24 Ağustos 2015 Pazartesi

PKK Ne Yapıyor? Bir Anlamaya Çalışma Denemesi?

Bir teoriyi rezil etmenin en kolay yolu, onu toyca savunmaktır” diye bir söz vardır. Bu önermedeki  “teori” yerine, bir “dava”, bir “program”, bir “strateji” de koyulabilir; “toyca” yerine de “akılsızca” da.
Seçim sonuçlarına, Türkiye politikasına, HDP’nin düşürüldüğü duruma bakarak PKK’nın son misillemeleri için rahatça bu önerme kullanılabilir.
Bizzat bu satırların yazarı, herkesin “PKK ne yapıyor?” diye mırıldandığı bir ortamda, 12 Ağustos’ta “PKK’ya Açık Mektup: PKK Derhal Tek Taraflı Ateşkes İlan Etmelidir” diye bir çağrı yaptı.
Daha sonra benzer çağrılar, Ezop Dili bir kenara bırakılarak, başkalarınca da açıkça dile getirilmeye başlandı.
Örneğin 21 Ağustos’ta Hasan Cemal T24’te “PKK’ya bir çağrım var: Tek taraflı ateşkes ilanı” başlıklı bir yazı yazdı. Cengiz Çandar da aynı anlama gelecek yazılar yazıyordu. En son Diken’de Levent Gültekin’inPKK’nın cevap vermesi gereken sorular” başlıklı yazısı da aynı anlama gelmektedir.

Ayrıca en son Demirtaş İzmir’de, Karşılıklı barış çağrılarından daha da somut olarak ve bir adım daha ileri giderek,  “PKK'nın amasız olarak silahlı eylemelerini, durdurması lazım.” diyerek yine PKK’ya tek taraflı ateşkes çağrısı yaptı.
Yani aklın yolu birdir denilebilir.
Peki, PKK bu çağrılar karşısında ne diyor?
Top çeviriyor?
Nasıl mı?
Tek taraflı ateşkes ile barış ve Kürt sorununun çözümünü birbirine karıştırıyor.
Bu çağrıların hiç birisi PKK’den silah bırak, Türkiye’yi terk et, savaşa son ver gibi ütopik bir istekte bulunmuyor. Sadece “tek taraflı ateşkes yap”; “misilleme hakkı”na sözümüz yok hak yine senin solsun ama bu hakkı kullanma; böyle yap ki biz şu Erdoğan’ın hakkından gelebilelim. Sen onun istediği koşullarda savaşıyor, ona güç veriyorsun” diyorlar.
“Niye şimdi kullanıyorsun, bunca zaman sen de kullanmadın. Örneğin seçimlerden önce kullanmadın. Daha önceleri hem de daha zor ve umutsuz durumlarda kullanmadın; şimdi niye, tam da böyle, Kürt hareketinin ilk kez gettodan çıkma olanağı bulduğu; yasal mücadele olanaklarıyla birbiri ardınca zaferler kazandığı; savaşın sadece Erdoğan’ın işine yaradığı bir koşuda niye böyle yapıyorsun?” diyor insanlar.
PKK bu soruların hiç birine cevap vermiyor ve sanki bu sorular yokmuş gibi kategorik cevaplar veriyor. Türkiye’nin ikiyüzlüce, sadece zaman kazanmak için, çürütmek için ateşkes yaptığı; aslında en küçük bir demokratikleşme olması bir yana; birbiri ardınca daha antidemokratik ve keyfi yasalar ve uygulamalar yaptığı konusunda bir kuşku varmışçasına, hep bu kategorik cevaplarla yetiniliyor.
Örneğin Cemil Bayık, Die Welt’te yayınlanan söyleşisinde şöyle diyor:
Bayık, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “PKK amasız silah bırakmalı” çağrısının hatırlatılması üzerine şunları söyledi: “Sadece o çağrı yapmadı. Bu çağrıyı biz değerli buluyoruz. Bize göre, ne Türkiye ne de biz bu sorunu silahla çözebiliriz. Sekiz kez tek taraflı olarak ateşkes çağrısı yaptık. Son seferinde ise güçlerimizi çekmeye başladık. Ancak Türkiye önce her şeyi erteledi, ardından inkâr etti. Artık tek taraflı silahların susması olmayacak.”[1]
Görüldüğü gibi, hep kategorik cevaplar vardır. Bütün bu koşullar daha önce de söz konusuydu, neden şimdi? Neden Erdoğan’ın işine yarayacak koşullarda?
