11 Ekim 2014 Cumartesi

Kobane, Che, Kıvılcımlı

İki gün önce, sadece Öcalan’a karşı Komplo’nun değil, aynı zamanda Che’nin (9 Ekim 1967) öldürülüşünün bir yıl dönümüydü.
Bu yıl dönümünde, epey önce, Che’nin Motosiklet Günlükleri kitabının uyarlamasından yapılmış film vesilesiyle yazdığım bir yazıyı tekrar yayınlamak ve bunun girişinde de Simurg imgesi ile anlatılanın da aslında o yazıda anlatılan olduğuna değinmek ve karınca kaderince yeni kuşaklara binlerce yıllık doğu uygarlıklarının ve devrimci geçmişin kimi kazanımlarını aktarma çabasına bir şekilde devam etmeyi düşünmüştüm.
Ancak Kobane’deki kuşatma koşullarında böyle bir yazı yazmak anlamsızdı. O nedenle bu fikrimden vazgeçip, Öcalan’ın kaçırıldığı dönemde ve sonrasında bu döneme ilişkin yazdığım yazıların bir derlemesini tekrar yayınlamakla yetindim.

Ancak o akşam, yine 68’li bir dostumdan, bir mail geldi. Mailinde şöyle yazıyordu:
“aşağıda yazdıklarımı ve ekteki fotoğrafı facebook'a koyacaktım. ama günün dramatik olayları karşısında pek uygun gitmez diye düşündüm...
sadece bu akşam kaç ölüm daha..
neyse bunun üzerine birkaç arkadaşa yollayayım dedim..”
Arkadaşımın da içinden gelmemişti Kobane’de insanlar ölürken Che ile ilgili bir paylaşımda bulunmak.
 Ve paylaşmak isteyip de paylaşamadığı yazı şöyleydi:
“Bugün Che Guevara'nın ölümünün 47. yıldönümü... (9 Ekim 1967)
Onun ''güzel'' fotoğrafları çok iyi biliniyor. O kadar çok iyi biliniyor ki, sanki bunlar artık Che'den başka birisini anlatıyorlar gibi. Ölümünden sonra çekilen ve daha az bilinen fotoğrafları ise paylaşılacak gibi değil.
O yüzden, onun morgda sergilenme sahnesinden türetilen bu muhayyel fotoğraf bana güzel geldi.
Keşke içebilseydi purosunu böyle..
Guevara öleli 47 yıl oldu. Ama şu anda Suruç'un hemen ötesinde gerillalığı ondan çok daha iyi becerenler var artık...”
 O fotoğraf yaptığımız amatör kolâjda bulunuyor.
Aynı gün, Che’nin ölüm yıldönümünde, Özgür Gündem’de de kafamızdaki bağlantıyı doğrulayan bir kısa haber-yorum vardı:
“CHE bıraktığı mirasla...
CIA destekli ordu tarafından yaralı yakalanıp infaz edilen Che’nin silahını, bugün YPG/YPJ savaşçıları destansı direnişle taşıyor”
Haber yorumun yanında da bir kolaj. YPG’li kadın savaşçılar ve Che aynı karenin içindeydiler.
Bugün ise Hikmet Kıvılcımlı’nın ölüm yıldönümü. Hemen her yıl, Kıvılcımlı’nın ölüm yıldönümünde, Hazreti Ali’nin “bana bir kelime öğretenin kulu olurum” sözüne uygun olarak, en azından borcumu ödeyebilmek için bir yazı yazarım veya bir eleştirisini yaparım.
Ama yine orada Kobane’de gençler savaşarak ölürlerken Kıvılcımlı üzerine yazmak da içimden gelmiyor. (Suruç’taki hastaneye gönüllü giden doktor ve yine bir eski 68’li arkadaş, “gelenlerin neredeyse hepsi 18-24 yaşları arasında, çoğu zamanında getirilmediği için, hudutta Türk görevliler tarafından bekletildiği için kan kaybından ölmüş bulunuyor” diyordu.)
