18 Temmuz 2014 Cuma

Radikal Demokratlara veya Gerçekten Demokratlara Çağrı

Demokrat ya da Demokrasi sözcüğünün başına “gerçekten” ya da “radikal” gibi bir sıfatı koymak gerekiyor. Çünkü her şey gibi kavramlar da zamanla eskiyor ve esas anlamını yitiriyor.
Demokrasi kavramı bugün artık, tamamıyla politik alana ilişkin, yani devlete, yönetime ilişkin bir anlam kazanmış bulunuyor; ayrıca bu sınırlama içinde de liberal veya parlamenter bir rejim anlamına geliyor.
Hâlbuki demokrasi özünde, toplumun yapısıyla ilgili; o yapı bağlamında da toplumun kimleri kapsayacağına, kimlerin ilişkilerini düzenleyeceğine ve nasıl düzenleyeceğine ilişkin bir kavramdır. Yani demokrasi aslında bir dindir.
Bu bağlamda örneğin bir “Türk Demokrasisi” olamaz. Bir topluluk veya daha somut olarak da bir ulus Türklükle (veya Fransızlıkla veya Kürtlükle) tanımlanmışsa devletin işleyişi ne kadar “demokratik” olursa olsun, bu demokrasi tıpkı eski Yunan kentlerindeki demokrasi gibi; köle sahiplerinin ya da partricilerin demokrasisi gibi; Türklerin Demokrasisi olur. Türklerin Demokrasisi ise Türk olmayanların eşit haklardan yoksunluğu anlamına gelir. Dolayısıyla demokrasinin özündeki biçimsel eşitlik fikrini ve idealini yok eder ve onunla çelişir. “Türk Demokrasisi” “Köşeli Daire” gibi bir saçmalık veya oksimorondur.