Bütün cevaplar hep bu soru yokmuş gibi.
Madem PKK yöneticileri bu soru yokmuş gibi kategorik cevaplarla yetiniyor, o zaman bizlerin de neden böyle kategorik cevaplarla yetindiklerini, neden şimdi tam da en elverişli koşullarda böyle bir yola girdiklerini açıklama denemelerimize söyleyecekleri bir şey olamaz.
Tekrar edelim, kimse PKK’dan şimdi silah bırakmasını istemiyor. Ateşkes ilan et deniyor.
Kimse senin misilleme hakkın yok demiyor.
Hakkın yine senin olsun ama hak bir zorunluluk ve görev değildir. O halde misilleme hakkını kullanma. Eğer şimdi kullanıyorsan niye daha önce daha kötü koşullarda bile kullanmayıp da şimdi bu hakkı kullanmamanın en elverişli koşulları sağlayacağı koşullarda kullanıyorsun sorusuna ikna edici bir cevap ver.
PKK’dan ikna edici bir cevap yok.
Demek konuşamıyor.
*
Eğer ortada başka bir neden ve açıklama yoksa PKK’nın şu an yaptığını yukarıdaki önermeyle açıklamaya çalışmaktan; yani “toyca” ve “akılsızca” bir politika demekten başka hiçbir alternatif yoktur.
Ne var ki bu da doyurucu bir açıklama sunmaz.
Örneğin Erdoğan’ın şimdi izlediği politikayı, onun kompleksleriyle; ihtiraslarıyla; ruhsal ve entelektüel şekillenmesinin oluştuğu dönemin, örneğin soğuk savaş döneminin antikomünizmiyle; Türk ırkçı ve Emevi İslamcısı milliyetçiliğiyle; iktidarın bozmasıyla açıklamak mümkündür. Zaten bu nedenle de, muhtemelen çok kötü bir biçimde yıkılacaktır. Çünkü yaptıklarının güçlü bir toplumsal kesimin çıkarlarıyla, örneğin kimilerinin dediği gibi “Anadolu Burjuvazisi”nin çıkarlarıyla bir ilişkisi yoktur. Olsa olsa, kendisiyle avene ve kliyan ilişkisi içinde bulunan bir küçük kapitalistler kesimiyle kader ve çıkar ortaklığından söz edilebilir.
Ama PKK yöneticileri için bu denemez. Onlar çok uzun savaş yıllarında, Ortadoğu gibi bir yerde; “dünyanın merkezi”nde ve bu merkezin de merkezi olan, Bizans (Türkiye), Abbasi (İran) ve Emevi (Mezopotamya) uygarlıklarının kesişme noktasında savaşmış ve politika yapmış; nice badireleri atlatmış kimseler. Bayıkların, Karayılanların şimdi yaptığını “toyluk” veya “akılsızlık” gibi kelimelerle izah etmek zordur.
O halde PKK’nın bu politikasını nasıl açıklayabiliriz?
İnsan aklı bu, gemlenemez, dışından olmasa içinden soru soracak, cevaplar arayacak, ne oluyor, neden böyle davranıyorlar diye bir açıklama arayacak.
Biz sosyalistiz. Biz sesli düşünmeye alışmışız. Biz yanlış yapmaktan korkmayız. Bir yanlış yargımız varsa tartışa tartışa düzeltiriz. Açıklık biricik silahımızdır.
Bu yazıda böyle bir denemede bulunalım.
*
Şu son birkaç gün içinde kanımızca iki önemli yazı çıktı.
Yazıların biri Metin Gürcan imzasıyla “Türkiye ile PKK arasındaki çatışmanın değişen karakteri” başlığıyla 22 Ağustos’ta Radikal’de yayınlandı.
