15 Aralık 2014 Pazartesi

Türkiye’de Sosyalist Hareketin Tarihi Üzerine Yazılar ve Tanıklıklar (I)

 (Türkiye’de sosyalist hareketin tarihi üzerine kırk yılı aşkın bir süre boyunca birçok yazı yazdık.
Bunların bir kısmı anı ve tanıklık sınıfına girebilir. Diğer bir kısmı nispeten daha analitik yazılardır. Bir kısmı da bu tarihin ele alınışının metodolojik sorunları üzerinedir.
Tabii yazıların çoğunda bu üç özellik bir arada ve iç içe geçmiş olarak da bulunmaktadır.
Elbet, özellikle 2005’te din ve ulus sorunlarını Marksist bir açıklamasını yaptıktan sonraki görüşlerimiz ışığında eskiden yazdığımız birçok yazı bize eski ve aşılmış gelmektedir. Bugün yazsak çok başka yazardık.
Ama bu eskilik ya da aşılmışlık bizim bugün bulunduğumuz teorik ve metodolojik yer bakımındandır. Yoksa okunduğunda hemen görüleceği gibi, Türkiye veya dünyadaki sosyalistlerin çoğu, bu “eski” ve “aşılmış” yazılardaki kavramsal araçların ve metodolojinin  kıyısına bile yaklaşamamaktadır.

Ayrıca bu “eskilik” veya “aşılmışlık” onların yanlışlığı olarak anlaşılmamalıdır. O yazılarda dile getirilen görüşlerin yanlış olduğunu düşünmüyoruz. Sadece bugünkü bakış açımızdan  doğrulukları daha sınırlıdır.
Bunu şöyle bir örnekle somutlanabilir.
Din’in ne olduğunun (Tüm üstyapı) teorik bir açıklığa kavuşturulmasına bağlı olarak devrim kavramı ve tanımı da değişmiştir. Dolayısıyla devrimlerin oluş, yayılış ve evrimlerine ilişkin kavrayış da değişmiş bulunuyor. Örneğin “burjuva devrimleri” kavramı da bugünkü bakış açımızdan eskimiş ve pek kullanmamaya çalıştığımız, ama eski alışkanlıkla ve bazan da konuyu dağıtmamak için neyi kastettiğimizi daha kısa yoldan ifade edebilmek için kullanmaya devam ettiğimiz, bir kavramdır.  Tabii buna bağlı olarak “Jön Türkler”in “burjuva devrimciliği” olarak  tanımlanması da yanlış olmaktadır.  Tabii o zaman ulus olmamış  “Türkler”in de ulus olarak tanımlanması da yanlış olmaktadır. (Bu bağlamda “Türk Nedir?” başlıklı yazımıza bakılabilir.)
Örneğin aşağıdaki tezlerdeki ilk cümleyi bugün formüle etsek, “burjuva devrimlerine” ile ifade edilmiş bir devrim kavramına değil de; dünya devrimler tarihi içinde (ki devrimler tarihi, dinlerin ortaya çıkışları ve dinden dine geçişler tarihidir, bugünkü vardığımız noktadan) modern toplumun dinine (Aydınlanmaya)  geçişe ve bunun içindeki sınıf mücadelelerine ve karşı devrimlere bağlı olarak formüle ederdik. Bu konudaki yeni yaklaşımımız örneğin “Aydınlanma ve İslamın Sentezi Olarak Marksizm başlıklı yazımızda görülebilir.
Meraklı ve dikkatli bir okuyucu bugün yazsaydık bu yazıları nasıl yazacağımızı tahmin edebilir. Zaten son on yılda yazdığımız birçok yazıda bunu çeşitli yazıların içine yedirilmiş  bir biçimde ve yeri geldikçe yapmaya da çalışıyoruz.
Ne var ki, bugün ulaşılmış nokta henüz tartışılmadığı, bilinmediği, yayılmadığı için, ortalama okuyucu bakımından bu bir sorun oluşturmamaktadır. Dolayısıyla hala güncelliklerini korudukları söylenebilir.
15 Aralık 2014 Pazartesi)



Türkiye’de Sosyalist Hareketin Tarihini Yazacaklar İçin Tezler

I

Gerek dünya tarihi; gerekse tek tek ülkelerin tarihi bakımından modern sosyalizmin ve sosyalist düşüncenin kökleri burjuva devrimlerine ve ideallerine dayanır.
Burjuvazinin kendi ideallerine ihaneti ve/veya bizzat bu ideallerin yetersizliği ve sınırlılıkları kimi devrimcilerin sosyalizme yönelmelerine ve sosyalist düşüncenin ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
Türkiye'de sosyalist düşünce ve hareketin doğuşu da bu gidişte bir istisna oluşturmaz. İlk sosyalistler, burjuva devrimcisi JönTürkler'den çıkmıştır.

II

Türkiye'de burjuva devriminin ve gelişimin özgün ve paradoksal nitelikleri bilinmezse, ilk sosyalistlerin burjuva devrimcisi "Jön Türkler"den çıktığı önermesi eksik, giderek yanlış olur ve gerek Türkiye'nin; gerekse solun tarihini anlaşılmaz kılar.
Türkiye'de burjuva gelişiminin özgün ve paradoksal nitelikleri en kısa ve özlü biçimde şöyle ifade edilebilir: Türkiye'nin burjuva devrimleri burjuvaziye karşı ve burjuvazisiz burjuva devrimleridir ve bu nedenledir ki "yukarıdan" gerçekleşmişlerdir.
Modern Batı sermayesinin koordinat sistemine göre "Orta Doğu"daki Antik (prekapitalist) sermaye imparatorlukları ve uygarlıklar zincirinin son halkası olan Osmanlı İmparatorluğu'nda Müslüman Türkler siyasi ve hukuki bakımdan üst, egemen, devleti yöneten ulusturlar; fakat tam da bunun sonucu olarak iktisadi ilişkiler bakımından egemen sınıflar, alt Hıristiyan uluslardan çıkmıştır. Zanaat ve ticaret hayatının Hıristiyan ulusların ve azınlıkların elinde yoğunlaşması, Hıristiyan uluslar arasında burjuvazinin ve dolayısıyla da ulusal hareketlerin gelişmesine yol açmıştır. Diğer yandan Batı burjuvazisi de Osmanlı İmparatorluğunu birbiri peşi sıra yenilgilere uğratmaktadır.
Gerek Batının, gerek kendi egemenliği altındaki Hıristiyan ulusların burjuvazisinin tehdidi altında parçalanmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğuna egemen olan Müslüman/Türk "Devlet Sınıfları" İmparatorluğu, dolayısıyla aslında kendi egemenliklerini ve varlıklarını koruyabilmek için: modernleşmek; modernleşebilmek için de Batı, yani burjuva dünyasının tekniğini ve kurumlarını edinmek; özetle: burjuva karakterde ama burjuvasız ve burjuvaziye karşı reformlar ve devrimler yapmak yoluna girmişlerdir. Bunun sonucu olarak da, "Jön Türkler" hareketini yaratan, varolan ve gelişen bir Türk burjuvazisinin ihtiyaçları değil, çünkü böyle bir burjuvazi yoktur, Osmanlı "Devlet Sınıfları"nın konumunu, varlığını ve çıkarlarını koruma ihtiyacıdır.

