29 Eylül 2016 Perşembe

“Ermeni’yi Dövdürmeyecektik” – Başkanlık Seçimindeki İlk büyük Yanlış

Sırrı Süreyya’nın zaman zaman anlatmayı sevdiği bir mesel vardır. Bir Türk, Kürt ve Ermeni’nin kısa vadeli ve dar görüşlülükleri, kıytırık imtiyazlarının kölesi olarak bir tek zorba tarafından sırayla dövüldüklerine dair. HDP’nin, 2014 Başkanlık seçimlerinde (aslında Plebisit) yapılan ilk büyük hata da, Ermeni’nin dövdürülmesine rıza göstermeye benzer. Sonra sırayla aynı temel yanlışa dayanan yanlışlar birbirini izledi ve hala da izliyor.
Erdoğan karşısında HDP politikalarının yanlışlığı üzerine bir şeyler yazmayı düşünüyordum. Zaman zaman bir konuda yazmadan önce, daha önce neler yazmışım, nerelerde yanlışım olmuş diye bir muhasebe çıkarmaya çalışırım.
İşte böyle eski yazıları ve olayları gözden geçirirken 2014’teki “Cumhurbaşkanlığı seçimleri” denen gerçekte ise plebisiter bir başkanlık rejiminin onaylandığı dönemdeki yazılara bakınca, demokratik muhalefetin, özellikle de HDP’nin ilk büyük yanlışını bu seçimde yaptığı daha bir netleşti. İşin
kötüsü bu güne kadar bu yanlışa ol açan program ve stratejide en küçük bir değişme de olmadı. Hatta bugün, birçokları, Demirtaş’ın o seçimde aday olmasını ve aldığı oyu bir başarı gibi görmektedir. Ama bugün bulunan yerden geçmişe dönük olarak yeniden bir değerlendirme yapıldığında, Demirtaş’ın adaylığının hiç de geniş açılı ve uzun vadeli bir perspektifi olmadığı daha iyi görülebilir.
Aşağıda o dönemde yazdığımız iki yazıyı aktarıyoruz. Bugün çok daha iyi görülüyor ki, Erdoğan daha henüz bu kadar güce ulaşmamışken, eğer o dönemde bizim önerdiğimiz politikalar bir parça tartışılıp izlenmiş olsaydı, bugün bambaşka koşullarda olurduk.
Bugün Erdoğan bu kadar güce eriştiyse, bunda en büyük sorumlulardan biri de HDP’dir.
HDP’nin ve Demirtaş’ın bugünkü politikaları da geçmişteki yanlışların devamından başka bir anlama gelmiyor. Ancak şimdi bugünkü politikalara ilişkin yazdığımızda da eski yanlışların veya yankısızlığın bir benzeriyle karşılaşacağımızdan kuşkumuz yok. Bu nedenle, en azından bugün yanlışlığı çok daha açık olarak görülecek geçmişin somut bir yanlışını ve o zamanlar neler yazdığımızı aktarmak belki bugün için yazacaklarımızın daha az kulak ardı edilmesine neden olabilir. Bu nedenle bugünkü politikalara ve yapılan yanlışlara geçmeden önce, 2014 başkanlık seçimleri sırasında yazdığımız HDP politikalarına yönelik iki yazıyı paylaşarak sonuçları bugün çok daha iyi görülen ilk büyük yanlışı hatırlatalım dedik.
“Ermeni’yi dövdürmeyecektik”, yani “Başkanlık seçiminde Erdoğan’ı engelleyecektik; buna uygun taktik bir yöneliş gösteremedik” diyebilmeli bugün HDP.
Daha sonra da yanlışlar birbirini izledi ama en önemlileri de 7 Haziran seçimleri sonrasında yapılanlar ve yapılmayanlardı. Şimdi yine aynı yanlışlar yapılıyor.
AKP veya Erdoğan veya düşmanlar elbet her türlü baskı, şantaj, kanunsuzluk vs.yi yapacaktır; CHP veya liberaller elbet tutarsızlıklar yapacaktır. Bu onların fıtratıdır. Bu nedenle, biz düşmanlarımıza veya bizden olmayanlara, bize yakın olmayanlara karşı eleştiri silahı kullanmayız, onlara karşı, silahların eleştirisidir yapılacak olan. Onların aralarındaki çelişkilerden yararlanmaya çalışılır. Hepsi o kadar.
Ama açın bakın en demokrat arkadaşların bile Facebook veya Twitter paylaşımlarına, Erdoğan’ın veya hükümetin politikalarını eleştiriyorlar, yanlışlarını sıralıyorlar veya CHP’nin ne kadar tutarsız oluğuna ilişkin eleştiriler yapıyorlar. Bu aslında gizli olarak ve zımnen bu arkadaşların henüz demokratlığı içselleştiremediklerini; demokratlığın onlarla aynı amaca sahip olmakla dolayısıyla onları yanlışları nedeniyle eleştirmekle uzlaşamayacağını anlamaktan uzak oldukları anlamına gelir.
Biz ise, eleştiri silahını sadece dostlarımıza veya dost gördüklerimize, yakın bildiklerimize yöneltiriz. Ve ne kadar yakın görüyor isek, o kadar acımasız olmalıdır eleştiri.
Lütfen okuyun aşağıda o zaman yazılmış yazıları, görün HDP ve Demirtaş’ın nasıl büyük yanlışlar yaptıklarını. Bugünkü politikaların yanlışlığının da farklı olmadığını düşünün bir.
Erdoğan aslında sıradan, basit bir politikacıdır. Ona bugünkü gücünü karşısındakilerin yanlışları sunmaktadır. En başta da, HDP’nin.
Demir Küçükaydın
29 Eylül 2016 Perşembe

 

Cumhurbaşkanlığı Adayı ve Seçim Yöntemi Üzerine HDP’ye Bir Öneri

Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’de Batıda demokratik bir hareket ve partner olmadığı için, adeta bu hareketi yaratmaya kendisi soyunmak zorunda kaldı. Ve herkese bunun adresi ve örgütsel ifadesi olarak HDP’yi gösterdi. Hazır ve yerleşmiş bir örgütü (BDP) bir kenara koymayı; destekçilerinin önemli bir kesiminin direnişini ve hatta desteklerini çekme tehditlerini bile göze alan stratejik bir karardı bu. Kanımızca “Türkiyelileşmek” de denilen bu strateji özünde doğru bir yaklaşım ve karardır.
