1 Eylül 2015 Salı

Duran Kalkan’ın HDP Eleştirileri Üzerine

Dün birçok yerde Duran Kalkan’ın Adil Bayram mahlasıyla yazdığı, “Özeleştiri başarının anahtarıdır” başlıklı yazı yayınlandı ve  özellikle HDP’ye yönelik eleştirileri içeren kısımlar birçok yerde iktibas edildi.
Hamama giren terler” derler;  eleştiren de aynı şekilde eleştirilmeyi göze almış demektir. Biz Duran Kalkan’ın bu metninden yola çıkarak hem Duran Kalkan’ın bu somut eleştirisinin bir eleştirisini yapmak; hem de bu bağlamda HDP ve PKK hakkındaki eleştirilerimizi kısaca da olsa ifade etmek istiyoruz.
Ama önce eleştiri ve özeleştiri üzerine birkaç söz.
Sanılanın aksine eleştiri yapmak son derece zor bir iştir. Şurada yanlış yapılıyor demek, zikredilenler somut olgular bile olsa, kendi başına doğru bir eleştiri yapıldığı anlamına gelmez.

Çünkü çoğu kez, eleştirilerde yanlış olarak belirtilip eleştirilen olgular, aslında gerçek yanlışlar değildir. Eleştiride yanlış olanın doğru tespit edilmesi hayati önemdedir. Ama iş burada bitmez.
Yanlış olanın doğru tespit edilmesinden sonra da, o yanlışın neden ortaya çıktığının, onun nedenlerinin tespit edilmesi gerekir. Ama bu da yetmez.
Ve bu nedenler de “temel neden ekonomiktir” veya “yeterince fedakârca ve azimli çalışmıyoruz” türünden;  tıpkı Türk mahkemelerinin “suçun mahiyeti göz önüne alınarak” diyerek tutuklama veya ceza kararları vermeleri gibi kategorik cevaplar olmamalıdır.
Somut neden sonuç ilişkileri zincirinin ilk ve son halkalarını içermelidirler.
Eleştiri ya da özeleştiri özünde budur.
*
Şimdi somut olarak Duran kalkan’ın eleştirilerini alalım: HDP’ye yönelik üç somut eleştiride bulunuyor:
1)      “Örneğin, daha seçim gecesi HDP yönetiminin ‘Bazı oylarımız emanet’ demesi doğru değildi ve de hatalıydı. Doğru değildi, çünkü halkın emanet oyları diğer partilerdeydi ve HDP’nin onlardan alacağı daha milyonlarca ve hatta on milyonlarca oy vardı. Hatalıydı, çünkü bu değerlendirme seçim ardından çok önem taşıyan siyasal etkinliği zayıflatıyordu.”
2)      “Yine HDP yönetiminin ‘Toplum bize muhalefet görevi verdi’ belirlemesi de doğru değildi ve hatalıydı. Aynı zamanda bu belirleme, ‘Seçimi HDP kazandı’ belirlemesiyle de çelişkiliydi. HDP seçimi kazandıysa, o halde yeni iktidar o demektir. Burada oyun ve vekil sayısının azlığı veya çokluğu önemli değildir, önemli olan siyasi etki ve gelişmenin yönüdür. Bunun da HDP’de olduğu açıktır.”
3)      “HDP yönetiminin, yine AKP ile seçim sonrası o denli karşıtlaşması ve ‘CHP-AKP hükümet kursun, biz destek verelim’ demesi de hatalıydı. HDP olmadan CHP ile AKP’nin bir hükümet kuramayacağı ve kursalar bile bu hükümetin demokratik değerinin olmayacağı açıktı. Yani CHP-AKP hükümet kurma çalışmalarının içinde HDP de olmalıydı ve de buna öncülük etmeliydi.”
*
Önce şunu belirtelim, bu alıntılarda dile getirilen tespitler, özünde yanlış tespitler değildir. Aynı eleştirileri biz de, Duran Kalkan’dan bağımsızca ve daha önce yapmıştık.
Örneğin birinci tespit olan emanet oy olmadığı konusunu, daha seçimlerden bile önce HDP’ye “stratejik oy” verileceği tartışılırken (ki bu aslında doğru ifadesiyle “taktik oy” denmesi gereken“stratejik oylar” seçim öncesi terminolojide daha sonra “emanet oy” kavramıyla karşılananı ifade ediyordu. Kastedilen de özünde CHP’lilerin HDP’ye bir önceki seçimde bazı yerlerde MHP’ye yaptıkları gibi yüzde on barajını geçmesi için oy verecekleri öngörüsüydü), biz seçimlerin hemen arifesinde ve sonrasında yazdığımız yazılarda CHP’den emanet oy gelmeyeceğini ve de gelmediğini; aksine esas oyun AKP’ye oy vermiş Kürtlerden geleceğini ve geldiğini yazıyorduk. Hatta bunu paradoksal gibi görünen bir formülasyonla da şöyle ifade ediyorduk: “HDP Türkiye Partisi olmak için hareket ettikçe, daha fazla Kürt Partisi olacaktır”. Seçimler de bütünüyle bu öngörüyü doğruladı, HDP esas olarak Kürtlerden ve aslında CHP’ye emanet oy veren liberal ve demokrat aydınlardan ve ilk kez oy kullanan gençlerden oy aldı.
Sonradan kimi akademisyenlerin de ayrıntılı incelemelerle kanıtladığı gibi CHP’den HDP’yi yüzde onu aşmasını sağlayalım diye gelen oylar neredeyse hiç mertebesindedir. HDP’ye oy veren CHP’liler zaten, başka alternatif olmadığı için önceleri CHP’ye oy vermiş bir kesimdir. Esas büyük kayma, AK Parti’ye oy veren Kürt seçmenlerde olmuştur.
Evet, HDP, daha doğrusu Sırrı Süreyya Önder, gerçek karşılığı olmayan tamamen olgusal bir yanılgıya dayanarak; emanet oy verenleri hıyanet etmeyeceğiz anlamına gelen bir sözler etmişti.
Ama bunu da öyle çok büyütmemek gerekirdi. Çünkü insanlar ilişkide bulundukları toplum kesimlerinin etkisi ve baskısı altındadırlar. CHP’lilerin bir kesimi ve özellikle ulusalcı veya bunlara yakın kesimi (Hazirancılar) ve Alevilerin bir kısmı, genlerine işlemiş Kürtlere karşı güvensizlikle, seçimden sonra HDP’nin AK Parti ile koalisyon yapıp, Erdoğan’ı başkan yapacakları yönünde bir propaganda yürütüyorlardı. Sırrı Süreyya’nın o sözleri de bu gibi propaganda ve baskıların önünü almaya yönelikti. Yani yanlış bir olgudan hareketle ama doğru, bir karşı propagandayı etkisizleştirme girişimiydi.
