30 Ağustos 2015 Pazar

Veriler ve Hükümetin Yapısı Erken Seçim Olmayacağını; Olursa da Olanın Seçim Olmayacağını Gösteriyor

 “Kâbus görmektense uyanık kalmak yeğdir” diye bir söz vardır. Yazının başlığında dile getirilen ve aşağıda ele alınan tahminler gerçekleşmese bile (inşallah gerçekleşmez); en azından kâbus görmekten ve daha kötü durumlarda hazırlıksız yakalanmaktan yeğdir.
Erdoğan’ın Açmazı
Erdoğan’ın şimdiye kadar yaptıklarına bakarsak, yapılanların anlamı üzerine düşünürsek, çıkan sonuç başlıktaki önermeden başka bir şey olamaz.
Çünkü Erdoğan’ın önünde iki seçenek vardır ve kendini bu iki seçeneğe mahkûm eden de bizzat kendisidir:
Ya başkanlık rejimi ile başkanlık sarayında oturmaya devam etmek; bu fiili başkanlık rejiminin olabildiğince sürdürerek aynı zamanda bu fiili başkanlık rejiminin olanaklarını kullanarak buna yasal bir çerçeve hazırlamanın yollarını bulmak ve fırsatını kollamak zorundadır;

Ya da mahkemeye çıkarılacak, hapishane veya tımarhaneye veya (intihar da edebilir) mezara gidecektir.
Çünkü isyan etmiştir. Yani devletin yasalarını çiğnemiştir ve işin kötüsü bunu devletin belli mevkilerinde yapmıştır. İşlediği suç çok büyüktür. Sorun maddi çıkarlar falan olmanın ötesindedir. Maalesef Partiler bunu anlamamıştır ve sorunu hala ahlaki düzeyde; akrabaları, yakınları kayırma zengin etme vs. gibi ele almaktadırlar.

Erdoğan’ın Yaptığı Nedir?

Erdoğan’ın yaptığının anlamını biraz açıklamayı deneyelim.
En basitinden alalım. Vergiler devlete verilir. Ne kadar vergi alınacağına, vergilerin nereye nasıl harcanacağına biçimsel olarak yurttaşlar seçtikleri vekiller aracılığıyla karar verir. Bu modern parlamenter sistemin temelindeki anlayıştır. Zaten devlet demek vergi demektir; o vergiyi toplayan memur; vermeyeni içeri tıkan ya da ezen silahlı adam demektir. Bunlar en azından ön kabuller olarak böyledir; biçimsel ve hukuki olarak böyledir. Zaten devlet demek; örgüt demek: biçim demektir
Bu durumda, vatandaşın verdiği vergiler veya devlete vergi olarak verilmesi gereken paralar,  birilerinden bağış olarak toplanıp, havuzda biriktirilip; ne kadar kutsal olursa olsun başka bir dava için kullanılamaz. Ve bu bağışlar vergi gibi sayılamaz. Bu suçtur. Hem de anayasa suçudur. Bu kadar basit. Erdoğan bu suçu işlemiştir ve işlemektedir.
Bu suçu işleyen de er veya geç mahkemeye çıkar. Bir kere kayda geçti bunlar. Bütün savcıları, hâkimleri de değiştirse bundan kaçmanın yolu yoktur.
Belki kaçabilmenin olmasa da geciktirmenin tek yolu vardır: ölünceye kadar o başkanlık sarayında oturmak ve fiilen başkanlık rejimini sürdürmek.
(PKK bu günlerde verbal özyönetimler ilan edip duruyor. Aslında hiç de ilan falan edip kimseyi ürkütmeden gerçek özyönetim kurmuş bulunan Erdoğan’dır. PKK’nın Erdoğan’dan “Özyönetim nasıl kurulur” dersi alması gerekir. Erdoğan fiilen isyan etmiş, kendi bağımsız devletini kurmuştur. PKK’nın aksine bunu ilan etmiyor ama isyanın gereklerine uygun davranıyor. İsyanın tek parolası vardır. Hücum. Tereddüt ya da duraksama ölümdür. Ve teslim etmek gerekir ki Erdoğan bunu doğru uyguluyor.