Yani insan hem bir Türk hem de bir Demokrat olamaz; nasıl hem putlara tapıp hem de Allaha inanamaz ise.
Yani demokrasi bir dindir, rejim değil; demokrasi belli bir toplumun sınırları ve ilişkilerinin tümüdür; yani bir dindir.
Demokrasi politik olanın nasıl tanımlanacağı veya politik ilişkilerin nasıl düzenleneceği değil; özel ve politik ayrımının kendisi ve bütün dil, din, etni, soy, sop, kültür vs.nin politik alanın dışına, özele atılması; bunların politik hiçbir anlamının olmamasıdır.
Demokrasi her şeyden önce biçimsel ve hukuki eşitliktir.
Bu biçimsel ve hukuki eşitlik ise ancak bütün bunların (dil, din, soy, sop, ırk, kültür vs.) hiçbir politik anlamının olmamasıyla sağlanabilir.
Demokrasi putların böldüğü topluluklara karşı Allah’ın sağladığı birliği ve eşitliği, ulusların böldüğü topluluklara karşı sağlar.
Nasıl hem bir puta tapmak ve hem de Allah’a inanmak mümkün değil ise; aynı şekilde hem bir ulusçu olmak; bir ulustan olmayı sorun etmemek; hem de bir demokrat olmak mümkün değildir.
“Gerçekten Demokrat” ya da “Radikal Demokrat” derken öncelikle bunu, ya önce topluluğun sınırlarının eşitlikçi bir şekilde tanımlanmasını kastediyoruz.
Rejimin ya da devletin demokratik olarak örgütlenmesi ise ancak bundan sonra mümkün olabilir.
Habermas’tan Laclau’ya; Negri’den Öcalan’a kadar diğer bütün demokrasi projeleri bu ilişkiyi ters yüz etmekte ve demokrasiyi bir rejim; bir yönetim biçimi olarak tanımlamaktadır. Onlar toplulukların (Ulusların) eşitliğini savunmaktadırlar. Radikal veya gerçek demokrasi ise bu eşitliğin ancak ulusların politik alanın dışına atılmasıyla sağlanabileceğini savunur.
O halde, çağrımız Türklere, Kürtlere vs. değildir; Türklüğü ve Kürtlüğü vs. reddedenleredir. Elbette içinde yaşadığımız ulus Türklükle veya Kürtlükle tanımlandığı için zorunlu olarak; elimizde olmadan Türk veya Kürt’üzdür. Çünkü böyle olmama hakkımız yoktur. Bu bizler için; kendisine karşı savaşılıp yok edilmesi gereken; zorunlu olarak içinde bulunduğumuz bir durumu ifade eder.
Bu nedenle çağrımız elinde olmadan Türk veya Kürt olup da bu duruma son vermek isteyenlere; kendini böyle görenleredir.
*
·         Bundan bir süre önce, 9 Nisan 2014’te “Radikal Demokratik Bir Hareketin Oluşabilmesinin Sorunları ve Bir öneri” başlıklı bir yazı ile “Radikal demokratik bir hareketin oluşabilmesinin sorunlarını tartışmak için kim var”; var olanlar parmak kaldırsın demiştik.
·         Bir ay kadar sonra 6 Mayıs 2014’te “Radikal Demokratik Bir Hareketi Yaratabilmenin Yol ve Yordamlarını Tartışabilmeyi Örgütlemek İçin Bir Çağrı” başlıklı yazıyla, parmak kaldıranları bir ilk toplantı yapmaya davet etmiştik.
·         7 Mayıs’ta ilk toplantı yapıldı.
Ancak toplantıya gelenlerin daha geniş bir spektrumdan olduğu; genel olarak demokrasi sorununa ilgi duyanlar vs. olduğu görülünce; bu durumda, kimseyi de dışlamamak için geri adım atıp; önce birbirimizi tanıyalım; birlikte gidebilir miyiz; gidebilirsek nereye kadar gidebiliriz bunu görelim dedik.
Ve bir e-mail grubu kurduk.
Herhangi bir manüplasyon ve sansür olasılığına karşı:
·         Grubun yönetici yetkilerini, ilk elde, ilk toplantıya katılan herkese verdik. (Ayrıca isteyene de verilmesini kararlaştırdık.)
·         Bütün tartışmaların tüm kamuoyuna açık olmasını kararlaştırdık.
(Gruptaki tüm yazışmalar şu adresten izlenebilir: https://groups.google.com/forum/?hl=tr#!forum/radikal-demokrasi )
·         Bu toplantının bir değerlendirmesini “Dünya Seyahatine Küçük Bir Adımla Başlanır (İlk Toplantıdan İzlenimler) başlıklı yazıda yaptık.
Bundan sonra görüşlere ve tartışmalara grupta yazılı olarak devam edildi.
·         Bu arada 27 Mayıs Salı günü ikinci bir toplantı yapıldı ve özellikle program konusu; çeşitli çevrelerle ilişkiler; önceliklerin neler olacağı gibi konular görüşüldü.
Tabii çok farklı beklenti ve anlayışların olduğu bir grupta herkesin öncelikleri de farklı olduğundan, en azından ortak bir tartışma yürütebilmek için, nereden başlamak gerektiği; önceliğin ne olması gerektiği gibi bir temel sorun gündeme geldi.
Bu noktada da Radikal Demokrasi adından ve kavramından, nasıl bir örgütlenme modeline veya programın ne olması gerektiğine kadar birçok farklı konu öncelikli olarak görüşülmek üzere ortaya atıldı.
Bunlar üzerine belli bir derecede tartışma yürütülürken, bu önceliğin nasıl belirleneceği sorunu gündeme geldi.
Sorun böyle ortaya çıkınca da karar almak için hangi yöntemin en uygun olacağı sorunu gündeme geldi.
Böylece karar almak gerekli mi; gerekliyse hangi yöntemle alınmalı tartışıldı.
Tabii hangi yöntemin seçileceğinin hangi yöntemle belirleneceği gibi çok temel bir sorun da buna bağlı olarak gündeme geldi.
Tam bu noktada bir oy birliği gerekiyordu.
En azından oylama yöntemini belirlemek için “Sistemli Oydaşma” yönteminin genel kabul gördüğü ve hiçbir itiraz olmadığı görüldü.
Bu oy birliği temelinde, bundan sonra oylama ve kararların hangi yöntemle belirleneceği konusundaki oylamada ise yine “Sistemli Oydaşma” temel karar alma yöntemi olarak belirlendi.
Böylece, “Radikal Demokrasi” grubu ilk kez, ortaklaşa bir tartışma yürütebilir ve bir karar alabilir, öncelik belirleyebilir hale geldi.
Şimdi en başta tartışmamız ve karara bağlamamız gereken konunun ne olduğunu belirlemek bulunmaktadır.
Buna “gündemimiz: gündemimizin ne olacağıdır” da denebilir.
*
Böylece ilk çağrıda bir sınır belirlenmiş olmasına rağmen; bu çağrıya gelenlerin rastlantısal niteliğini göz önüne alarak ve bu kişileri dışlamamak için yapılan gerileme giderildi ve tekrar başlangıçtaki noktaya gelindi.
Evet, Nisan başındaki çağrıdan bu yana üç aylık bir zaman ve epeyce bir enerji yitirildi ama tecrübe, güven ve çeşitlilik kazanıldı. Daha derine ve sağlamca kök salındı. Ama her şeyden önce, tamamen farklı öncelikleri olan insanlar olarak karar alabilmek için bir mekanizme kurduk.
Tam da bu nedenle ve bu vesileyle, Nisan başında yaptığımız çağrıyı tekrarlıyoruz.
Kendini tutarlı bir demokrat olarak gören herkesi bir kez daha, “Radikal Demokrasi” grubuna katılmaya ve birlikte tartışmaya; karar almaya; iş bölümü ve güç birliği yapmaya çağırıyoruz.
Gelin bu gündem tartışmasını birlikte yürütelim. Ve Gündemimizin ilk maddesinin ne olacağına birlikte karar verelim.
Bu güne kadar yaşadığınız kötü deneyleri bir yana bırakın.
Şunlar bir kara sürecinde temel olarak uyduğumuz usullerdir
·         Tartışmaları bir yandan grupta yazılı olarak yaparken; paralel olarak yüz yüze toplantılarda da yapmayı planlıyoruz. (En azından şimdiye kadar öyle yapmaya çalıştık.)
·         Tartışmalarda katiyen moderasyon uygulanmaz. Tam bir fikir ve örgütlenme özgürlüğü vardır. Moderasyon sadece teknik engellemeler ve sabotajlara karşı uygulanır.
·         Tartışmalar tüm kamuoyunun bilgisine açıktır.
·         Gruba katılan herkes eşit haklı olarak bu tartışmalara ve oylamalara, yani karar alma süreçlerine katılma hakkına sahiptir.
·         Bir tartışmada söylenecek sözler söylenmeden; tartışma tüketilmeden karar ve oylama aşamasına geçilmez.
·         Karar ve oylamada ise çoğunluğa dayanan karar yöntemini değil; en geniş oydaşma gören; en az reddedilen alternatifi bulma yöntemi olan “Sistemli Oydaşma” yöntemini uyguluyoruz.
*
Radikal Demokrasi grubuna üye olmak için:
adresine bir boş e-mail yollamanız yeter.
Eğer gurubun zaten üyesi iseniz, katılmasının hem grup için hem de kendisi için yararlı olacağını düşündüğünüz arkadaşlarınızı da özel olarak gruba davet edeniz.
Grubun şimdiye kadar yapılmış tartışmaları
adresinde görülebilir.
Hafıza tazelemek için yazı içinde linkini verdiğimiz önceki çağrıları da aşağıya ekliyoruz.
Demir Küçükaydın
18 Temmuz 2014 Cuma


Önceki metinler:

Radikal Demokratik Bir Hareketin Oluşabilmesinin Sorunları ve Bir öneri

Doğa milyonlarca yıllık deneme yanılmalarla aynı sonuca ulaşan birçok farklı yollar, stratejiler olduğunu defalarca göstermiş bulunuyor. Örneğin karşı tarafın ilgisini çekecek göz alıcı renklere, hücrelerdeki pigmentler aracılığıyla da ulaşılabilir; farklı dalga boylarındaki ışığı kırıp yansıtma aracılığıyla da. Bunların her birinin kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Yumurtayla üremek de bir stratejidir; memeli veya keseli üremek de. Milyonlarca yumurta bırakarak da soyun devamı sağlanabilir; birkaç yumurtaya yoğun bir bakımla da.
Toplumda da belli bir amaca yönelik olarak birçok farklı yollar ve stratejiler bulunabilir. Matematikçilerin diliyle, “bir doğruya dışındaki bir noktadan sonsuzca paraleller çizilebilir”. Ama verili koşullar göz önüne alındığında, belli bir anda, sonsuz sayıdaki olanaklar arasında sadece bir tanesi gerçekten “paralel”dir.
Radikal Demokratik bir parti ve hareket yok. Bunun nasıl oluşturulabilineceği; hangi ana halkayı yakalamak gerektiği sorusunu tartışıyoruz.
Buna giden birçok farklı yollar ve stratejiler olabilir. Bunlardan hangisini izlemek gerekir?
Ama önce şu farklı strateji ve yollar hakkında bir fikir oluşturmaya çalışalım.
Örneğin şöyle düşünülebilir.
“Gezi Hareketi, Türkiye’de Demokratik özlemlere dayanan genç ve modern güçlü bir temel olduğunu göstermiştir. O halde Gezi’de ilk kez kendini gösteren bu insanlara yönelik olarak bir şeyler yapmak; buradan hareket etmek; bu halkayı yakalamak gerekir” denilebilir.
Böyle bir akıl yürütmeye göre de neler yapılabileceği konusunda kendi içinde çok farklı strateji ve yollar vardır. Gezi’den geriye kalmış küçük ve güçsüz “forumlar” ve “dayanışmalar”da çalışarak iğneyle kuyu kazmayı denemekten; Gezi kitlesine ulaşmak için HDK’yı reforme edip onun gücü ve olanaklarını bu kitleye yöneltmeye ve o kitle için cazip hale getirmeye kadar çok farklı stratejiler vardır. Şurada veya burada bu stratejileri veya böyle farklı stratejilerin çeşitli kombinasyonlarını izleyen (hem forumlarda, hem HDK’da çalışmak gibi örneğin) insanlara rastlanıyor.
Ya da şöyle düşünülebilir.
“Her şeye rağmen Türkiye’de en demokratik eğilimli güçler Kürt hareketi ve onun çeperindeki HDP-HDK çevrelerinde bulunmaktadır. Buradan hareketle küçük de olsa bir tutamak noktası oluşturulabilir. Bir radikal demokratik hareketin çekirdeği buralarda oluşabilir. Kürt hareketinin Türkiye Partisi olma amacı da bunun için iyi bir olanak sunmaktadır. O halde yapılacak iş buralarda çalışmak; sabırlı ve örnek davranışlarla insanların güvenini kazanmak ve orayı gerçekten demokratik bir yapıya ve programa kavuşturmaktır.”
Tabii böyle bir strateji içinde de farklı yollar vardır. Örneğin Gezi’nin varlığını ve kalıntılarını bu amaca ulaşmak için güçlü bir basamak olarak görebilirsiniz ve bu nedenle oralarda da çalışırsınız.
Ama örneğin böyle bir strateji de aslında yukarıdaki örnekle çakışır. Yani sadece sonsuz sayıda farklı stratejiler yoktur; bunların çoğu da birbiriyle farklı kısa vadeli amaçları olmasına rağmen diğerleriyle çakışırlar ve farklı yolların sayısını epeyce azaltırlar.
Bu çakışmalar, vitesli bisikletlerdeki ön ve arka dişlilerdeki farklı vites kombinasyonlarının bir kısmının aslında aynı güç ve kat edilen yol ilişkilerine denk gelmeleri gibidir. (Burada farklı gibi görünen yolların aynı yolar olduğu vs. konumuz olmadığından bu bahsi geçiyoruz.)
Ya da yukarıda örnek olarak verilen iki stratejiyi bir arada sürdürmek; aralarında optimum bir denge gözetmek de bir üçüncü strateji olabilir.
Ama soruna çok daha farklı, kısa değil, uzun vadeli bir perspektifi ve hazırlığı öne çıkarak da yaklaşılabilir.
Örneğin şöyle de düşünülebilir
Türkiye ve Dünya’da radikal demokrasiyi savunacak bir hareket ve parti yok. Bu yokluğun ardında İşçi Hareketinin büyük yenilgileri ve karşı devrimler de var; Marksizm'in Aydınlanma’nın Din ve Ulus kavramlarından kopamamışlığı da. Bu çok derinden ve uzun vadeli işleyen bir süreçtir. Bu radikal demokratik hareket yokluğunun hem bir yansıması; hem de bu yokluğun yarattığı sorunlara bir çare denemesi olan post-modernizm, yani “izafilik” ve “çok renklilik” vs. gibi özellikler, aslında radikal bir demokrasi için bir temel oluşturamayacağı gibi, var olan gerici biçimleri reforme etme çabasından başka bir şey olmadığından, radikal demokrasinin oluşmasının önünde de bir engeldirler. Bu nedenle, bu ideolojik hegemonyaya son vermek için, bugün çok daha uzun vadeli ve derinden bir hazırlık gerekmektedir.
