19 Mart 2015 Perşembe

Tanıl Bora’nın İsmet Demir Üzerine Yazısı ve Düşündürdükleri

Birkaç gün önce, İsmet Demir’in ölüm yıldönümüydü. Aslında anmaları pek sevmem ve özel bir durum yoksa da gitmemeye çalışırım. Anmak gerekiyorsa bunu kendi meşrebimce yapmaya; anmayı bir teorik veya politik çalışmanın bir vesilesi olarak değerlendirmeye çalışırım. Ama anmanın kendisini bir politik eylem olarak gören anmalardan uzak durmaya çalışırım, her zaman bunu başaramasam da.
Yine öyle, İsmet Demir’in ölümünü vesile bilerek İsmet Demir üzerine bir yazı yazıp, yazı içinde, epeydir üzerine düşündüğüm bir konuda yazmayı; işçi sınıfının en alt kesimlerinin mücadelelerinin görünmez ve bilinmeyen sürekliliğe de dikkati çekmeyi düşünüyordum.
Bu bağlamda, neredeyse yarım yüzyıl boyunca, 1960’lara kadar TKP’nin tabanını oluşturan Çingene veya Roman işçiler ve yine bu bağlamda Hikmet Kıvılcımlı; sonra 1950-60’ların Şantiyecileri (ki çoğu Alevi ve Kürt’tü) ve bu bağlamda İsmet Demir ve nihayet bugünün Geri Dönüşüm İşçileri ve bu bağlamda da Mendillioğlu’na doğru; belki kendilerinin bile bilmediği ve farkına varmadığı görünmez bir çizginin; bir “ruh yakınlığı”nın varlığına dikkati çekmek istiyordum.

Ama 7 Haziran seçimleri; HDP’nin barajı aşmasının ülkenin ve insanların kaderinde oynayacağı korkunç büyük rol; bu nedenle de tüm enerjiyi ve dikkati buna yöneltme gereği nedeniyle yazamamıştım bir türlü. Bir de araya üzerinden atlanamayacak, bize Marksizm üzerine yer vermeyenlerin yaptığı Marksizm Sempozyumu gibi konular girmişti. Bu nedenlerle zaman ve enerji bulamamıştım.
*
Dün bir yakınım, Facebook’ta özelden bir link (köprü) paylaştı. Köprü’den geçince (linki tıklayınca), Birikim’in sayfasında Tanıl Bora’nın “Yalınayak İsmet isimli yazısıyla karşılaştım.
Bu nasıl bir sürprizdi böyle?
Daha yazıyı okumadan bile çok sevindim. Tanıl Bora Alman ekolündendir. Uzun yıllar Almanya’da sürgün olarak yaşadığımdan olsa gerek, körle yatan şaşı kalkar hesabından bize de biraz bulaşmış olmalı ki, Tanıl Bora’yı okurken, bildiği bir şehrin sokaklarında, yeni şeyler görmeye çıkmış bir insan gibi rahat hissederim kendimi. Sağlam bir mantık, kurgu, olgular ve kaynaklar ve her şeyden önemlisi, şöyle temelden bir gidiş. Böylesine yazıları bulmak öylesine zordur ki bu memlekette. Yazılar mantık hatalarıyla doludur. Kategoriler birbirine karıştırılır vs..
Doğrusu, Tanıl Bora’nın İsmet Demir üzerine yazması, hatta İsmet Demir’i bilmesi bile çok güzel bir sürprizdi. Daha yazıyı okumadan sırtımdan bir yükün kalktığı duygusu kapladı içimi, artık kafamdaki yazıyı seneye veya başka bir vesileyle yazarım diye aklımdan geçirdim.
Ama sürpriz burada da bitmiyordu. Tanıl Bora da, başka bir bağlamda da olsa, benim dikkati çekmeyi düşündüğüm zincirin son iki halkasına, Geri Dönüşüm İşçileri ve Mendillioğlu’na dikkati çekiyor; bir sürekliliğin izini sürüyordu. Bu kadar olurdu. Demek aklın yolu birdi.
Bu nedenle Tanıl Bora’nın yazısını aşağıya olduğu gibi aktarıyorum.
