değerini bilmek gerekir.
*
Tabii burada önce kısa birkaç açıklama yapmak gerekiyor.
Bizzat bu eleştirinin konusu olan yazımda da ifade ettiğim gibi, Türkiye’de demokratik özlemleri olan çok geniş bir kitle var; ama demokratik özlemleri olmak başkadır; demokratik bir programı savunmak ve demokrat olmak başkadır.
Örneğin Kürtler, Aleviler hatta “Laikler” demokratik özlemleri nedeniyle çeşitli biçimlerde muhalefet etmektedirler, muhalefetlerinin temelinde bu demokratik olmayan bu ulus ve devlet bulunmaktadır; ama bunların talepleri, hedefleri demokratik değildir.
Somut bir iki örnek verelim. Örneğin, Aleviler, baskı altındadır bu Sünni Müslümanlıkla tanımlanmış ulus ve devletten dolayı.  Direnişlerinin temelinde demokratik karakterde özlemler bulunmaktadır. Ama Alevileri veya Cem Evlerini Devletin tanımasını istediklerinde hiç de demokratik olmayan, hatta reaksiyoner bir hedefi ya da programı savunmuş olurlar; demokratik özlemlerine rağmen demokrat değildirler, çünkü talepleri demokratik değildir. Devletin insanların inancına karışmasını kabul eder, fiilen onu pekiştirir ve esnetir. Demokrat olmak öznel bir olgu değildir.
Kaldı ki, herhangi bir baskı biçimine karşı iyi kötü demokratik denebilecek ama diğer baskı biçimleri karşısında kör olan bir pozisyon da demokratlıkla bağdaşmaz ve demokratik bir program ve talep oluşturmaz. Yani aslında ilke düzeyinde devletin, politik olanın veya ulusun herhangi bir dille, dinle, tarihle, soyla, ırkla, kültürle vs. tanımlanmasına karşı olmadan ve böyle bir program savunulmadan demokrat olunamaz. Örneğin kimi Aleviler, devletin Alevileri tanımasını talep etmenin yanlış olduğunu; Diyanetin kaldırılmasını, devletin bu alandan el etek çekmesini talep ediyorlar ama aynı kişiler Devletin Türklükle tanımlanmasına itiraz etmedikleri gibi bunu da savunuyorlar. Yani politik olanın (Devletin ve ulusun) dinle tanımlanmasına itirazları var ama dille tanımlanmasına ve bu dilin de Türkçe olmasına itirazları yok.
*
Aynı şekilde, Kürtler de ezilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için silahlı mücadeleye bile girişmişler ve büyük bir yol kat edip büyük bir güç olmuşlardır, ama en sol kesiminin programı bile demokratik değildir. Çünkü bir ulusun bir dille, dinle, tarihle tanımlanmasına karşı değildirler; hatta aksine tam da bunu savunurlar.
Aslında tıpkı, Devletin veya Diyanetin Alevileri tanımasını isteyen Alevilerle aynı düzeyde bir talep için mücadele etmektedirler. Çok sık söyledikleri “Statü” tam da bu anlama gelir.
Elbette Kürt hareketinin demokratik bir program arayışları bulunmaktadır ve bu yönde sosyalistlerden de daha iyi bir noktadadır. Ama henüz demokrat olmaktan çok uzaktır.
*
Ne zaman demokrat olunabilir?
Kürtlere statü veya ayrı Kürt devleti için mücadele Demokrat olmak anlamına gelmez, bu milliyetçiliktir.
Demokrat olmak, Türklüğün statüsünü ortadan kaldırmak için mücadeleye girildiğinde olur.  Türklüğün statüsünü ortadan kaldırmak, özünde diyanetin ortadan kalkması, tüm din alanından devletin çekilmesinin tam da diller konusundaki karşılığıdır. Yani ulusun ya da devletin dini olmayacağı ve olamayacağı gibi dili de olmaz; soyu da olmaz; kültürü de vs. olmaz, olamaz, olmamalıdır.
Aynı şekilde Kürtlerin veya Türklerin ayrılma hakkını savunun biri demokrat olamaz. Çünkü bu aslında ulusu bir dille veya kültürle vs. tanımlama hakkından başka bir şey değildir.
Ulusu ya da devleti bir dille kültürle vs. tanımlamayı reddeden bir ulus veya devlet için mücadele edildiğinde, böyle bir program savunulduğunda demokrat olunabilir.