Erdoğan’ın Özerkliği ya da Özyönetimi

Evet, Erdoğan çoktan özyönetimini ilan etmeden gerçekleştirmiş bulunuyor; hem de Ankara’nın tam orta göbeğinde. Erdoğan devlet başkanı olarak farklı gelirleri, farklı aygıtları, karar organları olan, tamamen kendine bağlı ikinci bir devlet örgütlüyor. O saray ikili iktidarın bir organıdır. Erdoğan, var olan devleti, yani TC’yi de, bu kurduğu devletin basit bir eklentisi ve avadanlığı olarak kullanıyor.
Erdoğan’ın Saray’a yerleşmesi Çankaya’daki binadan;  daha geniş ve olanakları fazla olan bir başka binaya taşınması değildir.
O külliye denen saray başka bir rejim, başka bir devlet aygıtı demektir. Sarayda somutlaşan devlet, var olan devletin kontrolünün dışında ama var olan devleti kontrol eden ikinci ve paralel bir devlettir.
Saraydaki binlerce oda; oralarda çalışan danışmanlar; Cumhurbaşkanlığının özel bütçeleri; örtülü ödenekler vs; bu özerk devletin kendisidir.
Bunun ayrı bir yapı olduğunu maalesef kimse anlamıyor. Belki bir benzetme daha iyi açıklayabilir.

Devletin Paraziti bir Devlet

Bir parazit düşünün bağırsaktaki solucanlar veya tenyalar gibi. Sizin kanınızı emiyor. Ama sizin gibi karmaşık yapılara, organlara ihtiyacı yok. Çünkü yiyeceğini hazır olarak alma olanağı var. Parazitler tersine evrim geçirirler, diğer canlılar karmaşıklaşırken; parazitler basitleşirler. İşte böyle bir mekanizma, Türk devletinin ve ulusunun kanını; yani bütçe ve devlet olanaklarını kullanıyor. Bu parazitin vergi memurlarına, jandarmalara ihtiyacı yok; zaten beynine yerleştiği devlet bunları ona sağlıyor vs., vs..
Bu parazit bağırsağa değil, beyne yerleşmiş bir parazit; beyne yerleştiği için organizmanın tüm kontrolünü de ele almış bir parazit. Cemaatin tüm vücuda yayılarak, tüm organları kontrol altına alarak, binlerce memurla yaptığını veya yapmaya çalıştığını; doğrudan beyne yerleşerek yapmış ve Cemaat parazitini şimdi o organizmadan dışlamaya çalışan bir parazit. (Ama parazitlerde yaşayan parazitler de olabilir. Cemaatin kendi açısından yapacağı en akıllı iş, bu parazitin paraziti olmaktır.)

Özgül Niteliği Kavramamanın Sonuçları

Durumun bu özgül niteliğini; Saray’ın somut işlevini maalesef ne HDP ne de CHP anlamış değil ve bu tahlili yapamadıkları için, hala eski sistemin sürdüğü varsayımı üzerinden politika yapıyorlar. Bu da durum ve görevleri yanlış belirlemelerine yol açıyor. Bu nedenle, bizzat kendileri de Erdoğan’ın politikalarının basit bir aracına dönüşüyorlar.
CHP hükümet müzakereleri sürerken; kendisine başbakanlık verilmesini beklerken hep bu durumdaydı. Erdoğan’ın politikalarının basit bir aracı; bu darbenin görülmesini engelleyen; “ayıbı örten bir asma yaprağı” oldu. Ancak şimdilerde, biraz anlar gibi olup daha sert bir muhalefete geçti.
Ama sorun muhalefetin dozu, yani sert ya da yumuşak muhalefet değildir; bu nitelikçe farklı bir politik mücadele gerektirir. Sorun bir parazitin beyni kontrol altına aldığının teşhiri ve vücuttan atılmasıdır. Bu başka bir politika ve strateji gerektirir. Burada geniş kitlelerin sokağa çıkarak anayasal hakları temelinde protestosunu; bu paraziti kabul etmediğini ilanı; bu paraziti vücuttan atmaya çalışması gerekir. Parlamenter manevralarla bu olmaz. Orada bu parazit dururken adil ve tarafsız bir seçim mümkün değildir.
Aynı hataları HDP de yaptı ve maalesef yapmaya devam ediyor. HDP hala barış için küçük gösterilerden ötesine gidemiyor. Barış’ın yolu Erdoğan’ın gitmesinden geçer o halde hedef barış değil, Erdoğan olmalıdır. Onun hükümeti olmalıdır. Hem o hükümette yer alarak hem de Erdoğan’ı ve onun hükümetini ele alan bir mücadele verilemez. HDP’nin gecikmeden kitleleri Erdoğan’a karşı, demokratik haklarını kullanarak ve kullanmak için sokağa, protestoya çağırması gerekir. Erdoğan hükümetindeyken ise bu hiç de ikna edici olamaz; kaldı ki yapamaz.
Marks bir zamanlar, hiçbir yetkisi olmayan göstermelik Prusya Parlamentosu için “mutlakıyetin ayıbını örten asma yaprağı” demişti. Bugün HDP ve CHP, politikalarıyla Erdoğan’ın ikili iktidarını; gizli ve özerk devletini gizleyen bir asma yaprağı işlevi görmektedir maalesef. Gerçeklik somuttur. HDP’nin şu anki politikası, olağan bir parlamenter sistem içinde anlamlı olabilirdi belki. Ama durum öyle değil; bu nedenle o koşulda doğru olabilecek olan bu koşulda öldürücü bir yanlışa dönüşmektedir. HDP tam da bu hatası nedeniyle yüzde onun altına düşebilir.
Baştaki yanlışları HDP’yi buraya getirmiştir. Muhtemelen, daha da kötü yerlere düşürecektir.
Örneğin, bir süre sonra bu hükümet fiilen bir savaş hükümeti olarak çalışmaya başladığında suça ortak olmamak veya protesto için ayrılmak zorunda kalacaktır. Ama bu sefer, onun basit bir aracı olduktan sonra, iyice itibarsızlaşmış olarak.
Eğer baştan, daha seçimin ertesi günü, Erdoğan Çankaya’ya gitmedikçe ve eski kanunlarla belirlenmiş yetki ve görevlerine dönmeyi kabul etmedikçe tanımıyoruz deseydi; yine kabine dışında, aynı yerde olurdu ama en azından Erdoğan’ın darbesine karşı mücadelenin bayrağını ele alıp; olacakları doğru olarak önceden görüp mevzilenmiş ve herkesi uyarmış bir parti olarak. O zaman Erdoğan’a karşı direnişin öncülüğünü de yapabilirdi belki.