Pek bilinmez ama aslında Kıvılcımlı’nın Öcalan ve PKK dolayısıyla bugünkü Kobane direnişiyle, çıplak gözle görülmeyen, derinden giden damarlardan bağları vardır. (Örneğin Öcalan Ankara cezaevinde yatarken, Kıvılcımlı’nın kitaplarını yutarca okuyan tek mahkûmdu; 78’lerde Kıvılcımlı’nın “İhtiyat Kuvvet Milliyet”ini bastığımızda, iki baskının neredeyse bir buçuğunu alıp okuyan ve okutanlar, ilerde PKK olacak “Apocular”ın kadrolarıydı.)
Kuşaktan kuşağa geçen bu mücadele, Simurg’un yolculuğu gibi kavranabilir.
Aşağıdaki yazıyı Kobane Kahramanları’na adıyoruz:
Che’nin Che Olmadan Önceki Yolculukları

... rastlamayacaksın yabanıl Poseidon'a
taşımıyorsan onu eğer kendi ruhunda
ruhun dikmiyorsa eğer onu karşına.
... Hep aklında olsun İtaki.
Oraya varmaktır hedefin senin.
... yaşlı biri olarak yanaş adaya,
yolda kazandıklarınla zengin biri olarak
zenginlikler bekleme İtaki'den.
Bu güzel yolculuğu İtaki verdi sana.
Yola çıkmazdın o olmasaydı eğer.
... Yoksul görünüyorsa da sana, aldatmadı seni İtaki.
Böylesine bilgeleşmişken, bunca kazanımla,
anlamış olmalısın artık, ne demektir İtakiler.
(Kavafis - H.Milas, Ö. İnce)

İlk bakışta her yolculuğa bir hedefe varmak için çıkılır; yol ve yolculuk o hedefe varmak için bir araçtır. Ama derinden ve sonuçlara bakılınca, hedefin kendisi yola çıkmak için bir araçtır. Yolun kendisinde yolcu ve amaçlar da değişir. Yol bu oluş, bu gidiş, bu değişimin metaforu olarak görüldüğünde, yolun ve yolculuğun kendisidir gerçek amaç.
Bu nedenle Marks, Proletarya’nın devrime, yani toplumsal ilişkileri değiştirmesine, her şeyden önce bu mücadelenin kendisinde yol açacağı değişiklikler için ihtiyacı olduğunu söyler.
Devrimi bir yolculuğun sonunda ulaşılacak bir hedef, hedef mücadeleyi yol olarak görme metaforu olmasa, ne Lenin’in “Bir Adım İleri İki Adım Geri”si, ne Kıvılcımlı’nın “Yol”u bu adları taşırlar; ne de Türkçe’deki “yoldaş” sözcüğü olurdu.
Yol demek uygarlık demektir, ticaret demektir. Bu nedenle bütün büyük destanlar yolları anlatırlar. İlyada, tıkanmış Kuzey-Güney ve doğu batı yollarının kavşağının açılışını, Truva’nın düşürülüşünü anlatır; Odysseus tümüyle Akdeniz’in deniz ticaret yollarında geçer. Bin Bir Gece Masalları, Hint ve Çin’e giden, İran üzerinden orta, Hint Okyanusu üzerinden Güney yolunun hikayesi ve ürünüdür.
Ama komün yaşamında bile, manevi olarak kat edilen yollar büyük önem taşır. Çocuklar, komünün eşit haklı bir üyesi olmak için, manevi bir yolculuğa çıkarlar, bu yolculukta değişerek eşti hak ve görevli bir kardeş olabilirler; Şaman’lar, Muhammet’in Miraç’a çıkması gibi, kendilerinden geçip, ruhlar alemine yola çıkarlar. Bu yolculuklar sonunda tekrar arınıp güçlenirler. Bütün büyük dinlerde, insanın kendi içine yaptığı yolculuklar, meditasyonlar arınmanın, değişimin temelini oluştururlar.
