23 Ekim 2014 Perşembe

Kobane Düştü

Kobane’nin askeri olarak IŞİD’in eline geçmesi, yani “düşmesi” olasılığı artık neredeyse sıfırdır. Düşse de artık düşen Kobane olmayacaktır.
Çünkü Kobane Dohuk’ta düştü. Dohuk’ta düşen sadece Kobane de değildir. Tüm Rojava düştü.
Dün Duhok’tan kötü kokular geliyor diye yazmıştık. Bugün onların gerçek olduğu ortaya çıktı.
*
Kobane’yi Kobane, Rojava’yı Rojava yapan “Toplumsal Sözleşme”si idi. Demokratik bir ulusu ve ulusçuluğu savunması idi.
Girişindeki ilk paragraf şöyle diyordu:
(…) Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri, Keldani ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez. (…)

Bu çok basit gibi görünen sözlerdeydi her şey. Elbet Rojava’da çoğunluk Kürtlerdeydi ve bu girişimin başını onlar çekiyorlardı. Ama kendilerini özel bir yere koymadan; Kürdistan veya Kürt yönetimi olarak tanımlamadan; kendini diğerleriyle eşitleyerek ve hiçbir imtiyaz ve üstünlük tanımadan yapıyorlardı bunu. Bu nedenle bir umut olmuşlar, Ortadoğu'da IŞİD karşısında biricik birleştirici alternatif olarak çıkmışlar; her yerden gönüllüler savaşmaya gelmeye başlamışlardı. Sünni Arapları, yani bugünkü IŞİD’in tabanını da kazanabilecek, bütün Ortadoğu’daki kanamaya son verebilecek biricik alternatif olarak ortaya çıkıyordu.
Düşünün bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’na “Bizler Türkler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Lazlar, Çerkezler olarak demokratik bir toplum kurmak için bir araya geliyoruz” diye yazdığını; bunun nasıl büyük bir devrim ve altüstlük olacağını. Oranın bir anda bütün bölge için bir örnek ve çekim merkezi; bir demokrasi adası olacağını. (Zaten onu yazdığı an da adını Türkiye Cumhuriyeti değil de örneğin Anadolu, Mezopotamya ve Trakya Demokratik Cumhuriyeti gibi bir şey koyardı.)
Düşünün bu Türkiye Cumhuriyeti denen merkezi devletin Anayasa’sında “Merkezi Yönetimi ve İktidarı Reddediyoruz” dediğini. Bu nasıl bir devrim olurdu?
Rojava’da başlayan devrimin bütün özü belki bu iki cümlede gizliydi. Gerisi bu özün ve ruhun somut biçimlere bürünmesinden başka bir anlama gelmiyordu.
Örneğin: “Cizîr kantonunun resmi dilleri Kürtçe, Arapça ve Süryanicedir. Aynı zamanda diğer tüm oluşumların anadillerini kullanma ve anadillerinde eğitim görme hakkı vardır
Düşünün bir Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasında Türkçe, Kürtçe, Arapça resmi dildir (yani her tabela en azından bu üç dilde yer alacaktır) herkesin ana dilinde eğitim hakkı ve anadilini kullanma hakkı vardır diyerek en küçük bir azınlığa bile ana dilinde eğitim hakkı ve bunların devlet dairelerinde işlerini pek ala kendi ana dillerinde görme hakkı tanıdığını ve bu hakkı savunduğunu; var oluşunun temeli yaptığını.
Bu nasıl bir alt üstlük, nasıl bir devrim olurdu?
İşte Rojava’da yapılan buydu. Bunu ilk başlatan yer de Kobane idi.
Elbet henüz yetersizdi; elbet henüz tam bir demokrasi olmaktan uzaktı; elbet henüz eşit bireylere değil, dil ve din cemaatlerine dayanıyordu ve bu onun en zayıf yeriydi. Ama bunların hiçbir politik anlamının olmadığı eşit bireylere dayanan bir demokrasi yönünde hiç de küçümsenmeyecek devasa bir adımdı.
Ve bu adım harekete geçireceği devrimci dinamiklerle çok daha ilerilere gitme potansiyeli taşıyordu.