Erdoğan’ın parolası: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”

İşte bu özgül durum nedeniyle, yani Erdoğan filen anayasa suçu işleyip ikinci bir gizli ve otonom devlet cihazı kurduğu için, Erdoğan’ın gideceği üçüncü bir yol yoktur.
Bu nedenle Erdoğan’ın tek yapacağı, savaş gibi bir bahane bulup seçim yaptırmamak ve bu hükümetle gitmek; bu arada yine bu hükümeti kullanarak aynı zamanda kendisinin kazanacağı bir seçim hazırlamak olabilir.
Erdoğan’ın şimdi varlığına yön veren ikilemi en iyi “ya devlet başa, ya kuzun leşe” sözü ifade eder.
Bunun bir tek sonucu ortaya çıkar: bu hükümet, bir seçim hükümeti değil; Erdoğan’a gereğinde uzun dönem bakanlık yapacak bir AK Parti hükümetidir.

Seçim değil, Ak Parti, daha doğrusu Erdoğan Hükümeti

Davutoğlu, “Bu hükümet bir AK Parti hükümeti değil” demiş.
Buradaki “AK Parti hükümeti” kavramı, resmen AK Partili bakanların bütün bakanlıkları doldurduğu bir hükümet anlamını taşıyor; bakanların hepsinin, (sadece oraya girmiş ve AK Parti Hükümeti olduğunu gizlemeye ve ona meşruiyet kazandırmaya yarayan, iki HDP’li bakan hariç) ruhça AK Partili; hatta Erdoğancı olmadığı anlamına gelmiyor.
AK Parti hükümeti olmayan bir hükümetin başkanı önce AK Partili olmaz ve olmaması gerekir.
Eğer gerçekten AK Parti hükümeti kurmayacaksa, örneğin en azından CHP eğilimli bakanlar seçmesi, kritik bakanlıklara gerçekten kafaca da tarafsız kişileri getirmesi; bakanlığı kabul etmeyen HDP’linin yerine yine başka bir HDP’li ataması gerekirdi. Tarafsızlık en azından böyle olur.
Elbette bu hükümetin ilk adımda göstere göstere Erdoğan Hükümeti olarak kurulması olmazdı. Bu tepkilere yol açar büyük bir direnişle karşılaşırdı. Erdoğan’ın bütün hüneri, hiçbir vaat ve söz vermeden tereddütte bırakmak böylece direnişleri engellemektir.
Bunun için, adı seçim hükümeti olarak kondu ve görünüşte kurallara uyar görünüldü.
Ancak Erdoğan’ın bakanları ben atarım kuralı, yine görünüşe göre bir yetkinin kullanılması iken aslında, bir AK Parti hükümetinin kuruluşunun sis örtüsü ve aracı oldu. CHP’yi dışarıda bırakmak için bahane oldu. HDP’nin hükümete her halükarda katılacağını açıklamış oluşu ise bu oyunu kolaylaştırdı.