Bir kararın doğruluğu onun gerçekleşme şansı olup olmadığına göre ölçülemez. Özünde doğruysa bir girişimin başarı şansı olup olmadığına bile bakılmaz, çünkü doğru bir şeyi savunurken yenilmek bile zaferdir. Ama yanlış bir amacın zaferleri bile yenilgidir. Tabii biz zafer ve yenilgiden söz ederken hep ezilenlerin yenilgi ve zaferlerinden söz ediyoruz.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu kararı karşısında kimileri gibi başarı “şansın yok bu işi bırak, Türkiye’yi de bize bırak” (Örnek olarak bakınız: Metin Kayaoğlu, “Yeni-HDP: Olmayacak dua veya simya” veya Ferda Koç, “BDP “Türkiyelileşme”li mi?”) tavrı içinde değiliz. Sizin amacınız, programınız ve sorunu koyuşunuz doğruysa, Kürt hareketinin bu davranışında bir rakip değil aslında bir müttefik ve imkân görmeniz gerekirdi diyoruz. Bu nedenle bu gibilerden farklı olarak başarısı için de kafa yoruyoruz. Zorluklarını biz de söylüyoruz. Ama el birliğiyle açıkça tartışarak çözümler bulma amacıyla.  Ve her adımda değiştirmesi için somut önerilerde bulunuyoruz.
Örneğin Kürt Hareketi’nin bugünkü programının, dayandığı güçlerin (küçük sol örgütler vs.)  ve HDP-HDK’nın örgütsel yapısının (bireysel üyelik yerine örgütsel temsil) bu stratejiye uygun düşmediğini söylüyoruz.
Ancak bunlar düzeltilse bile, yeni bir stratejik yöneliş sadece programın, güçlerin ve örgütsel araçların doğru seçimi ile de başarıya ulaşamaz. Bir seri taktik manevralar ve küçük de olsa başarılar gerektirir.
Bu yazımızda da, Cumhurbaşkanlığı seçimi vesilesiyle taktik alanda nasıl bir esneklikle davranılması gerektiğini somutlamayı deneyelim. Çünkü HDP’nin Türkiye’nin acil sorunları ve tartışmalarına katılması ve somut tavırlar koyması gerekir ki, şu “Kürt Partisi” imajından ve yapısından kurtulabilsin.
*
Bir hafta kadar önce HDK-HDP çevrelerine yakın ve HDK’da çalışan bir arkadaş, “bakalım sen şu fikre ne diyorsun, Cumhurbaşkanlığı adayı için HDP’nin Mehmet Bekaroğlu’nu göstermesine ne dersin?” deyince. “Çok güzel ve doğru bir olur” diye cevap verdim. Arkadaş da soldaki geniş bir çoğunluğun böyle önerileri tartışmayı bile reddettiğini aktardı.
Aslında ben de böyle bir isim arıyor ve bu konuda bir yazı yazmayı düşünüyordum. Ayrıca bu vesileyle, taktik manevralar ve bunların önemini ele alan bir yazı yazmayı hedefliyordum. Sol sekter politikalar “biz parlamenter mücadeleyi mi esas alacağız ki aday gösteriyoruz; bizi Cumhurbaşkanlığı seçim ilgilendirmez” gibi argümanları çok kullandığından, bunların yanlışlığını göstermek; yeni kuşakların sosyalist siyasi ve teorik eğitimi için de iyi bir vesile idi bu konu.
İşin doğrusu Türkiye’de kim kimdir çok bilmediğimden, aklıma Bekaroğlu gelmemişti ama örneğin bildiğim birkaç isimden biri olan Sami Selçuk gibi bir isim gelmişti. Erdoğan karşısında en kabul edilebilir, en demokrat, en optimum aday kum olabilir sorusunun cevabını arıyordum.
Ancak bu gibi konularda, taktik içinde taktikler de yapmak gerekebilir. Örneğin sizin hakkınızda ön yargılar varsa ve sizin birini aday göstermeniz o kişi için olumsuz ve desteği azaltıcı bir etki yaratacaksa, sanki sizin öneriniz değilmiş gibi yapmanız veya başka birini öneriyi yapmaya razı edip, sonradan trene biner gibi yapmanız gerekebilir. Savaş ister askeri, ister sosyal ve ister biyolojik olsun, bir anlamda karşı tarafı yanıltmaya da dayanır. Neredeyse bütün canlıların düşmanlarını yanıltmak için görünümlerinde yaptıkları adaptasyonlar bile savaşın yasalarıyla ve bu yasaların içinde yanıltmaların önemli payıyla ilgilidir. Bu nedenle konuyu somut bir isim üzerinden tartışmanın, eğer öyle bir olasılık varsa bile bizim gibi iflah olmaz bir komünistten gelmesinin o isme zarar vereceğini düşünerek, dolayısıyla yanlış olabileceği düşüncesiyle bir bekleme ve gözleme döneminde bulunuyordum.
Arkadaş da aynı yaklaşımdaydı ve Bekaroğlu gibi birinin adaylığını BDP’nin değil de, örneğin her partiden nispeten aykırı ve bağımsız birkaç milletvekilinden oluşan bir grubun göstermesinin daha etkili olabileceği yönündeki görüşünü ifade etti. Bizce de elbet böyle davranılabilirdi ve bunu bozacak bir davranıştan kaçınılmalıydı. Bu nedenle yazarsam genel bir yazı yazacağımı arkadaşa da belirttim.
Birkaç gün sonra başka bir arkadaş, bize, Birgün gazetesinde  “Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı kim olmalı?” başlıklı kocaman bir Bekaroğlu resminin de bulunduğu, imzasız ve sadece editörün adı olan bir yazı gösterdi. Yazı’da Bekaroğlu öneriliyordu.