Bu haklar ve ideal sayesinde Kobane’deki gençler, kadınlar, yaşlılar az bulunur bir fedakârlık ve kahramanlıkla yurtlarını ve yurtlarıyla özdeşleşmiş özgür ve eşit ilişkilerini savunuyorlardı. Böyle bir ideal ve toplumsal ilişkilerin başlangıcı olmasaydı böylesine büyük bir direnç oluşamazdı Kobane’yi savunanlarda.
Aslında savununlar da Kobane’nin gençleri, bakkalları, ev kadınlarından başkaları değildi. Kobane’de sivil kalmamış diyorlardı. Aslında Kobane’de asker yoktu. Var olan ve o kahramanlık destanlarını yazalar, silahlanmış sivil halktan başkası değildi. O ölüme giderken bile neşelerinden hiçbir şey yitirmeyen gençler, Kobane’nin sivil halkından başkası değildi.
ABD, bugünkü teknik gücüyle istese IŞİD’i Kobane’yi yaklaştırmaz. İstese, Kobane’yi en modern ve eskili silahlarla donatabilirdi. Sorun askeri, lojistik veya teknik olarak bir sorun değildi.
Ama buna rağmen Amerikan generalleri Kobane’de durum hala kritik olduğunu, Kobane’nin düşebileceğini söylüyorlardı. Bu mide bulandırıyordu.
Çünkü bunlar bir durum saptaması değil, birer tehditti. Saptamayı yapanların gücü saptananı değiştirebilirdi. Aslında diplomatik yoldan, “Politik koşullar oluşmadı bu nedenle Kobane’ye yardımda sorunlar çıkabilir ve IŞİD Kobane’yi ele geçirebilir” diyorlardı. “Kobane’dekiler, bizim koşullarımıza uymazsa Kobane’ye silah ve bombardıman desteği olmaz, IŞİD’in eline düşebilirsiniz.” mesajı veriyorlardı.
Peki, neydi ABD’nin, Türkiye’nin ve Barzani’nin Kobane’den istediği?
Bu projeden vazgeçmesi.
Bu nedenle Türkiye Rojava’ya ambargo uyguluyordu. Bu nedenle Barzani Doğudan Türkiye ile ortak Rojava’yı kuşatıyor onu boğmaya çalışıyordu.
Rojava daha önce kendi öz gücüyle, Barzani’nin bu baskılarına direnebilmişti. Ve de IŞİD’in saldırısından sonra, bütün prestijini yitirmiş olan Barzani’yi tecrit edebilmişti.
Ve şimdi IŞİD de yine aynı gerekçeyle Rojava ve Kobane’ye saldırıyordu. Erdoğan’ın PKK’lılara ateist ve Zerdüşt demesi gibi, IŞİD de Allahsız ve Kâfir YPG ve PKK’lılara savaştığını söylüyordu. Çünkü Rojava’da dinlerin ve dinsizlerin hepsi eşit kabul ediliyordu.
IŞİD’in Kobane’yi kuşatması hepsi için bir kurtarıcı oldu. Hepsi timsah gözyaşları dökmeye başladılar katledilecek Kobane’li savaşçılar ve halk için.
Türkiye’deki ayaklanma ve Kobane’nin hiç hesaplanmayan direnişi bu oyunu bozdu, ama onları niyetlerinden vazgeçirmedi. Yeni koşullara uydular sadece.
ABD ve İngiltere, Türkiye ve Barzani, hepsi birlikte, kendi koşullarını Rojava ve Kobane’ye dayatmak; onu kendinden ve ideallerinden var geçirmek için, IŞİD’i Rojava ve Kobane’nin boğazına dayanmış bir bıçak gibi kullandılar: koşullarımıza evet demezsen karışmayız.
Bu bakımdan aralarında bir fark yoktu. Sadece koşulları her birinin kendine göre ayrıntıda farklılıklar gösteriyordu.
ABD aslında kendisini, yani Amerikan ulusunu, bir dille, bir tarihle, bir dinle tanımlamaz ve bu anlamda demokratik bir ulusa en yakın biçimdir. Kobane’de kurulmak istenen sistem bir bakıma ABD’ye en yakın sistemdir.
