17 Mart 2015 Salı

Marksizm’e Karşı Marks; İslam’a Karşı Kuran

Ordular savaşı ile sınıf savaşının çok temel iki farkı vardır.
Birincisi, ordular savaşında başlangıçta iki ordu da eşit konumdadırlar, biri yenik olarak savaşa başlamaz; yenen ve yenilen savaşın sonunda ortaya çıkar. Sınıf savaşında ise, ezilenler, alt sınıflar daha baştan yeniktirler.
Bu nedenle sınıflar savaşında hep baştan yenik olanların binlerce yıllık tecrübesinden süzülmüş mücadele biçimleri kullanır ezilenler: altta güreşmek ve karşı tarafın gücünü kendisine karşı kullanmak.
Uzak Asya “sporları” diye bilinenler aslında büyük ölçüde bir sınıf mücadelesinin partileri, tarikatlarıdırlar. Bunların kökeninde de karşı tarafın gücünü ona karşı bir silaha dönüştürmek; üzerine yığılan karın ağırlığı altında bükülmek ama kırılmamak vardır. Aynı özellikleri böylesine fiziksel biçimlerde değil ama daha ince biçimlerde bütün sınıflı toplumların ezilenlere yol göstermiş partilerinde (tarikatlarında) görmek mümkündür.