Yazıyı okuyunca, aslında yazının görünenin tam tersi bir amaç için yazıldığı sonucuna ulaştım. Arkadaşa, “HDP’nin ve Bekaroğlu’nun önünü kesmek için yazılmış bir yazı, gerçekte göründüğünden tam zıddına hizmet ediyor” diye yorumladım. Gösteren arkadaş da aynı yorumu az önce kendisinin de yaptığını söyledi.
Yazı ismi açıkça zikrederek, yukarıda değinilen inceliklerden yoksun davranarak hem Bekaroğlu’nun, hem de eğer bir girişimi varsa HDP’nin önünü kesiyordu. Bir de Bekaroğlu’na dört farklı güç diye dört CHP’liyi (Mansur, Pavey Oktay, Tanrıkulu) sözde dört farklı eğilim veya partinin temsilcisi gibi “çalışma arkadaşı” olarak öneriyordu.
Madem Birgün (ve muhtemelen CHP) böyle bir hamleyle Bekaroğlu’nun önünü kesmeye çalışıyor ve eğer varsa Bekaroğlu’nun adaylığını önerecek HDP’nin böyle bir girişimini sabote ediyor, o zaman HDP’nin bu durumu veri kabul edip; açık bir tavırla Bekaroğlu’nu önermeli ve bunu savunmalıdır.
Bu nedenle, HDP’ye Bekaroğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı olarak, ama kendi adayı olarak değil; tüm toplumun kabulüne en uygun aday olarak gördüğü için önerdiğini, açıkça ilan edip savunmasını öneriyoruz.
HDP bu önerisini Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin bir değişik seçim sistemi önerisiyle birlikte önermeli ve toplumu bu konuyu tartışmaya çekmeyi de denemelidir.
Seçtiremese ve başarıya ulaşamasa bile tartışılmasının kendisi HDP’nin muazzam bir yol kat edip Türkiye Politikası’na ayak basmasını; önyargıların yıkılmasını sağlamış olur.
Yani HDP’nin stratejik hedefleri açısından Batı’da “Kürt partisi” imajından kurtulmak için bir taktik hamledir tartıştığımız konu. Türkiye Partisi olma amacına hizmet edip etmediği açısından doğruluğu ve yanlışlığı tartışılabilir.
*
Bekaroğlu’nun ön büyük özelliği şudur. Hem iktidarın içinden çıktığı politik İslam kesimindendir, yani onların çok büyük bir bölümü için kabul veya tercih edilebilecek en azından tam bir retle karşılanmayacak bir isimdir; hem insan hakları ve hukuk alanındaki tavrıyla İktidarın karşısındaki kesimlerin (CHP) ve Kürt hareketinin de saygı duyduğu ve kabul edilebilir bir isimdir. Ayrıca bütün söz ve davranışlarının ardına sinmiş bulunan, özünde devletin uzun vadeli çıkarlarını savunan perspektifiyle derin devletin ya da “Devlet aklı”nın uzun vadeli düşünen kesimlerinin bile desteğini veya hayırhah bir tarafsızlığını sağlayabilecek ve direncini minimuma indirebilecek bir isimdir.
Bütün bu özellikleri ona Erdoğan karşısında, eğer karşı karşıya kalırlarsa, daha büyük bir şans verir. Ve böylece Erdoğan, bir anda “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan” olabilir. Erdoğan’ın böyle bir yenilgisi Türkiye’deki demokratik güçlere bir kendine güven; iktidarın mutlak gücünü biraz olsun dengeleyecek; demokratik ve insan haklarına nispeten daha duyarlı bir karşı güç de daha geniş bir hareket alanı sağlar.
Ama burada bizim açımızdan esas önemli olan, bunu açıkça savunması halinde, HDP’nin uzlaşmalara ve herkesin kabul edebileceği isimlere açık tavrı ve bu tavrını açıkça savunmasıyla kat edeceği önemli mesafedir. Böylece Kürt gettosundan çıkıp başka kıtalarda küçük de olsa bazı köprübaşları elde edebilir.
Tabii bu öneri sadece böyle kalmamalı. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Seçimi için somut bir seçim kanunu ve biçimi değişikliği önermeli. Önerilmesi gereken biçimi aşağıda ayrıntısıyla açıklayacağız. Şöyle özetlenebilir; yurttaşların kimi istediklerine göre değil; kimi ne kadar istemediklerine ilişkin bir oylama ve yöntemle Cumhurbaşkanlığı seçimi.
Bu ne demek?
Demokrasi bizim kafamızda oylama ve çoğunluk ile özdeşleşmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimi de zaten bu yöntemle yapılacak. En büyük çoğunluğun oyunu alan seçilecek. Ancak bu yöntem, Cumhurbaşkanlığı için en uygunsuz yöntemdir.
Neden?
Cumhurbaşkanı aynı zamanda devletin başkanı olduğundan; devlet de siyasi farklı görüşler karşısında en azından teorik olarak tarafsız olası gerektiğinden, birçok ülkede ve zamanda bile, Cumhurbaşkanı seçilirken, istediği adayı seçtirebilecek güçteki partiler bile, diğer partilerin de kabul edebileceği; çok fazla itiraz etmeyeceği; en azından devletin tarafsızlık, siyasi görüşlerden bağımsızlık imajını zedelemeyecek adaylar göstermeye dikkat ederler. Yani tüm yurttaşlar onda kendinden bir şeyler bulmalıdır.
Erdoğan’ın adaylığı ise bu durumun tam tersi bir anlama geliyor ve kökten bir anlayış değişikliği ve güç dağılımı yaratıyor. Erdoğan hem bir partinin görüşlerini savunuyor; hem de o parti içindeki en kutuplaştırıcı olan çizgiyi temsil ediyor. Bir CHP’li bile bugünkü durumda, diyelim ki, Erdoğan ve Gül arasında bir seçim yapmak durumunda kalsa, Gül’e oyunu verme eğilimi gösterir.