Yol, yoğunlaşmış bir tecrübedir. Yoğunlaşmış bir değişimdir. Başlangıçta beklenen ve hedeflenenden bambaşka bir şeyin oluşumu ve ortaya çıkışıdır. Bir sürprizdir.
Fakat, sadece yolcu değil, yol da değişir. Hiçbir yol kat edilmeden önceki yol değildir. Her yolcu yolda küçük de olsa değişiklikler yaratır. Cüzzamlılar adası, genç Che ve arkadaşı oraya varmadan önceki ada değildir artık; o cüzzamlılar eski cüzzamlılar değildir. Ama genç Che’de oraya gelmeden önceki Che değildir. Oğlu Camillo’nun dediği gibi, Che henüz Che bile değildir.
Yol’un ve Yolculuğun, ister Homeros’un Odysseus’indeki gibi o zamanın dünyasını bir baştan bir başa kat etsin ve yıllar sürsün; ister Joyce’unki Ulysse’sindeki gibi, bir şehirde bir gün sürsün; İster zaman, ister mekan içinde bin yolculuk olsun; ister başka dünyalara; ister insanın kendi ruhunun derinliklerine olsun,  her zaman dayanılmaz bir büyüsü vardır.
Sinema da kendini bu büyüden kurtaramaz. Beat kuşağından Jack Kerouacs’ın “On the Road” (Yolda) romanı bir bakıma şu Amerikan sinemasının “Road Movie” dediği türe bir edebi ebelik yapar. 1968’lerin kült filmi Dennis Hopper’in “Easy Rider”i bir yol filmidir.
Ama Motorsiklet Günlüğü bir Road Movie değildir.
Motorsiklet yaşama yakınlığı ile, modern topluma isyan duyan genç imgesinden ayrı düşünülemez. Maryon Brando’nun (The Wild One / Vahşi Hücum) ya da James Dean’ın motorsikletli film ve resimleri, en azından Che’nin resmi kadar yirminci yüzyılın ikinci yarısının ikonlaşmış resimleri arasındadır. Dean ve Brando gibi Kuzey ve Cha gibi Güney Amerika’nın gençleri arasında Motorsiklet aracılığıyla bir ortaklık varmış gibi görülüyorsa da; Che’nin hayatında ve yolculuğunda motorsikletin işlevi bir Brando veya James Dean’ın sembolize ettiği gençlerin hayatında motorsikletin işlevinden çok farklıdır.
Dean ve Brando’da sembolleşen Motorsiklet, kapitalist toplumun o korkunç, insanlık dışı vahşetinin bir ifadesi olduğu gibi ona bir isyandır da. Biraz modern toplumdaki dinin işlevine benzer bir yanı vardır motorsikletin. Hem o yabancılaşmanın kendisi, hem ifadesi, hem ona karşı bir tepki hem bir ilaçtır.
Ama Adı, Che’nin filime adını veren ve bu günlükleri derlediği kitabın adı gibi, “Motorsiklet Günlüğü” olmakla birlikte bu film isyancı gençleri anlatan bir “Motorsiklet Filmi” de değildir. Motorsiklet, Güney Amerika’da bir isyandan ziyade, motorsiklet alabilecek ve onunla yola çıkabilecek üst bir toplumsal konumun; belki feodal gelenekler karşısında biraz orta sınıf aydınlanmasının ve modernitenin bir ifadesidir.
Hatta geri ülkelerde motorsikletin böyle bir özelliği olmuştur da denebilir. O yol olmayan yerlere bile gidebilme yeteneğiyle ve modern toplumun ürünü bir araç olarak, her zaman, yolun geçmediği, yani uygarlığın ve kapitalizmin girmediği yerlere, Modern kapitalist uygarlığın bir sembolü olarak; bir sürat motorunun sakin bir denizin kadife bir örtü gibi yüzünü ardında beyaz köpükler bırakarak büyük bir gürültüyle yarması gibi, bir gök gürültüsü eşliğinde gücünü, karşı durulmazlığını; kaslarının gücünü göstererek girer.