Bir zamanların Aydınlanma devriminin, uluslara karşı yapılması gereken; ikinci bir baskısı gerekiyor. Tıpkı Muhammet’in İbrahim’in dinini, kaynağa (İbrahim’e) dönerek yeniden tanımlaması gibi. Tıpkı Fransız Devrimi’ni Aydınlanma yazarlarının hazırlaması gibi, radikal bir demokrasiyi hazırlayacak “Aydınlanmacı Düşünürlere”, “Ansiklopedist”lere ihtiyacımız var. Bu “Aydınlanma Düşünürleri” ya da İslam’ın diliyle söylersek “hanifler” (Devrim ve peygamber habercileri ve ideolojik hazırlayıcıları) ancak Marksizm’e dayanabilir. Bunlar, Aydınlanma’nın o zamanki dinlere karşı yaptığı muazzam teorik ve entelektüel hazırlığı, uluslara ve ulusçuluğa karşı yapmalıdır.
Böyle uzun ve teorik bir birikim olmadan, bir “stratejik derinlik” sağlanmadan ileriye doğru yapılacak her hamle, ilk atılımda benzini bitmiş bir araba gibi yolda takılıp kalmak zorundadır. Yapılacak iş bu teorik temelleri hazırlamaktır. Yıllar sürecek böyle teorik ve entelektüel bir hazırlık olmadan; İnsanların kafalarında uluslara ve ulusçuluğa karşı ikinci bir aydınlanma başarılmadan, bir gerçek ilerleme sağlamak olanaksızdır. İnsanların önce Türk veya başka şeyler olmaktan çıkıp demokratlara dönüşmesi gerekmektedir. Bu olmadan bir şey başarılamaz. Diğerleri boşuna güç ve zaman kaybıdır.
Ya da bütün bu uzun ve kısa vadeli stratejilerin optimum dengesini gözeten bir strateji de izleyebilirsiniz.
Bunların her birinin kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır.
Fakat aynı amaca giden çok farklı yollar olmasına rağmen ve tam da bu nedenle, enerji ve imkanlar her zaman sınırlı olduğu için, birinden almadan diğerine veremezsiniz.
Bu nedenle en optimum denge arayışlarında bile, verili koşullarda yakalanacak ana halka, o anda nereye yüklenmek gerektiği çok önemlidir.
Öte yandan ek bir sorun da şudur.
Eldeki güç olağanüstü küçükse bu durumda asgari ölçüde olsun bir güç sağlamak bütün stratejik sorunların önüne geçer. Sorun bir bakıma “ilk birikimi” sağlamaktır. Yoksul olduğunuz için yoksul kalmaya mahkum olmak gibi bir durumdur çoğu kez ortadaki açmaz. Size kredi verecek kimse yoktur bu birikimsizliğin sorunlarını biraz olsun giderecek. Korsanlık ve katliamlarla da bir “ilk birikim” de size uymaz.
Böylece elinizde tulumbaya koyacak bir maşrapa suyunuz olmadığı için suyun yanı başında susuzluktan ölebilirsiniz.
(Bizim yıllardır trajedimiz bir bakıma tam da buydu. Türkiye Demokratik Özlemli direniş ve hareketlerle kaynıyor; biz demokratik bir hareket için bütün teorik temeli ve programı hazırlamışız. Ama bir maşrapa su olmadığı için susuzluktan ölmek üzereyiz.)
İşte demokratik hareketin oluşmasının karşılaştığı temel sorunlar genel kavramlarla ifade etmek gerekirse kısaca bunlardır.
İyi bir okuyucunun hemen fark edeceği gibi, bunlar tamı tamına bizim karşılaştığımız sorunlardır. Bütün politik ve teorik çabamız bu sorunları çözme çabalarından başka bir şey değildir.
Bir radikal demokratik hareket oluşturmak için sıfırdan başlamak gerekmiyor. Ortada hiçbir şey yoksa bile yukarıdaki yolların denenmişliği ve deneyler var.
Biz şahsen bu farklı stratejiler arasında kimi zaman birine; kimi zaman diğerine ağırlık vererek bir optimum denge gözeterek sınırlı ve giderek azalan gücümüzü ve zamanımızı kullanmaya çalıştık.
Bir yandan Türk sosyalistlerinin milliyetçi ve gerici özelliklerine karşı ideolojik ve politik mücadele vererek; diğer yandan Kürt hareketi ve çeperindekilerin eylem ve örgütlenme girişimlerine (Seçim ittifaklarından, Çatı Partisi, HDK, HDP gibi örgütlenme girişimlerine kadar) katkıda bulunmaya çalışarak; Gezi gibi hareketler ortaya çıktığında teorik ve pratik olarak (Gezi’de neredeyse günü gününe ve en çok yazı yazandık) etkilemeye çalışarak yaptığımız buydu. Sadece bunlar da değildi.
Bir yandan Açılım’dan Köxüz’e ve Ne Yapmalı’dan Radikal Demokrasi’ye kadar bir çok yayın girişimlerinde bulunarak; bunların bin bir pratik işini de yaparak;  diğer yandan en küçük bir fırsat bulduğumuzda, Din ve Ulus teorileri alanında Marksizm’i adeta yeniden yazarak yapmaya çalıştığımız hep bu farklı stratejilere denk düşen yolların o momentte can alıcı noktasına yüklenmek ve bir bütün olarak optimum bir güç dağılışı ve verimini gözetmek oldu.
Bunca yıllık çabadan küçük de olsa bir birikim oluştu mu?
Hiçbir şey yok gibi; suya yazı yazmışız gibi görünüyor.
Öte yandan somut bir sonucunu görmesek de “emek zayi olmaz” diye düşünüyoruz.
Ne olduğunu görmek için, “bugün Radikal Demokratik bir hareket veya partinin oluşumu için ne yapmak gerekir, hangi ana halkayı yakalamak gerekir, nasıl bir strateji izlemek gerekir?” konusunu en azından tartışmaya hazır olanların parmak kaldırması gerekiyor.
Bu ilk adım olabilir.
İkinci adımın ne olacağına ise ancak böyle bir tartışmayı yapanlar karar verebilir.
Ben varım.
09 Nisan 2014 Çarşamba
Demir Küçükaydın
*