Yani Erdoğan’a oy verecekler, seçmenlerin yarısı veya yakını olabilir ama ona neredeyse yüzde yüz karşı olanlar ve onu kendi varlıkları için bir tehdit olarak görenler de nüfusun bir diğer yarısını veya yarısına yakınını oluşturmaktadır.
Bu aynı zamanda iki sonuç ortaya çıkarmaktadır.
Birincisi, tehlikeli bir kutuplaşma. Bu kutuplaşma ilk krizde çok ciddi çatışmalara ve iç savaşa bile evirilebilir. Böyle bir gidişte Ordunun ve bir darbenin tekrar bir kurtarıcı olarak karşılanabileceği bir durum ortaya çıkabilir. (ki böyle giderse gidiş bu yöndedir. Darbe ve Kemalizm karşıtı liberallerin olayların böyle bir evrimi içinde tıpkı Mısır’ın liberallerinin Sisi’yi daveti gibi, bir Türk Sisi’sini memnuniyetle karşılayacakları bile görüler. Bu bizi şaşırtmaz, çünkü bugünün liberalleri aslında bir zamanların darbecileriydi. Onlardaki değişim kökten ve metodolojik değildi. Gün Zileli gibi bir “Anarşist” bile seçimlerde CHP’ye oy verin çağrısı yaparken bunun ipuçlarını veriyordu.)
Ama bu kutuplaşma ve riskin artması, bizzat kutuplaşmanın kendisine karşı güçlerin de direnme ve birleşme eğilimlerini güçlendirir. Yani AKP’ye oy veren hiç de küçümsenmeyecek bir kesim, Erdoğan’ın kutuplaştırıcı ve nüfusun geniş bir kesiminde total bir ret oluşturacak adaylığı karşısında, başkalarının ve kendilerinin de kabul edebileceği; daha geniş bir kesim tarafından benimsenebilecek bir adaya oy vermeye eğilimlidir. Türkiye’de “halkın sağduyusu” denen veya denecek şey de budur.
İşte Bekaroğlu’nu Erdoğan karşısında şanslı yapabilecek olan tam da böyle bir durum için en ideal isimlerden biri olmasıdır. Yani en çok oy alacak değildir ama belki en az reddedilecektir. En az reddedileni bulma da bir demokrasi yöntemdir. Hatta dünyanın en eski ve en yaygın demokratik karar yöntemidir.
*
Bu yöntem son yıllarda matematikçi, bilgisayarcılarca da geliştirilip bilimsel bir kavram ve işleyişe de kavuşturulmuştur. Buna Almancada SK Prensibi, yani Sistematik Uzlaşma Prensibi diye çevrilebilecek bir isim verilmektedir (Das SK-Prinzip: Systemisches Konsensieren).
Bu prensip özünde demokrasinin en eski, yaygın ve kendiliğinden biçiminin nicelleştirilmiş ve geliştirilmiş bir biçiminden başka bir şey değildir.
Modern toplumda demokrasi, yani karar alma, çoğunluk oyu ile belirlenmektedir ve demokrasinin bundan başka yolları olmadığı gibi yanlış bir fikir kafalarımızda yer etmiştir.
Ancak binlerce yıldır uygulanan; kendiliğinden uygulandığı için ismi bile olmayan bir karar yöntemi daha vardır. Herkes için en kabul edilebilir olanı bulma.
Diyelim ki bir akşam dört arkadaş bir yerde yemek yiyeceksiniz. Önünüzde de dört alternatif var. İki arkadaşınız A lokantasına gitmek istiyor; Biri B’ye biri de C’ye. D hiç kimsenin tercihi değil. Burada klasik oylama ile A oyların %50’sini aldığı, B ve C %25’de kaldığı için, A seçilir. Diğerleri bu demokratik sonuca uymalıdır denir.
Ama bu yöntemle alınan kararın uygulanması arkadaşlıkların bozulmasına veya bir arkadaş kendini iyi hissetmediği için bütün gecenin berbat olmasına da yol açabilir.
Çünkü bu kendiliğinden binlerce yıldır uygulanan demokraside herkes şu soruları da sorar kendine: Kim hangisine ne kadar karşı? Yani B ve C, A’ya gidilmesine yüzde yüz karşı olabilirler; A da B ve C’ye gidilmesine karşı olabilir. Fakat bunların hepsi, hiç oy almamış ve kimsenin birinci tercihi olmayan D’ye gitmeye özel bir karşıtlıkları olmayabilir. Yani D, hepsi için kabul edilebilir bir alternatif olarak ortaya çıkar. Bu durumda ilk çoğunluğa dayanan oylamada hiç oy almayan D, üzerinde en geniş uzlaşma sağlanan ve seçilen olur. Birincisinin yüz seksen derece zıttı ve muhtemelen kimse de kendini çok kötü ve çiğnenmiş hissetmeyeceğinden güzel geçmiş bir yemek ve geceli bir sonuç.
Günlük hayatımızda, küçük arkadaş gruplarında farkına bile varmadan aslında sürekli olarak bu tür bir demokrasiye göre öneriler yapar ve kararlar veririz. En az rahatsızlık yaratacak olanı; en kabul edilebilir olanı ararız. Bir öneriyi yaparken en çok arkadaşın kabul edeceği; herkesin kendini olabilecek en iyi şekilde hissedeceği optimum biçimleri önerir veya bu yönde kararlar veririz. Optimum kavramı aslında tam da bu duruma denk düşer. Doğa, organ ve canlıların yapısını; teknik aletleri şekillendirirken bu uzlaşmalardan; herkes için en kabul edilebilir olana göre davranır.
Dikkat edilirse burada karar evet oyları üzerinden değil; kimin neye ne kadar karşı olduğu, hayırlar üzerinden yapılmaktadır.
Örneğin alışılmış çoğunluk prensibine göre Erdoğan’ın seçilme şansı, CHP ve MHP’nin ortak aday göstermesi halinde bile çok yüksektir.  Ama “Sistemik Uzlaşma” veya en az reddedilen en çok kabul gören adayın seçilmesi prensibine göre Erdoğan seçilme olasılığı en zayıf adaydır.