Che’nin yola çıktığı motor, bir isyanı değil, bir üstünlüğü sembolize eder Latin Amerika’nın kendi gerçeğinde.
Ve nihayet., Che, sadece sıradan orta sınıftan bir motorlu değil, bir Arjantinli’dir. Arjantinli ve Şili’liler, tıpkı Türkler gibi, kendilerini diğer Latin Amerikalılardan ayrı, Avrupalı görürler ve tıpkı Türklerin İranlılara, Araplara, Farslara, Pakistanlılara, hasılı tüm Asyalılara ve üçüncü Dünyalılara baktıkları gibi tepeden ve aşağılamayla bakarlar.
Che kendi niyeti ne olursa olsun, böyle bir ülkeyi de sembolize eder aslında altında motosikletiyle, karşılaştıklarının gözünde en azından böyledir; sömürgeci beyaz adamın da bir sembolüdür. O motorsiklet tıpkı, İnka ve Aztek’lerin, uygarlıklarını yok eden Konquistador‘ların atıdır. Che Che olmak için, motorsikletli bir beyaz adam olmaktan da, bir Arjantinli olmaktan da çıkmak zorundadır.
Motorsikletin bozulması ve yola motorsikletsiz olarak yayan devam etmeleriyle birlikte başlar aslında gerçek “Motorsiklet Günlüğü”. Ancak böylece Motorsikletli bir Konquistador olmaktan çıkıp; bir burjuva Arjanrtinli olmaktan çıkıp, bir Latin Amerika’lı ve kaderini onun ezilenleriyle birleştirmiş bir devrimci oluşun yoluna girebilir.
Yolculuk, artık bir yaşantı (Erlebnis, Event) değil; bir tecrübe (erfahrung) , bir derinleşme, bir arınma ve zenginleşme olmaya başlar. Arınmak zenginleşmektir; az fazladır.
Her şey tecrübelerden çıkar ama, tecrübelerden hiçbir şey de çıkmaz. Kavafis’in dediği gibi, taşımıyorsan onu ruhunda; ruhun dikmiyorsa karşına, rastlamazsın Poseidon’a. Yani biraz cevher olması gerekir. Adaletsizliklere bir isyan duygusu; bir insan sevgisi; tüm insanlara karşı kendini sorumlu hissetme. Eğer bu yoksa, yolculuklar ya da tecrübeler hiçbir zaman arınma ve zenginleşmeye yol açmaz.
Bu adalet ve sorumluluk duygusu ise, kapitalizmden, onun siyasi var oluş biçimi olan ulusçuluğun kendisinden, kardan çıkarılamaz. Böyle bir duygu ve düşüncenin son kalıntılarını da modern toplumun insanlarına yine de o eski dinler aktarırlar. Ama bu dinlerin geleneklerinin aktarılmadığı ve unutulduğu yerlerde, artık ruhunda Poseidon’u taşımıyanların karşısına Poseidon çıkmaz. Bu bakımdan, kapitalist toplumdaki adaletsizliklerin, sömürünün, otomatikman, bunlara karşı idealist mücadelecileri yaratacağını sanmak aşırı bir mekanik düşünme olur.
Bir zamanlar bir film vardı, Fahrenayt 451 diye. Bütün kitapların yakıldığı her şeyin bir sayıya ve resme döndüğü bir dünyayı anlatıyordu. (Aslında şimdi aşağı yukarı öyle bir dünyada yaşıyoruz. En devrimci yayın organları bile, haberleri, yazıları kısa yazmaktan söz ediyorlar. Analitik düşüncenin yok oluşuna teslim olup onu yeniden üretiyorlar. Çözümün değil sorunun bir parçası olduklarının farkına varmıyorlar.) O dünyada insanlar kitapları ezberleyerek ve bu sefer bizzat kendileri o kitabı yakarak yaşatmaya çalışırlar. Belki bu günün dünyasında, şu gerici denerek, eski dinlerin, inançların değerlerini (Bu Marksizm de olabilir, her hangi bir kapitalizm öncesi dinin değerleri de olabilir.) yeni kuşaklara aktarmaya çalışanlar, belki de o kitapları ezberleyen direnişçiler gibidirler.