III

İmparatorluğu, dolayısıyla kendi egemen konumlarını ve varlıklarını korumak amacıyla modern burjuva sisteminin kurumlarını ve tekniğini yerleştirmeye çalışan "Jön Türkler" için, burjuvazinin devrimci döneminin idealleri ve düşüncesinin özü daima anlaşılmaz kalmaya mahkum olmuştur. Bu nedenle de, Batı'da politik sürgünlük yaşayan "Jön Türkler" için sosyalist düşünce hiçbir çekiciliğe sahip olmamakla kalmamıştır. Onlar, ancak, en gerici burjuva sosyologlarının (A-Comte, Le Play, Durkheim gibi) fikirlerine yankı gösterebilmişlerdir.

IV

Ne zaman ki Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, elde artık kaybedecek bir şey kalmamış, ancak o zaman "Jön Türkler'den bazıları Ekim Devrimi'nin de etkisiyle sosyalizme yönelmişlerdir. (Fransa'da Şefik Hüsnü ve Sadrettin Celal J. Jaures' den; Almanya'da Ethem Nejat ve arkadaşları Spartakistler'den; Rusya'da Mustafa Suphi ve arkadaşları Bolşevikler'den etkilenerek sosyalizme yönelmişlerdir. )
İlk doğuşun sosyalist entelijansiyası, özünde burjuvazinin ve kapitalizmin eleştirisinden hareketle değil, devletin varlığını koruma kaygısından hareketle sosyalizme yönelme doğuştan günahıyla damgalanmış olduğu için, ulusal devletin kuruluşu ve stabilizasyonuyla birlikte kolaylıkla Kemalizm'in saflarına geçip onu doktrinleştirmeye çabalamış ya da yine aynı kolaylıkla isçi sınıfı bürokrasisinin (Stalinizmin) saflarında yer alabilmiştir. Ve yine bu nedenledir ki, "Jön Türk"lükten gelen sosyalist entelijansiya kuşağı, hiç bir zaman eleştirel, yaratıcı ve özgün bir eser veya düşünce bırakamamıştır.

V

Rusya gibi Türkiye'de de sosyalizm ve işçi sınıfı tarihe geç gelmiştir, fakat bu geç geliş iki ülkede birbirine zıt sonuçlar yaratmıştır. Bu zıt gelişimin nedeni, Türkiye işçi sınıfı ve sosyalizminin tarihe "geç gelmenin faziletlerinden" yararlanamayacak; fakat "geç kalmanın reziletleri" içinde bunalacak denli geç gelmesindendir.
İstanbul gibi büyük şehirlerde ve Anadolu'da sosyalist propaganda ve örgütlenme çalışmalarına giren küçük sosyalist yuvarlar, 1920'de Bolşeviklerin katalizatörlüğü ve yönlendirmesiyle bir araya gelerek, henüz Ermeni ve Rum burjuvazisine karşı "Lokal Patriyotizm" sınırlarını aşıp bir parti bile kuramayan Türk/Müslüman eşraftan önce Türkiye Komünist Partisi'ni kurarlar. Başlangıç çok parlaktır. Eşitsiz ve Bileşik gelişim yasası, geç geleni ödüllendirecek gibidir.
Rusya'da kapitalizm geç geliştiği için, kapitalist gelişmeye erken giren ulusların geçtiği aşamalardan geçmeden, ya da onları minyatür ölçülerde yaşayarak, doğrudan sanayi kapitalizmi olarak doğmuş; en modern teknikle üretim yapan işçi sınıfı, sınıf mücadelesinde de, diğer ülkelerin geçtiği yollardan geçmeden daha başlangıçta en gelişmiş teori ve örgüt biçimleriyle silahlanmıştır. Rus İşçi Hareketi, daha baştan Marksist olarak ve Marksist'lerin öncülüğünde doğmuştur. İşte TKP'nin 1920'deki kuruluşu ve o yıllardaki yüksek etkinliği, paralel bir gelişimin habercisi gibidir. Ama sonraki evrim böyle olmaz.
Marks, Kapital'in önsözünde, kapitalist gelişime geç girmiş Almanya'ya, İngiltere'yi kastederek: "Aldırmıyorsun ama bu anlattığım senin hikayendir" der. Ne var ki, yirminci yüzyılla birlikte, artık gelişmiş ülkeler geri ülkelere geleceklerini göstermez olmuşlardır. Prusya ya da Amerikan tipi kapitalist gelişme yolları tıkanmıştır.
Dolayısıyla Türkiye proletaryası büyük iş yerlerinde, en modem araçlarla üretim yapamaz, cılız kalır.
Aynı tersine gidiş, Sovyet devriminin yozlaşması ve bürokratikleşmesi sonucu, teori ve örgüt alanında da ortaya çıkar. Türkiye İşçi Sınıfı, tüm cılızlığının yanı sıra, uluslar arası alanda geliştirilmiş, en gelişmiş teori ve örgüt araçlarından da mahrum kalır; uluslararası işçi hareketinin tüm kazanımlarını yok eden Stalinist teori ve örgütle işe başlamak zorunda kalır.
1950'lerde TKP'nin fiili likidasyonuyla son bulan bu süreç, “ihanetlerin”, “baskıların” ya da "hataların" değil, bu nesnel koşulların bir ürünüdür.
Ne üretim ne de Teori alınında en gelişmiş araçları olmayan işçi hareketi ve sosyalizm, başka bir sonuca varamazdı.