Bu tür oylamada, herkese kimin için oy verdiği değil; kime ne kadar karşı olduğu sorulur. Örneğin 0 ve 10 arası bir karşı oluş skalası vardır herkesin. 0 İtiraz yok, 10 ise kesin ret, aradaki rakamlar da sizin sübjektif olarak vereceğiniz karşı oluşunuzu yansıtan derecelerdir.
Bu durumda, böyle bir oylamada, nüfusun en az üçte birlik bir bölümünün Erdoğan için kesin ret oyu vereceği açıktır. Ama aynı kişiler örneğin bir Bekaroğlu için 0 veya düşük ret derecelerinde oy verebilirler. Aynı durum AKP’liler için de geçerlidir. Diyelim ki Kılıçdaroğlu da karşı aday, Bahçeli de bir aday ve HDP’nin adayı Bekaroğlu ve HDP bunu bir uzlaşma adayı; herkesin üzerinde anlaşabileceği bir aday olarak ilan ettiğini; aslında kendi görüşlerine denk düşen bir aday olmadığını ilan ediyor.
Böyle bir durumda, eğer dünyanın en eski yöntemi olan ve her gün küçük gruplarda binlerce kez uygulanan yöntemle seçim yapılsa, diyelim ki bir Kılıçdaroğlu ve Bahçeli de AKP’lilerden çok büyük ret dereceleri alırlar ama örneğin Bekaroğlu AKP’lilerden o kadar büyük ret oyu almayabilir. Bu durumda matematik olarak seçilme şansı en büyük aday Bekaroğlu olur.
HDP bu yöntemi, Cumhurbaşkanlığı gibi, tüm siyasetler ve partiler karşısında tarafsız olması gereken yerler için resmi ve kanunla tanınmış bir yöntem olarak önermeli ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin bu yöntemle yapılmasını da istemelidir. Böylece bu konuyu kamuoyunun tartışmasına sunmalıdır. (Böylece ülkedeki demokrasi kültürünün gelişmesine de epey bir ek katkı yaparak çok hayırlı başka bir iş daha yapmış olur.)
Bu durumda Erdoğan’a ve AKP’yi, şunu da demiş olur. “Evet, çoğunluğu alabilirsiniz. Ama Nüfusun çok büyük bir kesiminin tamamen reddettiği bir aday olmadığınızı da gösterin. Siz tüm halkın mı bir Partinin mi Cumhurbaşkanı olacaksınız?”
Erdoğan bunu reddettiğinde, aslında kabul edilebilirlik ve uzlaşma aramadığını; devlet başkanlığı makamını kendi politikasının aracı olarak kullanacağını; devletin tarafsız olması gereken gücünü ve olanaklarını kendi görüşleri ve partisi için kullanacağını itiraf etmiş olur. Erdoğan’ın ne kadar uzlaşmaz bir politikanın izleyicisi olduğu ortaya çıkar. Erdoğan’ın başkanlığının riskleri daha iyi kavranır ve yaratmak istediği cepheleşme engellenebilir. Bunun yerine uzlaşma arayanlar ve aramayanlar şeklinde başka bir bölünme çizgisi geçirilir.
Ve bu da Erdoğan’ın tecridine ve giderek bu uzlaşmazlığın, kutuplaştırmanın karşısında olanların, uzlaşmazlığı ret korusunda bir uzlaşma yapmalarına yol açabilir.
Tabii böyle bir durumda, halkın sağduyusu, binlerce yıldır biriktirdiği tecrübesi, en azından akacak bir kanal bulmuş olur.
Çünkü halk MHP ve CHP’nin AKP’den bile daha berbat politikaları ve muhtemel adayları karşısında sağduyusunu dışa vuracağı bir kanaldan bile yoksundur.
Ama böyle bir alternatif olduğunda, bu kanala akarak (Örneğin 12 Eylül döneminin sonunda Cuntanın adayı karşısında Sunal’ı reddederek veya 2002 Seçimlerinde bütün diğer partileri sıfırlayarak bunu yapabildiğini göstermiştir) birden bire tüm dengeleri değiştirebilir.
Tabii HDP, açıkça Bekaroğlu’nu kendi politikalarına en yakın değil; toplumun en geniş kesimlerinin uzlaşabileceği bir aday olduğu için önerdiğini açıkça belirtmelidir.
İşte HDP’ye önerilen Cumhurbaşkanı adayı ve yöntemi özetle böyledir. Açıkça tartışılması dileğiyle.
Demir Küçükaydın
04 Haziran 2014 Çarşamba
*

“Cumhurbaşkanlığı Seçimi” Değil “Plebisiter Bir Diktatörlük İçin Plebisit”

Türkiye’de yaşayan insanların önündeki seçimin neyin seçimi olduğunu doğru tanımlamanın doğru bir strateji ve taktikler bakımından hayati önemi bulunmaktadır.
Ezilenler tavırlarını, strateji ve taktiklerini belirlerken, hukuki tanımlar ve anlamlar üzerinden değil; gerçek sosyolojik ve politik tanımlar ve anlamlar üzerinden akıl yürütürler ve de yürütmelidirler.
Örneğin, PKK’nın adı hukuken “Terör Örgütü”; Öcalan’ın adı “Terörist Başı”dır. Bu kavramlara göre politikanızı belirlemeye kalkarsanız, devletin polisinin ordusunun kafasıyla düşünmeye başlayıp; onun bir parçası olursunuz.
Kaldı ki, bu tanımları ortaya atıp bunları kullanmayı zorunlu kılanlar, kendi aralarında, kapı arkalarında, bu kavramlarla iş görmezler. Onlar “Terör Örgütü” dediklerinin, Kürtlerin üzerindeki baskıya karşı kitlesel bir isyan ve direniş olduğunu bilirler; Öcalan’ın bir “Terörist Başı” değil, çok akıllı bir politikacı; bu hareketin ve örgütün kurucusu ve önderi olduğunu bilirler.