Hükümetin Bileşimi

Böyle bir hükümetin mümkünse en tarafsız elemanlardan kurulması gerekir
Eski İstanbul kadıları adil ve doğru bir karar vermemizi engelleyebilir diye lodos havalarda karar vermezlermiş.
Ali tam öldüreceği sıra kendine hakaret eden adamı, kendisi için öldürdü derler dile öldürmezmiş.
Biraz bu taraklarda bezi olanın “ya bu adam devlet başkanı, şimdi başkanlığını kendini seçtirmek için kullanıyor demesinler” diye düşünüp, kendi partisinden bile birini başbakan olarak atmaması; tamamen toplumun tanıdığı, tarafsızlığı bilenen birini ataması; onun da partilerle görüşerek; her partinin ağırlığı oranında ama özellikle de tarafsızlığa ve hukuka dikkat edeceği düşünülen kişilerden bir bakanlar kurulu kurması beklenir.
Böyle biri mi Erdoğan. Yaptıkları ortada. Kendi partisinden başbakan atar; bakanları ben seçeceğim der. Bunlar da yetmez:
Yapılan şunlar. İşte iki haber:
 “2 HDP’liyle zorunlu olarak MHP’den de Tuğrul Türkeş’i transfer ederek kurduğu seçim hükümetinde, ‘bağımsız’ statüsünde atanan 11 isim AKP’nin bakan yardımcıları, bürokratları ve eski milletvekillerinden oluştu.”
*
 “Hile ile 3 AKP'li bağımsız bakan yapıldı.
Ali Rıza Alaboyun, Kutbettin Arzu ve Vecdi Gönül bağımsız bakan yapılmak için Ak Parti'den istifa ettirildi ve aynı gün "bağımsız bakan" yapıldılar.”
O halde, bu hükümetin amacı tarafsız seçimler değildir; böyle bir amaç tamamen farklı bir yapılanma ve bileşim gerektirirdi.

Önemli Kararlar Alacağını Söyleyen Bir Seçim Hükümeti

Yani bir adil seçim amaçlanmış olsa, en azından tarafsız bir başbakan atanır; tarafsız başbakandan, kanunun gördüğü koşullara uygun olarak tüm partilerden katılımı sağlayarak ve dengeleri gözeterek bir hükümet kurması beklenir ve nihayet seçim hükümeti bir emanetçi olduğunu bildiğinden normal olarak önemli kararlar almaz, tabiri caiz ise, motoru işler durumda tutmaya çalışır.
Ama bu hükümetin öyle çalışmayacağını bizzat yeni hükümette Erdoğan’ın komiseri olarak yer alan Yalçın Akdoğan “geçici bir hükümet gibi değil 4 yıllık bir hükümet olarak elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz” diyerek de açıkça ifade ediyor. Yani amaç motoru işler durumda tutmak değil; önceki hükümetlerin yaptığını yapmaya devam etmek.
(Akdoğan’ın sözleri semptomatiktir. “4 yıllık bir hükümet gibi” diyecek yerde; (kaldı ki o da itiraf olmaktan; yani bir seçim hükümeti olmayacaklarını söylemekten başka bir anlama gelmez) “4 yıllık bir hükümet olarak” diyor. Yani uzun kalacağız anlamına gelecek bir hata yapıyor. Bu bir “dil sürçmesi” olsa bile, (halkımızın dediği gibi, “dil ağrıyan dişi kurcalar” veya “Allah konuşturuyor”. Gerçek niyetin bilinçsiz bir ifadesi.)
Özetle bu hükümet kısa kalmayacak ve önemsiz kararlar almakla yetinmeyecek.
Yani hükümetin yapısı ona düşünülen işleve göre oluşturulmuştur. Bu yapı ile adil ve tarafsız iki ay sonra hükümeti bırakacak bir hükümet değil; Erdoğan’ı orada tutmanın aracı olacak bir hükümet amaçlanmıştır.
Erdoğan ne yapıp edip ya seçimi engelleyecek ve götürebildiği kadar bu hükümetle götürecektir; ya da öyle koşullarda bir seçim yapacaktır ki, seçimden başka her şeye benzeyecektir.
Erdoğan ancak seçimi kaybetmeyeceğinden emin olduğu koşullarda bir seçim yaptırır.
Bu da daha çok kan dökülecek, çok can yanacak demektir.
30 Ağustos 2015 Pazar
Demir Küçükaydın





Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...