Bu altta güreşip egemenlerin gücünü ve silahlarını kendilerine karşı kullanmanın en somut ve aktüel örneği, kadınların türban takmasıdır. Kadınların, ücretliler olarak modern şehir hayatına girmek için, doğrudan teke tek savaşları, tek tek bireyler olarak mücadeleleri ve iyice ezilmeleri sonucunu doğururdu. Ama kadınlar türban takarak, erkekleri kendi oyunlarına getirip ve sokağı feth ediyorlar; erkeklerin ve bu düzenin kendisini köleliğe mahkûm etmeye yönelik “namus”unu (türbanı) ona karşı bir silaha dönüştürüyor. Böylece milyonları kapsayan bir sosyal hareket yarattılar. AKP de bir anlamda modern ücretli kadınların bu sosyal hareketinin ifadesi olarak böylesine iktidara gelebildi. Benzeri bir hareket Kürdistan’da da gerçekleşti ve PKK da özünde o hareketin üzerinde yükseldi. Şehirlerde türbanın kadının sokağa çıkmasında gördüğü işlevi, dağlara çıkmakta PKK’nın mutlak cinsel ilişki yasağı gördü ve bu bugünkü müthiş kadın uyanışının temelini oluşturdu. Birbiriyle ilgisiz görünen Klaşnikov ve türban, aslında aynı işlevi gören, kadının, biri dağa; diğeri şehrin sokaklarına çıkmasını sağlayan iki farklı silahtırlar.
Sınıflar savaşıyla ordular savaşının ikincisi temel farkı şudur: ordular savaşında saflar bellidir ve birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Cephe hatları, hudutlar, bayraklar, kıyafetler, parolalar farklıdır. Kim düşman, kim dost her şey bellidir.
Ama sınıflar savaşında ezenler küçük bir azınlık ve ezilenler çok büyük bir çoğunluk olduklarından, cephelerin gizlenmesi; kimin ne olduğunun bilinmemesi, bu savaşta egemen sınıfların en büyük silahıdır. Ezenler ezilenlerin bayraklarıyla ezilenlerin üzerinde egemenliklerini sürdürürler. Bu nedenle sosyalist harekette ideolojik ve teorik mücadelenin önemi çok büyüktür. Görünümlere takılmamak, o görünümün ardındaki özü bulup çıkarabilmek için; temeldeki yapı ve anatomi farklarını anlayıp egemen sınıflar tarafından kandırılmamak; yunusları balık, yılan balıklarını yılan sanmamak için; onların iktidarının bir aracı olarak kullanılmamak için ezilenler sürekli olarak teorik ve metodolojik olarak kendilerini geliştirmek, her yeni savaş hilesini açığa vurmak zorundadırlar.
Egemenlerin ezilenlerin bayraklarıyla ezilenler üzerinde egemenlik kurmalarının en çarpıcı ve klasikleşmiş örneği Muaviye’nin Sıffıyn Savaşı’nda yenileceğini anlayınca, askerlerinin mızraklarına Kuran yapraklarını taktırması ve Ali’nin askerlerinin biz Kuran’a kılıç çekemeyiz demesidir. Böylece İslam’ın içindeki karşı devrim; klasik uygarlıkların binlerce yıllık devletçiliğini egemen olduğu yerleri feth etmiş; bürokrasi, din adamları, özel silahlı adamlar tanımayan İslam Devrimi’nin klasik uygarlıkların devleti ve devletçiliği tarafından fethi tamamlanmış olur. Benzerini Fransız Devrimi’nde Napolyon yapar. Eşitlik, özgürlük ve Kardeşliği sembolize eden üç renkli bayrağı kullanarak darbe yapar, imparator olur ve fetih seferlerine başlar. Stalin de Lenin bayrağıyla Leninizm’e, yani devrime karşı bir karşı devrim yürütür. Ve bunların her biri etkili de olmuştur.
Tam da bu nedenle, tarihte bütün devrimler karşı devrime uğramış biçimler içinde yayılırlar. İslam devrimi Emeviye İslam’ı olarak Mağripten Maşrığa kadar yayıldı. Fransız Devrimi, Moskova önlerine kadar Napolyon’un karşı devrimci imparatorluğu içinde yayıldı. Ekim Devrimi de Leninizm’i bayrak eden Stalin’lerin karşı devrime uğrattıkları biçimlerde Berlin kapılarından Pekin’e kadar yayıldı.
Bu nedenle, bu devrimleri, karşı devrime uğramış biçimlerden arındırma ve özünü tekrar ortaya çıkarmanın; bu yönde çabalar göstermenin bizzat kendisi devrimci bir görevdir ve bu da sınıf mücadelesinden başka bir şey değildir.
Bütün bunlardan niçin söz dilip bu hatırlatmalar yapılıyor?
Şu an gözlerimizin önünde aynı oyunun değişik bir versiyonu sahneleniyor; buna karşı uyarmak için.
*
“İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü” demişler. Eğer çok aşikâr bir istismar durumu yoksa ve kimliği gizli değilse, tanımasam da her arkadaşlık teklifini onaylıyor; her sayfa beğenme davetinde beğeniyor; her etkinlik davetine, ilgimi çekmese ve gidecek olmasam bile, en azından moral olur; belki başkalarının gitmesine yol açar diye, “gideceğim” ya da “belki” diye tıklamaya çalışıyorum Facebook’ta.