Ama ABD kendi sisteminin kendi dışında kurulmasını istemez. Çünkü bu sistem, dillere, dinlere göre tanımlanmış politik birimleri dışladığı için, birbirine karşı kullanılacak mahalli güçlere olanak tanımaz. Böyle olmazsa da dünya çapında bir egemenlik sürdürülemez. Bu nedenle, Emperyalist ülkelerin hepsi, kendi içlerinde epeyce demokratiktirler ama dışlarında en küçük bir demokrasi ve eşitliğe tahammülleri yoktur. Bu nedenle ABD açısından, kendisininkine benzeyen bir ulus tanımı yapan ve benzer bir demokrasi kurmak isteyen Rojava ve Kobane kabul edilmezdi.
Bu nedenle Avrupa ve ABD’nin basınında Kobane’deki deneye ilişkin bir tek söz bile bulamazsınız. Bu nedenle onlar ısrarla, Rojava kendini öyle tanımlamamasına rağmen,  Rojava’nın “Kürt Yönetimi” olduğundan söz ederler. Çünkü “deliye (halklara) taşı andırmak”; “eşeğin (halkların) aklına karpuz kabuğu düşürmek” istemezler.
Bölge devletleri zaten tam da ulusu bir dille veya dinle tanımlayan gerici ilkeye göre kuruldukları için, Rojava’yı kendileri için en büyük bir tehdit olarak görürler.
Böylece boğazına IŞİD bıçağı dayanmış Kobane ve Rojava, teslim olmaya zorlandı.
Ancak ruhunu teslim ettiği takdirde bedenini kurtarabilirdi.
Rojava ve Kobane yapabileceği her şeyi yaptı. “Bize sadece silah ve ilaç lazım, biz IŞİD’in hakkından geliriz, Peşmerge’ye ihtiyacımız yok” dedi. Kimselere duyuramadı. “Daha çok bombardıman” dedi kimselere duyuramadı.
Son günlerde bombardımanlar tekrar seyreldi ve etkisizleşti.
IŞİD’in saldırıları arttı, şiddetlendi ve ağır bombardımandan sonra kaybettiği yerleri gene geri almaya başladı. İşte tecrübeli İngiliz emperyalizminin BBC’si her zaman olduğu gibi olayın özü olan bilgileri veriyor:
Son haftalarda ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin hava operasyonlarının da yardımıyla Kobani'nin doğusunda mevzi kaybeden IŞİD, dün gece yeni bir saldırı başlatarak şehir merkezini topçu ateşine tuttu.
Güneyden ve doğudan şehir merkezine ilerlemeye çalışan IŞİD militanlarına Suriyeli Kürtlerden oluşan Halk Savunma Birlikleri (YPG) karşılık verdi.
BBC'ye bilgi veren Kobani'deki Kürt yetkililer çatışmaların son birkaç haftada yaşanan en şiddetli çarpışmalar olduğunu ifade etti.
Kobani'nin batısında ise, YPG ve ona destek veren Özgür Suriye Ordusu IŞİD'e karşı bir saldırı başlattı.
IŞİD batı bölgesinde YPG'nin yaklaşık 10 gün önce geri aldığı tepeyi dün yaşanan çatışmalarla tekrar ele geçirmişti.”
Görüldüğü gibi bu arada IŞİD YPG’yi tekrar sıkıştırmaya başlamıştı. ABD isterse pek ala farklı bir mesaj da verebilirdi.
Örneğin Cengiz Çandar yazıyor:
“ABD, Musul IŞİD’in eline geçtikten sonra, asıl Erbil tehdit altına girdiği vakit harekete geçmişti ve öyle bir hava harekâtı yürüttü ve Kürdistan Bölge Yönetimi ile öyle bir“eşgüdüm” sağladı ki, IŞİD, Irak Kürdistan bölgesinden görece biçimde uzaklaşmakla kalmadı, stratejik önemdeki Musul Barajı’nı da terk etmek zorunda kaldı.
ABD’nin askeri hamlesinin 
“siyasi mesajı” açık idi: Irak Kürtleri ve Kürdistan Bölge Yönetimi, Washington güvencesi altındadır!”