VI

Türkiye'de burjuva devrim ve reformlarının, yukarıda değinilen burjuvaziye karşı ve burjuvazisiz olma özelliğinin bir diğer sonucu, Türkiye'de "kendisi için" bir burjuvaziden önce, Tekelci devlet kapitalizminin ortaya çıkışı paradoksunda da ifadesini bulur.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Hıristiyan Kapitalizmi ile Müslüman Prekapitalizmi çatışması Balkanlarda ve Anadolu'da zıt sonuçlar vermiştir.
Balkanlarda Hıristiyan uluslar ve burjuvazileri, prekapitalist Müslüman - Türk Osmanlı egemenliğine son vererek, Müslümanları Balkanlar'dan sürerek ya da imha ederek ulusal devletlerini kurabilmişlerdir.
Anadolu'da ise, am tersine, Müslüman Türk ve Kürt prekapitalizmi, Hıristiyan Rum ve Ermeni kapitalizmini sürgün/imha/mübadele yoluyla yok etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Ermeni ve Rum burjuvalarının evleri, Türk/Kürt Müslüman aşiret reislerinin veya toprak ağalarının konakları veya Türk bürokrasisinin Devlet cihazının hükümet binaları haline gelmiştir. Anadolu'nun kültürel ve ekonomik hayatı onlarca yıl geriye gitmiştir.
Balkanlar ve Anadolu gelişim zıtlıkları, Britanya Adaları ile Kıta Avrupası'nın gelişim zıtlıklarına benzetilebilir. Püritenlik İngiltere'de üstün gelir ve İngiltere kapitalist gelişmeye daha erken ve rahat girebilirken, kıta Avrupa'sında bu gelişim Sen Bartelmi katliamlarıyla en az yüzyıl gecikmiştir.
Ancak metafizik bir mantığa sığmayan diyalektik şuradadır ki, Anadolu'da Hıristiyan burjuvazinin tasfiyesi, Türkler açısından, Osmanlı kalıntısı "Devlet Sınıfları" aracılığıyla gerçekleşen; padişahlığı tasfiye eden, Cumhuriyet namı altında padişahsız bir padişahlık kuran bir burjuva devrimi anlamına da gelmektedir.
Eğer daha sonra işçi sınıfının cılız olduğu ülkelerdeki sosyalist devrimlerle bir analoji yapmak gerekirse, Türk burjuva devrimi, "daha baştan bürokratik yozlaşmaya uğramış" bir burjuva devrimidir.
Önünde Prusya ya da Amerikan yolları tıkalı, adı anılmaya değer bir burjuvazisi olmayan ama kapitalist bir yola giren Türkiye Cumhuriyeti; yani Osmanlı "Devlet Sınıfları" yadigarı devlete egemen zümre, burjuvaziden önce Finans-Kapital'i yaratmıştır. Türkiye'de Kapitalizm, rekabetçi bir aşamayı yaşamadan, 1929'larda Tekelci Devlet Kapitalizmi olarak doğmuştur. Liberal ve rekabetçi bir burjuvazi çok sonra ortaya çıkıp bir toplumsal ve siyasi güç oluşturabilmiştir.
Nice Marksist'in yolunu şaşırtan, klasik şemalara uymayan bu gelişim sonunda ekonomi ve üst yapıda en arkaik ilişkiler; en ultra modern tekelci devlet kapitalizmi ile eklemlenmiştir. Geçmişin ve geleceğin bu çifte kamburu en ilginç sonuçlarını sınıf ilişkilerinde ortaya çıkarır.

VII

Türkiye'de kapitalizmin gelişimi Batı'daki gelişimin aynadaki aksi veya geriye doğru oynatılan bir filim gibidir. Batı'da sonra olanlar Türkiye'de önce olur; Batı'da soldan sağa olan gelişmeler, Türkiye'de sağdan sola olur.
Türkiye'de burjuvazi tüm zümreleriyle egemen sınıfı oluşturmaz. Egemen olan, uluslararası finans-kapitalle et ve tırnak gibi iç içe geçmiş bir finans-kapitalistler zümresidir. Bu zümre iktidarını diğer burjuva zümreleriyle ittifak halinde değil, prekapitalist Tefeci-Bezirgan ve Toprak ağaları sınıfı ile ittifak halinde yürütür. Parlamenter bir sistem içinde, doğrudan politik iktidarı elde tutabilmek için buna mecburdur.
Buna karşılık, burjuvazinin rekabetçi, liberal zümreleri, doğrudan müttefik değil, tarafsız tutulmaya çalışılan politik iktidardan dışlanmış bir güçtür.
Bu nedenle, liberal burjuva zümreler Finans-Kapital, Tefeci-Bezirgan egemenliği karşısında bir denge oluşturabilmek için modern işçi sınıfında bir müttefik ararlar. Sendikalist ve Parlemantarist çerçeveyi aşmayan bir işçi hareketiyle ittifak yapmaya, daha doğrusu işçi hareketini bu çerçevede tutarak oyuna sürmeye çalışırlar. Bu liberal ve reformist burjuvazinin arayışları ile, sendikalist ve parlamentarist sendikacılar zümresinin, yani işçi bürokrasisinin konumu ve arayışları tencere ve kapağı gibi birbirini bulur.
Klasik şemalarla uymayan bu orijinalitenin sonucudur ki, burjuva sosyalizmi ya da reformist sosyalizm ve doğrudan Reformizm (Sosyal demokrasi) Türkiye'de Reformizmi güçlendirecek Batıdaki gibi bir prosperite (refah) olmamasına rağmen, son yirmi yılda daima güçlü bir temele sahip olmuştur.
Ve yine bu özellik nedeniyledir ki, Avrupa'daki gelişimin tersine, Sosyal Demokrasi, bir işçi partisinin evrimiyle değil, bir burjuva partisi olan CHP'nin evrimiyle ortaya çıkmıştır.
1960'ların başında kurulan Türkiye İşçi Partisi de, esas olarak, sendikacıların (işçi bürokrasisinin) ve kasaba avukatlarının, burjuva aydınlarının (reformist burjuvazinin) bir partisiydi.

VIII

Türkiye'de Sosyalizm iki kere doğmuştur. Birincisi Ekim Devrimi rüzgarıyla Osmanlı yıkıntıları üzerinde olur. İkincisi ise, sanki birinci doğum hiç yaşanmamışçasına, ondan bağımsız olarak, 1950'li ve 60'lı yılların, Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Sputniklerin başarılarıyla belirlenen, Tarihsel ikliminde gerçekleşmiştir.
İkinci Doğum'un sosyalizmi, ancak belli bir gelişmişlik düzeyine ulaştıktan sonra, birinci doğumun kalıntılarıyla bir rezonans kurabilmiştir.