Eleştiri somut olmalıdır. Hatta eleştirdiğimizin yanlış kullanımlarını bile görmezden gelip, onun temelindeki özü açığa çıkarmalı; onu biçimsel veya başka hatalarından arındırıp saf özünü ortaya çıkarıp eleştirmelidir.
Duran Kalkan’ın eleştirisi ise, Sırrı Süreyya’nın o ifadesini hangi kaygılarla, hangi güçlerin baskısı altında edildiği ve o somut şartlarda ne anlama geldiğini bir tarafa atarak eleştiriyor.
Sırrı Süreyya’nın o tür bir ifadesi yanlışlığı veya doğruluğu bir yana başka bir sorunun semptomu olarak alınırsa bir anlam ifade eder. Yoksa nihayetinde olgusal bir yanılgının ifadesidir ve olgusal yanılgılar da çok önemli değildir.
Bu nedenle o semptoma yol açmış olan sorunu ele almak gerekir. Ama bunu esas sorunu ele almadan olgunun bir ifadesi üzerinden yapınca ve yanan kişi ve yapıldığı dönem göz önüne alınınca, eleştiri doğruyken bir yanlışa dönüşmekte; adeta bir HDP’yi hizaya getirme davranışı gibi ortaya çıkmaktadır.
*
Örneğin şöyle bir eleştiri yapılabilirdi:
“Bu olgusal yanlış önemli değildir ama bu olgusal yanlışı ifade etmeye yol açan başka bir sorun vardır”
“Örneğin HDP yöneticileri “emanet oylar” derken, istatistiklerin de gösterdiği gibi, olgu düzeyinde yanılıyorlar. Ancak bizim görüşümüze göre bu yanılgı başka bir sorunu yansıtmaktadır. HDP egemen medyanın ve liberal aydınların dili ve düşünce kalıplarıyla düşünüp davranmakta; ulusalcıların propagandif baskısı altında bulunmaktadır. Bu ifade bunun yansımasıdır ve Türkiye’de ciddi sarsıcı ve etkili bir politika yapmak için, bu çemberin dışına çıkmak; bu ideolojik hegemonyaya prim vermemek gerekir. HDP, onların tartışma ve önceliklerine (gündemine) kapılmadan kendi tartışma ve önceliklerini (gündemini) ortaya koymalıdır. Emanet oylar konusunda söylenenler henüz böyle olmaktan çok uzak olunduğunu göstermektedir”.
Böyle bir eleştiri sorunun doğru bir tanımlaması olurdu; ayrıntıya veya olgusal bir hataya takılmadan; sorunun özünü yakalamış olurdu.
Aslında Duran Kalkan sorunun özünü yakalıyor ve özünde çok akıllıca ve doğru bir noktadan eleştiriyor: “Doğru değildi, çünkü halkın emanet oyları diğer partilerdeydi ve HDP’nin onlardan alacağı daha milyonlarca ve hatta on milyonlarca oy vardı. Hatalıydı, çünkü bu değerlendirme seçim ardından çok önem taşıyan siyasal etkinliği zayıflatıyordu.”
Ama yine Duran Kalkan da doğru bir eleştiriyi yanlış bir örnek üzerinden yapıyor; esas eleştiri noktasında bir örnek olarak kullanılabilecek bir olguyu sanki temel bir eleştiri noktasıymış gibi sunuyor.
Örneğin şunu diyebilirdi ve demesi gerekirdi: “Sorun HDP yöneticilerinin var olan gündemin ve kavramların esiri olmalarıdır: Aksine onları sorgulamaları gerekir. Örneğin seçim gecesi emanet oylardan falan söz edildi. Bu olgusal olarak doğru bile olsa, HDP yöneticilerinin emanet kavramını, anketçilerin kullandığı anlamda değil; bir toplumu değiştirmek ve bunun için milyonlarca ezilenin kullandığı anlamda kullanıp sorulara öyle cevap verebilir ve örneğin bizde emanet oy yok; bütün diğer partilerdeki oylar emanettir diye cevap vermesi gerekirdi. Böyle bir tavır ve yaklaşım, toplumun önünü açar ve ciddi bir politik yaklaşım olurdu.”
Ama ne yazık ki, Duran Kalkan da, sorunu doğru tanımlamış olmuyor. Sorunu Emanet oy var mı ya da nasıl tanımlanacak düzeyinde; eleştiriyi “emanet oy” kavramına ve egemen ve yaygın ideolojiye çekecek yerde;  farklı bir anlayışı “emanet oy” olgusuna kurban ediyor. Dolayısıyla kendisi de o emanet oy paradigmasına hapsoluyor.
Ama sorun, daha da genel formüle edersek, HDP’nin var olan Türkiye’ye egemen olan paradigmalarla düşündüğü ve düşünerek hareket ettiği; bunun dışına nasıl çıkılabileceğidir.
Duran kalkan sorunu o yanlıştan hareketle bu temel noktaya çekecek yerde; temel noktayı olgusal yanlışa kurban ediyor.
*
Öte yandan, işi bir de biçim boyutu var.
Duran Kalkan, eleştirisini sıradan bir insan olarak yapmamaktadır. Onun her yazdığı binlerce PKK militanı için de bir emir gibidir; en azından yol göstericidir. Örneğin bu satırların yazarı, bir eleştiri yaparken kafa göz yarabilir. İyi değildir ama bu kimseye bir zarar vermez. Çünkü hiçbir idari ve örgütsel gücüm yoktur. Bütün gücü kalemimden dökülen önermelerin gücüdür. Ama bir insan Ortadoğu’da en önemli gerilla örgütünün komutanlarından biriyse ve eleştirdiği parti zaten bir de sürekli, kişiliksizlikle, kendisi bir şey yapamamakla, postacılık yapmakla eleştiriliyorsa, o partiye karşı daha saygılı, başkalarının da benzer şekilde kendilerini davranmak zorunda hissedeceği bir dil tutturmak gerekir.
Bu şekilde eleştiri bir fırçalama olarak görülmekte ve algılanmaktadır. Örneğin, şimdi tam hatırlamıyorum ama T24’ten bir yazar niye böyle fırçalıyorsunuz diye yazılar yazmıştı. Sizin öyle bir niyetiniz olması sonucu değiştirmez, algı öyleyse sizin bu algıyı değiştirecek bir davranış içinde olmanız gerekir.