Dün akşam da bir etkinlik daveti geldi. “Bugün Marx Sempozyumu” diye. Tabii otomatik olarak alışkanlıkla onayladım. Madem birileri Marks için, hele günümüzle bağlantısı anlamında bir şeyler yapmak istiyor, desteklemek gerekirdi.
Ancak daha sonra, şu Marks Sempozyumu etkinliğine, ne zamanmış, neredeymiş, uygun bir zaman olursa gitmeğe değer miymiş diye tekrar baktım. Biraz dikkatlice inceleyince, Muaviye’nin İslam’a Kuran’ı Kerim ile karşı devrimci saldırısının; modern ve aynı zamanda alaturka bir versiyonuyla karşı karşıya olunduğu görülüyordu: Marksizm’e karşı Marks çıkarılıyordu;  “Marksizm’in ve Sosyalizmin Sorunları”na karşı “Günümüzde Marks”.
*
Bilenler bilir, bilmeyenler için bir kez daha hatırlatalım.
Türkiye’de örnek bir mücadele yürütmüş, onlarca kitap yayınlamış ve bu kitaplarda orijinal katkılar yapmış Hikmet Kıvılcımlı’yı konu alan bir Sempozyum örgütlemiştik 2001 yılında. Mihri Belli, Rasih Nuri İleri, Nail Satlıgan, Şirin Cemgil, Servet Ziya Çoraklı gibi artık aramızda olmayan; aramızda olanlardan Vedat Türkali, Sevim belli, Mete Tuncay gibi isimlerin de katıldığı bu Sempozyum, katılımcıların hepsince çok başarılı bulunmuş ve Türkiye’de de daha iyi hazırlık ve daha geniş katılımla benzerlerinin yapılması umudu dile getirilmişti.
Ancak aradaki yıllarda benzeri bir çalışmanın yapıldığı görülmedi. Her işte olduğu gibi, bu gibi işlerde birin motor olması ve bütün hamallığı yüklenmesi gerekir. Yoksa hiçbir iş yürümez.
Yıllar sonra Türkiye’ye döndükten sonra, artık bizim için neredeyse yabancı bir ülke gibi olmuş bu ülkeye biraz olsun alışınca, 2001 yılındaki dileği gerçekleştirmek için bir denemede bulunmanın yanlış olmayacağını düşündük. Sorun bir yer bulmaktı. Yer bulunca gerisi kolaydı. Paramız olmadığına göre bedava bir yer bulmak gerekiyordu. Mimar Sinan Üniversitesi’nin Oditoryumu olabilirdi örneğin. Müracaat edildi ve iki günlüğüne yer ayarlandı.
Gerisi bir e-mail grubu kurmak; sempozyumun konusu, zamanı ve konusunun duyurusunu yapmak; insanları bu sempozyuma bildiri sunmaya davet etmek; bütün bunarı da herkesin gözü önünde tamamen saydam olarak, kimsenin en küçük bir manüplasyon olacağı kuşkusuna meyden vermeden yapmaktı.
Hiçbir tabu yoktu. Tamamen bilimsel bir Sempozyum düzenleniyordu.
İnsanlar her şeyin açık olduğunu görünce ilgi gösterdiler, sahiplendiler. Otuza yakın bildiri yollandı. Bildiriler kitap olarak basıldı ve Sempozyum sabahı gelenlere sunuldu. İki gün boyunca, neredeyse tüm salonun dolu olduğu; kimsenin kuliste vakit geçirmediği; herkesin sunumları ve tartışmaları büyük bir dikkatle izleyip tartıştığı ve yine herkesin çok başarılı bulduğu bir Sempozyum yapıldı.
Bu deneyden cesaret ve el alarak, bu sefer Marksizm’in ve Sosyalizmin Sorunları’nı tartışacak iki günlük bir sempozyum düzenleme denenebilir diye düşündük. Bir gün Marksizm’in Sorunları’nın neler olduğu; ikinci gün Sosyalizmin Sorunları’nın neler olduğu tartışılabilir; böylece, eğer ilgi olursa, sorun olarak görülenlere göre de bundan sonraki yıllarda yapılacak sempozyumların konuları da aşağı yukarı belirlenmiş olur diye düşündük.
İki farklı başlığın nedeni, Sosyalizmin eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplum idealini ve buna yönelik hareketleri tanımlaması; çerçevesinin daha geniş olmasıydı. Bir insan pek ala Marksist olmadan da (örneğin İslam’ı referans alarak) sosyalist olabilirdi.
Yine aynı yöntemle işe başladık. Mimar Sinan Üniversitesi’ne Oditoryum için müracaat ettik ve iki günlüğüne bize verileceği sözü aldık. Bunun üzerine bir e-mail grubu kurup, yine zamanı, yeri, konuyu ve biçimsel koşulları; (bildirilerin en az sayfa ya da vuruş adedi; belli bir tarihe kadar yollanmış olması gibi) duyurduk.
Elbette bu durumda, aynı zamanda bu konuya ilgi duyabileceğini düşündüğümüz, ama pek ala böyle bir organizasyonun varlığından haberdar olamayacak. (çünkü İnternet’ten başka bir aracımız yoktu fiilen ve birçok kimse de teknik veya internet özürlü olabiliyordu; olmasa bile ulaşılamayabiliyordu) insanlara özellikle duyurma ve böyle bir Sempozyuma bildiri sunmaya davet de yolladık[1]. Bunlardan biri de Abdullah Öcalan’dı.
Öcalan’ın kitaplarını biraz okuyan, onun sadece bir politik hareketin önderi olmadığını, aynı zamanda teorik sorunlara da kafa yorduğunu; özellikle sosyalizmin sorunlarının olduğu kadar bilim, tarih ve sosyolojinin sorunlarının onun ilgi merkezinde olduğunu; önemli ve tartışılması gereken tezler ortaya koyduğunu bilir.