IX

Solun 1960 sonrasındaki ikinci doğuşu ilk ifadesini Yön dergisinde bulmuştur. Yön'cüler bir bakıma Dekabristlere benzerler.
Gerilikten nasıl kurtulabiliriz, diye soran aydınlar, çözümü, yaşayarak gördüklerinde arıyorlardı. Henüz işçi sınıfı piyasada görülmüyordu, buna karşılık 27 Mayıs'ta genç subaylar tüm bilinçsizliklerine rağmen daha demokratik bir sistem kurmamışlar mıydı? İşte Nasır bir diğer örnek değil miydi? Türkiye'nin kendi tarihinde de ilerici hareketler hep yukarıdan, "halka rağmen halk için", aydınlar ve ordu kanalıyla gerçekleşmemiş miydi? 1908, 1919-23, 1960 bunun örnekleri değil miydi?
Böylece Yön Hareketi, kırda derebeyi artıklarına bir toprak reformuyla son vermek, iç dış ticareti, büyük sanayii ve bankacılığı devletleştirmek, tarafsız bir dış politika izlemek şeklinde özetlenebilecek programı gerçekleştirecek özne olarak genç aydınları ve subayları görüyordu, dolayısıyla tüm propaganda ve örgütlenme çabaları bu zümreye yönelik oldu.
Küçük burjuva radikalizminin bir ifadesi olan Yön Hareketi, tıpkı radikal tarikatların dini bayrak etmeleri ama yorumlarını değiştirmeleri gibi, Kemalizm'i bayrak etmiş ama onu radikal bir yorumla sunmuştur.
1963'deki başarısız darbe teşebbüsü ve bu teşebbüse giren iki subayın (Aydemir ve Gürcan) idamı bu hareketin, daha sonra 1970'de ikinci bir başarısız teşebbüste bulunsa da, bir gelişme aşaması olarak sonudur denilebilir.

X

Yön'ü doğuran problematik, Batı'nın ileriliği karşısında Türkiye'nin geriliği idi ve bu nedenle güçlü bir Milliyetçi yanı vardı.
Bu sırada, bambaşka bir problematikten hareketle, yükselen isçi hareketinin bir yansıması olarak TİP (Türkiye İşçi Partisi) doğar. Onu yaratan problematik: tüm zenginlikleri yaratan işçilerin ve emekçilerin niye bu kadar yoksul olduğu ve ezildikleridir.
Gerçi, her iki akımda da ulusal bağımsızlık, ilerleme, emekçilerin refahı birer sorundur, fakat vurgular ve hareket noktaları farklıdır.

XI

TİP bir yanıyla sendikacılar zümresinin ve reformist, liberal burjuva zümrelerinin, burjuva sosyalisti, sendikalist parlamentarist partisidir; ama aynı zamanda, 1960 sonrasında gençliğini soluyan ve hızla yükselen işçi hareketinin de bir ifadesidir.
İşçi hareketinin bu yükselişi, uzun bir hazırlık döneminden geçmiş bir Marksist öncülük ve gelenekle birleşebilseydi, 1960'lar Türkiye'sinde 1890'larda Rusya'da gerçekleşene benzeyen bir süreç yaşanabilir, işçi hareketi daha baştan sosyalist olarak doğup yığınsal ve devrimci bir işçi partisi ortaya çıkarabilirdi.

XII

Kristof Kolomb'un yolculuğu yanlış bir ilke üzerine kuruluydu, ancak keşfettiği yeni bir kıtaydı ve gerçekti. 1960 sonrasının Yön ve TİP arasındaki tartışmalar da benzer bir sonuç yaratmıştır.
Yön ve TİP arasında önemli bir programatik ayrılık yoktu, temel tartışma: aşağıdan mı, yukarıdan mı tartışması olmuştur.
Toplumsal değişimi ancak işçilerin ve emekçilerin aşağıdan sağlayabileceğini savunan TİP, bunu Türkiye'nin kapitalistliğine dayandırıyordu.
Değişimi "Asker Sivil Aydın Zinde Güçler"in gerçekleştirebileceğini savunan Yön ise, bunu Türkiye'nin yarı sömürge, yan feodal olduğu, dolayısıyla devrimi yapacak güçte bir işçi sınıfının olmadığı önermelerine dayandırıyordu.
Ancak, gerçekte her iki taraf da aynı varsayımları paylaşıyordu, yani TİP'e göre, Türkiye kapitalist olmasa, pekala "yukarıdan değişim"i kabul edebilecektir. Tersi de Yön için geçerlidir: yani Türkiye kapitalist olsa, pekala aşağıdan bir değişimi kabul edecektir.
Böylece, Marksizm'i tanımayan, hafızasını kaybetmiş, Soğuk Savaş sonrası aydınlar kuşağının yanlış varsayımlara ve çıkarsamalara dayanan, devrimi hangi gücün yapacağına ve devrimin karakterine ilişkin tartışması; bizzat o yanlış varsayımlar aracılığıyla Türkiye'nin toplumsal yapısı ve Tarihi üzerine bir tartışmaya dönüşür.
Taraflar, ülkenin kapitalist ya da yarı feodal olduğunu, yani aşağıdan ya da yukarıdan değişim görüşlerini kanıtlamak için Türkiye'nin toplumsal yapısını ve tarihini araştırmaya girerler.
Ancak bu araştırmayı yapacak kavramsal araçlardan ve teoriden yoksundurlar. Bu araçlar ise Marksist klasiklerde bulunabilirdi. O halde onları okumak gerekiyordu.
Böylece “aşağıdan mı, yukarıdan mı” tartışması, yanlış varsayımlar aracılığıyla Marksist klasiklerin çevrilmesi, basılması ve muazzam bir açlıkla okunması dönemini açtı. Bu dönemde herhangi bir kavram ya da olgu üzerine yapılan ve toplumsal mücadele ile en ilgisiz gibi görünen tartışmalar bile doğrudan strateji tartışmasının bir fonksiyonuydu.
Bu, teori ve pratik ilişkisine kopmaz ve içsel bir bağ kazandırıyordu; ama diğer yandan strateji belirlenimi, bilimsel araştırmanın bir sonucu olarak ele alınmadığından; belli ön kabulleri kanıtlamaya yönelik olduğundan, bilimsel değeri son derece sınırlıydı.
Klasiklerin çevrilme ve tanınmasının çok sınırlı olduğu bu TİP ve YÖN’ün damga vurduğu bu Marksizm Öncesi dönem 1967-68’e kadar sürmüş sayılabilir.

XIII

1968’de gerçek anlamda doğan MDD'cilik, 1960 sonrasında yeniden doğan sol hareketin içine girdiği Marksizm aşamasının ifadesidir.
Hareket 1968'e doğru Marksizm aşamasına girdikten sonra, geliştikçe, ilk doğuşun Marksist birikimiyle bir rezonansa geçebilmiştir. İlerledikçe daha gerilerden yankı bulmuştur, daha doğrusu onlara yankı gösterebilmiştir. İlk aşamada İkinci Dünya Savaşı kuşağı "Eski Tüfekler" ile, örneğin M. Belli ile; ikinci aşamada, Ekim Devrimi kuşağı ile, örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı, bir rezonans kurulmuştur.
MDD'cilik, yeni doğan solun içine girdiği Marksizm aşamasının ifadesi olduğu kadar ve aynı zamanda, sınıfsal olarak, TİP'in Burjuva Sosyalizmine karşı bir Küçükburjuva Sosyalizminin ifadesidir.
 MDD'ye göre TİP ve Yön arasındaki tartışmada problemin koyuluşu yanlıştı. Türkiye elbette gelişmiş bir kapitalist ülke değildi ve önünde demokratik devrim görevleri vardı. Sorun işçi sınıfının bu aşamada kimlerle ittifak yapabileceği idi. İşçi sınıfı bu aşamada demokratik bir programa sahip sınıf ve tabakalarla ittifak yapmak zorundaydı. TİP bu aşamada ittifak yapabileceği ve yapması gereken güçleri, günün görevlerini atlayan "Sosyalist Türkiye" sloganıyla karşıya itiyor ve işçi sınıfını tecrit ediyordu.
Sorunun bu tarz koyuluşuyla, MDD kelimenin gerçek anlamında bir program ve strateji tartışması başlatmış ve yürütmüş oluyordu.
MDD'cilik 1968'de başlayan öğrenci hareketinin yükselişi üzerinde yığınsallaştı ve bir iki yıl içinde, bugün Türkiye Sosyalist Hareketi'nde görülen bütün temel akımlar MDD'ciler arasındaki bölünmelerden çıktı.