Radikal Demokratik Bir Hareketi Yaratabilmenin Yol ve Yordamlarını Tartışabilmeyi Örgütlemek İçin Bir Çağrı

Bundan bir ay kadar önce (9 Nisan 2014) “Radikal Demokratik Bir Hareketin Oluşabilmesinin Sorunları ve Bir Öneri” başlıklı bir yazı yazmış ve yazının sonunda “bugün Radikal Demokratik bir hareket veya partinin oluşumu için ne yapmak gerekir, hangi ana halkayı yakalamak gerekir, nasıl bir strateji izlemek gerekir?konusunu en azından tartışmaya hazır olanların parmak kaldırması gerekiyor.” diye yazarak bir çağrı yapmıştık.
Çok değil ama küçük de olsa bir başlangıç yapabilecek kadar parmak kalktı. Bir ay da sanırız yeterli bir süredir.
Çarşamba günü ilk toplantıyı yaparak bir ilk adımı atmayı deneyeceğiz.
Ortadoğu ve Türkiye’de Radikal Demokratik hedefleri savunacak bir parti veya bir hareket olmadan; geniş ezilen kitleler bu hedefler için birleşmeden hiçbir şey olmaz diye düşünüyorsanız aşağıda tekrar ifade edilecek Radikal Demokrat hedeflerle anlaşıyorsanız bu çağrıya ilgisiz kalmayınız.
Bu yazıda hem bu çağrıyı tekrarlamış olalım hem de bir yanlış anlamaya meydan vermemek için şimdiye kadar çeşitli yazılarımızda defalarca işleyip açıklamaya çalıştığımız Radikal Demokrasi’nin ne olduğu veya bundan ne anladığımızı tekrar ifade edelim.
Radikal Demokrasi tabirini son yıllarda, kısa bir süre önce ölen Ernesto Laclau (ve Chantal Mouffe) 1985 tarihli “Hegemonya ve Sosyalist Strateji” adlı kitaplarında kullanmışlardı.
O zamanlar Dünya’da Muhafazakârlar toplumu alt üst ediyorlar, solcular ise olanı korumaya çalışıyorlardı. Roller değişmiş gibiydi, önceden muhafazakârlar olanı korumaya, solcular değiştirmeye çalışırdı.
Radikal Demokrasi, bu muhafazakâr saldırıya karşı solun bir strateji geliştirme arayışının ifadesi olarak ortaya atılmıştı. Ama aynı zamanda “dil ağrıyan dişi kurcalar” sözündeki gibi, Sosyalist hareketteki bir sorunun tam bilince çıkmamış bir ifadesiydi.
Bizim kullandığımız Radikal Demokrasi kavramının bununla ne köken olarak ne de içerik olarak bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Habermas’ın kullandığı Türkçeye “Müzakereci Demokrasi” olarak çevrilen program da bir radikal demokrasi ihtiyacından kaynaklanır ve bambaşka bir paradigma çerçevesinde ifade edilmiş olmasına rağmen somut içeriği itibariyle pek farklı değildir ama bizim kullandığımız kavramın Habermas’la da bir ilişkisi yoktur.
Son yıllarda Abdullah Öcalan’ın, Kürt Özgürlük Hareketinin ve örneğin HDP’nin de Radikal Demokrasi kavramını kullandıkları görülmektedir. Onların kullanımı da köken itibariyle büyük olasılıkla Laclau’lardan kaynaklanmakta ve içerikçe de ona benzemektedir. Zaten birçok yazarın da öyle anlayıp savunduğu görülmektedir.
Bizim kullandığımız Radikal Demokrasi’nin bununla da ne köken ne de içerik olarak bir ilişkisi yoktur.
Artık kullanılmayan ama bir zamanlar (1960’lar ve 70’ler) çok kullanılan “Tam Demokrasi” “Gerçek Demokrasi”, “Demokratik Halk İktidarı”  gibi kavramlar özünde ve kökeninde Demokratik Cumhuriyet programından kaynaklansa da, fiiliyatta ve pratikte, içerikçe bu kullanımlar her türlü demokratik unsurdan boşaltılmış olarak; Stalinci ve bürokratik diktatörlüklerin ona yükledikleri anti demokratik anlamla dolmuşlardır.
Bizim kullandığımız Radikal Demokrasi kavramının kökeninde de Demokratik Cumhuriyet bulunmakla birlikte, onun bu bürokratik ve devletçi çarpılmaya uğramış biçimiyle de ilgisi yoktur.
Peki, bütün bu diğer demokrasi program veya taleplerinden temel farklarımız nerdedir?
1)      Bütün bunların hepsi, uluslar hakkında bilimsel (Marksist) bir teoriye dayanmadan formüle edildiklerinden, dile, tarihe, dine vs. göre tanımlanmış ulusları veri kabul ederek, böyle uluslar demokrat olabilirlermiş gibi varsayarak, onları “demokratikleştirme”, esnetme çabasından başka bir şeyi ifade etmezler. Son duruşmada hepsi bir kimlik siyasetiyle, kimliklerin tanınmasıyla, kimlikleri problematize etmekle sonuçlanırlar. Biz ise, ulusun ya da devletin ya da politik olanın (hepsi son duruşmada aynı şeydir) herhangi bir dil, tarih, etni, soy, sop, kültür, din vs. ile tanımlamaya karşı tanımlanmasını hedeflediğimizden; devletin farklı dilleri, dinleri, kültürleri, tanıması; onlara tolerans veya destek göstermesi gibi bir sorunumuz yoktur.  Yani devletin dili, dini, tarihi, kültürü olmaz. Bunların hepsi kişilerin özel sorunu, fikir ve inanç özgürlüğü sorunu olur. Varılan yer “kimlik siyaseti” değil, kimliklerin siyasal alanın dışına atılması yani demokrasidir. Onlar farkına varmadan bir sorunu diye getirmiş olurlar ama önerdikleri sorunu yok etmez, aksine büyütür. Birinci temel fark budur.
2)      Bütün bunların hepsi, devleti temelden parçalayıp, bir tek köyün bile isterse ayrılabileceği; Mahalli idarelerin özerklik sınırlarını merkezi idarenin değil; merkezi idareye hangi yetkileri vereceklerini komünlerin belirlediği ve verdiği; isterse geri alabildiği; tüm organların merkezden atanan değil her düzeyde seçilmişlerden oluştuğu bir mekanizmayı açıkça hedeflemezler. Onlar var olan merkezi devleti mahalli idarelere kimi yetkileri vererek reforme etmeye, bir bakıma onu zamana uydurmaya, yaşatmaya çalışırlar. İkinci temel fark budur.
3)      Bizim anlayışımıza ve Radikal Demokrasi kavramımızın içeriğine göre, ulus bir dille, dinle, kültürle, tarihle veya toprak parçasıyla tanımlanmamış ve böyle bir tanımlanmaya karşı tanımlanmışsa, bu aynı zamanda o “ulus”un bir “dünya ulusu”nun tohumu olduğu anlamına da gelir. Yani diğer bütün uluslar ve devletler bu ulus ve devlet karşısında birer “dar ül harp” alanıdır. Dünyanın herhangi bir yerindeki insanlar bu radikal demokratik ulusun ve devletin dayandığı ilke ve sistemi kabul edip onunla birleşebilirler. Böyle bir ulus veya devletin varlığı bugün var olan bütün diğer ulus ve devletler için bir varoluşsal tehlike oluşturur. Bu ulus diğer uluslarla bir arada barış içinde yaşamayı değil; onları yok etmeyi hedefliyor demektir bu. Elbette bu bir askeri savaşı istemek veya kışkırtmak anlamına gelmez. Bu diğer ulusları oluşturanlara bir isyan çağrısı; kendini ve ulusu dönüştürme çağrısıdır. Diğerleri diğer uluslarla barışçıl ilişkileri savunurlar; onları dönüştürmeyi ve yok etmeyi değil; onların haklarını ve eşit ilişkilerini savunurlar. Biz ise, ulusu veya devleti bir dile, dine, etniye, soya, kültüre, tarihe göre tanımlayan ulusların ve devletlerin yok edilmesini; ulusların değil, tüm insanların haklarını ve eşit ilişkileri savunuruz. Üçüncü temel fark budur.