Bilime bilim dışı kaygılarla yaklaşan alçaktır” diyor Marks. Bu nedenle, Öcalan’ın hukuki veya politik kimliğinden azade olarak, o da bu konulara ilgi duyduğu veya duyabileceği için; kendisi şahsen katılamayacak olmasına rağmen, yazılı bir bildiri sunmak isteyebileceği için kendisine bir mektupla sempozyuma ilişkin duyuru ve daveti de yolladık. Ancak tek yolladığımız Öcalan değildi, yukarıda listesi de olan birçok kişiden sadece biriydi.
Buraya kadar bir sorun yok. Birçok kişiden katılacağına, bildiri sunacağına dair, bildirisinin korusunun ne olacağına dair cevaplar gelmeye başladı[2]. Bu gelen cevapları sık sık listeler halinde aktüalize edip; kimlerin hangi konularda ne gibi bildiri sunacağının en son durumunu; son müracaat tarihine kadar sürekli aktüalize ediyorduk. Her şey çok geniş katılımlı ve muhtemelen başarılı geçecek bir sempozyuma doğru gidiş olduğunu gösteriyordu.
Ancak bu arada Oda TV denen, ulusalcı sayfada, provakatif bir şekilde, “Abdullah Öcalan Hangi Devlet Üniversitesinde Düzenlenen Sempozyuma Davet Edildi” başlıklı bir haber[3] çıktı.
Haber provakatifti, çünkü bizlerin tertiplediği sempozyumun üniversite ile ilgisi yoktu; biz üniversiteden sadece yeri almıştık. Öte yandan Öcalan Üniversite’ye değil, Sempozyum’a bildiri sunmaya çağrılmıştı. Çünkü Sempozyum’a sadece sözlü değil, yazılı bildiriler de sunulabilecek bunların hepsi dijital ve imkân olursa kitap olarak yayınlanacaktı. Öcalan’ın oraya gelemeyeceği çok açık olmasına rağmen, sanki üniversite tarafından gelmek üzere davet edilmiş gibi haberin sunulması açık ki bir yerleri kaşımak ve uyandırmak anlamını taşıyordu. Ortada bir iyi niyet olsa, bizlere olayın mahiyeti sorulabilirdi. Açık ki, Oda TV “kendisine yakışanı” yapmıştı. Bizim için şaşıracak bir yan yoktu.
Ancak, daha bu haber internette duyulur duyulmaz, sanki bununla ilgisizmiş gibi, Üniversite idaresinden bize bu yerin verilemeyeceği bildirildi.
Elbette yer vermekten vazgeçilmesi ile Oda TV’nin yayını arasındaki ilişki çok açıktı. Zaten bir süre sonra, gayrı resmi olarak, dolaylı kanallardan esas nedenin bu olduğu ifade edildi.
Üniversite yönetimi pek ala, “bu Sempozyum bizimle ilgisizdir; biz sadece yer sunduk” diyebilirdi ve Sempozyum’un yapılmasını engellemeyebilirdi. Kaldı ki, ayrıca bir insanın hukuki olarak mahkûm edilmiş olması veya bir siyasi hareketin önde geleni olması onun bilimsel veya politik olarak görüşlerini özgürce ifade etmesinin engellenmesi için bir bahane olamaz deyip hem demokrasi hem de bilim özgürlüğü bakımından örnek bir tavır sergileyebilir; dik bir duruş gösterebilirdi.
Bütün bunları yapmamış, korkakça davranmış ve bunu da işin kötüsü kendi solcu eğilimleri ve kimliği ile haklı göstermeye çalışmıştı. Bu bize biraz Malatya E-Tipi cezaevinde, bir zamanlar sola bulaşmış bir müdürün, diğer müdürlerden daha kötü davranıp işkence yapmasını, kendisinin solcu olması nedeniyle anlayışla karşılamamızı istemesine benziyordu. Elbette herkesin cesur ve kahraman olması istenemez ve beklenemezdi. Bu ülkede bunlar normaldi. Biz insanlardan cesaret beklemiyorduk; en korkağın bile hiçbir korku duymadan tavır alacağı bir sistem için mücadele ediyorduk. Bunları zaten bir zamanlar yazdığımız Beşikçi Eleştirisi’nde ayrıntılı olarak açıklamıştık.
Bu gibi nedenlerle biz de bu demokrasi ve bilim özgürlüğünü bile savunmaktan uzak davranışların üzerine fazla gitmedik. Kimsenin ekmeği ve kariyeriyle oynar durumda olmayalım diye düşündük.
Aslında yapılan demokrasi açısında da, bilim açısından da savunulamaz bir durumdu ama biz başka bir yer arayalım belki orada yağırız diye düşündük. Ama bütün yer arama girişimlerimiz başarısız oldu. Bütün kapılar kapalıydı.
Böylece Marksizm'in ve Sosyalizmin Sorunları üzerine yapılacak, belki Marksizm ve Sosyalizm tartışmalarına bir itilim verecek; belki genç kulaklarda Marksizm’e ve Sosyalizme ilgiyi yeniden canlandıracak bu girişim, Oda TV’nin provokasyon amaçlı haberi ve bunun karşısında Mimar Sinan, haklarını bile savunmadan korkakça sinmesinin bir sonucu olarak yapılamadı.
*
Şimdi ne görüyoruz?
Bize Marksizm ve Sosyalizm sorunları için hiçbir akli ve resmi bir gerekçe göstermeden verdiği sözü geri alarak bir salonu bile esirgeyen Mimar Sinan Üniversitesi, şimdi aynı yerde bu sefer üç günlük bir “Bugün Marx Sempozyumu” düzenleyerek, Marksistliği ve solculuğu kimseye bırakmayacağını, hatta Marksizm’i güncelleştireceğini cümle âleme ilan ediyor.