XIV

MDD içindeki ilk bölünme, eski Yön ve TİP ayrığının MDD vokabüleri içinde bir yansıması biçiminde oldu. Bugün legal Türkiye Birleşik Sosyalist Partisi'ni kurmuş olan ve 2000'e Doğru dergisini çıkaran çevre, yani "Beyaz Aydınlıkçılar" olarak bilinen kanat, MDD'nin küçük burjuva radikalizmine karşı bir burjuva sosyalizmi tepkisiydi. 1969 Dev-Genç kongresi arifesinde bu kanat "Türkiye'de İşçi Sınıfının objektif koşullan yoktur" tezini ileri sürdü.
MDD vokabülerinde bunun anlamı, Türkiye'de Halk Savaşı yoluyla Demokratik Devrim yapılamaz, Suriye ve Mısır'da olduğu gibi "Kapitalist Olmayan Yol" geçerlidir demekti.
Buna karşılık "Kırmızı Aydınlıkçılar" ise "İşçi sınıfı vardır" diyerek, Çin, Vietnam veya Küba'da olduğu türden bir "Halk Savaşı" önermiş oluyorlardı.
Ancak Beyaz Aydınlık radikalleşmenin çok hızlı geliştiği bir dönemde ortaya çıktığından, hızla aşırı sol gibi görünen bir söylem geliştirmek zorunda kaldı.
Bu sefer yine işçi sınıfının olmadığı önermesinden halk savaşı sonucuna ulaştı. Ama bunu gerçekte hiç bir zaman ciddiye almadı, pratiğe geçirmedi. Ciddiye alanlar ise, beyaz aydınlık içinde, radikal bir küçük burjuva kanat oluşturup koptular (İ. Kaypakkaya) ve pratiğine girdiler.

XV

Beyaz Aydınlığın burjuva sosyalizmine karşı bir küçük burjuva sosyalizmi tepkisini ifade eden İ.  Kaypakkaya adına bağlı bölünme, kırmızı aydınlıkçılar gibi teoride ve pratikte halk savaşını savunmakta ama bunu Mao'cu problematik içinde şöyle formüle etmekteydi:
Türkiye yarı feodaldir, isçi sınıfı güçsüzdür (hatta yoktur) o halde kırlardan şehirleri kuşatmaya yönelik halk savaşı stratejisi gerekir. Bu hareket, bugün hala kendini bu problematiğe bağlı olarak tanımlayan, teorik bakımdan bir "yaşayan fosil"dir. Problemin koyuluşu tıpkı YÖN-TİP ayrımında olduğu gibidir, bu ayrımda Yön'cülerin "yukarıdan devrim" görüşlerine temel olan değerlendirmeler, bu sefer, kırlardan şehirlerin kuşatılmasına temel olmuştur.

XVI

Sınıf mücadelesi sosyolojik bir olgudur. Yani sınıfların eğilimleri ve karakterleri son duruşmada daima kendilerini ifade edecek bir yol bulabilirler, ya da tersinden söylemek gerekirse, her bölünmenin ardında farklı sınıf eğilimleri yatar.
Reformist burjuva sosyalizmi ile radikal küçük burjuva sosyalizmi arasındaki bölünmelerde, küçük burjuvazi, tarihsel olarak burjuvazi karşısında ayrı ve ileri bir program geliştirme yeteneğinde olmadığından, genellikle eleştirdiği reformizmin amacını ve kavram sistemini paylaşır, radikalliğini mücadele biçimleri alanında ifade etmeye çalışır.
Türkiye Sosyalist hareketindeki hemen hemen her bölünme, burjuva reformist ve küçük burjuva radikal eğilimlerin bir yansımasından başka bir şey değildir. Her bölünme, hareketin o gün içinde bulunduğu aşama, varsayımlar ve vokabüler çerçevesinde, aynı nesnel eğilimlerin kendini yeniden tanımlama çabasıdır.

XVII

O zamanki gençlik kitlesinin büyük çoğunluğunun desteklediği Kırmızı Aydınlık kanadı, 15/16 Haziran olaylarının da etkisiyle hızla ayrışmaya uğrar. Ayrılık Demokratik devrimde sınıfların yer alışı, yani strateji sorununda ortaya çıkar, ama bölünenler için bu tartışma farklı anlamlara sahiptir.
Dr. H. Kıvılcımlı, Devrimde temel güç işçi sınıfı, köylülük yedek güçtür der.
Buna karşılık, daha sonra "Cephe" ve "Ordu"yu oluşturan kanatlar iççi sınıfı ideolojik öncü, köylülük temel güçtür der.
Ancak, Dr. H. Kıvılcımlı, işçi sınıf temel, köylülük yedek güçtür derken, devrimde güçlerin yer alışı sorununu tartışmakta, devrimin nasıl bir yol izleyeceği sorununu tartışmamakta, tartışmayı yanlış bulmakta, açık bırakmaktadır. Bu stratejiden çıkan acil görev: iççilere gitmek, kaynaşmak, işçi sınıfı partisi kurmaktır.
Karşı taraf için ise, bu tartışma, mücadele biçimlerine ilişkin bir anlama sahiptir, işçi sınıfı ideolojik öncü, köylülük temel güçtür demek, gerilla savası demektir. Bu anlayışa göre, isçi sınıfı temel güçtür demek de "Sovyetik ayaklanma"yı savunmak anlamına geliyordu, karşısı bunu hiç bir şekilde kast etmese de.
15/16 Haziran olaylarından iki taraf da farklı sonuçlar çıkarır. Kıvılcımlı'ya göre olaylar işçi sınıfının devrimin temel gücü olduğunun kanıtıdır. Gerillacı kanada göre ise, şehirlerin emperyalizmin işgali altında ve yaşanmaz olduğunun; şehirlerin ancak kırlardan kurtarılabileceğinin.
THKO ve THKP-C bölünmesi ise, bir bakıma kır ve şehir küçük burjuvazilerinin eğilimlerinin, ruh hallerinin yansımasıdır denilebilir.