*
Tabii ölmüşleri anmaya gelene helva verilir veya bir şeyler ikram edilir. Bu vesileyle, İsmet Demir’in Grevler ve Direnişler Üzerine Anılar Deneyler adlı kitabının birinci ve üçüncü basılmış versiyonlarının resimli orijinallerini ve son baskıya alınamamış, Ertuğrul Kürkçü, Kıyıcı gibi Dev-Gençli arkadaşların anılarıyla da zenginleştirilmiş ama az yer kaplasın diye resimleri çıkarılmış versiyonlarını ve İsmet Demir üzerine yazdığım yazıların derlemesini PDF dosyası olarak; ayrıca bunların birer e-kitap okuyucuda okumaya uygun e-pub versiyonlarını da internete yükleyip paylaşalım dedik. Bizim “helva”mız veya “lokma”mız da böyle. Dijital çağda böyle olur “helva”lar. “Helva”yı veya “lokma”yı buradan indirebilirsiniz:
Şaka bir yana, birkaç yıl sonra artık evlerde kitaplıklar kalmayacak diyebiliriz. Bizim gibi kuşaklarda kalsa bile, artık insanlar tablet veya e-kitap okuyucusunda taşıyacak binlerce kitabı ve oradan okuyacak.
Bu nedenle, bu vesileyle özellikle Marksistleri, sosyalist ve anarşistleri vs. kitaplarını dijitalize edip, internete koyup, karşılıksız olarak herkesin kullanımına ve indirmesine amade kılmaya çağırmak istiyorum.
İsmet Demir’in külliyatı da bunun nasıl yapılabileceğine dair bir örnek ve davet oluştursun.
*
Yeni kuşaklar İsmet Demir’e bu ilgi nereden geliyor, onu nereden tanıyorsun diye sorabilir. Bir Devrimci’nin Teorik ve Politik Otobiyografisi adlı kitabımızda (Tıklayarak indirebilirsiniz: Bir Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi) şöyle anlatıyorduk:
“Üniversite öğreniminde, gerçekten öğrenilebilecek en önemli dersi öğrenmiştim: ancak sosyolojiyle savaşarak ve sosyolog olmayarak gerçek bir sosyolog olunabileceği.
Daha sonraki yıllarda, Hikmet Kıvılcımlı’nın “Metafizik Sosyoloji Eleştirileri” kitabını okuduğumda; onun da, sosyoloji ve Marksizm konusunda bu kendi ulaştığım sonuçları destekleyen aynı özde görüşleri yazdığını gördüğümde, düşüncemin doğruluğuna olan güvenimin de pekiştiğini hatırlıyorum.
Bu gün de bu sonuçların alfabetik doğrular olduğunu düşünüyorum. Sosyal bilimler alanında okuyan ve çalışanlara karşı, şimdi bile, son derece sağlıklı olduğuna inandığım bir kuşku ile yaklaşırım. Cellâtlar her zaman rahiplerle birlikte olurlar. Devletin şiddet araçlarını modern toplumun cellâtları olarak tanımlarsak, sosyologlar ve sosyal bilimciler de modern toplumun rahipleridirler.
Böylece, sosyoloji eğitimiyle ve üniversiteyle, ne sosyalizm ne de yaşamım açısından hiçbir ilişkim kalmamış bulunuyordu. Üniversiteyi ve Sosyolojiyi bitirmem için bir yıl yetmişti. Bundan sonra üniversite benim için sadece, ilgimi çeken kimi dersleri izlemenin,  sosyal mücadelenin ve askerliği tecil etmenin bir alanı ve aracı olacaktı.
*
Ama sosyolojiyi (Marksizm’i) nerede nasıl öğrenebilirdim? Sosyal mücadeleye daha da aktif ve verimli olarak nerede nasıl katılacaktım?
Türkiye İşçi Partisi (TİP) ya da Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) artık ne teori ne de sosyal pratikte aradıklarımı sunmuyordu? Tam anlamıyla bir boşluktaydım. Nereye hangi organizasyona gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum.