Yazı kaba propaganda değil. Bir uzman bilgisine dayanan bir analiz çabası. Yazının başlığı bile bunun ipuçlarını veriyor, örneğin “Türk Ordusu ile Teröristler” gibi bir başlık değil. Yazar hakkında şu bilgiler var:
1998-2014 yılları arası TSK'nın değişik birimlerinde çalışarak 2015 Ocak ayında kendi isteği ile emekli oldu. 8 yıl Güneydoğu Anadolu bölgesi, Irak, Afganistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da çeşitli operasyonel faaliyetler, irtibat ve eğitim görevi yürüttü. Özel Kuvvetler bünyesinde yetişen Gürcan, 2008-2010 yılları arasında ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü’nde ‘Bölgesel Kürt Yönetimi ile Bağdat merkezi yönetimi arasındaki çevre-merkez ilişkisi’ adlı teziyle güvenlik çalışmaları alanında master derecesi aldı. 2014 yılında Oxford Üniversitesi'nde 'çatışmanın değişen karakteri' konusunda akademik araştırmalar yaptı. Halen Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilim bölümünde TSK’nın kurumsal dönüşüm kapasite ve isteği konusunda doktora tezini yazıyor. Metin Gürcan'ın Afganistan'daki ayaklanma ve ayaklanmaya karşı koyma konusundaki bir kitabı İngilizce olarak 2015 yılı sonunda basılacak.”
Zaten bu kısa biyografi bile önemini gösteriyor. Yazarın görüşleri, belli ölçüler içinde, aynı zamanda Türk devletinin ve ordusunun, yani kurmaylarının değerlendirmeleri olarak da görülebilir. Hatta bu yazının yayınlanması Türk devletinin son savaş hakkındaki değerlendirmelerinin gayrı resmi bir ağızdan duyurulması gibi bile ele alınabilir. Elbette bunu kabaca bir görevlendirme gibi algılamak yanlıştır. Kavrayışlar, amaçlar ve konumlar böyle bir durumu otomatikman yaratır.
*
İkinci yazı, ertesi gün, 23 Ağustos’ta Die Welt’de yayınlanan Cemil Bayık ile yapılmış bir söyleşi.
Yazının başlığı Cemil Bayık’ın ağzından şöyle: “Evet örgüt içi infazlar oldu”. Başlığın altında şu intro: “Cemil Bayık, kot adı: Cuma, PKK’nın 2 numarasıdır. Türkiye ile çatışmada ABD gibi aracılar istiyor. Ayrıca söyleşide PKK’nın hatalarını da itiraf ediyor.”
Bu söyleşinin yapılmış ve yayınlanmış olması bile kendi başına çok önemlidir.
Neden?
Bilindiği gibi, Dünya’da İran, Irak ve Türkiye’den sonra en çok Kürt Almanya’da var. Muhtemelen Suriye’den fazladır. Kaldı ki Almanya’daki Kürtlerin ağırlıkları niceliklerinden çok daha büyüktür. Ve Kürtlerin ve PKK’nın en güçlü biçimde örgütlü olduğu yer de Almanya’dır. Yani Kürt Sorunu, aslında Almanya’nın bir “iç sorunu”dur da.
Almanya PKK’yı ateşkesten sonra terörist ilan etmiş bir ülkedir. Türkiye’nin baskısıyla bu terörist tanımlamasını kabul etmiş gibi görünür ama istese etmeyebilirdi. Ateşkes ilan etmiş PKK’yı terörist örgüt olarak tanımlayarak, aslında PKK üzerinde bir baskı da uygulamak istemiş olabilir. Yani ateşkes nedeniyle bir cezalandırma gibi de görülebilir ve muhtemelen böyledir de. Şeyler hiçbir zaman göründükleri gibi değildir. Bir taşta iki kuş, hem Türkiye’yi memnun eder, “bak işte senin istediğin gibi terörist ilan ettim” der, puan toplar; hem de PKK’ya mesaj verir, “niye Ateşkes yaptın, yapmayacaktın”. Bu dil devletlerin ve istihbarat teşkilatlarının dildir.
PKK bu dili anlayan bir harekettir. Öcalan ise özellikle çok iyi anlar. Türk devleti de iyi anlar ve o da bu dilden konuşur.