4)      Biz, diğerlerinden ve klasik demokratik cumhuriyetten, özellikle haberleşme ve medyayı kamulaştırmasıyla da ayrılırız. Klasik Demokratik Cumhuriyet medya sorununu poblematize etmemiştir. Diğerleri ise medyada özel mülkiyete dokunmamakta, sadece onu sınırlamaktadırlar. Bizim konumumuz klasik Demokratik Cumhuriyet’in toprak mülkiyeti konusundaki tutumuna benzer. Klasik Demokratik Cumhuriyet’te topraklar kamunun malı olur. Bu sosyalist değil, demokratik bir taleptir. Çünkü toprak bir üretim aracı değil, hava gibi, su gibi bir üretim koşuludur.
Medyanın ve haberleşmenin de kamulaştırılması bir demokrasi koşuludur. Haberleşme ve medya araçları sermaye ve devletin elinden alınıp kamulaştırılmadıkça ve bu kamulaştırılan araçlar tüm örgütler ve nüfusun çeşitli bölümleri arasında üyeleri veya nüfus içindeki oranlarına göre dağıtılmadıkça ve böylece örgütlü geniş kitlelere verilmedikçe, demokrasinin hem gerçekleşmesi hem de demokratik olarak doğru kararlar alma şansı bulunmaz. Bu nedenle, bizim Radikal Demokrasi kavramımız, tüm haberleşme ve medyayı kamulaştırmayı kullanım hakkının da tamamen örgütlü halka verilmesini öngörür. Dördüncü temel fark budur.
Aslında Radikal Demokrasi’nin temel özlemlerinin ve programcın hepsi, Engels’in Erfurt Programı’nın Eleştirisi, Marks’ın Fransa’da İç Savaş, Lenin’in Devlet ve Devrim gibi yazılarında ifade edilmiştir.
Ancak onlar bu programla aynı zamanda; “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” (Marks) gibi veya “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” (Lenin) gibi, tamamen gerici ulusçuluğun, ulusların dile, tarihe vs. dayanan şeyler olduğu tarzındaki gerici ulusçuluğun ulus anlayışını ve programını da savunmuşlardır bir ulus ve ulusçuluk teorisi olmadığı için.
Demokratik Cumhuriyet bir ulusun bir dille,  tarihle, kültürle vs. tanımlanmasını reddederken, diğeri ulusu tamamen buna dayalı olarak tanımlar. Bu ikisi birbiriyle çelişmektedir.
19. Yüzyıl boyunca sosyalist hareket ağırlıklı olarak Demokratik Cumhuriyeti, yani Aydınlanma’nın programını savunduğu için toplumdaki tüm gayrı memnunları toplayıp birleştirebiliyordu. Örneğin ortaçağın gettoya tıktığı Yahudiler özgür ve eşit yurttaşlar olabiliyordu ve bunu savunan sosyalist hareketin saflarını doldurabiliyordu.
Ancak 20. Yüzyıl’da özellikle de Stalin’in önderi olduğu bürokrasinin “Tek Ülkede Sosyalizm” bayrağıyla yaptığı karşı devriminden sonra Demokratik Cumhuriyet programı, “burjuva demokrasisi” denerek terk edildi ve fiilen gerici bir ulusçuluk savunulmaya başlandı.
Bu karşı devrimle birlikte dünyada Aydınlama’nın ideallerini, demokrasiyi savunacak kimse kalmadı; tüm gayrı memnunları birleştirme olanağı ortadan kalktı. Demokrasi idealinin yerini bir dile, dine göre tanımlanmış; bürokratik ve merkezi bir devlet tarafından yönetilen uluslar ideali ve programı aldı.  Ondokuzuncu yüzyılın veya Ekim Devrimi öncesinin Aydınlanma ideallerinin yayıcısı ve savunucusu sosyalist hareket; merkezi bürokratik aygıtlara dayanan gerici ulusçuluğun savunucu ve yayıcılarına dönüştü.
Yukarda sıralanan ve bizim savunduğumuz Radikal Demokrasi ile ilgisi olmadığını söylediğimiz bütün diğer Radikal Demokrasi kavramları ve programları, sosyalist hareketin vardığı bu noktada, onu yeniden reforme etme; dolayısıyla bu gerici ulusçuluğu ve devletçiliği reforme etme çabalarından başka bir şey değildirler nesnel olarak.
Biz ise kaynağa dönerek, Marksizm'in içindeki aydınlanma ve ulusçuluk kalıntılarını eleştirerek ve tasfiye ederek onların çözemedikleri sorunu kökten çözüyoruz. Bizim Radikal Demokrasi kavramımız gerçekten radikaldir ve gerçekten demokrattır.
Farkı şöyle birkaç zıt formülasyonla şöyle ifade edebiliriz.
Onlar diğer ulusları ezen uluslar özgür olamaz diyorlar, biz ancak dile, dine, etniye, tarihe, kültüre vs. dayanan ulusları ezen bir ulus özgür olabilir diyoruz
Onlar örneğin “çok kültürlülüğü” savunuyorlar; biz ise bir tek kültürü, herhangi bir kültürün hiçbir politik anlamının bulunmadığı bir kültürü savunuyoruz.
Onları Kürtlüğün de tanınmasını savunuyorlar örneğin, bizler ise Türklüğün de tanınmamasını.
Onlar cem evlerinin tanınmasını, biz camilerin de tanınmamasını; onlar diyanette temsili; biz diyanetin kaldırılmasını.
Onlar okulların ayrılmasını; Kürtlerin Kürt tarihi; Türklerin Türk tarihi okumasını.
Biz ise, okulların birliğini, herkesin ana dilinde ama aynı tarihi, Kürtlerin ve Türklerin tarihi olmadığına dair bir tarihi okumasını.
Bu birkaç formülasyon sanırız bizim Radikal Demokrasi anlayışımız ile bugün piyasayı doldurmuş ve yukarıda sıralanan sözde Radikal Demokrasi anlayışı arasındaki farkları açıkça gösterir.
*
 Klasik Marksizm’in de belirttiği gibi, bizim savunduğumuz en radikal demokrasi bile kapitalizmin varlığı ile çelişmez. Hatta kapitalizm için en ideal koşulları sağlar.
Ancak bu programı burjuva sınıfı hiçbir zaman istemez ve savunamaz.
Çünkü kapitalist üretim için en ideal politik koşulları sağlayan radikal demokrasi aynı zamanda ezilenler ve işçiler için de en ideal birleşme ve örgütlenme koşullarını sağlar.
Tarih de bunu göstermiştir. En radikal demokrasi Birinci ve İkinci Paris Komünlerinde Paris’in en yoksullarınca burjuvaziye karşı kurulmuştur.
Ekim devriminin ilk dönemlerinde de en radikal demokrasiyi işçiler ve köylüler burjuvaziye karşı onun direncini kırarak kurmuşlardır.
Tarihin de gösterdiği gibi, Radikal Demokratik bir dönüşümü de ancak işçiler, köylüler, ezilen insanlar savunabilir ve kurabilirler.
Radikal Demokrasi işçilere, köylülere, ezilenlere eğer isterlerse kapitalizmi tasfiye edip planlı bir üretime dayanan ekonomiye geçmelerini engelleyebilecek bütün mekanizmaları tasfiye eder.
Sanılanın aksine, kapitalizm için en ideal koşulları sağlayanlar burjuvalar değil, her zaman ezilenler ve işçiler olmuştur. Örneğin çok imrenilen İskandinav ülkelerindeki nispeten daha demokratik sistemler ve gelenekler her şeyden önce işçi partilerinin eseridir.
Bizler radikal demokrasiyle bir cebirsel formül sunuyoruz ezilenlere.
Bu formüldeki harflerin yerine hangi rakamları koyacaklarına kendileri özgürce karar verebilsinler.
Formülün içini isterlerse kar yerine ihtiyaçları temel alan ve bunun için de piyasanın rekabeti yerine planlı bir ekonomiyle de doldurabilirler; kapitalist ilişkilerin anarşik yapısıyla da. İlk görev buna onların özgürce karar verebilecekleri koşulları sağlamaktır.
Eğer bu amaçlarda anlaşıyorsanız. Aynı amaçları benimseyen insanlarla iş ve güç birliği yapmak istiyorsanız ve bunun için neler yapmak gerektiği üzerine konuşmak, tartışmak istiyorsanız; Çarşamba akşamı 18.00 veya 19.00 sularında Kadıköy’de veya Taksim civarında bir yerde yapacağımız toplantıya katılmak isterseniz ya şu adrese bir mail atın ya da aşağıdaki numaraya telefon edin. Kesin yer ve saat size bildirilir.
Telefon: 0536-9268251
06 Mayıs 2014 Salı
*