*
Peki, hemen soralım: böyle bir programı olan bir parti, politik veya entelektüel akım, bir çevre, hatta bu satırların yazarı ve belki yazarın görüşlerini benimsemiş bazı okurlarından başka kimse var mı?
Yok.
O halde “demokrat yoktur” sonucu otomatikman çıkmaktadır.
*
Genellemelere genelleme olduğu için karşı çıkmak yanlıştır.
Kaldı ki, genelleme var, genelleme var. “Bütün Türkler aptaldır” dersem bu olgulara da uymayan, politik olarak ırkçı ama bir Türk tarafından ifade edilmişse, tevazu ya da otokritik ifadesi olarak da kabul edilebilecek bir genellemedir.
Ama bizim önermemiz böyle, bu türden bir genelleme değil.
Biz bir norm, bir kural koyuyoruz. Bakıyoruz olgulardaki karşılığına. Buna iki şekilde itiraz edilebilir.
a)     Norm yanlıştır, kural yanlıştır denebilir. Örneğin demokrasiyi böyle tanımlamanız yanlıştır. Demokrasi seçimler ve parlamenter sistemdir diye bir itiraz yapılabilir.
b)     Olgular sonucu çürütmektedir denebilir. Bak şu parti veya hareket veya çevre böyle bir programı savunuyor denebilir.
Böyle bir itiraz olmadan, genellemeyi genelleme olarak reddetmenin kendisi yanlıştır. Aslında “post modern” “zamane ruhu”nun bir dışa vurumundan başka bir şey de değildir.
*
Tabii burada özellikle yapılmamış bu birinci itiraza peşin bir açıklama getirelim.
Çünkü muhtemelen, demokrasi kavramının tanımlanışıyla ilgili bir sorun var.
Genel ve yaygın kullanımda, Seçim yapılması; fikir ve örgütlenme özgürlüğü ve bir parlamenter sistem olması genel olarak demokrasi ve bunları savunmak da demokrat olmakla özdeşleştirilmektedir.
Sorun tam da buradadır.
Bu tanım, demokrasi kavramının anti demokratik bir tanımıdır. Gerici, demokrat olmayan bir tanımıdır. Demokratların ya da demokrasinin demokrasi ve demokrat tanımı nedir?
Aslında Türkiye’deki bütün muhalefet, yaygın ve egemen kabuldeki demokrasi kavramının kendisini tartışmaya sokacak, onu eleştirecek yerde, yaygın kullanımı aynen benimseyip onun içinde muhalefet yapmaktadır; bu nedenle de Türkiye’de demokrat yoktur ve muhalefet bu kadar zayıftır.
Demokrasi kavramını çok basit ve sade olarak, bir hukuki ve politik kavram olarak, (Demokrasinin sosyolojik tanımı ayrı bir bahistir ve ona ilerde gireriz.) Lenin: “Demokrasi biçimsel (yani hukuki) eşitliktir”.
Bu sade tanım aynı zamanda sosyalist ve demokrat olmanın farkını anlayabilmek için de son derece doğrudur.
Aslında Sosyalizm fikri, ideali ve programının ardında da bu tanım ve kabul vardır. Aydınlanma’nın insanların dili, dini, soyu, sopu, inancı vs. ne olursa olsun eşitliğini sağladığı noktasından hareket eder sosyalizm fikri ve ama de bu yetmez, iktisadi ve sosyal bir eşitlikle desteklenmediği takdirde bu eşitlik de sürdürülemez der.
Özetle biçimsel eşitliğe (Demokrasiye) sosyal ya da ekonomik eşitliği eklerseniz Sosyalizm olur. Mantıksal ve tarihsel olarak demokrasi veya Aydınlanma ile Sosyalizmin farkı buradadır.
*
Ne var ki Tarih düzgün doğrusal bir yol izlemiyor ve sorun tam da buradan çıkıyor.
Sonradan burada unutulmuş ve anlaşılamamış bir nokta var.
Aydınlanma’nın biçimsel eşitlik programı, tüm yeryüzündeki insanlara yönelikti. Yani ulusların olmadığı, ulusal devlet ve sınırların getirdiği sınırlamaların olmadığı bir dünyada eşitlikti bu. Ulusalcıların hor gördüğü ve küfür yerine kullandığı kozmopolit bir eşitlikti. Yani “Vatanım yeryüzü milletim insanlık” hümanizminin eşitliği idi. Yani bireylerin eşitliği idi; ulusların değil.