Yani ABD istese, IŞİD’e benzeri mesajı verebilir ve IŞİD de bunu anlayacak kapasitededir. Ama verdiği mesaj farklıdır ne oldurmakta ne de öldürmektedir.
*
ABD, Türkiye, İsrail ve Barzani, Rojava ve Kobane’nin ruhunu öldürmeye karar vermişlerdi. Tek sorun, Türkiye’nin Kürtlerden korkusuydu. Ama Türkiye’nin demokrasi korkusu Kürt korkusundan da büyüktü. Zaten bu korkuyla Yıllarca Barzani’ye PKK karşısında destek vermişti. Ya da ABD Türk Devletinin demokrasi korkusunu kullanarak, Türkiye’yi Barzani’ye verilecek tavizlere razı etmişti.
*
Salih Müslim, Duhok’ta kuşatıldı. Bir yandan ABD ve İngiltere, bir yandan Barzani, diğer yandan Türkiye. Örneğin MİT yöneticisi Hakan Fidan Duhok’ta karargâh kurdu.
Diğer yandan savaş alanında da IŞİD.
Salih Müslim, Kardeşi Müslim ve Asya Abdullah, baskılara direnmeye çalıştıkça; “bize peşmerge değil silah lazım; bize diğer kantonlarla bağlantı lazım, biz kendimize yeteriz” dedikçe, seslerini duyuramaz oldular; Kobane’nin boğazını Amerikan kelepçesi gibi sıktılar.
Örneğin, arka plan bilgileri aktaran ve “Dohuk Zirvesi”ni izleyen Mahmut Oral şunları yazıyordu 19 Ekim’de:
“ENKS’nin (Barzani okuna) en öncelikli isteği, kanton yönetimlerine son verilerek Suriye içerisinde Rojava Kürtleri için tek bir merkezi yönetim oluşturulması. Yani üç kantonun feshedilip tek bir Kürt yönetimi oluşturulması. TEV-DEM (Apocular, PKK veya YPG okuna) ise bu talebe karşı çıkıyor. TEVDEM bu kararı kendilerinin vermesinin mümkün olmadığını, ait oldukları siyasi düşüncenin bir projesi olduğunu belirterek böyle bir isteği onaylamaları halinde halka hesap veremeyeceklerini dile getiriyor.”
“Diğer bir tartışma noktası ise Rojava’nın savunması için silahlı güç oluşturulması. TEV-DEM ve PYD, ENKS ve diğer Kürt parti ve oluşumları yeni bir silahlı güç oluşturacaksa bunun YPG bünyesine katılmasını istiyor. ENKS ise ortak bir silahlı güç oluşturularak Rojava’nın savunulmasını talep ediyor. TEV-DEM, “Rojava’da ikinci bir silahlı gücü kabul etmeyiz” derken, ENKS yetkilileri “Bütün çalışmalarımızı ortak olarak yapmalıyız” diyor”
Bu direniş sürünce IŞİD’in saldırıları daha etkili olmaya başladı. Bombardımanlar neredeyse durdu. Silah yardımının devamı gelmedi.
“PYD’nin silahlı kanadı YPG’nin direnişi ve ABD öncülüğündeki uluslar arası koalisyonun hava saldırılarıyla son 1 haftada geri çekilmek zorunda kalan IŞİD militanları önceki gece kentin doğusuna saldırdı. Gece boyunca çok şiddetli çatışmalar yaşandı. IŞİD kenti havan toplarıyla, bomba yüklü otomobillerle saldırılar düzenledi. Kobani’de bulunan gazetecilerden Abdulrahman Gök, son günlerdeki en şiddetli çatışmaların yaşandığını söylerken IŞİD’in belediye binası ve pazaryeri dahil üç koldan saldırı düzenlediğini aktardı. “Çatışmalar sabaha kadar durmadı. Sabah kent içinde dolaştığımızda hasar görmüş araçlar ve patlamamış havan topları ve büyük bir yıkımla karşılaştık” dedi..”
Ayın 22’sine geldiğinde ise, “Kürtler Anlaştı, iste yeni kurulacak Kürdistan” başlığı altına yani dün, artık şu haber okunuyordu:
“Taraflar, 9'uncu gününe giren toplantı sonucunda, ortak yönetim, ortak güç ve siyasi birlik kararı aldı. Bu Cizire, Efrin ve Kobani kantonlarının Rojava adı altında yarı özerk Kürt devleti ilan edilmesi anlamına geliyor.”