Dünya Seyahatine Küçük Bir Adımla Başlanır (İlk Toplantıdan İzlenimler)

İlk Toplantının Zaman ve Yeri

6 Mayıs’ta, “Radikal Demokratik Bir Hareketi Yaratabilmenin Yol ve Yordamlarını Tartışabilmeyi Örgütlemek İçin Bir Çağrı” başlıklı yazıyı yayınlamış ve bir gün sonrası, yani 7 Mayıs Çarşamba için, ilk toplantının yapılacağını duyurmuştuk.
Çağrı ve toplantı arasında böyle sıkışık ve kısa bir zaman olmasının nedeni, bazı katılımcıların katılabilecekleri zamanı çakıştırabilmekti.
Zaman kıtlığı modern toplumun bir sorunudur. Hayat dakikleştikçe zaman kıtlaşır. Günümüzde ne yapacağımızı bizim belirleyeceğimiz “boş zaman” en değerli, en lüks metadır.
Zaman çok kısa olmasına rağmen, birçok okuyucu ilgisini ve katılma dileğini ama gerek zaman, gerek coğrafi uzaklık nedeniyle katılamayacağını, ancak gelişmelerden haberdar olmak istediğini ve bir şekilde tartışma ve fikir alışverişlerine katılmak istediğini bildirdi.
Böylesine acele ve sınırlı bir duyuruyla yapılmış bir toplantıya pek fazla katılım olmayacağı düşünülerek, Kadıköy’de bir Kafe toplantı yeri olarak belirlenmişti.
Ancak toplantı saati yaklaştıkça katılımcıların bir kafede toplanamayacakları kadar çok olacağı görülünce, başka bir yer arandı ve Akademi Kitabevi’nin altındaki Kütüphane’de toplantı yapılabileceği, Kafe’ye gelenlerle oraya gidilebileceği görüldü.
Haber verme imkânı olmadığından önce kafede toplanıldı ve sonra ikinci yere gidildi.