1968 yılında, çalıştığım muhasebecinin yanındaki işten ayrıldığım bir yaz sonu gününde, sıkıntımı atmak için gittiğim Çınaraltı’nda İzmir’li hemşehrim olan Boyboy Mustafa (Karşılayan) aracılığıyla Deniz Gezmiş ve diğer arkadaşlarla tanıştım ve aynı gün tanışmamızdan az sonra, “Samsun’dan Ankara’ya yürüyeceğiz, gelir misin?” dediler. “Gelirim” dedim. Yapacak hiçbir işim, hiç bir bağlantım ve geleceğe ilişkin somut hiçbir planım bulunmuyordu. Belki aradığımı bu grup arasında bulabilirdim. Onları epeydir uzaktan izliyor tanışmak için can atıyordum.
İstanbul’daki öğrenci hareketinin öne çıkardığı ve çıkaracağı; sonraki gelişmelere damgasını vuracak, çoğu Devrimci Hukuklular Birliği’ni kurmuş şimdi de Devrimci Öğrenci Birliği’ni kuracak gruba rastladığımı hayal bile edemezdim.
1968-69 yılını İstanbul’da Deniz Gezmiş’in lideri olduğu Devrimci Öğrenci Birliği’nin (DÖB) topu topu 15-20 kişiyi geçmeyen militan çekirdek kadrosunun bir üyesi olarak geçirdim.
Bu dönem bütün hayatımın en zengin; en güzel, en yoğun dönemi oldu. Bu dönemde en önemli, siyasi, örgütsel deneyleri edindim. Tarihte yirmi yılların yirmi günde, yirmi günlerin de yirmi yılda geçtiği dönemler vardır. Yirmi yılın yirmi günde geçtiği dönemlerden birini, hem de onun tam merkez üslerinden birinde yaşayacaktım. Daha sonraki hayatımda edindiğim tüm deneyler, tüm güzel anların toplamı o dönemin kenarına bile varamaz.
*
Felaketler asla yalnız gelmez” diye bir söz vardır, şanslı rastlantılar da. Bunu iki büyük şans daha izledi. Tabii bunların nasıl bir şans olduğunu ancak sonra görebildim. O zamanlar her şey kendiliğinden öyleydi.
Devrimci Öğrenci Birliği yer bulamayınca, Yapı İşçileri Sendikası (YİS) başkanı olan İsmet Demir, DÖB’e sendika binasında yer vermişti. Böylece DÖB aracılığıyla Türkiye işçi hareketinin modern tarihinin ve halk hareketinin binlerce yıllık birikiminin bileşkesininin ortaya çıkardığı; bir benzerine bir daha rastlamadığım Pugaçyev, Panço Villa, Zapata gibi ezilenlerin kendi içinden çıkardığı liderlerin soyundan, gerçek bir işçi ve halk önderi İsmet Demir ile tanışmak ve birlikte çalışmak imkanı ortaya çıktı.
Ama şans burada da bitmiyordu, DÖB ve Deniz aracılığıyla, YİS ve İsmet Demir ile tanıştığım gibi, İsmet Demir ve YİS aracılığıyla da, yaşayan en büyük ve yaratıcı Marksistlerden biri olan Hikmet Kıvılcımlı’nın eserleri ile tanışacaktım.
Evim ve kalacak yerim olmadığından, İsmet Demir, kendisinin de yatmak için kullandığı, sendikanın üst katındaki odada yatabileceğimi söylemişti. Bu oda aynı zamanda Hikmet Kıvılcımlı’nın, kitapçılar almadığı ve raflarına koymadığı için elde kalmış kitaplarının korunduğu depoydu da.
Uyku tulumumu “Tarih Devrim Sosyalizm”, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş – İngiltere”, “Türkiye’de Kapitalizm”, “Uyarmak İçin Uyarmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı”, “Türkçe’nin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz”, “Karl Marks’ın Özel Dünyası” gibi kitapların ve satılmadan kalmış Sosyalist gazetelerinin üzerine seriyordum. Uyuyamadığım geceler, uyumak için onlardan birini alıyor ve sayfalarını karıştırıyordum.
Kaşıkçı elmasını bulduğu rivayet edilen ve elinde nasıl bir hazine bulunduğunu bilmeyen, bu nedenle onu birkaç kaşık karşılığı satan balıkçı gibiydim. Nasıl bir hazinenin üzerinde yattığımın farkında bile değildim. Yaşayan en büyük Marksist teorisyen ve militanlardan birinin, her biri Marksizm’e bir katkı olan kitaplarını uyku getirmek için okuyordum. Alıcılarımın dalga boyları ve frekansları henüz o yayınların frekansları ve dalga boylarını tanımaktan çok uzaktı.