Yani Rojava ruhunu teslim etti. Kürtlükle tanımlanmaya ve merkezi devlete karşıydı ve Müslim ben burada karar alamam, Anayasayı imzalayan bileşenler karar vermeli diyordu. Ama Kantonal örgütlenmeyi, yani merkezi ve bürokratik olmayan devlet yapısını, terk etmişti, Kürtlükle tanımlanmamayı, bölge için tüm ulusları birleştirecek bir proje olmayı terk etmişti ve kendisinin karar veremeyeceğini söylemesine rağmen kendisi imzalamıştı.
Çünkü Kürtlükle tanımlanmama Barzani’yi en çok rahatsız eden noktaydı: Örneğin Barzani’nin adamı olan “Suriye Kürt Ulusal Koalisyonu’ndan (ENKS) bir yetkili, “TEV-DEM ile toplumsal sözleşmenin düzenlemesi konusunda anlaşmaya vardık. Çünkü mevcut sözleşmenin içeriğinde Kürt’e dair bir şey yok”. diyor ve bunun en büyük rahatsızlık nedeni olduğun söylüyordu.
Özetle, Salih Müslim, daha önce bütün direndiği noktalardan birer birer geri adım atmak zorunda kaldı. Hem de bunları Kandil ile danışarak yapmak zorunda kaldı. Salih Müslim’in attığı geri adımlar aslında PKK’nın, yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin geri adımlarıydı.
İşin kötüsü, demokrasinin bu yenilgisi, Türkiye gibi Kürt inkârcıları karşısında Kürtlüğün bir zaferi gibi de sunulabiliyordu. PKK’nın yıllarca emek ve fedakârlıkla kazandığı mevziler bir darbede çok gerilere itilmişti.
Yeni anlaşma Rojava’nın ruhunun ve özünün terk edilmesi anlamına geliyor:
1)      Kendini Kürtlük değil, demokrasi ile tanımlayan Rojava, artık Kürtlük ile tanımlanacaktı. Kürtler diğerleriyle eşit bir statüde olmayacak, devlet kendini Kürtlükle tanımlayacak, diğerleri azınlık olarak tanınacaktı.
2)      Özgür komünlerin (Kantonların) gönüllü birliği yerine Merkezi bir devlet geçirilecekti.
Yani bölgedeki diğer devletler gibi bir devlet; Türklükle, Araplıkla vs. tanımlanmış; devletlerin yanında Kürtlükle tanımlanmış bir devlet. İsviçre veya ABD gibi özerk yönetimlerin gönüllü birliğine dayanan değil; Şark’ta binlerce yıldır görülen merkezi bir devlet.
Yani Rojava’yı Rojava yapan ruhu öldürüldü. Aksi takdirde Kobane’de direnenlerin IŞİD’in insafına terk edileceği münasip bir biçimde anlatıldı.
Bütün bunlar olurken, ne HADEP’ten; ne Kandil’den; çıt çıkmıyordu. Hele bu konuda hiç. Ancak uzmanların anlayacağı türden birkaç kısa ve küçük haber.
Bugün bile, bütün “büyük basın” Suriye’de bir Kürt Devleti için anlaşıldı anlamına gelen manşetlerle çıkarken; Özgür Politika’da ya da Özgürlük Hareketine yakın diğer organlarda bu konularda hiçbir şey görülmüyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Bu bile uğranılan korkunç baskı karşısında verilen tavizin, atılan gri adımın, yenilginin utangaç bir itirafıdır.
Elbet bundan dolayı ne Müslüm ne de Özgürlük Hareketi suçlanamaz.
Elbet haydutlar boğazınıza bıçağı dayamışsa, onlara bütün her şeyinizi verip canınızı kurtarmayı ve ellerinden kurtulduktan sonra onların canına okumak için fırsat kollamayı düşünebilirsiniz.
Muhtemelen böyle de olacak.
Ama bundan sonra her şey daha zor olacak.