Onlar belki geleceğin direnişçilerinin katalizatörleri, mayaları olabilirler. Katalizatörler olmadan, hiçbir reaksiyon başlamayabilir.
İşte genç Che’de olan ve bu günün genç kuşaklarında pek olmayan budur. Adaletsizliğe isyan duygusu; insan sevgisi; kendini tüm insanlardan sorumlu hissetme. Kimi mesleki dejenerasyona uğramış “devrimci”lerin “burjuva humanizmi” diye hor gördüğü hasletler.
Kapitalizmin kültürü sadece bu hasletleri, her gün giderek artan bir hızla kültürler ve canlı türleri gibi tüketmiyor. Kapitalizm artık insan hayatında Tecrübe’nin, dolayısıyla derinleşme, arınma, ve zenginleşmenin koşullarını da ortadan kaldırıyor.
Günümüzde yolculuk artık yolculuk değildir. Günümüz dünyasında, kelimenin gernçek anlamında, tecrübe anlamında, olgunlaşma derinleşme anlamında sayahat yapılamaz. Bunun var oluş koşulları da hızla yok oluyor.
Bu günkü temel yolculuk biçimi olan Turizmin, halkları ve insanları bir birine yaklaştırdığı koskoca bir yalandır. Turizm sadece bir yaşantı (Event, Erlebnis) sunar. Cam bir fanusun içinde gerçekleşir bütün turistik seyahatler. Bütün konforu; alışkanlıkları ile her şey birlikte götürülür. Hiçbir zaman gittiğiniz yerlerin insanları ile karşılaşmazsınız. Karşılaştıklarınız, onların turistler için dizayn edilmiş tüketici için ambalajlanmış biçimleridir. Artık onlar insanlar değil, tüketime sunulmuş metalardır.
Ama sadece seyahat yapma olanağı da kaybolmamıştır bu toplumda; daha da korkuncu, seyahat yapılma olanağının kaybolduğunu anlama olanağı da yoktur.Her şey korkunç bir hızla değişir. Her şey yüzeyselleşir. Her şey birkaç saniyelik, bir göz atışlık olur. Derinleşmek, düşünmek de giderek olanaksızlaşır.
Herkes kendi deneyinden biraz bilir. Hiçbir olgu, nesne, ya da konu hakkında, ilk bakışta fazla bir şey öğrenilemez. Bir müziğin arka planını bildikçe; onu sindire sindire dinledikçe daha fazla tadına varır, daha bir anlarsınız. Bir şehrin sokaklarının tarihini, hikayelerini bildikçe o size daha fazla şeyler anlatmaya başlar. İnsanlar tanıdıkça, sıradan insanlar olmaktan çıkar. Ancak o zaman şeyler, olaylar ve konular anlaşılır olmaya; bir yoğunluk, ilginçlik, heyecan vericilik kazanmaya başlar.
Ama bu günkü toplum, korkunç ritmi; bilgilerin yüzeyselliği ile bunun bütün yollarını da tıkamış bulunmaktadır.
Böylece tıpkı bir kara delik gibi, kendi kendini besleyen bir süreç gelişmektedir kapitalizmde. Yolculuk da, Tecrübe de, Onlar üzerine Düşünüp taşınma, derinleşme de; bunun için kaynaklar da, olanaklar da tüm hızla tükenmektedir. İnsan yok olmaktadır. Biyolojik bir varlık yok olmadan önce, sosyal bir yaratık olarak insan yok olmaktadır.
İşte böyle bir dünyada, Che’nin filmi, Küçük Kara Balığın hikayesidir.
Beki bu filmi seyredenlerden  biri, yine o “Küçük Kara Balık” gibi, meraklanıp bir başka seyahate çıkabilir.
Merak her şeyin başıdır.
19 Kasım 2004 Cuma





Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...