Bu üç mucizevi rastlantı bir bakıma sonraki bütün hayatım ve çalışmalarımın rotasını çizdi; sosyal alt üstlükler mahşerinde ve labirentinde yolumu bulmamı sağladı.
Şans yardım etmiş, sosyoloji eğitimine son verdikten sonra gerçek sosyoloji eğitiminin hem pratiği (Deniz Gezmiş ve İsmet Demir) hem teorisi için (Hikmet Kıvılcımlı) en iyi, eşi bulunmaz öğretmen ve yoldaşlarla karşılaşmıştım.
Elbette o zaman bunu bilmiyordum. Deniz, ara sıra yine bir delilik yapmasın diye tutmaya çalıştığımız yerinde duramaz ve sevimli arkadaşımız ve önderimiz; İsmet Demir, alkol almadığı zamanlar elleri titreyen ve hiç bilmediğimiz duymadığımız şeyler anlatan bir sendikacıydı; Kıvılcımlı garip, anlayamadığımız şeyler yazmış, polis işkencelerinde hiç konuşmaması ve spartak yaşamı ve en uzun hapis yapan (22 yıl) Komünist olmasıyla efsane olmuş bir “Eski Tüfek”ti.
Hayat sadece değerli sanılanların değersizliğini öğretmez. Değerini bilmediklerimizin değerini de. Gerçekten değerli insanlar, gerçekten değerli her şey gibi, var olduklarında varlıklarını bile fark etmediğimiz, yitirdiğimizde ise eksikliğini gördüğümüz, değerini anladığımız şeyler gibidirler, örneğin sağlık gibi.”
*
Ama bu kadar yeter. Bu yıl sözü Tanıl Bora’ya bırakıyoruz:

Yalınayak İsmet

Solun gündeminde anmaların ve ‘muayyen günlerin’ ne kadar fazla yer kapladığı malûm. Bilhassa Mart-Mayıs takviminin tıklım tıklım olduğu da malûm. Bu yılın evvel baharında Kıvılcımlı Enstitüsü (link), pek o kadar malûm olmayan müstesna bir şahsiyeti, İsmet Demir’i, sol hafızaya raptetmek için hayırlı bir girişimde bulundu. Geçtiğimiz Pazar, saat 15’te mezarı başında anıldı İsmet Demir. Anma programı önümüzdeki Pazar (22 Mart) saat 15-18 arası Makine Mühendisleri Odası’ndaki toplantıyla tamamlanacak.
İsmet Demir’i bilebileceğimiz, 1962-1975 arası grev ve direniş deneyimlerini kaleme aldığı Anılar-Deneyler kitabı vardı elimizde. 1980’de çıkmış, 2004’te Diyalektik Yayınları’nca yeniden basılmıştı. 2013’te Köksüz Yayınlar, Demir Küçükaydın tarafından yayına hazırlanan geliştirilmiş bir basımını yaptı.
En bilinen lâkaplarından biri, “Yalınayak İsmet”. 1962’de beş bin inşaat işçisinin Meclis’e yalınayak yaptığı protesto yürüyüşünün hatırasını taşıyor bu lâkap. Onun herhangi bir fotoğrafına baktığımız zaman, lâkabın hikmetini anlarsınız zaten. Tıraşsız, kravatsız, çapaçul, serkeş görünümlü bir adam. Öyle iri kıyım, babayani bir tip değil ama kararlı duruşunda, bakışında, neredeyse halim selim diyeceğimiz, sakin bir diklik var. Düşünün, bir sendika başkanı, bu. Anılar-Deneyler kitabına Arkadaşları’nın yazdığı önsözde belirtildiği gibi, sendikaların işçilerce “devlet dairesi” gibi görüldüğü bir zamanda, Yapı İşçileri Sendikası’nın genel başkanı.