Ama tam da bunu bildikleri için; strateji ve taktiklerini belirlerken hukuki değil;  yani “Terör Örgütü” ve “Terörist Başı” kavramlarıyla değil; sosyolojik ve politik kavramlarla düşündükleri için “Terör Örgütü” ve “Terörist Başı” kavramlarını kullanmayı zorunlu kılarlar. Bu, egemen sınıfların ve devletin ezeli ve ebedi şizofrenik karakteridir.
Önümüzdeki seçimde de tavır belirlerken, hukuki değil gerçek durumu ifade eden politik ve sosyolojik kavramların kullanılmasının hayati önemi bulunmaktadır.
Nasıl Kürt Ulusal Hareketi karşısında devletin hukuki kavramlarına göre değil; gerçek sosyolojik ve politik anlamına uygun kavramlara göre tavır belirlemek gerekirse, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi” denen, devletin yapısına ilişkin plebisitte de aynı şekilde davranmak gerekir.
Öncelikle, politika değişiklikleriyle yapısal değişikliklerin farkını iyi görmek gerekir.
Politik bir değişiklikte, yapısal bir değişiklik olmaz, örneğin parlamentonun veya Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinde bir değişiklik olmaz. Bir seçim, bu görev ve yetkilerin hangi politikanın aracı olarak kullanılacağı üzerine bir seçimdir.
Ama yapısal bir değişiklikte, şu veya bu politika değil; bir yapı, örneğin o görev ve yetkilerin kendisi değişikliğin konusudur.
Elbette politik mücadelede, politik ve yapısal değişiklikler böylesine kolayca birbirinden açık sınırlarla ayrılmazlar. Çünkü bizzat bu sınırların ve farklılıkların karıştırılması bu mücadelenin bir aracıdır. Yani birçok politik değişiklik yapısal bir değişiklik gibi gösterilebilir; yapısal değişiklik de politik değişiklik gibi.
Aslında yapısal değişiklik, Cumhurbaşkanlığının doğrudan seçilmesi yönünde yapılan Anayasa değişikliği ile yapılmıştı. Şimdi bu değişikliğe uygun ilk seçim yapılmaktadır. Şimdiki seçimde bu yapısal değişikliğe, yapısal değişikliğin içinde direnmek veya gerçekleştirmektir.
Bu değişiklik niçin yapıldı? Bir başkanlık sistemine geçmek için. Yani devlet başkanını bir hükümet başkanının yetkileri ve gücüyle donatmak için.
Bu seçimde, Erdoğan için Cumhurbaşkanı seçilmek, hem fiili olarak başbakanlığı da elinde bulundurmak; hem de bu muazzam güç birikimini kullanarak doğrudan bakanlık sistemine de hukuken geçme olanağı elde etmektir. Yani bu fiili duruma bir de hukuki biçim kazandırmak için bir ara aşamadır aynı zamanda. Zaten eğer böyle olmasa, devlet başkanının Meclis tarafından seçilmesini değiştirme gereği duymazdı.
Elbet devlet başkanının bütün yetkileri elinde bulundurduğu ABD gibi ülkeler vardır ama ABD’nin tüm devlet yapısı da farklıdır. Firavunlar çağından kalma bu merkezi devlete bir de firavunlardan bile daha yetkili bir başkanlık yapısını monte etmek; tamamen kontrol dışı bir canavar yaratmaktan başka bir anlama gelmez.
Ve bu canavar, sözde laik (yani en azından biçimsel olarak, insanların dinleri karşısında tarafsız, onlara eşit mesafedeki) bir devlet başkanlığını ilan için yaptığı toplantıya tamamen Türk milliyetçiliği ile boyanmış Sünni Müslümanlığı bir devlet dinine yükselten dualarla çıkan bir politikanın da aracı olduğunda Türkiye’deki rejim,  Franko veya Salazar’ın bir "İslami" versiyonu olmaya aday demektir.
ABD, dünyanın ilk cumhuriyetlerinden biri olarak, kana dayanan kralların ve imparatorların dünyasında; kralın veya imparatorun seçilmesini esas sorun olarak gördüğü için; o zamanın dünyasına göre demokratik bir sistemdi başkanlık.
Öte yandan bu sistem, bu muazzam güç yoğunlaşmasını bu seçilmiş kral veya imparatoru dengeleyecek birçok karşı mekanizma; güçlü özgürlükler ve haklarla donatılmıştı.
Örneğin valileri atayamaz bu devlet başkanı; onlar halk tarafından seçilir ve her biri de küçük bir devlet başkanıdır. Bütün emniyet teşkilatı bu seçilmiş yöneticilerinin emrindedir. Halk silahlıdır Amerika’da. Fikir, örgütlenme ve gösteri hakları çok geniştir.
Türkiye’de ise, ne böyle dengeleyici yapılar ve mekanizmalar vardır; ne de artık kralların ve imparatorların dünyasında yaşanmaktadır. Aksine Türkiye’deki devlet tipik keyfi, bürokratik, militer, merkezi bir şark devletidir. Bu merkezi ve keyfi devlet bile, devlet olarak kendi selameti için, bir takım karşı denge mekanizmalarına ihtiyaç duymuş; devlet ve hükümeti ayırarak; uzun vadeli çıkarları açısından devletin hükümet politikalarında bağımsızlığı ve sürekliliği hatta görünüşte tarafsızlığı gibi bir takım özelliklerle kendini donatmak zoruna kamıştır. Böylece Devlet sınıflarının arasındaki çatışmaları ılımlandıracak denge mekanizmaları yaratılmıştır.
Ama yeni sistemde, zaten yapısal olarak tamamen anti demokratik ve merkezi bir devletin başı aynı zamanda hükümetin başı olacaktır ve diğer yetkilerle birlikte fiilen yasama ve yargının da başı olacaktır. Bu Osmanlı padişahlarınınkinden bile daha büyük bir güç ve yetki merkezileşmesi demektir.
Bu seçim, bu nedenle, aslında bu yapısal değişikliğe onay verip vermeme referandumudur. Ama bu referandum, hukuken bir seçim görünümü altında ve biçiminde olacaktır.
Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu bu ölçüde bir güç yığılmasını yanlış bulmaktadır bizzat anketlerin gösterdiğine göre.
Ama aynı zamanda en azından yarısı veya yarısının biraz üstü, Erdoğan’ın politikalarından memnundur.
Bu durumda, Erdoğan, kendi politikalarına olan bu desteği, aslında büyük çoğunluğun karşı olduğu bir yapısal değişikliğin aracına dönüştürmek istemektedir.
Bunun için yapılması gereken ilk şeyde bu farkın görülmesini gizlemektir. Bunu gizleyen her davranış; her söz aslında Erdoğan’ın bu amacına hizmet etmiş olur.
Bu farkın görülmesi ve anlatılması çok önemlidir ve bu da her şeyden önce isimden ve tanımlamadan başlar.
Seçim’in bir “cumhurbaşkanlığı seçimi” olmadığı; merkezi devletin daha da merkezileşmiş; artık en küçük bir dengeleyici mekanizması kalmamış fiili bir sultanlık mı; yoksa nispeten gücün biraz olsun dağıldığı; devletin farklı organlarının nispeten birbirini dengelediği; dolayısıyla ezilenlerin o devletin çatlaklarında daha geniş hareket etme imkânının olduğu bir yapı olarak mı kalacağı sorunu olduğu anlaşılmalı ve anlatılmalıdır.
Eğer bu seçimin bir politikanın (kişinin) değil; bir yapının seçimi olduğu; bugünkü yapıdan bile daha berbat bir yapı seçip seçmemek karşısında bulunulduğu anlatılabilir ve buna uygun strateji ve taktikler geliştirilebilirse Erdoğan’ın bu oyunu bozulabilir. Bizzat böyle bir başarı da demokratik güçlerin ve ezilenlerin hareket alanını bu eski yapı çerçevesinde bile muazzam arttırır.
Elbet şöyle diyenler de çıkabilir: “Burjuva devletinin şöyle veya böyle olması bizi ilgilendirmez.”
Muhtemelen her zaman olduğu gibi yine çıkacaktır da.
Ama gerçekten mücadele edenler, düşmanı karınca bile olsa onu ciddiye almak gerektiğini; karıncanın gücünden bile yararlanmak gerektiğini bilirler. Karşı tarafın arasındaki çatlaklar ve daha geniş bir hareket alanı, her zaman ezilenlerin başlarını kaldırmasının olanaklarını sunduğunu bilirler.
Açın tarih kitaplarına bakın; merkezi devlet ne zaman zayıflar, parçalanır; o zaman ezilenlerin sesleri daha çok çıkmaya başlar; Timur’un Orduları Yıldırımın ordularını dağıtıp “Fetret” dönemine girildiğinde Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüce Mustafa çıkabilir; İran ve Bizans savaşlarla zayıflayıp merkezi otorite sarsılığında Baba İlyaslar, İshaklar ortaya çıkabilir olur. Birinci ve İkinci dünya savaşlarında devletler zayıflayıp, çürüdüğünde ezilenler ayaklanır.
O halde bizler, ezilenler iğne deliğinden ışık geçse ondan yararlanma prensibiyle hareket etmek zorundayız.
Bu nedenle de, bugünkü rezil ve berbat sistem muhakkak ki, Erdoğan’ın istediği ve bu seçimler sonucunda oturtabileceği çok daha rezil ve berbat sistemden, daha çok hareket alanı sağlar. Öte yandan, doğrudan seçilmiş bir cumhurbaşkanının iktidar partisinin adayı olmaması, daha büyük çatlaklar, bizler için daha geniş hareket alanı demektir.
*
Şimdi bu açıdan iki örneği ele alalım.
Aleviler bütün normal sağduyulu halk gibi, önce İhsanoğlu’na oy yok dedilerse de biraz düşününce, beterin beteri vardır deyip, birinci turda protesto oylarını Demirtaş’a verseler de ikinci turda İhsanoğlu’na vermenin hazırlığını yapıyorlar ve bunu makul göstermenin gerekçelerini buluyorlar.
Bunun için anlattıkları bir fıkra var. Bektaşi’ye iki şişe şarap vermişler bunların hangisi daha iyi şaraptır demişler. Bektaşi birini tatmış ve öbürü daha iyi demiş. Öbürünü tatmadan nasıl biliyorsun dediklerinde, bundan daha kötüsü olmaz da ondan demiş.
Yani Erdoğan’dan daha kötü olamayacağına göre oylar İhsanoğlu’na diyorlar.
Ancak bu fıkrada kastedilen, politikalar ve o politikaları temsil eden kişilerdir. Bu nedenle seçimin kişi ve politika seçimi olduğu yanlış algısını yerleştirmektedir.
Yani Erdoğan’a karşı gibi görünen fıkra bile Erdoğan’ın amacına hizmet etmekte; yapısal bir sonunu bir politika ve kişi sorunu gibi göstermektedir.
Bu fıkra ile kastedilen eğer yapı olduğunda; bu yapı gelecek olandan daha kötü olamaz anlamında bu fıkra doğru olur ve Erdoğan’ın oyununu bozabilir.
Tekrar edelim, bu “secim” bir politika ve kişi seçim değil; fiilen başka bir yapı için bir plebisittir.
*
Bu yanlışın tipik bir örneğini bizzat Demirtaş’ın örneğinde de görelim.
“Demirtaş, (…)  Cumhurbaşkanının ilk defa halk tarafından seçilmesinin halkın özgür iradesinin Çankaya'ya taşınmasının doğduğu ilk seçimin yaşanacağını belirten Demirtaş, kendilerinin de savundukları ilkeler ve temel referanslar ile bu çalışmayı başlattıklarını söyledi.”
Hemen görüleceği gibi, Demirtaş’ın yanlışı çifte yanlıştır. Hem yapısal değişikliği onaylamakta ve olumlu göstermektedir; hem de o olumlu gösterdiği yapı içinde sanki bir politika değişikliği söz konusuymuş gibi konuşmaktadır.