Ne var ki, Aydınlanma de bütün dinlerde olduğu gibi, bir karşı devrim tarafından tasfiye edildi.
Bu karşı devrim, Bonapartizmlerle, politik olarak ulusçuluk ve ideolojik olarak da pozitivizm üzerinden gerçekleşti.
İnsanların eşitliğinin yerini, ulusların eşitliği aldı. Aydınlanma’nın insanların eşitliğini sağlamak için geliştirdiği özel ve politik ayrımını bu karşı devrim insanların eşitliğinin yerini ulusların eşitliğini kurarak; politik olanı ulusal olanla tanımlayarak; Ulusal olanı da önce bir toprak parçasıyla sonra da bir dille, dinle, kültürle vs. tanımlayarak peş peşe iki karşı devrim gerçekleşti.

Ama Sosyalist düşünce ve Marksizm sanki bu karşı devrim gerçekleşmemiş gibi; sanki yeryüzü ölçüsünde insanların biçimsel eşitliği ve bunun somut programatik ifadesi kalmış gibi; ulusların eşitliği insanların eşitliğinin yerini almamış gibi; sosyal ve ekonomik eşitlik için mücadeleyi hedef aldı. Dolaysıyla sonunda, gerçekliğe, yani sosyal eşitlikten çok önce gelen biçimsel eşitsizliği yok etme ihtiyacına artık uymayan bu programı nedeniyle fiilen de yok oldu. Aslında bugünkü milliyetçilikler ve milliyetçiliğin bu yükselişi; hatta post modernizmin izafiliği ve ortalığı kapsayan en küçük bir eleştiriye dayanamayacak kavramları, sosyalizmin ve sosyalistlerin bu günahlarının cezasıdır.
Yani insanların biçimsel eşitliği hem ulusla, ulusların eşitliği aracılığıyla yok edilmişti; hem de ulusların içinde ikinci bir katmer olarak, o ulusların dile, dine, tarihe, soya, ırka vs. tanımlanması nedeniyle ulusal devlet sınırları içinde bile yok edilmişti.
Bu nedenle Marksizm veya sosyalizm gerçek sorunlardan koptu.
Ve fiili bir biçimsel eşitsizliğin olduğu yerde bu biçimsel eşitsizliği problem etmemek ve sanki bu gerçekleşmiş gibi sosyal eşitsizliğe karşı mücadele sloganları atmak fiilen bu biçimsel eşitsizliği savunmak anlamına geleceğinden, sosyalistler fiilen o gerici ulusların ve ulusal devletlerin birer fili savunucusu oldular. Ulusalcıların hemen hepsinin sosyalist olmasının ya da sosyalistlerin fiilen ulusalcılar olmalarının nedeni budur.
O halde, en azından, bir ulus çerçevesinde bile demokrasi için, ulusun veya devletin veya politik olanın, bir dille, dinle, kültürle vs. tanımlanmasına karşı olmak; bunu programlaştırmış olmak gerekir. Yani bütün bu konuları politika dışına atmak; temel bireysel haklar olarak tanımlamak gerekir.
*
Türkiye’de ve Kürdistan’da henüz bunun için mücadele eden yok. Olmadığı için de demokrat yok. Bu kadar basit.
Tabii demokrasinin başka tanımları da vardır Lenin’de. Örneğin “demokrasi ilke olarak azınlığın çoğunluğa uymasını kabul eden rejimdir” anlamında da bir tanım yapar.
Ama sosyalistler ve demokratlar için, şunu da ekler: “demokrasi genel olarak en kötü gericilikle bir arada olabilir ve onunla uzlaşıp onun aracı bile olabilir. Yani azınlık çoğunluk ilkesi olarak tanımlamak demokratik değildir der. Bu nedenle, bizler özel bir demokrasiden yanayızdır der. Burada kastettiği işte tam da o biçimsel eşitliğin azınlık ve çoğunluk sorunu olarak görülemeyeceğidir. Yani çoğunluk ne kadar büyük olursa olsun, insanların ana dilinde eğitim hakkına dokunamaz örneğin demokraside. Çoğunluk Türk diye o halde madem demokrasi var çoğunluk olarak biz karar alıyoruz herkes okulunda Türkçe okuyacak; devletin resmi dili Türkçe olacak diyemez.
Yani biçimsel eşitlik koşulu olmadan azınlık ve çoğunluk ilişkisi olarak demokrasiyi tanımlamak, bir karar alma mekanizmasını demokrasi olarak tanımlamak olur. Bu en büyük gericiliktir ve bu tamı tamına gericilerin demokrasi anlayışıdır.