Şimdi bu Almanya’nın, Türkiye’nin Hürriyet’i gibi bir gazetesi olan, Die Welt’i, Cemil Bayık ile bir söyleşi yapıp manşete alıyorsa bu önemlidir. Terörist olarak tanımlanmış bir örgütün lideriyle söyleşi, devletin stratejik çıkarıyla uyumlu değilse, ayın zamanda terörizm propagandası yapmaya bile gidebilir.
Demek ki bu söyleşi aynı zamanda bir politik tavrın da ifadesidir; aynı zamanda bir politik mesajdır ve yeni bir konumlanışı yansıtmaktadır.
Şimdi bu yazılardaki kimi ipuçlarına bakarak PKK’nın niye böyle davrandığını anlamaya çalışalım.
*
PKK yöneticileri, bugünkü pozisyonlarının yani bugünkü misillemelerinin, özerklik ilanlarının HDP’nin durumunu kötüleştirdiğini, hatta Erdoğan’ın işini kolaylaştırdığını göremeyecek kadar kör değillerdir. Hatta aslında bugünkü pratiğin aynı zamanda Öcalan’ın projesinin torpillenmesi olduğunu bile görürler. Çünkü HDP ve HDP’nin seçimlere girmesi Öcalan’ın projesiydi.
Ama niye böyle davranıyorlar? Soru budur.
Şu cevaplar düşünülebilir:
Elbet görüyorlardır, ama başka kazançların bu kayıpları karşılayacağını düşünüyor olabilirler.
Ya da belki başka bir sıkışmışlık yaşıyorlar ve bu sıkışmışlık içinde bir çıkış yolu arıyorlar ve zaman kazanmaya çalışıyor olamazlar mı?
Ya da bu ikisinin bir kombinasyonu olamaz mı?
Ayrıca şu da var.
Elbet PKK bir tek PKK değildir. Birçok PKK’lar vardır. Öcalan’ın dediği gibi herkesin bir PKK’sı vardır.
Bunu şöyle anlamak gerekir. PKK içinde farklı toplum kesimlerinin, farklı sınıfların farklı duruşları, çıkarları, programları ve stratejileri ve bunlar içinde bir mücadele de vardır.
Elbette Ortadoğu ve Dünya politikası alanında bir güç olarak ortaya çıkıldığında, bu farklı eğilimler ve güçler ile bölgedeki ve dünyadaki güçler arasında da paralellikler, ittifakılar ortaya çıkar. Dolayısıyla bu güçlerin içinde bir mücadele ve bu güçlerin program ve stratejilerinin PKK’nın program ve stratejilerine yansıması ve damga vurması ortaya çıkar.
Örneğin 2000’lerin başında, ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, Barzani’ye askeri koruma ve ekonomik destek sunması, PKK içinde Kürt Ulusalcısı denebilecek kesimlerin Barzani ve ABD’ye savrulmasına yol açmış ve Osman Öcalan ve PKK’nın yöneticilerinin neredeyse yarısı PKK’dan ayrılmıştı.
PKK’da her zaman bu tür farklı eğilimler olmuştur ve olacaktır.
İşin ilginci artık PKK bu gibi güç dengesi değişimlerine daha duyarlı hale gelmiştir.
Bu konuda Metin Gürcan’ın analizindeki şu sözler ilginçtir ve önemlidir:
“90’larda PKK ile Türkiye arasındaki şiddet ilişkisi günümüze nazaran daha bir ‘Türkiyeli’ idi. Yani Ankara ve Kandil arasındaki çatışma matematiğinde bölgesel ve küresel dinamiklerin belirleyiciliği zayıftı. Ama şimdi Suriye krizinin (özellikle kuzey Suriye’deki gelişmeler ve PYD), IŞİD’in mücadele stratejilerinin, ABD liderliğindeki IŞİD-karşıtı koalisyonun kararlarının (İncirlik’in açılması, eğit-donat stratejisi, PYD güçlerinin IŞİD’e karşı eğitimi vb.), Kuzey Irak’taki gelişmeler (özellikle PKK-Bölgesel Kürt Yönetimi ilişkisi), Avrupa ve ABD’deki Kürt diasporasının pozisyonu ve İran’ın bölgede giderek artan etkisini anlamadan Türkiye ile PKK arasındaki çatışma dinamiklerini anlamak nerede ise imkânsızlaştı.”