Öte yandan, bir de bunun HDP içindeki boyutunu düşünmek gerekir. Her biri birer küçük Duran Kalkan olan örgüt gençleri, sizin fırçaları görünce kendileri de kendi ölçülerinde ve boyutlarında benzer fırçalar atmaya başlarlar.
Bir tanesini hemen burada somut bir örnek olarak ifade edeyim. Örneğin, siz Türkiyelileşmek dendi, Selahattin Demirtaş’ın da konuşmalar ve imajı, arayış içinde olan insanları etkiledi ve birkaç kuşaktır şehirli; tamamen farklı ve modern bir kültür yapısı olan insanlar HDP’ye gelip üye olmaya; toplantılara katılmaya başladılar. Ama pek ala bir genç gelip toplantıda “burada bacak bacak üstüne atılmaz, bedel ödenmiştir, şehitlerin anısı var” gibi sözler eder. Ve yıllar sonra nihayet oraya binbir soru işaretiyle gelmiş insanlar bir daha gelmez. Türkiyelileşme falan da havaya uçar Kürt gettosuna hapsedilmiş olarak kalır HDP.
Özetle, bir sorunu görüyor, seziyor ama doğru tanımlamıyor; bunun yanı sıra biçimsel olarak da aslında yeni sorunlar yaratıyor Duran Kalkan’ın eleştirisi.
*
Kalkan’ın birinci eleştirisi hakkında şimdilik bu kadar.
Gelelim ikinci eleştiriye.
Duran Kalkan’ın ikinci eleştirisi de doğrudur. HDP’nin söylemlerinin birbiriyle iç tutarlılığı yoktur. Seçimi kazandım diyorsan, kazanan gibi davran. Öte yandan daha baştan kendi hareket alanının niye daraltıyorsun. Bize muhalefet görevi verildi diyerek kendini daha baştan oyun dışına düşürüyorsun.
Bu kendini bağlama konusunda benzeri eleştirileri biz de daha önce yapmıştık. Örneğin seçimlerden birkaç gün önce yazdığımız “Türkler (Birleşik Haziran Hareketi) Barajı Aşamıyor” balıklı yazıda şunları yazıyorduk:
“Türklerin böyle bir katkıyı sunmalarını kolaylaştırmak için Kürt hareketi elinden geleni de ardına koymadı.
Selahattin Demirtaş gibi, tam da ağızlarına layık bir insanı eş başkan yaptılar.
Selahattin Demirtaş da, hep onların duymak istediği şeyleri söyledi.
Hatta bu nedenle Kürtlerin duymak istediklerini ikinci plana attı. (Onlar nasıl olsa uzun acılı yollarda olgunlaşmışlardı; bu durumu anlayabilirlerdi; bu nedenle küsüp uzaklaşmazlardı.)
Sadece bu kadar da değil.  Neredeyse bütün Batı illerinde tam da Türklerin hoşuna gidecek insanlarla doldurdular seçilebilir yerleri.
Türkler yine ikna olmadılar. HDP’ye oy vereceğiz, verilsin demediler.
Rojava’da Kobani’de hala her gün cenazeleri gelen çocuklarını IŞİD’e karşı savaşa yollayıp, Türkleri o savaştan uzak tuttular.
AK Parti ile koalisyon kurmayacağız şeklinde, aslında politik mücadele yürüten veya savaşan bir gücün yapmaması gereken bir şekilde ellerini, kollarını bağlamayı bile kabullendiler. Böylece ilerde karşılarına çıkabilecek büyük bir hata yaptılar. Politikada ilişkiler, kişiler ya da örgütler üzerinden değil, somut talepler, hedefler üzerinden kurulur ve kurulmalıdır.
Demirtaş’ın yaptığı gibi, böyle elini kolunu bağlamak yanlıştır, mücadele içinde güçlerin konum ve çıkarlarında öyle geçici dönüşler olabilir ki, birbiri ile en zıt güçler bile taktik amaçlarla yan yana gelebilirler. Örneğin, Hitler Stalin’le saldırmazlık paktı imzalamak zorunda kalır. Alman Genelkurmayı Lenin’in Rusya’ya gitmesini sağlamak; Lenin Alman Genelkurmayıyla anlaşma yapmak zorunda kalır.
Bu tür uzlaşmaların en son ve somut örneğini bizzat bu seçimlerde gördük. Bu seçimlerde fiilen MHP ile HDP arasında bir zımni ittifak gerçekleşmiştir. Tamamen farklı amaçlarla bile olsa böyledir. İkisinin de çıkarı aralarında bir çatışma çıkmamasındaydı. Bu nedenle Erdoğan karşısında fiili bir ittifaka girerek onun elini kolunu önemli ölçüde bağladılar ve provokasyon alanını daralttılar. Kimi MHP’liler bu durumu, “HDP’nin barajı geçmesini isteyeceğimi rüyamda görsem inanmazdım” şeklindeki ifade etmişlerdir.
MHP ve HDP gibi iki farklı ve aslında amaçları birbirine karşı parti bile belli momentlerde bir araya gelebiliyor ve fiili bir ittifak içine girebiliyorsa, pek ala AK Parti ile de şimdi hiç öngörülemeyecek koşullarda benzer şeyler olabilir.
Ama Kürt hareketi sırf bu kendini beğenmiş, son yirmi yılda iyice çürümüş Türklerin biraz olsun sempatisini kazanmak için, elini kolunu bile bağladı; elinden geleni ardına koymadı.”
(Yanlış hatırlamıyorsak benzeri bir eleştiriyi sonra Cemil Bayık da yaptı.)
Toplum bize muhalefet görevi verdi ifadesi, seçim öncesinde edilmiş ve bizim tarafımızdan anında eleştirilmiş bu sözlerin sonucudur. Çünkü seçimden önce AK Parti ile koalisyon yapmayacağı sözünü vermiş; sonrasında da MHP zaten ben HDP ile yapmam demiş. Bu durumda muhalefetten başak ne kalıyor?
Şimdi, burada HDP’nin kendi elini kolunu bağlaması söz konusudur. Biz seçimden önce bu durumu eleştirerek, bunun bir handikap olacağını zaten yazmıştık.
Duran Kalkan, bunun ardındaki siyaset sanatı bakımından yanlışın üzerinde durmalıydı bizim gibi. Sen elini kolunu bağlarsan kendini ster istemez daha baştan oyunun dışına itmiş olursun yönünde bir eleştir yapması, yani bir tür metodolojik eleştiri yapması gerekirdi.
Ama Duran kalkan, kendini muhalefete layık görmenin ardındaki kendi elini kolunu bağlamanın daha önce yapılmış olduğunu görmüyor. Ve daha önce bu konuda bir şey de ifade etmiş değil. Dolayısıyla o yanlış sanki bulutsuz gökte çakmış bir şimşek gibi görünüyor.