XVIII

Türkiye devrimcilerinin 1974-80 arasında yaşadığı trajedi şöyle özetlenebilir: Devrimciler olgunlaşma fırsatı bulamadan, bir devrimci durum, daha doğrusu bir ön devrimci durum olgunlaştı.
Eğer Türkiye'nin devrimcileri bütün yetersizliklerine rağmen, bugünkü bilgi ve tecrübeleriyle ve 1974'deki prestijleriyle o yükselen dalganın içinde bulunabilselerdi, tarih başka bir yol izleyebilir, faşistlere karşı öz savunmanın dinamikleriyle, 1979'lara doğru bir sosyalist devrim başarılabilirdi.
1974'de hapisten ya da illegaliteden çıkan, 25 yaşı civarındaki, gerek biyolojik, gerekse de teorik olarak çocukluktan yeni çıkan bu kuşağa, Tarih birdenbire altından kalkamayacağı görevler yüklemiş ve ezmiştir. Örgütlerin de, tarihin de insan harcamasının iki temel yolu vardır: ya kapasitelerinin üstünde görevler yüklerler ya da kapasitelerinin altında.

XIX

1974'den sonra ilk önce reformist sosyalizmin yükselişi yaşanır. 1974 öncesinin radikal gerillacı militanları burjuva sosyalist partilere doğru akma eğilimi gösterir. Bu akışta Vietnam KP'sinin Moskova'ya yakınlaşması, Portekiz'de KP'nin birdenbire güçlü bir parti olarak ortaya çıkması, Küba'nın Angola'ya asker yollaması, Türkiyeli devrimciler üzerinde Sovyetler'in devrimci ve radikal bir çizgi izlediği yanılsamasına yol açmıştır. Aynı eylemler, bir grup devrimcinin de Mao'culuğa tümüyle angaje olmasına ve "Üç Dünya Teorisini" savunmasına yol açmıştır.
Bu dönemde peş peşe kurulan ve güçlenen TSİP, TİP, TKP, SDP gibi partilerin hepsi de burjuva sosyalizminin şu ortak karakteristiklerine sahiptirler: Sosyalizm ve devrim uzak bir geleceğin işidir; acil görev: demokratik reformlardır. Bu reformlar için de "anti-tekel" burjuvaziyle ittifak gerekir, onlar ürkütülmemelidir. Bu partiler böylece işçileri burjuva reformizminin kuyruğuna takarlar.
Bu burjuva sosyalist partiler geleneksel olarak büyük şehirlerin işçilerinin güçlü sendikaları arasında etkilidirler. Bir bakıma sendika bürokratları zümresinin ve kısmen de kalifiye ve örgütlü işçi çekirdeğinin reformist eğilimlerinin ve zümre çıkarlarının yansımasıdırlar.
Bu partilerin aynı eğilimlere dayanmalarına, aynı program ve stratejiye sahip olmalarına rağmen ayrı olmalarının nedeni, her birinin, Türkiye Sol Hareketi'nin gelişiminin değişik bir aşamasında şekillenmesinden, o dönemin varsayımları ve problematikleri çerçevesinde kendini tanımlamasındandır. Özdeki aynılık, TİP TKP birleşmesiyle ve Aydınlıkçılar yakınlaşmasıyla bugün kolaylıkla görülebilir.

XX

1974 Sonrasında yükselmeye başlayan enflasyon karşısında İşçi Sınıfı'nın örgütlü çekirdeği, sendikalar aracılığıyla kendini bir sure savunabildi ve hatta gerçek ücret artışları sağlayabildi. Ama gecekonduların işsiz gençleri, küçük burjuvalar için hiç bir savunma mekanizması yoktu, bu genç işsizler ve küçük burjuvalar hızla politize olmaya ve radikalleşmeye başladı. Radikalleşen tabakaların bir kısmı faşist organizasyonlara kayarken, daha büyük bölümü, 1970-74 arasının kahramanlarının ve sosyalizmin prestijinin yüksekliği nedeniyle sol örgütlere yönelmeye, faşist çetelerin saldırılarına karşı örgütlenmeye yöneldiler.
Böylece 1970-74 arası dönemin kılıç artıklarının kurdukları örgütler ve hareketler hızlı bir militan akımına uğradılar ve büyümeye başladılar. Aslında bu hareketlerin hiç birinin teorisinde öz savunma örgütlenmesi diye bir problem yoktu. Faşizmle mücadele, Dimitrov'un VII. Kongre Raporu'nda koyulduğu şekilde, burjuva güçlerle bir ittifak surunu olarak ele alınıyordu.
Bu örgütlerin çoğunun devrim şemalarının köşe taşı olan "halk savaşı"na hazırlık ve kadro toplamak amacıyla yaptıkları iş, fiilen öz savunma oluyordu. Öz savunma, örgütler tarafından öz savunma amacıyla ve bu araçla yığınları eğitip örgütlemek amacıyla yapılmıyordu. Böylece, hemen bütün radikal örgütlerin 1968-70'lerin Çin, Vietnam, Küba'dan esinlenmiş devrim teorileriyle yaptıkları arasında açık bir çelişki ortaya çıkıyordu.
Bu çelişki en açık ifadesini, en güçlü örgüt olan Dev - Yol'da bulmuştur. Bu hareket, resmen kabul ettiği teoriye göre gerilla savaşını başlatması gerekirken, gecekondu bölgelerinde öz savunma yaptığı için, aynı gelenekten gelen diğer hareketler tarafından eleştirilmiştir. Teoriye uygun davrananlar ise, yığın bağlarını yitirmişler, marjinal gruplara dönmüşlerdir. Başka koşullarda bir hareketin güçsüzlüğünü oluşturacak özellikler, yani teorik eklektisizm ve teori ile yapılan iş arasındaki uyumsuzluk Dev-Yol'un gücünü oluşturmuştur.
Bu dönemde hangi politik hareket nerede faşist saldırılara karşı öz savunmayı fiilen iyi örgütleyebilmişse orada güçlenmiştir. Bunu başaramayanlar, bu görevin önemini kavrayamayanlar ise hızla marjinalleşmişlerdir. Teoriyle tutarsızlık pahasına da olsa başaranlar güçlenmiş, ama bu da teoriye ilgisizliği ve eklektisizmi beslemiştir.