Yani Türk devletinin iyi yetişmiş, akademik kariyer yapmış emekli subayı, bu çatışmayı uluslar arası bağlam dışında anlamak olanaksızdır diyor. Ve bu bağlamda özellikle de İran’ı zikrediyor.
Aslında ABD’nin Irak’a müdahalesiyle birlikte, yukarıda değinilen PKK’daki bölünmeyle birlikte, PKK uluslar arası güçlerin de bir mücadele haline gelmiştir. Örneğin Sakine Cansız’ların öldürülmesi, hem Türk MİT’i ve devleti içindeki dengeler ve mücadelelerden hem de Fransa ve Avrupa’daki dengelerden ayrı düşünülemez. Muhtemelen İran, Avrupa ekseninin, mit içindeki bir kesimle ittifak içinde, PKK’nın ateşkesi ve barış sürecinin başlatmasından rahatsız oldukları için verdikleri bir mesajdı.
Şimdi bu ön düşünceler ışığında şu son duruma bakalım.
Son zamanlarda Ortadoğu’da İran’ın artan egemenliğini görüyoruz.
Öte yandan ABD, stratejik ölçüde dünyada güçlerini Pasifik alanına kaydırmayı hedeflemektedir. Çin’in yükselişine karşı önlem almak zorundadır.
Bunun için Ortadoğu’da belli bir istikrar ABD’nin olmazsa olmaz hedefidir. Ayrıca sonrasında da Ortadoğu’yu yanına almak istiyor.
Bunun için ise, dış politikasını İsrail’in ipoteğinden kurtarması; Ortadoğu’da kendisinin son sözü söylediği istikrarlı bir düzen kurulması gerekiyor.
ABD bu hedefe yönelik olarak bir strateji izliyor ve adım adım da yol kat ediyor. Örneğin Türkiye’nin kısmen de olsa demokratikleşmesini ve Avrupa Birliği’ne girmesini isterken, sadece Almanya’nın AB’ye egemen olmasına taş koymak istememekte, aynı zamanda Türkiye gibi dünyanın en kritik yerindeki müttefikinin istikrarını ve bölgedeki gücünün artmasını da istemektedir. Türkiye aracılığıyla her zaman İsrail ve İran üzerinde de bir baskı oluşturarak, onların gücüne karşı bir karşı ağırlık oluşturabilir.
90’lı yıllarda, özel savaş rejimi ve inkârcılık ABD’nin bu planlarının önünde bir engeldi. Bu engeli, Öcalan’ın teslimi ve politik İslam’ın yükselişiyle büyük ölçüde aştı.
Ama bu sefer de Erdoğan’ın ihtirasları karşısına bir engel olarak çıktı. Bu durumda ABD en azından şimdiki konjonktürde, İsrail’in kaprislerine ve Erdoğan’ın imparatorluk hayallerine karşı da İran’ı da bir denge unsuru olarak da destekleyebilir.
Bu durumda PKK, İran ve ABD’nin çıkarlarının ortaklaştığı bir konumlanış ortaya çıkmaktadır.
Hatta Türkiye’deki Alevilerin ve şehirli laik kesimlerin de Erdoğan karşıtlığı temelinde bu blok ile zımni bir çıkar ortaklığı içinde olduğu bile söylenebilir.
Öte yandan, Erdoğan, İsrail, Suudi Arabistan, karşı cephede yer almaktadırlar. IŞID de bu cephenin vurucu gücü durumundadır.
Aslında PKK ile IŞİD arasındaki savaş, aynı zamanda, bu güçler ve cepheler arası bir sav şatır. PKK ve IŞİD şimdi bu cephelerin vurucu gücüdürler. Ayrıca bugünkü konjonktürde Avrupa da ABD ile benzer bir konumdadır.
Bu verili durumu göz önüne aldığımızda, PKK’nın, “tamam HDP’nin önü kapanıyor ama böylesine büyük güçler bizimle aynı mevzide toplanmışken, Erdoğan’a karşı savaşı keskinleştirmek onun yenilgisine ve çöküşüne giden bir yolu açabilir; hareket alanı iyice daralmış, ciddi biçimde tecrit olmuştur” diyerek, bizler için akılsızca görünen bir pozisyonu seçmiş olamaz mı?