Yani o yanlışın andındaki yanlış ve o yanlışın da ardındaki yanlış (buna aşağıda geleceğiz) üzerinde durmuyor. Dolayısıyla eleştirisi eleştiri olmuyor.
*
Üçüncü eleştiri de asında ikinci eleştirinin somut bir görünümünden başka değildir. Yani HDP’nin AKP ve CHP hükümeti kursun demesi de böyleydi; kendini pasif bir izleyici rolüne layık görme ve yine elini kolunu bağlamaydı.
Yani aslında daha genel özellikleriyle baktığımızda, HDP’nin her üç durumda da kendi elini kolunu bağladığını; daha seçim öncesinde kendisini oyun dışına attığını; inisiyatifi kaybettiğini görüyoruz.
Duran Kalkan’ın eleştirileri, tam ve özlü olarak böyle ifade edilmiş olmamakla birlikte, özünde HDP’nin kendi elini kolunu bağlamasına ve inisiyatif gösterememesinedir. Özünde yanlış da değillerdir.
Ama eleştiri nedenlere inerse, o nedenleri ortaya çıkarırsa eleştiridir.
O halde bu eleştiri konusu olan kendini bağlama ve inisiyatif gösterememenin neden ortaya çıktığını anlamaya çalışalım.
Eleştiri konusu olan tavırlar: yani emanet oy, kendini AK Parti ile koalisyon yapmayacağız diye bağlama ve kendini muhalefete mahkûm edip olun dışına atma; inisiyatifi kaybetme; kendi ellerinle sokağa atma durumu elbet politika ve savaş sanatının alfabesini bile bilmekten uzak olmakla ilgilidir öncelikle.
Bu sanatı biraz bilen, elini kolunu bağlamamaya, hayatın bin bir kombinasyonuna hazır olmaya alışır. Bu sorunun bir boyutudur.
Ama o zaman da şu soru ortaya çıkar. Neden en azından şu iki dönemdir politikanın göbeğinde olanlar bu basit kuralları bile öğrenemediler?
Bunun nedeni de aynı zamanda örgütün canlı bir örgütsel, politik ve teorik hayatının olmaması; bir kukla gibi olmasıyla ilgilidir. Hiçbir inisiyatif tanınmamıştır.
Bizzat Duran Kalkan’ın bu azarlamalarında görüldüğü gibi, sürekli fırçalanış veya başkalarının emirleri karşısında kalmışlardı. Böyle durumdakilerin kendilerini geliştirmesi mümkün olabilir mi?
Bir çocuğa zerrece inisiyatif tanımıyorsunuz; çizdiğiniz sınırların dışına çıkmasına katiyen müsaade etmiyorsunuz;  sonra da şartlar çocuğu ağır sorumlulukların altına itince, niye onlarla baş edemiyorsun diye azarlıyorsunuz.
O halde, nedenler zincirinin temeline gidersek, HDP’nin inisiyatifsizliğinin nedenlerinden biri iste bu HDP’yi inisiyatifsizlikle eleştiridir. İnisiyatifsizliğin nedenlerine inmeyişin kendisidir. Yani aslında Kalkan, kendisinin de nedenleri arasında olduğu bir sonucu eleştirmektedir ve kendisini eleştirdiğinin farkında bile değildir.
Bu eleştirinin bir yanıydı ama diğer bir yanı da var.
Eleştirilen üç noktaya da baktığımızda, hepsinin aslında HDP’nin kendi dışındaki solun baskısına ve eleştirilerine bir cevap verme, onların gönlünü kazanma veya onları serinletme çabaları oluğu görülür. Bunun da aslında büyük ölçüde yağlamalara rağmen oyunu yine de HDP’ye vermemiş CHP’lilere ve Haziran Hareketi gibi Ulusalcı Solculara bir mesaj olduğu görülür.
Ama bu da daha genel başka bir durum ve görev belirlemesinin bir sonucu ve görünümüdür. HDP seçimlerde stratejik olarak esas kazanılacak ve oy alınacak kesim olarak bunları hedeflemiştir.
Açın bakın HDP’nin bütün seçim broşürlerine; bütün seçim propagandasına, orada da aynı şey görülür: bu kesimlerin hoşuna gidecek renkler, söylemler, müzikler, sloganlar ve hatta işte böyle garantiler.
Peki, bu kesimleri kazamaya çalışmak yanlış mı?
Elbette tüm toplum kesimlerindeki memnuniyetsizler gibi bunları da kazanmaya çalışmak gerekir. Ama tüm toplum kesimleri içindeki oranları ve ağırlıkları kadar bunlara da bir değer verilmeliydi. Örneğin HDP bunlara harcadığı enerjinin onda birini aynı zamanda Alevileri ve/veya Müslümanları kazanmak için harcasaydı muhtemelen çok daha fazla oy da alabilirdi.
Ama sorun sadece bir tarafı kazanıp kazanmama sorunu da değil; bu kazanmanın yöntemine; kazanmadan ne anlaşıldığına ilişkin bir sorun da var. Ve de esas sorun burada. Burada bir reklamcı kafası, pazarlamacının medüze kafası görülüyor. Belli bir kesimin eğilimlerini okşayarak; ona uygun davranarak; söylemini kullanmak o kesimin kazanılabileceği gibi yanlış bir yaklaşım var. HDP’nin seçim çalışmasının temel yanlışı da buradaydı.
Devrimci bir anlayışa göre ise, bu kesimleri kazanmak isteyen onların anlayışlarıyla mücadele etmelidir. Ancak böylece onları değiştirebilir. Onları kazandığında da onlar tarafından kazanılmış olmaz, onları kazanmış olur.
Örneğin, Sırrı Süreyya’nın seçim gecesi, emanetleri de düşüneceğiz diyecek yerde “biz bütün emanet oyları geri alacağız” dediğini; seçimden önce Demirtaş’ın çıkıp da AK Parti ile koalisyon kurmayacağız diyecek yerde, “siyasette hiçbir zaman elini kolunu bağlamayacaksın; biz gereğinde şeytanla ve şeytanın annesiyle bile uzlaşmalar yapabiliriz ama bu uzlaşmaların ne için yapılacağı ve bu uzlaşmaların gerçekten ezilenlere hizmet edip etmediği önemlidir” deseydi, belki o kazanılmak istenen ve garanti verilmeye çalışılan çevrelerde bir yankı bulmazdı ama insanları düşündürür, değiştirir, siyasi olarak eğitirdi.