XXI

1974'ten sonraki dönemde, işçi sınıfının alt tabakaları, işsiz gençler, küçük burjuvalar radikal akımların etrafında yoğunlaşırken. işçi sınıfının üst tabakaları, özellikle büyük sanayi şehirlerindeki çekirdeği reformist sosyalistlerin kontrolü altında kalmıştır. Böylece, bir anlamda, İşçi sınıfının alt ve üst tabakaları arasındaki bölünme, aynı zamanda reformist sosyalistler (TİP, TSİP, TKP, SDP, TİKP) ve radikal sosyalistler (Dev - Yol, Dev - Sol, Halkın Kurtuluşu, Partizan, Devrimci Halkın birliği vs. ) şeklinde ifadesini buluyordu. Bu bölünme aynı zamanda, bir başka açıdan, işçi sınıfı küçük burjuvazi bölünmesi olarak da görülebilir.
Böylece bu bölünme, bir yanıyla isçi sınıfının birliğinin önünde, diğer yanıyla işçi sınıfıyla küçük burjuvazinin ittifakının önünde bir engel oluyordu.
Engel oluyorlardı, çünkü taraflar, ideolojik dayanaklarından hareketle birbirleriyle ittifakı reddediyorlardı.
Radikal akımlar bir bakıma Komüntern'in 1933'te Alman yenilgisine yol açan "sınıfa karşı sınıf" taktiğini benimsiyorlar, bu nedenle de, reformist sosyalistlerle, tıpkı o zaman komünistlerin sosyal demokratlarla ittifakı reddetmesi gibi, ittifakı reddediyorlardı.
Reformist sosyalistler ise, İspanyol yenilgisine yol açan taktiği benimsiyorlar, küçük burjuvazinin radikal öz savunma eylemlerini anarşizm ve terörizmle suçluyorlar, o zamanki komünistlerin anarşistleri ezip, burjuva cumhuriyetçileri desteklemeleri gibi, burjuva partilerinde destek arıyorlardı.
Taraflar aynı zamanda yaklaşık olarak, "Sovyetçi" ve' "Çinci" diye bölünmüş olduğundan karşılıklı konuşmaları bile olanaksız hale geliyordu.
Komünist Enternasyonal'in tarihinde birbirini izleyen ve birincisi Almanya'da, ikincisi İspanya'da yenilgiye yol açan "sol" ve sağ taktikler, 1974 - 80 arasının Türkiye'sinde, o sıralar dünyanın en güçlü ve hızlı gelişen faşist hareketinin bulunduğu Türkiye'de, aynı zamanda ve bir arada bulunuyorlardı.
Bu koşullarda Devrimci Yol gibi, teorik saflığın ve Çin - Sovyet ayrımının önem taşımadığı hareketlerin en güçlü hareket olması bir rastlantı değildir. Bu hareket böylece hem Öz savunmayı örgütleyebiliyor, hem de daha esnek bir ittifaklar politikası izleyebiliyor, herkes tarafından kabul edilebilir bir partner olabiliyordu.

XXII

1974 - 80 arası dönemin önemi şuradadır: Uluslararası sosyalist ve isçi hareketinden gelen tüm olumsuz geleneklere ve bölünmelere rağmen, ilk kez, hızla büyüyen bir faşist kitle hareketi, sosyalistler ve devrimcilerce durdurulabilmiştir, zaferi engellenebilmiştir. Bunun henüz başka bir örneği yoktur ve uluslararası olarak incelenmeye değerdir.
Ama bu hareket aynı nedenlerle, yani kendisini sırf öz savunma perspektifine hapsettiği; reformizm karşısında devrimci bir program geliştiremediği; öz savunmanın bir devrim bakımından taşıdığı muazzam potansiyelleri göremediği için faşist hareket karşısında tayin edici bir zafer de kazanamamıştır.
Ve devrimcilerle faşistlerin bu dengesi üzerindedir ki, Bonapartist karakterdeki 12 Eylül darbesi gerçekleşebilmiştir.
Askeri Darbe, yığınların artık yorulduğu bir dönemde geldiği için de uzun süreli olabilmiş, dengeyi oluşturan tarafların ikisini de ezebilmiştir.

XXIII

Bir ülkede devrimin önemli koşullarından biri de ezilen sınıfların ve ülkedeki çeşitli bölgelerin radikalleşmelerinin senkronize olmasıdır.
1974 sonrası dönemde işsizler ve küçük burjuvazi ve işçi sınıfının alt kesimleri önce radikalleşti.
İşçi sınıfının esas örgütlü çekirdeği ise, 1979'a doğru, artık enflasyon karşısında kendini koruyamaz hale gelince ve önce radikalleşenler artık yorulmaya başlamışken radikalleşme eğilimleri göstermeye başladı. Ayrıca, önce radikalleşenlerin sınıf yapılarından gelen sekterlikleri de işçilerin radikalleşmesini geciktirici bir etkide bulunmuştur.
"Doğu"nun radikalleşmesi de "Batı"ya göre daha geç olmuştur. Radikalleşmeler farklı bir sıra izleseydi, örneğin önce işçiler radikalleşseydi gelişim çok farklı olabilirdi.
Küçük burjuvazinin ve işsizlerin önce radikalleşmesinin sosyalist ve devrimci hareket üzerinde belli olumsuz etkileri olmuştur.
Bütün örgütler genellikle işçi olmayan, işsiz, genç ve öğrenci unsurlarla dolmuştur. Onları hazmedecek, eğitecek sosyalist ve işçi, yeterli güce sahip bir çekirdek de yoktur. Bu nedenle, örgüt ve hareketlerin çekirdeğinde bulunan, çoğu 68'li, nispeten daha modern kadrolar, örgütlere akan bu taze güçler tarafından hazmedilmiştir. Bu dalgaya karşı durmaya çalışanlar ise tüm etkilerini yitirmişlerdir, bir kenara itilmişlerdir. Böylece tüm hareketlere yarı lümpen davranışlar, feodal ahlak normları, değer yargıları, sekterizm damgasını vurmuştur.
1974'den sonra sosyalist hareketlerin yığınsallaşması bir sınıf hareketi karakteri değil, bir yığın hareketi karakteri taşıyordu. Hareketin gücü ve güçsüzlüğü buradaydı.

XXIV

1979'a doğru gelindiğinde toplumdaki radikalleşme zirvesine ulaşmıştı. Bu, reformist sosyalist partileri de etkilemekte gecikmedi. Hemen hemen bütün reformist sosyalist partilerden radikal kanatlar koptu.
Bu kopuşlar gerçekte, işçi sınıfının radikalleşmesinin, burjuvaziyle ittifak politikasının bukağılarından kurtuluşunun; bağımsız bir politika geliştirerek, küçük burjuvaziyle ve ezilen ulusla birlik arayışına yönelmesinin bir ifadesiydi.
TSİP'ten TKP-B, TİP'ten "Sosyalist İktidar" dergisini çıkaran kanat, (bugünkü Gelenek ve Toplumsal Kurtuluş), TKP'den "İşçinin Sesi", Vatan Partisi'nde radikal kanat Parti'de kaldı, reformist çizgiyi sürdürenler SVP'yi kurdu.
Bütün bu kopuşlarda temel eleştiri noktası, devrimci bir politika izlenmemesi, küçük burjuva radikalizmiyle ittifakın reddedilmesi, reformist burjuvaziyle ittifaka yönelinmiş olmasıdır. Ancak bu eleştiriler koptukları hareketin teorik sistemi ve varsayımları içinde yapıldığından hemen kolayca görülemeyebilir.