Abdullah Öcalan’dan bildiri istendi diye bizlere yer vermekten vaz geçenler, sözlerinden dönenler; şimdi Marks üzerine hem de bugünkü Marks üzerine sempozyum düzenliyorlar.
Yer vermekten bile kaçındıkları bizim düzenlediğimiz Sempozyum, ne konuları ne konuşmacıları kendisi belirlemiyordu. Tamamen insanların girişim ve inisiyatiflerine bırakıyordu. Kimin bildiri sunacağı, kimin hangi konuda konuşacağı vs. her şey açıktı en küçük bir bürokratik müdahale yoktu.
Ama bu yapılan tamamen yukarıdan örgütlenen, konuların ve konuşmacıların yukarıdan belirlendiği bir Sempozyum. Bu bile araya istenmeyen unsurların girmesini önlemeye yönelik, tam Türk devletine layık bir organizasyon.
Bu devlet öyledir. Hem yasaklar hem de Marksistliği bile kimsilere bırakmaz.
Zaten özel savaş yıllarında Türkiye’de bir tür tatlı su Marksizm’i; “Majestelerinin Marksizm’i”; Devletlû bir Marksizm türedi. Zülfüyare dokunmayan ve de Radikalliği de kimselere bırakmayan bir Marksizm. Kürt sorunu ve PKK konusunda susan ve fiilen devletin yanında yer alan bir Marksizm. Şimdi bu Marksizm “hamamın namusunu” korumak üzere, “Günümüzde Marks”ı tartışacak.
Demokrasi ve bilim özgürlüğünü savunmak için en küçük bir riski bile göze almayanlar, şimdi Marks’ı tartışmak üzere bir sempozyum düzenliyorlar.
Ve işin doğrusu, bunu akıllıca yapıyorlar. Gerekli siperleri şimdiden kazmışlar.
Tamam, onlar düzenlerler, nasıl kariyer ve mesleklerini korumak için gerektiği gibi davranmadılarsa yine o kariyer ve mesleklerini korumak için böyle Marksizm Sempozyumları düzenlerler. Biçimsel olarak haklarıdır. Bir şey denemez.
Biz zaten insanların mideleri ile Marksizm arasında bir ilişki olduğunda onların Marksist olamayacağı varsayımından yola çıktığımız için buna fazla önem de vermeyiz.
Şunu her zaman düstur edinmişizdir, Bilim, sanat, politika ve hukuki tavırlar hiçbir zaman maddi ve manevi çıkarlarla bağlantı içinde olmamalıdır. Yani örneğin “Marksist akademisyen” olunmaz. Bir Marksist akademisyen olarak geçimini sağlayabilir. Ama Marksist bir akademisyen olunamaz. Bir Marksist’in Akademisyen olması ancak şizofrenik bir ilişki olabilir. İlişki, tıpkı bir işçinin işgücünü sattığı saatlerde kapitalisti zengin etmesi ama işten çıktığı andan itibaren ona karşı savaşması gibi olmalıdır. Yani Marksist olduğun söyleyen bir akademisyen işten çıktığı an ben işte alçakça işler yapıyorum. Ama şimdi yaptığımın alçaklığını söyleyerek onunla mücadele ediyorum diyebilen olabilir.
Böylesi olmadığından, onları zaten Marksist olarak ciddiye almama lüksümüz vardır. Onların Marksizm üzerine konuştuklarında “cezai ehliyeti” yoktur.
Ama önceki yapılamamış Sempozyumu ve hazırlıkların görmüş olanların en azından bu sempozyumun ona karşı yapıldığını; o sempozyumun yapılmasını engellemenin utancını kedi pisliği örterce gizleme çabasından başka bir şey olmadığını görmelerini ve en azından o tarihte başka işim var falan gibi bir gerekçeyle katılmamalarını beklerdik.
*
Ala daha da acısı şu.
Diğerleri hepsi akademisyen. Onlar için bir Devrimci ve Marksist’te aradığımız kriterleri aramayız.
Ama ta 1968’den, ta Dev-Genç’ten beri uzun yıllardır uzun yıllardır tanıdığımız; bu mücadele içinde yer almış arkadaşların, böylesine bir teorik ve politik aymazlık içinde bu sempozyumun konuşmacıları arasında yer almaları gerçekten çok acıdır.
Pir Sultan'ın dediği gibi, “ille de dostun gülü yareler beni”.
*
Olabilir, insanız, hata yapmış, yeterince uyanıklık göstermemiş olabiliriz. Yeterince hassas olmamış veya bağlantıları görememiş olabiliriz.
Ama bu yazıyla bildiriyor ve duyuruyoruz ki, bu sempozyum, tıpkı Muaviye’nin İslam’a karşı Kuran’ı; Stalin’in Lenin’e karşı Leninizm’i; İznik Konsülünün devrimci İncilleri yakıp İncillere karşı İncili çıkarması gibi, Marksizm’e karşı Marks’ı çıkarmaktadır.
Ali’nin ordusunun askerleri gibi, bu çok açık kandırmaca karşısına, biz Kuran’a kılıç çekmeyiz deyip kılıçlarınızı kınına sokmayınız ve bu oyuna alet olmayınız. Bu Marksizm bayraklı Marksizm’e saldırıya karşı mesafe koyunuz; katılmayı reddediniz.
*
Aşağıda bu sempozyumun Konu ve konuşmacılarını ve bir de bizlerin hazırladığı sempozyumun konu ve konuşmacılarının listesini sunuyoruz.