Keza seçim çalışmaları da öyleydi. Seçimler bana 1974 senesindeki Ecevit’in seçimini hatırlatıyordu. Benzeri bir hava vardı. O zamanlar Şenay hayat bayram olsa diyordu, bütün şehir küçük burjuvaları ortaya çıkmıştı. Tıpkı bu seçimin Demirtaş rüzgârı gibi bir Ecevit rüzgârı vardı.
Ama ortalıkta görünmeyen çok köklü bir dönüşüm olmuştu; tıpkı bu seçimde Kürtlerin AK Partiden kopması gibi. O zamana kadar AP’yi destekleyen işçiler; Ecevit’e yönelmişti. Orhan Gencebay’ın kasetçilerdeki yükselişi bu dönüşümün müzikteki yansımasıydı. Ama CHP’nin bütün görünür propagandasına Şenay’ın çocuksu şarkısı damga vuruyordu.
Bu seçim de öyleydi. “Bizler meclise”, “Yeni Yaşam” gibi sloganları vardı. Şenay’ın şarkısı gibi. Hiçbir somut şey söylemiyordu.
HDP’nin propagandası olanın tam tersi olmalıydı. HDP yeni bir yaşam olmayacağını; şu bürokratik ve keyfi rejimi bir parça sarsabilirse bile çok başarılı bir iş yapmış olacağını söylemeliydi seçim çalışmalarında örneğin. Evet, bu insanların hoşuna gitmez size kızabilirler. Ama uzun vadede sizin söylediğinize değer verecek size güvenecek insanlar ortaya çıkar.
Yani kazanmak istediğini onun görüşlerine giderek kazanma dolayısıyla kendini kaybetme değil; kazanmak istediğinle savaş; onu dönüştürme ve öyle kazanma stratejisi yoktu HDP’de.
İşte o eleştirilenler aslında bu daha temel yanlışın görünümleridir.
*
Öte yandan HDP örgüsel olarak da tam bir fecaatti. Esas işi yapanlar genellikle HDP örgütünde yer almayan dışarıdan gelen gönüllülerdi ve çoğu yerde o gönüllüler kendilerine iş verecek bir sorumlu bile bulamıyorlardı.
Bazı maçlar vardır, takımlardan biri açık farkla galip gelebilir. Ama bu onun iyi oyun oynağı anlamına gelmez. Şans yardım etmiştir; karşı taraf sizden de kötü oynamıştır vs.; bütün bunların sonucu bir sürü gol atmışsınızdır. Ama aslında kötü bir oyun oynamışsınızdır. Netice oyunun gerçek durumunu yansıtmaz. Bir sonraki maçta o takımın ne kadar kötü oynadığı bu sefer alınan açık farklı bir yenilgiyle görülecektir.
HDP’nin seçim başarısı da böyledir. Olağanüstü bir politik konjonktür; Demirtaş’ın Performansı; Tayyip’in her konuşmasının HDP’ye yaraması vs. HDP’ye rağmen bir seçim zaferi getirmiştir. Ne propagandası, ne programı, ne örgütsel çalışması ile başarılı bir örgüt yoktur aslında ortada.
Ve bu zaferin aslında onun kendi niteliklerinin değil; özel koşulların ve rastlantıların ürünü olduğu seçim sonrası dönemde ortaya çıkmıştır.
Demek ki, nedenleri araştırdığımızda aslında seçim sonrası dağınıklığın tohumlarının hepsinin seçim öncesinde var olduğu görülmektedir. Sorunları seçim öncesi tohumundan tanıyamayanlar; seçim sonrasındaki acı meyvesinden tanıyabilirler.
*
Peki, Duran Kalkan’ın HDP’yi eleştirisi böyle nedenlere gidiyor mu?
Hayır.
Sanki seçim sonrasında her şey birden kötüye gitmeye başlamış gibi, seçim öncesine ilişkin bir tek söz bile yok.
Kadı ki, bütün bu ağırlığı şehir küçük burjuvalarını kazanmaya verme; onları da yanlış bir yöntemle kazanma bunun sonucu olarak da elini kolunu bağlamanın sonucu olarak ortaya çıkan zaaflar başka nedenlerin sonucudur.
Programatik, stratejik, taktik ve örgütsel sorunları vardır HDP’nin. Programı yanlıştır; Stratejisi yoktur. Örgütsel yapısı yanlıştır.
Duran Kalkan bu sorunlara giriyor veya bu yönde bir çift söz ediyor mu?
Hayır.
Bu satırların yazarı, aslında çok daha öncesi de var ama ta “Çatı Partisi” girişiminden; “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” tiyatrosundan; HDK’nın kuruluşundan beri programatik, stratejik, taktik örgütsel sorunlara yönelik olarak dört beş cilt kitap oluşturacak yazılar yazdı; bunları günü gününe yayınladı; somut eleştiriler yaptı; somut öneriler yaptı girişimlerde bulundu.
Ama bu yazılardan hiç biri ne Kürt Özgülük yayınlarında; ne o örgütlerin birinde; ne HDK’da; ne HDP’de en küçük bir ifade olanağı bile bulamadı ve idari tedbirlerle engellendiler örneğin.
HDK veya HDP içinde, açık bir tartışma ve örgüt içi her bir üyenin tüm üyelere doğrudan hiçbir engelleme olmadan ve fiilen ulaşma onları görüşlerine kazanma, çoğunluk olma ve bunu örgütün biçimsel yapısının işleyişi içinde örgüt çizgisi haline getirme yansı yoktur.
Böyle bir örgütte hiçbir şey olmaz.
Bu sorunu esas sorun olarak koyuyor mu Duran Kalkan?
Hayır.
Bugün HDP nasıl bir örgüttür? Aslında bir örgüt değildir bir ittifaktır. Birbirine su geçirmez odalardan (bileşenler) ibaret bir ittifaktır ve bu ittifakın hamalı da bir şeylerin değişeceğini umup gelen ve bir süre sonra buradan bir şey çıkmaz diye pasifleşen, sürekli bir rotasyon yaşayan  “bağımsızlar”dır.
Örgütlerin zaten kontenjanları bellidir. Arkadan, var olan güçleri ve dengeleri hesaplayarak kilerin ne olacağını hesaplayan bir akıl vardır. Sol örgütler zaten güç ilişkilerinde muazzam eşitsizlikten dolayı kendilerine verilecek bir rolü veya vekilliği bilmektedirler. O açıdan bir adaletsizliğe uğramayacaklarını; hatta Kürt hareketinin bonkörce davrandığını bilirler. Örgütler de HDP’de çalışmak ve orada görünmek üzere birkaç elemanlarını görevlendirirler. Esas olarak yine önceki “Kürt Partisi”nin elemanları ve güçleridir.