Birçok veri de bunu desteklemektedir.
Birincisi, PKK bu saldırısında özellikle Türk ordusundan ziyade, özel savaş birimlerini hedef almakta; her şeye rağmen savaşı belli bir sınırın altıda tutmaktadır. Hem fiilen böyledir, hem de Cemil Bayık bu noktayı çeşitli konuşmalarında vurgulamıştır.
Bu çok önemli bir ayrımdır. Yani PKK aynı zamanda bir mesaj vermektedir. Bir yandan savaşıyor görünmekte ama aynı zamanda aslında savaşı belli bir dozun altında tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca Türk ordusundan ziyade, özel timlere, polislere vs. yönelmektedir.
Yine aynı analizden uzunca bir bölüm aktaralım:
“Öncelikle Türk F-16’larının Türkiye içindeki PKK hedeflerini bombalamasının Türkiye-PKK arasındaki çatışmanın evrimini doğrudan etkileyecek kritik bir eşik olduğunu vurgulamakta yarar var. Türk jetlerinin vurduğu noktalar Kazan vadisi olarak bilinen ve PKK’nın Türkiye’ye giriş ve çıkışlarda geçici üslerinin, eğitim kamplarının, lojistik tesislerinin bulunduğu bir yer. Şimdi acaba bu hamleye PKK nasıl karşılık verecek? Şu an için ben Türk güvenlik güçleri ile PKK arasındaki çatışmanın Ankara’daki siyasi belirsizlikten, çözüm süreci konusundaki güven bunalımından ve daha da önemlisi yerel unsurların hem Kandil hem de Ankara’daki karar alıcılar üzerindeki baskılarından kaynaklandığını düşünüyorum. (abç) Sahadaki taktik resmi incelediğimde hem Türk güvenlik güçleri hem de PKK çatışmayı yavaş yavaş yükseltiyor. Türk jetlerinin Türkiye içindeki zaten hedef analizleri yapılmış PKK hedeflerini çatışmalar başladıktan tam 20 gün sonra vurması bunun işareti. Şimdi aşağıdaki sorular önem kazanıyor:
- Ankara’daki güvenlik kaynaklarına göre PKK’nın halen Suriye’de PYD saflarında savaşan çok iyi eğitimli, tecrübeli ve meskûn mahallerde muharebe, zırhlı birlik avcılığı, hava savunması gibi sofistike muharebe konularına hâkim 10 bine yakın militanı bulunuyor. Bir de bu militanların elinde zırhlı araçlara karşı anti tank füzelerinin ve savaş uçakları ile helikopterlere karşı omuzdan atılan portatif kısa menzilli hava savunma füzeleri (MANPADs) olduğu biliniyor. PKK ilginç şekilde bu eğitimli ve muharebe tecrübeli militanları ve sofistike silah sistemlerini Türkiye’ye henüz sokmadı ve bunları çatışmalarda kullanmadı. (abç) PKK hala Türkiye’deki çatışmaları milis güçleri ve tecrübesiz militanlarla yürütüyor. Şayet PKK bu militanları ve sofistike silah sistemlerini Türkiye’ye sokup çatışmalarda kullanmaya başlarsa ( ki bu durumda biz PKK’nın Güneydoğu’daki bazı illerde hakimiyeti geçici de olsa ele geçirdiğini, Türk tanklarını ve zırhlı araçlarını  anti-tank füzeleriyle vurduğunu, Türk uçaklarının ve helikopterlerinin bölgede artan hava hareketliliğini kesmek için hava savunma füzeleri ile uçak veya helikopter düşürdüğü haberlerini duymaya ve okumaya başlarsak çatışmalarda bir kritik eşik daha aşılmış demektir.