Yapılamayan Sempozyuma katılacaklar ve konular:

İsim
Konu
Ayhan Bilgen
 “Elitizim ya da topluma rağmen toplumculuk”
Bülent Parmaksız
Konuyu Bildiremedi
Cemal Dindar
Marksizm ve Ruhsallık Bilgisi
Demir Küçükaydın
Eşitlikçi ve Dayanışmacı Bir Topluma Ulaşmak İçin Mücadelenin Sorunları
Demir Küçükaydın
Marksizm'in Tıkanışına Yol Açan Temel Teorik ve Kavramsal Sorunlar
Erhan Bilgin
Burjuva sol iktisatçıların marksizmi
Eser Sandıkçı
Görmezden Gelinen Bir Alan: İşçi Sınıfının Ruh Hali
Evren Asena
“Sosyalist Harekette Savunma Mekanizmaları”
Eylem Akçay
Mücadele Alanı Olarak Üniversite/Öğrenci Hareketi
Gencer Çakır (Katılmayı Gözden geçirecek)
Çifte Kriz: Kapitalizmin Krizi ve İşçi Sınıfının Krizi
Hakan Öztürk
Dünyayı Yorumlamak Kolay mı?
İhsan Eliaçık
Eşitlikçi söylemin Müslümanlar arasında karşılaştığı Zorluklar
Kıvanç Ersoy
Tarihsel Maddeciliğin Bir Uygulaması ve Eleştirisi: Sosyalist Harekette Konaklar ve Analizin Programatik Sonuçları
Mehmet Atak
“toplumsal mühendislik projeleri, post modernist dönüşümve günümüzde girdiğimiz post-modern ertesi süreç”
Mehmet Hışır
Sosyalizmin Kentlerde ve Kırsallarda Kendini Anlatmakta Yaşadığı Sorunlar
Nazım Can
“Marks’ın, Marksistliğinin Eleştirisi ve Sosyalist Toplum Program Taslağı”
Oktay Etiman
Katılmak İstiyor
Pakrat Estukyan
Sosyalizm ve Nasyonal Sosyalizm
Seran Demiral
“Sınıf Analizine Yaklaşımlar”
Serhat Ovayolu
Sosyalizm ve Seçim
Sezai Sarıoglu
“Biz” ve “Ben” Bahsinde Sosyalizm Deneyimleri
Şemsi Dertli
“Sosyalizmin ilk sorunu İNSANDIR .insana dair bir konu ile KADIN ve Çocuğu üzerine düşünceler”
Taylan Doğan (Tosun)
Katılımcı Ekonomi
Umut Kocagöz
Siyasetin Müşterekleşmesi: Forum Formu
Yücel Filizler
“Marksist Teorideki Donma ve Bozunuma Karşı Bir çıkış”
Zafer Ülger
Sosyalizm ve ekoloji mücadelelerinin ortaklaştığı bir alan :  Müşterekler (ortak alanlar)
Zafer Yörük
Post Marksizm ya da Radikal Demokrasi
Can Atalay
Katılmak istiyordu ama başvuru olmadı
Ahmet Tonak (Çekildi-İzleyecek))
Belirsiz – Kapitalist Kriz ve Karlılık Eğilimleri
Riitta Cankoçak (Çekildi)
İskandinav Sosyalizminin Yeniden Yükselişi
Taner Timur (Çekildi)
Marks ve Engels’in Üniversite ve Üniversiter Bilime Karşı Tutumu