Böyle Türkiye Partisi olunmaz.
Ama elbet böyle bir partiyi istediğiniz gibi yönlendirebilir; postacı olarak kullanabilir; istediğiniz zaman bir günah tekesi yaparak eleştirebilir ensesinden tokadı eksik etmeyebilirsiniz.
Ama böyle bir parti ile Türkiye’nin Batı’sında şehirli ve modern ücretliler arasında etkili bir örgütlenme yaratabilmeniz; geniş kesimlerin örgütlenip hakları için mücadeleye gireceği bütün bu mücadeleleri birleştiren bir deniz yaratabilmeniz olanaksızdır.
Yani bu gibi sorunlara girmeden, HDP’yi eleştirmek, bir günah tekesi bulup günahlardan kurtulmaktan faksızdır. O söylenenlerin tek tek olgusal olarak doğruluğu hiçbir anlam ifade etmemektedir. Çünkü eleştirilen davranışların temel nedenlerini tartışmamaktadır. Aksine ortadaki kendini bir eleştiri ve özeleştiri çabasıymış gibi gösterip gerçek bir eleştiri ve özeleştirinin yani gerçek sorunların tartışılmasının önünü tıkamaktadır; bu yöndeki tartışma çabalarını boğmakta, eleştirileri susuş uğratmaktadır.
HDP’nin o eleştirilen suçlarının gerçek suçlusu bizzat Duran Kalkanlardır.
Ama aslında Duran Kalkanların da suçu yoktur.
Türk sosyalistleridir gerçek suçlu. PKK’yı ve Kürt özgürlük hareketini ileri götürecek en küçük bir ne teorik, ne programatik, ne örgütsel önerileri yoktur. Yapanları engellemek tecrit etmekten başka bir iş yapmazlar. Hâlbuki Kürt Hareketi, duran kalkanlar, öğrenmeye, kendilerini yenilemeye eğilimli olduklarını şu son yıllarda geldikleri yerle göstermişlerdir.
Evet, burada genel olarak Türk Sosyalisti denen bileşenler de olağanüstü suçludur. Onlar zaten bütün yaratıcılıklarını yitirmiş küçük bürokratik aparatçıklardır. PKK’nın kapatıldığı gettodan çıkmak; Türkler asanında küçük de olsa köprübaşları edinmek için belki belli bir dönem işlevleri olmuş olabilir ama onların dayandıkları teori, PKK’nın az çok Marksizmci eleştirerek aydınlanma ideallerine dönme çabalarından bile daha geri bir dogmatik marksizmdir. Programları yoktur ve yok olduğunu bile bilmezler. En temel sorun olan uluslar sorunu konusunda zaten PKK’nın nallarını toplar durumdadırlar.
Ama bunlar zaten veridir. PKK’nın onların bu gerilikleriyle mücadele edecek yerde, onları olduğu gibi alıp Kürt hareketinin mesanelerinde yaşama şansı vermesi; bu parazit haline gelmiş küçük bürokratik aparatlara yeni yaşam alanları sunmakta ve onları bugün dünden daha de etkili yapmaktadır. Ve onlar yeni kuşaklara da zehirlerini akıtıp, devrimciliğin yerine bürokratik küçük örgütlerin kültürünü bulaştırmaktadırlar.
Duran Kalkan’ın bu konularda sözü var mı?
Yok.
Evet, eleştiri ve özeleştiri bizi geliştirir. Ama eleştiri ve özeleştiri temel nedenlere inmelidir. Temel nedenler değiştirilmelidir.
Biz örneğin bu yazımızda bir takım temel nedenler koyuyoruz. Bu temel nedenleri ortadan kaldıracak teorik, pogramatik ve örgütsel yapıya ilişkin somut öneriler yapıyoruz.
Peki, Duran kalkan’ın eleştirileri bu temel nedenlere giriyor mu?
Örneğin bu temel nedenler konusunda ne düşünüyor?
Temel nedenleri ortadan kaldırmak için somut önerileri neler?
Bu konuların HDK ve HDP ve hatta PKK içende tartışılması için önerileri var mı? Bunlar nasıl bir biçim altında olabilir?
Eleştiride bunların hiç biri yok.
*
Kalkan’ın HDP eleştirisi konusunda daha çok şeyler söylenebilir, ama bu kadar yeter.
HDP’yi eleştirmek kolay. Şamar oğlanı olmuş bir postacı.
HDP’lilerin hiç birinden ses çıkıyor mu?
Neden çıkmıyor?
Bir tek biraz Demirtaş itiraz etmeye çalışıyor.
HDP’liler neden kendini savunmuyor. Eleştirileri haklı mı görüyorlar? Sanmıyoruz.
Ya da onların PKK’ya veya Duran kalkan’ın yazdıklarına eleştirileri yok mu?
Kesinlikle vardır.
Ortada bir taraf istediği gibi konuşurken diğer tarafın ağzını açamadığı ve eşitsiz bir durum olduğu açık.
Bir tane bile HDP’li çıkıp en azında bir blog açıp “Vur fakat dinle” diye bu eleştiriler karşısında bir söz edemiyorsa Hamlet’in dediği gibi, “burada çürüyen bir şeyler var”dır.
*
Onun için biz de burada Duran kalkan’ı ve onun şahsında PKK’yı eleştirelim.
Peki, HDP dediğiniz hataları yaptı. İnisiyatif gösteremedi.
Peki, siz ne yaptınız?
Bu eleştirdiğiniz olguların temel nedenlerini araştırdınız mı?
Bunun üzerine açık, hiçbir sansüre uğramayan bir tartışma başlattınız mı?
Hayır?
Peki, neler yapıldı?
HDP’li yöneticilerin, kabaca eleştirileri yapıldı. Bunlar kamuoyu tarafından HDP’lilerin fırçalanması olarak algılandı.
Eleştiri elbette yapılır alma elinde güç ve silah bulunanların eleştirilerini bu gücü dengeleyecek ve karşıya kendisine de aynı eleştiri hakkını tanıyacak bir üslupla imkânlar tanınarak yapılması gerekir.
Bunun böyle eleştiri yapmanın özeleştirisini yaptınız mı?
Ama şu HDP’nin eleştirdiği konuya gelelim. Aynı yanlışı yaptığınızın farkında mısınız? HDP’de ne yapacağını bilmemeye yol açan yeni durumu doğru algılayamama PKK’nın şu son yanlışlarıyla aynı nedenlere dayanmaktadır ve aynı madalyonun iki yüzüdür.
Örneğin HDP de PKK da temel bir durum yargılaması yanlışı yaptı ve yapıyor.