XXV

Her kuşak geleceğe geçmişin aynasından bakar. 12 Eylül'de Askeri Rejim gelince, Türkiye'nin devrimcileri 12 Mart'ın ikinci bir baskısıyla karşılaştığını düşündü: yani yönetimin işsizlik ve pahalılıktan yanan yığınların muhalefetiyle çekilip gideceğini, 1974 sonrasındakine benzer bir yükseliş yaşanacağını vs..
Ne var ki bu beklenti hiç bir zaman gerçekleşmedi. 12 Mart dönemi biterken yığınlar yorgun ve umutsuz değildi, sosyalizmin ve devrimcilerin yığınlar arasında muazzam bir prestiji vardı. Bugün ise yığınlar bitkindir, yeni yeni bir nekahet dönemine girer gibidir. Sosyalizme ve devrimcilere güven ise çok sarsılmıştır. Bu, dünya çapındaki benzer süreçle de çakışmıştır.
Fakat henüz yeterince incelenmemiş ve kavranmamış gelişme, sistemin örgütlenmesindedir. Burjuva Sosyalizmi, şimdiye dek, daima sistem dışı bir muhalefete dahildi, bugün artık sistemin tamamlayıcı bir öğesi olma eğilimi göstermektedir. Bu süreç en açık biçimde TİP ve TKP'nin birleşerek Türkiye'ye dönüşlerinde ve programatik son düzenlemelerinde; Türkiye Birleşik Sosyalist Partisinin çizgisinde, ama en önemlisi, 1960'larda tabur tabur sosyalizme akan aydınların, şimdi aynı şekilde, ters yönde iktidar partisinin ve burjuvazinin saflarına akarak sistem içindeki yeni rollerini üstlenmelerinde ve bu rollerini pekiştirme çabalarında görülüyor.
Ne var ki, Türkiye'nin hala kalan sosyalist ve devrimcileri bu sürecin çapını ve önemini kavrayabilmiş değillerdir. Aydınlardaki ve burjuva sosyalist partilerdeki bu tersine dönüşler, 12 Eylül'ün yarattığı yılgınlıkla ya da kişisel moral ölçülerle açıklanmaya çalışılıyor.
Türkiye'de Şehirin kıra oranı ve üstünlüğü yükselmiştir. Bu Finans-Kapital'in eski bloğuyla egemenliğini sürdürme olanaklarını sınırlamaktadır. Ayrıca kırda kapitalizm öncesi sınıflar eskisinden daha az güçlüdür, onlar da bir metamorfoz yaşamaktadırlar, tefeci bezirganlar burjuvalaşmaktadır, ağalar beyleşmektedir. Bu durumda Finans - Kapital parlamenter oyunu sürdürebilmek için, diğer burjuva zümrelerle bir blok oluşturmak zorunluğunu hissetmektedir. Turgut Özal'ın temel politikası, ki aynı zamanda çelişkilerle doludur, bu değişimi olabildiğince yumuşak başarmaya yöneliktir.
Kürdistan politikası bu değişimin en zor bölümüdür. Orada, Türk burjuvazisinin, eski ağa ve şeyhlerin yerini alıp, işbirlikçilik yapacak güçlü bir dayanağa ihtiyacı vardır. Kürt burjuvazisi,  "kültürel özerklik" diyerek bu işbirliğine hazır olduğunu belirtmektedir. Türk burjuvazisi de buna teşnedir ama büyük zorluk Ordu'da toplanmaktadır. Sonuç şimdilik ortadadır, ama egemenler arasında şiddetli mücadeleler kaçınılmaz gibi görünmektedir. Belki bu mücadeleler, yığınlarının yeniden toparlanması için bazı çatlaklar yaratabilir.

XXVI

1970'lere kadar sol ortak konuları tartışırdı, ayrı dergiler etrafında toplanmış bile olsa. 1970'den sonra Sol'un ortaklaşa tartıştığı konu kalmadı, her hareket kendi konusunu tartışmaktaydı, kimse kimsenin dergisini okumaz olmuştu, hoş okusaydı da anlayamazdı. Yıllar sonra, şimdi, sol'un belli kesimlerinde tekrar ortak tartışma konuları ortaya çıkıyor, farklı gelenekler birbirini izliyor.
Bu ortak tartışma sağlanmadan ve bu tartışma, yeni baştan tekrar program ve strateji sorunlarını gündeme almadan, bu tartışmalar içinde programatik ve stratejik ayrılıklar yeniden, ama bir üst düzeyde şekillenmeden solun toplumun karşısına ikna edici bir çehreyle çıkabilmesi, yeniden hız kazanabilmesi hem güçtür hem de uzun vadede zararlı olur.
Bu ortaklaşa ve bir üst düzeyde yapılacak bir program ve strateji tartışması, eğer, bu sefer önce, ama yavaş adımlarla yükselen işçi hareketiyle kaynaşabilir ise, ileriye umutla bakılabilir.

29.01.1989

(Bu yazı, aynı zamanda yazı kurulu üyesi olduğumuz, Dördüncü Enternasyonal’in Almanya Seksiyonu’nun teorik yayını sayılabilecek Soz Magazin adlı dergi için 1987 sonu ile 1988 başları arasında Türkçe yazılmış ve daha sonra Werner adlı bir Alman arkadaş tarafından Almancaya çevrilmişti. Ne var ki, yazı o uzun bulunduğu için, yazının sadece 1974'ten sonrasını içeren bölümü Almanca olarak, Celal Aydın imzasıyla, SOZ Magazin'in Juli (Temmuz) 1988 tarihli 15'nci sayısının 34-37 sayfaları arasında yayınlandı. Çevrinin yapıldığı orijinal Türkçe metin elde yok.
Daha sonra yazının biraz değişik bir Türkçe versiyonu, "Türkiye'de Solun Tarihini Yazacaklar İçin Tezler" başlığıyla 29. 01. 89 tarihinde yazıldı. Sınıf Bilinci dergisinin Ekim 1989 tarihli 4/5'inci sayısında, Demir Küçükaydın imzasıyla, 57-71 sayfalar arasında yayınlandı.
Türkçe versiyon 1989'da dijitalize edildi ve İnternette Sosyalizmin Sorunları Sitesinin Forum bölümüne asıldı.)





Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...