BUGÜN MARX SEMPOZYUMU

[6-8 NİSAN 2015]

Pazartesi (6 Nisan)
10.30 Açılış Konuşması
Ali Akay

11.00-13.00 Birinci Oturum: “Politik Ekonomi Bugün İçin Ne Söyler?”
Oturum Başkanı: Ali Akay
Haldun Gülalp: “Küreselleşmenin Aşamaları ve Kapitalizmin Sınırları”
Ahmet Tonak: “Kapitalizmi Aşarken: “Manifesto'dan Gotha Programı'nın
Eleştirisi'ne”
Ahmet Alpay Dikmen: “Marksist Anlamda Kamu Hizmetini Nasıl Anlamalı?
Devletin Kamu Hizmetini Örgütlemesi ile Özel Sektörün Örgütlemesi
Arasındaki Konjonktürel Fark Hangi Dinamiklere Bağlı Olarak Ortaya
Çıkmaktadır?”
14.00-16.00 İkinci Oturum: “Tanınma, Kamusallık, Marx ve Öncelleri”
Oturum Başkanı: Çağlayan Kovanlıkaya
Ferdan Ergut: “Tanınma Mücadelesi Üzerinden Sınıfa Bakmak: Tanınma
Siyasetleri ve Emekçilerin Ahlâk Ekonomisi”
Levent Kavas: “Düpedüz Marx: Unrecht schlechtin”
Güçlü Ateşoğlu: “Marx'ın Erken Dönem Felsefesi Ne Kadar Marx'ın Felsefesi?”
16.15-18.15 Üçüncü Oturum: “Frankfurt Okulu ve Yansımaları”
Oturum Başkanı: Özge Ejder
Kurtul Gülenç: “Eleştirel Teoride Teknoloji Soruşturması ve Özgürleşim
Problemi”
Besim Dellaloğlu: “Siyasal İktisadın Eleştirisinden Siyasal Kültürün
Eleştirisine”
Ömer Turan: “Marx'tan Habermas'a, Demokrasi ile Kapitalizm Karşıtlığı
Üzerine”

Salı (7 Nisan)

10.30-12.30 Dördüncü Oturum: “Yeni Toplumsal Hareketler”
Oturum Başkanı: Refik Güremen
Begüm Özden Fırat: “İlk Birikim, Müşterekler, Toplumsal Hareketler”
Bengi Akbulut: “Evin İçinden Dışına: Emeği Müşterekleştirmek”
Özge Yalta: “Neoliberal Çağda Marx ve Foucault’nun ‘Zımnî İttifakı’nın
Sunduğu Açılımlar: 2000li Yıllarda İstanbul’un Kentsel Dönüşüm
Süreçlerinin Yönetim Analitiği”
13.30-15.30 Beşinci Oturum: “Türkiye'de Marx ve Klasik Marksizm”
Oturum Başkanı: Gençay Gürsoy
Oktay Etiman: “Marx, Devlet, İhtilâl”
Aydın Çubukçu: “Tarih ve Sınıf Bilinci”
Taner Timur: “Tarihî Maddecilik ve İkinci Doğa”
16.00-18.00 Altıncı Oturum: “Çağdaşımız Marx ve Devrimci Pratik”
Oturum Başkanı: Şükrü Arslan
Şükrü Argın: “Marx Hâlâ Çağdaşımız, Peki Ama Artık Yoldaşımız Olabilir mi?”
Çetin Veysal: “Komünizan Örgüt ve Örgütlenme Sorununa Güncel
Yaklaşımların Dayanakları Sorunu ya da: 'Yeniden' Ne Yapmalı?”
Bülent Somay: “Gündelik Pratik ve Devrimci Pratik”