Seçimlerden sonra birkaç gün sonra Erdoğan’ın zaten seçimlerden önce fiilen kalktığını ilan ettiği “barış sürecini” bitireceği açıktı. Artık sorun, çizgiyi “barış sürecini sürdürmek” değil; ateşkesi olsun sürdürmek, Erdoğan’ın savaş isteğine ateşkesi sürdürerek, tıpkı seçimlerden önce yapılan taktiği sürdürerek cevap vermek gerekirdi ve ateşkesi sürdürmek çizgisi hem Erdoğan’ı tecrit etme olanağı veriyordu; hem de Erdoğan tecrit edildikçe ve hareket alanı daraldıkça ateşkesi sürdürme olanağı güçleniyordu
Örneğin ne HDP ve ne de PKK, Erdoğan’ın kendini kurtarmak için savaş çıkaracağı; bunun için de her şeye rağmen ateşkesi sürdürmek gerektiği ve ateşkesi sürdürerek, Erdoğan’ın temel hedef olarak konulması şeklinde bir yeni durum ve görev belirlemesi yapmadı.
Her iki taraf da eski barış görüşmelerini sürdürme söylemine ve o dönemin alışkanlıklarına bağlı kaldı.
Bunun sonucu olarak PKK hemen misillemeler yapmaya başladı. Tek taraflı ateşkes yapmayacağını ilan etti. Fiziki savaşla hükümeti veya devleti barış görüşmelerini zorlama çizgisini seçti.
HDP de benzer şekilde bütün müdahalelerini ve stratejisini yine Barış müzakerelerinin sürdürülesi üzerinden oluşturdu.
PKK’da ateşkesi bitiren de; HDP’de inisiyatifsizliğe yol açan da durumun yanlış değerlendirilmesi; eski koşulların devam ettiğinin var sayılmasıdır. Yani hem HDP hem de PKK aslında yanı yanlışı yaptılar.
Sorun barış müzakerelerini sürdürme değil; yeni durumda seçim sonuçlarını tanımayarak darbe yapan ve isyan eden Erdoğan’ı oradan uzaklaştırmak; o oradan uzaklaşmadan bırakalım barış sürecini, ateşkesi bile sürdürmenin mümkün olmadığı şeklinde bir durum ve görev belirlemesi yapılsa; her iki cephede de farklı taktikler ve stratejiler izlenirdi.
Böyle bir görev belirlemesiyle, Erdoğan ne yaparsa yapsın, tek taraflı ateşkes sürdürülmeye çalışılır; misillemeler yapılmaz; böylece her şehit cenazesi Erdoğan’a karşı bir protesto gösterisine dönüştürülürdü.
Böyle bir durum ve görev belirlemesiyle hem HDP’nin önü açılır; hem de yeni durum değerlendirmesi HDP’li politikacıların girişim ve yaratıcılığına yeni imkânlar sunardı. Hedef Ateşkesi sürdürmek ve Erdoğan’ı tecrit olunca HDP birçok inisiyatif geliştirebilirdi. Selahattin Demirtaş eski Kıvraklığına ve performansına kavuşurdu.
Böyle bir çizgi, CHP ve MHP’yi de Erdoğan’a karşı daha net tavırlar almaya zorlar ve böylece Erdoğan’ın hareket alanı tıpkı seçim öncesinde olduğu gibi daraltılabilirdi.
Bunları niye yapmadı PKK?
Öte yandan HDP şamar oğlanı gibi eleştiriyor. Ama ya o komik ve çocukça demokratik özerklik ilanları; tehlikeli oyunlar.
Bunları eleştiren bir tek ifade oldu mu?
Hayır olmadı. Aksine, mahalli birimlerin kendi inisiyatifleri denerek anlayışla karşılanarak cesaretlendirildiler.
O halde ilk elde PKK da HDP de şu tespiti yapmalıdır. Barış sürece yoktu. Biz o barış sürecini zaten fiilen yokluğuna rağmen tek taraflı bir barış süreci olarak sürdürüyorduk. Barış süreci sözü bir diplomatik formüldü ama nedense biz sanki bu diplomatik formül gerçeği yansıtıyor gibi onun gerçek olduğuna kendimizi de inandırmışız.
Erdoğan, varlığın sürdürmek için o başkanlık mevkiinde durmak; durmak için de fiili gaspını meşrulaştırmak durumundadır. Bunun için de barışın kendi aleyhine çalıştığını gördüğü için savaş başlatmak zorundadır. Onun bu oyununa gelmemek için PKK’nın ateşkesi her ne olursa olsun tek taraflı da olsu sürdürmeye çalışması; bunun kamuoyuna açıkça ilan edilmesi; HDP’nin de bundan sonra bütün politikalarını esas olarak ateşkesin sürdürülmesi ve Erdoğan’ın oradan uzaklaştırılması üzerinden oluşturması gerekir.
Önce bu değişikliği yapmalıdır HDP de PKK da.
Bunan yanı sıra yukarıda sıralanan sorunları giderebilmek için, HDP’nin modern ve canlı bir örgüt olması; arkadan komiserlerin direktifleriyle yönlendirme (bunu polis de biliyor, devlet de ama halkımız bilmiyor) ve bileşen denen ittifaklar yapısına son verilmelidir.
HDP derhal bireysel üyelik hukukuna geçmelidir. Komiserler ya da bileşenler ancak birey olarak; üyeler olarak; örgütün kendi organlarının kararları üzerinde etkili olabildikleri ölçüde örgüt politikasında etkili olabilmelidirler.
Her bir üyenin her konuda tüm örgütün üyelerine görüş ve eleştirilerini, yukarı bir organın kontrolü veya denetimi olmadan, doğrudan iletebilme hakkı olmalı ve bu hak da fiilen kullanılabilecek araçlara da sahip olmalıdır.
Bu çerçevede HDP derhal Program, Strateji ve Örgüt yapısını tartışmaya açmalı ve özgür bir tartışmayla; billurlaşan eğilimlerin güçleri oranında temsil edildiği organlar oluşturulmalıdır.
Ancak böyle köklü reformlardan sonra HDP ciddi bir politik güç ve alternatif umut haline gelebilir.
Bizim önerilerimiz biliniyor. Ayrıca buradan PKK’ya da üzerine düşünülecek bir öneri yapmış olalım. PKK kendini bir Kürt ve Kürdistan hareketi olarak tanımlamayı bırakmalı, bütün din ve etni isimlerini terk etmeli, Ortadoğu demokrasi güçleri gibi bir isim almalıdır.
HDP’de bir Ortadoğu Partisi olmalıdır.
Her ikisi de Ortadoğu ölçüsünde Programlar oluşturmalıdır.