- Devlet tarafında ise henüz çatışma bölgelerinde hava kuvvetleri ve kara havacılık unsurlarının yakın hava desteğinde büyük çaplı (2-3 tugay çapında) operasyon haberlerini henüz okumuyoruz. Yine özel kuvvetlerin henüz PKK’nın lider kadrosuna yönelik taaruzi nokta tarzındaki baskınlarına dair haberleri henüz okumuyoruz. Veya Güneydoğu’daki meskun mahallerde PKK’nın şehirlerdeki silahlı kolu olan KCK’ya yönelik sayıları yüzleri bulacak şekilde kitlesel gözaltına alma veya tutuklama haberleri okumuyoruz. Şayet bunları okumaya başlarsak çatışmalarda bir kaç kritik eşik daha aşılmış demektir.”
Elbet bu çatışma hızla tırmanıp kontrolden çıkabilir. Ama şimdiye dek gerek Türk ordusunun gerek PKK’nın belli bir düzeyin altında tutmaya çalıştıkları görülmekte ve karşılıklı olarak da yukarıda aktarılan söyleşi ve bu analizlerde görüldüğü gibi birbirlerine yanlış anlamalara karşı bu mesajı anladıkları mesajlarını da veriyorlar.
Tabii sosyolojik olarak bugünkü savaşın yeni olan yönlerine ilişkin birçok şey de söylenebilir.
Ancak biz sadece PKK’nın neden böyle yaptığını anlamaya çalışıyoruz.
Şimdi biraz gözlerimizi Irak’a dikelim.
Geçenlerde, Barzani’ye karşı PKK, Talabani ve Goran’ın bir ittifak kurduğu ve Barzani’nin başkanlığını sorgulamaya başladıklarına ilişkin haberler vardı. Yani PKK artık Irak’ta da bir güç olarak ortaya çıkmış ve Talabani’yi ve Goran’ı da yanına alarak Barzani’ye de meydan okumaya başlamış bulunuyor.
Tabii Irak’ta her zaman, Talabani İran’ın ve Avrupa’nın, Barzani Türkiye’nin ve ABD’nin dengesi olmuştur denilebilir.
Kobani’de ABD’nin attığı ve Talabani’den alınan silahları aynı zamanda İran’ın da izin verdiği silahlar olarak da görmek gerekir. Yani şu an İran ile PKK nesnel olarak çıkar ortaklığı içindedir. İkisi de Erdoğan iktidarı ve IŞİD’e karşı savaş müttefikidir. Türkiye ve IŞİD de aynı zamanda PKK ve İran’a karşı müttefiktirler.
Bu durumda ABD’nin İran’la anlaşması ve YPG ile fiili ittifakı PKK’nın konumunu iyice güçlendirmiştir. PKK hem ABD’nin, Hem Avrupa’nın, hem İran’ın, hem Talabani’nin müttefiki durumundadır ve bunların hepsi bir şekilde onunla aynı saftadır.
Bunun yanı sıra Türkiye’yi göz önüne aldığımızda, şehirli Laikler ve Aleviler de Erdoğan ve IŞİD karşısında PKK ile çıkar ortaklığı içindedir.
Bunun etkileri bizzat Türk ordusunda da görülmektedir.
Seçimlerden önce Ordu’nun tarafsızlığı ve Erdoğan’ın heveslerine direnmesi şimdi Kardeşinin cenazesinin başında ağlayan ve hükümeti suçlayan Türk subayı, ordudaki belli bir ruh halini ve konumlanışı yansıtmaktadır.
Bütün bunları göz önüne aldığımızda PKK’nın hesabının tutması mümkündür.
Ancak PKK buna belli ölçüde mecbur da kalmış görünmektedir. Ortada İran’ın da ciddi bir baskısı olduğu varsayılabilir. İran’ın baskısı aynı zamanda PKK içindeki Kürt Ulusalcılarının ve İran’ın dengesi olabileceklerin de desteğini almış olmalıdır. Bu nedenle, Cemil Bayık’lar, Karayılan’lar top çevirme durumunda kalıyor olsa gerektir.
Özetle,  PKK’nın uluslar arası bakımdan bu çok elverişli durumu değerlendirip, biraz da İran’ın baskısı altında kalarak, onu da kısmen memnun etmek için, tek taraflı ateşkes ilan etmeyip, bir çatışma ortamına döndüğünü; ama bunu büyük ölçüde verbal düzeyde (“Demokratik Özerklik İlanları”) ve belli bir dozun altında tutarak;  biraz da pazılarının gücünü göstererek, Erdoğan’ın bu zayıf durumdan da yararlanarak çok daha güçlü ve elverişli bir durumda tekrar masaya oturmayı umduğu; Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştığı bir durumda hem zaferin ortağı olacağı; hem de o İran’ın dayatmalarına karşı daha elverişli bir konumda olmayı hesapladıkları varsayılabilir.