İsmet Demir’i unutturmayan hasleti: bürokratlaşmamış, yaşayışıyla, haliyle tavrıyla ‘düz’ işçiden hiç farklılaşmamış militan bir sendikacı olması. İşveren ve devlet kadar, kendi tabiriyle “gangster sendikacılarla” da cebelleşmiş bir sendikacı. Üstelik, dağınık, göçebe, ‘serkeş’, adeta örgütsüzlüğe mahkûm bir işçi ‘türünü’ örgütlemeyi başarmış olması: yapı işçisini. Eski carî tabiriyle: inşaat amelesi. Tabirin kendisi, bilhassa horlandıklarını, rahatlıkla itip kakıldıklarını haber vermiyor mu? İsmet Demir’in başarısı: sınıf-altı konumundaki bu kitleyi işçi hareketine dahil etmesi. E. P. Thompson’dan da ilham alan yeni kuşak işçi sınıfı araştırmalarının etkileyici bir örneğini ortaya koyan Alpkan Birelma (link), işçi sınıfının kendini inşasının, ‘maddiyat’ yanında bir haysiyet mücadelesine dayandığını vurgular. İsmet Demir’in mücadelesi, bunun timsalidir.
Anılar-Deneyler’den, sürdürülebilir bir radikalizmin tecrübelerini devşirebiliriz. “Gösteriş için yalana başvurmama” ilkesinden, mütevazı ve gerçekçi hedefleri küçümsememeye dek… Hikmet Kıvılcımlı’nın “legaliteyi istismar” şiârının canlı bir örneğini de buluruz: Yargı organlarına, mülki idareye ve yasalara karşı sistemli bir güvensizlik, yasal imkânların tek damlasını ziyan etmeme kararlılığıyla tamamlanır.
Anılar-Deneyler’in önsözünde, İsmet Demir hakkında çıkarılan “Sarhoş İsmet” karalamalarına onu tanıyan işçilerin hiç aldırmadığını belirtiyorlar. “İçiyorsa bile kendileriyle içiyordu ve biraz da kendileri içtiği için içiyordu”, diyorlar. Afyonlu şarap, hep gurbette, hep garip olan bu adamların tesellisiymişti, yoldaşıymıştı çünkü. Yeni kuşak işçi sınıfı araştırmalarının bir başka parlak simasının, Demet Dinler’in geçtiğimiz Ekim’de çıkanİşçinin Varlık Problemi kitabındaki (link) “Pavyon kapısı” bölümünü getirdi bu benim aklıma. Dinler, pavyonda ağırlanmanın işçinin hangi arzularına, hangi yaralarına hitap ettiğini anlatıyor orada. “Sendika koltuğu” bölümünde de günümüzde bir sendika başkanının işçilerle ilişkisindeki duygu ekonomisini ve bu duygu politikası mesaisinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Dinler’in kitabının çekirdeği, “Doğulu işçi liderine Batılı akademisyenden mektup” başlıklı yazıdır. O bir sosyal bilimci olarak, atık kâğıt işçilerinin lideri Mehmet Ali Mendillioğlu’na ve arkadaşlarına uzun süreli refakati sırasındaki gözlemlerini aktarırken, kendi fikrî-duygusal karmaşalarıyla beraber, onların duygusal karmaşalarıyla yüzleşmemizi sağlamaya çalışıyor. Asıl mühimi, işçi sınıfı kimliğinin oluşumunda duyguların, arzuların önemine dikkatimizi çekmeye çalışıyor. Belki zamanımızın İsmet Demir’i suretinde görebileceğimiz[1] Mehmet Ali Mendillioğlu’nun şu sözünü aktararak: “Ortak çıkarı olan insanlar değil, birbirini seven insanlar örgütlenir ve kolektif eyleme geçerler.”
İsmet Demir de “Bütün işçi sınıfı birbirinin eşit kardeşidir” demiş. Anlatılanlar, arkadaşlığa, muhabbete verdiği önemi gösteriyor. Hatırası, evet, bir kahramanlık hikâyesi. Fakat kahramanlık hikâyesinden çok daha fazlasını da barındırıyor.

[1] 1960’ların “inşaat amelesinin” hor görüldüğünden de beter nazarla bakılan “çöp toplayanlar” kitlesinin, atık kâğıt işçileri hareketine dönüşmesindeki katkısını düşünerek…

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...