Aşağıda somut program önerimiz bulunuyor:
Bu program Kürtlüğün tanınması programı değildir; Türklüğün de tanınmaması programıdır.
Sorun Kürt sorunu değil; Türk Sorunu’dur.
Aşağıda önerdiğimiz Program taslağı HDP’nin Programı olmadıkça HDP bir Türkiye ve Ortadoğu Partisi olamaz.
·         Gerçek bir eşitlik için, ulusun tanımından her türlü, dil din, tarih, etni, soy, kültür, ırk belirlemesi kalkmalı, demokratik ulus bunlarla tanımlanmaya karşı tanımlanmalıdır. Bu somut olarak şu tedbirlerle gerçekleşebilir.
o   Herkese istediği dili anadil olarak seçme ve anadilinde eğitim hakkı olmalıdır. (Ana dilini öğrenme hakkı değil. Bu farklıdır dillerden birine üstünlük sağlayıp eşitsizliği arttırır.)
o   Ortak bir konuşma ve yazışma dili gerekip gerekmediğine; gerekiyorsa bunun hangi dil olacağına demokratik ulusun yurttaşları tartışarak ve oylayarak karar verirler. Bu ortak konuşma dilini öğrenmek, anadilde eğitim hakkını ortadan kaldırmaz.
o   Okullarda herkes ana dilinde, ama aynı ortak tarihi ve edebiyatı okumalıdır. Bu tarih ve edebiyat, ülkedeki ve komşularındaki bütün dillerden, etnilerden, dinlerden, kültürlerden, cinslerden eşit miktardaki temsilciler tarafından ortaklaşa yazılmalıdır.
o   Eğer okullarda okutulmasına karar verilirse, din ve ahlak dersleri, yeryüzündeki tüm büyük din ve inançlardan ve inançsızlardan eşit sayıda temsilciler tarafından ortaklaşa yazılmalıdır.
o   Devletin tüm inançlar karşısında eşit ve tarafsız olması için, Diyanet lağvedilmeli, imam hatipler normal okullara çevrilmelidir.
o   Diyanet gibi kurumlarda şimdiye kadar çalışanların mağdur olmaması için geçimleri gönüllü olarak cemaatler tarafından karşılanmayanlar veya bu olanağı seçmeyenlerin mağduriyeti engellenip toplumun başka işlerine yerleştirilmelidir.
o   Devlet sadece inançlar arasında eşitliği sağlamak ve azınlık inançta olanlar aleyhine oluşacak fiili eşitsizlikleri gidermekle yükümlü olmalıdır.
·         Yurttaşların en geniş şekilde örgütlenebilmesi, hakkını koruyabilmesi, haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı mücadele edebilmesi için.
o   Sınırsız bir düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü derhal uygulamaya geçmeli, bunları sınırlayan tüm yasalar derhal ve otomatik olarak geçersiz olmalıdır.
o   Devletin, firmaların, örgütlerin, partilerin ve bunların bütün organlarının bütün kararları, bütün tartışmaları tüm yurttaşların bilgisine açık olmalıdır.
·         Demokrasinin gerçekleşebilmesi, yurttaşların doğru kararlar verebilmesi için her şeyden önce doğru bilgilenme gerekir. Doğru bilgilenme için ise, medyanın devlet ve sermayenin tekelinden ve egemenliğinden kurtulması gerekir. Bunun için de
o   Tüm medya ve yayın faaliyeti, matbaalar, frekanslar, kanallar, kâğıtlar toplumsallaştırılmalı; devletin ve sermayenin elinden alınmalı, yurttaşların ve örgütlerinin emrine verilmelidir.
o   Medya olanakları, tüm örgütler, partiler, inançlar, fikirler, akımlar, meslekler, cinsler, yaşlar, bölgeler vs. arasında üye sayılarına ya da nüfus içindeki oranlarına göre dağıtılmalıdır.
o   Bu dağılımın gerçek oranları yansıtmaları için sık sık ayarlamalar yapılmalıdır.
·         Yurttaşların üzerinde yükselmeyen, onlardan bağımsızlaşmayan, ama onlara itaat ve hizmet eden bir devlet cihazı için:
o   Tüm düzeylerde yetki ve sorumluluk seçilmiş organlarda olmalıdır. Osmanlı artığı, Firavun ve Nemrutlar zamanından kalma valilik, kaymakamlık gibi merkezi olarak atanan ve belirlenen tüm makam ve organlar lağvedilmedir.
o   Tüm emniyet, asayiş ve savunma kuvvetleri bu seçilmiş organların emrinde ve kontrolünde olmalıdır.
o   Tüm seçilmiş yöneticiler ve organlar kendilerini seçenlerin beşte birinin oyuyla geri alınabilmeli ve seçim yenilenmelidir.
o   Tüm seçilenler seçildikleri süre içinde ve çalışmaları esasında ortalama bir çalışanın gelir düzeyinde ücret almalıdır.
o   Memurların tayin, terfi, seçim ve emeklilik işlemlerinde bağımsız memur sendikalarının tuttukları siciller esas alınmalıdır.
o   Asker sivil adalet ikiliği ve memurlar hakkında dava için izinler kalkmalı. Kanun ve yasalar karşısında mutlak eşitlik olmalıdır.
o   Mahkemelere jüri usulü gelmelidir.
·         Bu biçimsel eşitliği ve demokrasiyi sağlayan tedbirlerin yanı sıra, asgari ölçüde ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri kaldırmak için:
o   Devlet her yurttaşa iş bulmak, bulamıyorsa, sendikaların ve bağımsız tüketici teşekküllerinin tespit edeceği, asgari geçim endeksine uygun gelir sağlamakla yükümlü olmalıdır.
o   Tüm yurttaşlar için genel sağlık ve emeklilik sigortası olmadır. Sigorta, doğrudan sigortalı yurttaşların seçilmiş temsilcileri tarafından yönetilmeli ve denetlenmelidir.
o   Gelecek nesiller arasında kültür, eğitim ve iktisadi farklardan doğan eşitsizlikleri asgariye indirmek için, her çocuk için parasız kreş ve anaokulu sağlanmalı; tüm eğitim ve araçları parasız olmalı, düşük gelirli ailelerin çocukları ekstra desteklenmelidir.
o   Tüm azınlıkların gerçek hayatta fiilen ortaya çıkacak bizzat matematik bir azınlık olmaktan doğan dezavantajlarını bir ölçüde ortadan kaldırabilmek için kotalar ve pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.
Tartışılması dileğiyle.
Demir Küçükaydın
01 Eylül 2015 Salı



Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...