İşte Recep Tayyip’in demokrasi anlayışı da tamı tamına budur.
O, çoğunluk madem Türk ve Müslüman, o halde, Müslümanlığın ve Türklüğün normları hukuki ve siyasi normlar olacak demektedir. (Eskiden de devlet Müslümanlık ve Türklükle tanımlıyordu ulusu. Ama karşılıklı dengelemeler ve hukuki bir biçimselliği vardı. Erdoğan’ın rejiminde ise,  devlet sınıfları, bu saldırgan ve faşist
Böylece bırakalım demokrat olmayı, eski nispi Erdoğan milliyetçiliğinin vesayeti altına girmekte. Kürt hareketinden korkusu, onu Erdoğan’a teslim olmaya götürdü. Marks, bir avantüryenin (Üçüncü Napolyon) nasıl olup da 48 devriminden sonra böyle bir diktatörlük kurabildiğini ele alırken, onu burjuvazinin işçilerden korkusu ve işçilerin de henüz iktidarı alacak kadar olgunlaşmamasıyla açıklar. Şimdi olan da benzeri bir şey, bu binlerce yıllık devlet, Kürt hareketinin korkusundan, Erdoğan gibi sözde bir mahalle kabadayısının, (mahalle kabadayıları gariban karşısında Allah kesilip karakolda polise yaltaklanırlar ve polisin desteği ve hoşgörüsüyle kabadayılık yaparlar) diktatörlüğüne giden yolları açıyor. Bir zamanlar Prusya militer geleneğinin Hitler karşısında yerle yeksan olması gibi.)
Ama aslında muhalefet de demokrasiyi Erdoğan gibi anladığından, açıkça çıkıp Erdoğan’ın bu çoğunluk anlayışını bir türlü tutarlı olarak eleştirememektedirler. Çünkü tutarlı eleştiriye girdikleri an, ulusun bugünkü Türklük ve fiili olarak Sünni Müslümanlıkla tanımlanmışlığını da eleştirmek zorundadırlar. Bunu yapamayacakları için Erdoğan karşısında da kendilerini güçsüzlüğe mahkûm etmektedirler.
O halde sın derece kritik bir önermeye varıyoruz: DEMOKRATİK MUHALEFETİN ZAYIFLIĞI BU MUHALEFETİN DEMOKRAT OLMAMASINDANDIR.
Muhalefet, Demokrat olmadığı için tutarlı ve cepheden bir eleştiri, karşı çıkış ve muhalefet yapamamaktadır. Burada kastım CHP değildir. Onun zaten Demokrat olma gibi bir iddiası yok. Kastımız HDP’dir; sosyalistlerdir; incecik bir katman olarak neredeyse tüm muhalefeti yüklenmiş aydınlardır. Bunların fedakârlıklarına bir şey denemez ve takdir etmek gerekir ama biz program ve strateji konularını tartışıyoruz.
O halde, muhalefetin Erdoğan saldırıları karşısındaki zayıflığını nedeni, taktik sorunlar, yani mücadele biçimleri veya bir araya gelip gelememe değildir; teorik ve programatiktir. Muhalefet ise, ısrarla, Bektaşi’nin "bizim namazımız kılındı" demesi gibi, bizim demokratik bir program ve stratejimiz var varsayımından hareket etmektedir. Bu tartışmadan, bu sorgulamadan ölümü görmüşce kaçmaktadır.
İşte birkaç gün önce HDP veya sürekli başkaları o demokrasi güçlerinin birliği ve cephesinden söz ediyorlar. Ama HDP’nin kendi programı demokratik değil. Birlik sorunun öne çıkarmak bu zaafı örtmenin ve gündemden düşürmenin dolayısıyla demokrasi mücadelesini zayıf kılmanın bir aracı değil mi?
Öznel niyetler ne olursa olsun nesnel olarak böyledir.
(Bu yazının konusu daha farklı bir versiyon olarak sözlü ve görsel biçimde de ele alınıyor. Sözlü ve görsel biçim yazılıdan önce hazırlandığından, epeyce farklı noktalara ağırlık veriyor.
·        Görüntülü olarak şu adresten izlenebilir:
·        Ses dosyası olarak şuradan dinlenebilir veya indirilebilir ve sonra dinlenebilir:

19 Ekim 2016 Çarşamba
Demir Küçükaydın



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...