Çarşamba (8 Nisan)

10.30-12.30 Yedinci Oturum: “Özgürleşme ve Eleştiri Pratikleri, Din,
Toplumsallık”
Oturum Başkanı: Sibel Yardımcı
Egemen Yılgür: “İbn-i Haldun, Marx ve Kıvılcımlı Sınıf Öncesi
Tabakalaşma Biçimlerini Neden Görmediler?”
Sinan Özbek: “'Din Halkın Afyonudur' Sözü ile Marx Aslında Ne Söylüyor?”
Bülent Gözkân: “Eleştiri ve Özgürleşme: Kant ve Marx”
13.30-15.30 Sekizinci Oturum: “Emek, Bilgi, İdeoloji”
Oturum Başkanı: Güçlü Ateşoğlu
Barış Mücen: “Emeğin Hakikati”
Metin Özuğurlu ve Nail Dertli: “Emeğin ve Bilginin Meta Formu Üzerine
Notlar”
Barış Parkan: “İdeoloji Eleştirisinde Özgürlük ile Haz İlişkisi”
16.00-18.00 Dokuzuncu Oturum: “Klasik ve Modern: Süreklilikler,
Kesişmeler, Kırılmalar”
Oturum Başkanı: Bülent Gözkân
Sungur Savran: “Marx Unplugged”
Erdoğan Yıldırım: “Althusser’in Geç Dönemi, Materyalizm ve Özne Sorunu”
Enis Memişoğlu: “Marx'a Veda: Vaadin Zamanı (ya da) Marx'ın Vadesi:
Vaade Veda”



[1] Davet edilenlerin bir listesi şöyledir. Abdullah Öcalan,  Ali Rıza Güngen,  Alper Taş,  Atilla Aytekin,  Aydın Çubukçu,  Ayşe Günaysu,  Babür Pınar,  Barış Çoban,  Benan Eres,  Beycan Mura,  Bülent Küçük,  Can Irmak Özinanır,  Cenk Saracoğlu,  Demet Dinler,  Ecehan Balta,  Emine Ayna,  Emrah Göker,  Ercan Kesal,  Erdal Dağtaş,  Ergun Aydınoğlu,  Ertuğrul Kürkçü,  Ferda Koç,  Ferhat Kentel,  Fikret Başkaya,  Filiz Karakuş,  Foti Benlisoy,  Galip Yalman,  Garbis Altınoğlu,  Gülcan Işık,  Gülnur savran,  Gülseren Adaklı,  Gün Zileli,  Güsüm Kav,  Handan Çağlayan,  Harun Turgan,  Helin Burkay,  Hidayet Şevkatli Tuksal,  Hüda Kaya,  İsmail Hardal,  İsmet Akça,  Kemal Kök,  Kenan Kalyon,  M. Şehmus Güzel,  Mahir Sayın,  Mehmet Güneş,  Mehmet Sinan Birdal,  Meltem Kayıran,  Metin Çulhaoğlu,  Metin Kayaoğlu,  Muhammet Cihad Ebrari,  Murat Paker,  Muzaffer Oruçoğlu,  Necmi Erdoğan,  Nükhet Sirman,  Orhan Koçak,  Özgür Müftüoğlu,  Pelin Akçagün,  Rıdvan Turan,  Sait Çetinoğlu,  Sarkis Hatspanian,  Seda Altuğ,  Serdal Bahçe,  Sırrı Öztürk,  Sırrı Süreyya Önder,  Sinem Atvur,  Sungur Savran,  Şenol Karakaş,  Tamer Doğan,  Tanıl Bora,  Teslim Töre,  Ufuk Uras,  Umut Soytaş ,  Ümit Akçay,  Y. Doğan Çetinkaya,  Yalçın Yusufoğlu,  Yeşim Ergün

[2] Bu bildiri sunacakların listesi ve konuları da bu metnin sonunda yer alıyor.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...