Öyle sanıyoruz ki, PKK yöneticileri verili güç ilişkileri içinde, ince dengeleri gözeterek, savaşı belli bir derecenin altında tutarak, baskıları savuşturarak, Erdoğan’ın düşüşünü hızlandırabileceklerini düşünmektedirler.
Şu an, güçlerin dizilişi bunun pek de boş bir hesap olmadığını göstermektedir.
Subay’ın cenazede söyledikleri büyük bir kırılmadır.
Özellikle şehit cenazelerinin, özellikle Alevi ve laik şehirli ailelerde ve yerlerde Kürtlere ve HDP’ye yönelik provokasyonlar olmaktan çıkıp, Erdoğan’a karşı protestolara yönelme olasılığı çok güçlüdür.
Öyle görünüyor ki, Erdoğan gidicidir. Erdoğan kendi sonunu hazırlıyor. Nasıl Gezi’yi, Kobane’yi ve 7 Haziran seçim zaferini her şeyden önce Erdoğan’ın bizzat kendisine borçluysak; gidişini de kendisine borçlu olacağız.
*
Ama biz buradan tekrar çağrımızı yineleyelim. Bu amaca çok daha barışçıl mücadele biçimleriyle de ulaşılabilir.
PKK tek taraflı ateşkes ilan etmeli sadece özsavunmayla yetinmelidir; “misilleme hakkı”nı kullanmamalıdır. Özellikle şimdi. Eğer hesap yukarıdaki gibiyse bile herşey yerinde ve dozunda anlamlıdır.
HDP de derhal birey hukuku temelinde, her üyenin Allah’ın kulları gibi eşit haklarının ve görevlerinin olduğu bir tüzükle; kast sistemi benzeri “bileşen” hukukuna son vererek yeniden örgütlenmeli ve “vesayet rejimi”ne son vermelidir.
24 Ağustos 2015 Pazartesi



[1]Asıl metin daha farklı, çevirmen kısaltma yapmış. Orijinali şöyle:
Welt am Sonntag: Der HDP-Chef Selahattin Demirtas hat beide Seiten dazu aufgerufen, die Eskalation zu beenden.
Bayik: Nicht nur er. Wir finden diese Aufrufe wertvoll. Denn wir glauben, dass weder die Türkei noch wir die Probleme mit Waffen lösen können. Aber wir haben achtmal einen einseitigen Waffenstillstand ausgerufen und zuletzt sogar angefangen, unsere Einheiten abzuziehen. Doch die Türkei hat uns erst hingehalten und dann alles verleugnet, was im Friedensprozess bereits erreicht worden war.
Welt am Sonntag: Was müsste für einen Waffenstillstand passieren?
Bayik: Einen einseitigen Waffenstillstand wird es nicht mehr geben. Auch die Türkei müsste offiziell einen Waffenstillstand verkünden. Eine unabhängige Kommission müsste dessen Einhaltung überwachen. Dann müssen die Verhandlungen unter gleichen und freien Bedingungen stattfinden, der Vorsitzende Apo muss als Verhandlungsführer anerkannt werden. Und wir brauchen eine dritte Partei als Vermittler. Nur so können wir sichergehen, dass die Türkei nicht plötzlich alles wieder bestreitet.
Bu son bölümün çevirisi şöyle: “Artık tek taraflı ateşkes olmayacak. (ABÇ) Türkiye de resmi olarak ateşkes ilan etmeli. Bağımsız bir komisyon ateşkese uyulduğunu kontrol etmeli. Müzakereler eşit ve serbest koşullarda gerçekleşmeli, başkan Apo, müzakere başkanı olarak kabul edilmeli. Ve bizim aracı olarak bir üçüncü tarafa da ihtiyacımız var. Ancak bu koşullardaTürkiye’nin ansızın inkar edemeyeceğinden emin olabiliriz.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...