Demirtaş, bir yandan Cumhurbaşkanının doğrudan seçimini daha demokratik olarak görmekte; doğrudan seçimi “halkın özgür iradesinin yansıması” olarak tanımlamaktadır.
Bu birçok bakımdan yanlıştır. Yüksek tahsili olmayanların seçilememesi; 20 milletvekilinin imzası vs. gibi anti demokratik nitelikleri bir yana bırakalım. Bizzat PKK ve Öcalan daha önce, önemli olan demokratik mekanizmalardır; başkanlık veya parlamenter sistem olması ikinci plandadır demiş olasına rağmen; bu demokratik mekanizmalar yokken, daha da kısılmışken ve değişiklik bu mekanizmaları daha da kısacakken; Demirtaş, böyle bir yapısal değişim ve güç yığılmasına yol açacak bir sistemin yanlışlığı üzerine vurgu yapması gerekirken, adeta Erdoğan’ın basın ve hakla ilişkiler danışmanıymış gibi; bunun daha demokratik olduğunu söylemektedir.
Doğrudan seçim, daha büyük yetki ve güç ile ilgilidir; Doğrudan seçim, doğrudan seçim değil, daha büyük yetki ve güç ve bunun yoğunlaşması; aksine seçilmiş organların gücünün tırpanlanması demektir. Yani öz ve görünüm aynı değildir. Demokratik gibi görünen zaten kuşa dönmüş demokrasinin daha da yolunmasıdır. Görevi bunu anlatmak ve göstermek iken, tam tersini yapmaktadır Demirtaş.
Ama sadece bu da değil; aynı zamanda bu yapısal değişiklikle yapılan seçimi de sanki bir politika değişikliği; bir politika seçimi gibi görmekte ve göstermektedir.
Örneğin şöyle yazıyor yine aynı sitede:
“Demirtaş, "Resmileşen adaylık başvuruları itibari ile 2 temel çizgi yarışacak. Bunlardan biri eski statükoyu, devlet anlayışını temsil eden çizgi diğeri de devleti kendi çıkarlarına göre dizayn eden çizgi bir de bizim temsil ettiğimiz özgürlüklerden yana çizgi olacak. Bu çizgiler arasında yarış olacak. Biz bütün toplumsal kesimlerin, kimliği, inancı, doğduğu yere bakmaksızın herkesi kucaklayacak bir ilkesel duruşun sahibi olacağız" dedi.”
Demirtaş’ın çizgi dediği iki farklı politikadır. Dikkat edilsin, ortadaki seçimin bir politika seçimi değil; bir yapısal değişiklik olduğu gerçeğinin üzerini örtmüş oluyor; ama tam da böyle yaparak aslında bilinçli veya bilinçsiz, bu yapısal değişimi onaylamış oluyor.
Tabii eğer böyle bir politika (“çizgi”) seçimi olarak görülüyorsa, diyelim ki kendisi elendiğinde, bunların ikisi de aynıdır diyerek, boykotu savunabilir (ki bunun işaretlerini önceden verdi) ve fiili bir yapısal değişiklik karşısında tarafsızlığı, dolayısıyla güçlü olanı desteklemiş olarak, bizzat bu merkezi güç yığılmasının bir aracı olacak politikaların fiilen destekçisi olabilir.
Yani Kürt burjuvazisi ki Demirtaş onların temsilcisi ve dengesidir PKK karşısında, şimdiden PKK’yı ve Öcalan’ı bir emrivaki karşısında bırakmaktadır.
Daha önce yapılanlar da bunu ihsas ettirmektedir.
Örneğin HDP, bu secimin bir politika seçimi değil; yapıya ilişkin bir seçim olduğunu daha baştan görüp, İhsanoğlu gibi, AKP destekçilerinin de onaylayabileceği (Bekaroğlu gibi birini örneğin) aday gösterebilirdi. O zaman böyle doğru bir hamle ile CHP’yi ve seçimlerini de etkileyebilir; politik alanda çok önemli bir çıkış yapmış olabilirdi. Bu fırsatı kullanmaması bir rastlantı olmasa gerek.
Demirtaş’ın adaylığı bu bakımdan yanlıştı.
İkinci olarak Demirtaş adaylığını adeta bir emrivaki yaparak açıkladı.
Ve şimdi de yine adeta bir emrivaki yapmaktadır problemi sadece bir politika ve kişi seçimiymiş gibi koyarak; doğrudan seçimi demokratik diye vaftiz ederek.
Bu yapının berbat olduğunu ama Erdoğan’ın seçilmesi halinde gelecek olanın daha berbat olacağını ifade etmemektedir hiçbir şekilde.
Elbet şu aşamada, Taktik olarak konuşması gerekmeyebilir. Bu anlaşılabilir.
Ama bu seçimin seçim değil, yapı üzerine bir plebisit oluğunu söyleyebilirdi örneğin.
Bunu derseniz çıkarsamanız başka olur. O zaman ikinci turda boykot savunulamaz.

Ama yapısal bir değişikliği bir politika değişikliği gibi sunmak, bizzat o yapısal değişikliğin aracı olmakla sonuçlanır.
Kürt özgürlük hareketi Batı’ya açılmak, Türkiye’nin ezilenlerini kazanmak mı istiyor?
Önce eşyayı adıyla anması gerekiyor.
İlk turda Demirtaş’a vereceğiz oyları, ama tam da bu seçim yapısal bir seçim olduğundan; fiilen uyguladığı Erdoğan’a fiili destek olan politikasından dolayı değil; ikinci turda Erdoğan’ın karşısında kim varsa ona.
Daha iyi veya doğru olduğu için değil; daha doğru politikaları savunacağı için değil; aşırı güç yığılmasını engellemek; çatlakları büyütmek için.
Tarafsızlık demokratik güçlerin, ezilenlerin hareket alanını daraltmakla kalmaz; onları zayıflatır ve böler.
Birine ne kadar oy vermeyi öneriyorsak onun politikalarına da o kadar sert eleştiriler yapmalıyız.
Tıpkı bu satırlarda olduğu gibi.
Devrimci politika budur.

04 Temmuz 2014 Cuma

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...