Silahlı peşmergeler, her demokratik davranışa karşı saldırı ve provokasyonlar yapacaklar. Orası demokrasinin son kalıntılarından da arındırılarak diğer devletler gibi bir Kürt devleti haline getirilecek.
Türkiye ise bu arada, Kürtleri Barzani’nin kucağına itmek için bir başka İŞİD gibi kullanılacak. Türkiye’nin Kürtleri inkâr ve baskı altında tutmaya yönelik her girişimi karşısında, ABD, İngiltere, İsrail’in desteğini almış Barzani ve Barzani’nin kontrolüne verilmiş Rojava daha bir prestij kazanacak ve PKK giderek önemsiz bir aktör haline itilmeye çalışılacak.
Ama Kendini Kürtlükle tanılamamış demokratik Rojava’nın yerini kendini Kürtlükle tanımlamış; otonom ve gönüllü birleşmeler yerine merkezi bir devlete dönüşmüş Rojava, artık her saldırıya açık olacaktır.
Arapları kazanma; Ortadoğu’yu birleştirme şansı yoktur.
Artık gönüllülerin gidip Rojava’da savaştıklarını daha az göreceğiz ve bir süre sonra hiç biri kalmayacak.
Kobane teslim olmadı; direndi direniyor. Hala da direniyor.
En son Asya Abdullah, Cizre ve Afrin ile Kobane arasında bir koridor açılması için Birleşmiş Milletlerin bir girişimde bulunmasını; hava saldırılarının da devamını istiyor; Birleşmiş Milletler’i yardıma çağırarak bu sırtlanlardan korunmaya çalışıyordu.
Ama sesi artık hiçbir yerde duyulmuyordu.
HDP, Kandil, KCK, bu ağır yenilginin altında tam siper bir sessizlik içinde bulunuyorlardı.
*
Savaşta yenilmek de vardır.
Düşmanın güçleri çok üstünse ve kurtulma olanağınız varsa, elbiselerinizi ve her şeyinizi verip onun canına okumak için canınızı kurtarmanın yollarını arayabilirsiniz. Bütün bunlar savaşta olağandır.
Ama hiçbir zamana gerçekleri gizlememeli.
Evet, şu an büyük güçlerin baskılarına dayanılamayarak büyük bir geri adım atılmıştır.
Rojava deneyi ve hayalleri, yani Rojava’yı Rojava, Kobane’yi Kobane yapan şey yitirildi. Bu anlamda Kobane, hatta Rojava Düştü.
Ama tekrar aşağıdan, adım adım, bunlara karşı şimdiye kadar yapıldığı gibi tekrar kaybedilen alanlar geri alınmaya çalışılabilir.
Ama bunun için önce açık olmak gerekiyor. Yenilgiyi zafer gibi göstermemeli ya da görmezden gelmemeli ve “Kuşa bak” yapmamalı.
İkincisi, ne kadar ileri gidilmek isteniyorsa o kadar geri gidilip hız almak ve birikim yapmak gerektiğidir.
Açıktan dile, dine dayanan uluslara, yani politik birimlere karşı bir mücadeleye girmeden; uzun bir teorik ve politik hazırlık yapmadan atılacak adımlar ve ileriye doğru gidişleri kısa ömürlü ve kısa menzilli olmaktadır.
Evet, Kobane Duhok’ta düştü. Sadece Kobane de değil, Rojava da düştü.
Bu düşme, bu yenilgi, gerici “ilkel” milliyetçiliğin bir zaferidir.
Bu düşme özgür komünlerin gönüllü birliği karşısında, merkezi devletin bir zaferidir.
Önümüzde Türk, Arap, Kürt, Alevi, Sünni, Selefi, Şii, Farisi, milletlerin ve milliyetçiliklerin Ortadoğu’yu kan deryasına döndüreceği bir dönem bulunuyor.
Ortadoğu’nun önünde iki yol var: ya gerçekten ulusu her türlü dille, dinle vs. tanımlamayı reddeden; böyle tanımlamalara karşı tanımlayan Demokratik bir Ortadoğu Cumhuriyeti ya da kimsenin huzur yüzü görmediği ve göremeyeceği bir devasa bir Lübnan.
23 Ekim 2014 Perşembe
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:




Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...