Katılımcılar

Toplantıya 11 kişi gelmişti. Gelmek isteyen ama yetişip yetişemeyecekleri belli olmayan da dört kişi vardı. Bunlar gelemedi veya yetişmedi. Gelebilselerdi 15 kişi gelmiş olacaktı.
Toplantıya gelenlerin neredeyse tamamı ilk kez birbirleriyle karşılaşıyorlardı.
Çağrıyı yapan Demir bile gelenlerin yarısına yakınıyla ilk kez karşılaşıyor ve tanışıyordu.
Toplantıya katılanlar içinde sadece iki kişi kadındı.
Yaş ortalaması, oldukça yüksekti (45 civarında).
Meslekler, İşçilikten Psikologluğa, Mühendislikten memurluğa, Akademisyenlikten Emekliliğe geniş bir yelpaze çiziyordu.
İki kişi sadece toplantıyı izlemek, bir fikir sahibi olmak için gelmişti. (Toplantılar da mail grubu gibi izlemek isteyene serbest)
Önce bir tanışma yapıldı. Herkes geçmişini, mesleğini vs. anlattı.
Genel olarak görülen şuydu:
Büyük bir çoğunluğun geçmişinde belli bir sol örgüt çalışması ve burada yaşanan hayal kırıklıkları bulunuyordu. Genel olarak politikaya ilgiliydiler, ezilenler ve demokrasi için bir şeyler yapmak istiyorlardı ama bunun için bir yer arayışındaydılar.
Bir kişi İslami hareketten geliyordu, diğerleri sol politik çevrelerden.
Gelenlerin büyük çoğunluğunun Gezi’nin Bakiyesi Forumlarla ve/veya Kürt Özgürlük Hareketinin çeperiyle (HDK-HDP) bir şekilde bir ilişkisi veya tecrübesi bulunuyordu. Yani katılımcılarda, şu an var olan ve canlı iki hareketin etkisi hissediliyordu.

“Teknik” ve “Ayrıntı”

Bu tanışma faslından sonra, “teknik” ve “ayrıntıya” ilişkin bazı düzenlemeler yapıldı.
Bilindiği gibi “Şeytan ayrıntılarda gizlenir”. Eylem veya iş de “Ayrıntılarla ilgilenmeyi öngörür” (Hegel).
Teknik sorunlara ve ayrıntılara hakim olmak genellikle bir sürü tartışmayı ve kararı yönlendirme olanağı sağlar. Bürokrasi çoğunlukla tekniğin ve ayrıntının bu özelliğinden her zaman yararlanarak kendi varlığını meşrulaştırır ve kabul edilebilir kılar.
Teknik “teknik” değildir. Ayrıntı “ayrıntı” değildir.
Her ikisi de bürokrasinin kullanabileceği tehlikeli araçlardır. Yerinde, dozunda, sürekli denetim altıda bir ilaç gibi kullanılabilirler ve kullanılmalıdırlar
Bu bağlamda Demir Küçükaydın, haberleşmeyi düzenli ve seri götürmek için:
adı ve adresiyle kurduğu gruba ilişkin olarak şu önerileri yaptı.
1)      Grubun moderatörü olmamalı ve moderasyon yapılmamalı.
2)      Grubu kurarken zorunlu olarak bütün yetkilerin kendisinde olduğu; ama artık o andan sonra yetkilerin tüm grubun tüm katılımcılarına veya onların uygun görüp seçtiklerine devretmesi; bu bağlamda ilk adım olarak bu toplantıya katılan herkesi yönetici olarak yetkilendirmek gerekir.
3)      Grubun tartışmaları ve yazışmaları gruba üye olmayanlar tarafından da görülüp, izlenebilmeli. Yani grup kamunun bilgisine açık olmalı. Madem bu halk için bir şeyler yapıyoruz veya yapma iddiasındayız, halkın bizlerin ne yaptığı veya yapmadığı hakkında doğrudan bilgi edinebilmesi gerekir. Türkiye’deki neredeyse diğer bütün girişim veya gruplar ise tam tersi bir yol izliyorlar ve tartışmalarını ve gruplarındaki yazışmaları başkalarının okuyamayacağı ve göremeyeceği şekilde düzenliyorlar. Hâlbuki bütün yazışmalar devletler tarafından izlenmektedir ve izlenebilir. Halktan gizleniyorlar ama devlete açıklar. Bunun tam tersi davranmak, bu geleneği kırmak gerekir.
Bu üç öneri de katılanların hepsinden destek buldu ve kararlaştırıldı.
Böylece herhangi bir kişinin yapabileceği kontrol ve manüplasyona karşı teknik ve ayrıntı düzeyinde gibi görülen en asgari tedbirler alınmış oldu.
Bu arada, mail grubunun düzenli bir toplantı gibi kullanılabileceği; böylece zaman ve enerjiden tasarruf edilebileceği; bunun da verimli olabilmesi için, bir konu açılırken, özellikle maillere, doğru dürüst ve anlaşılır başlıklar konulmasının önemi ve bunun arama, bulma ve sınıflamayı kolaylaştıracağı belirtildi.

Beklentiler

Bundan sonra ne gibi beklentiler ile buraya gelindiğinin sırayla anlatılmasına böylece bir giriş yapılmasına karar verildi.
Beklentiler anlatılırken, toplantıya katılanların bir arkadaşın çağrıyı okumadan geldiği; dolayısıyla çağrı “Radikal Demokrasi” diye ifade edilen amaçları benimseyenlere yönelik olmakla birlikte; bu önkabule sahip olmadığı ortaya çıktı.
Aslında hedef “Radikal Demokratik bir hareketin yaratılmasının yol ve yordamının tartışılmasının nasıl örgütlenebileceği” iken (çünkü Çağrı’da bu tanıma göre davet yapılıyordu.) hedefin ne olması gerektiği gibi daha genel ve temel bir noktadan da başlanabileceği; böylece bir şekilde toplantıya gelmiş hiç kimsenin dışlanmasına yol açmadan devam edilebileceğinde anlaşıldı.
Bu biraz “politik kültürün” zorunlu kıldığı bir sorun. Elbet bu “politik kültür” de Türkiye’nin kapitalizm öncesi, hatta uygarlık öncesi (yazı öncesi) kültürünün etkisinin ve gücünün bir yansıması. Bu büyük ölçüde modern kapitalist toplumun ilişkilerinin insanlara kendiliğinden ve standart eğitimle kazandırdığı bir düşünce ve davranış disiplininden yoksunlukla ilgilidir.
Türkiye’nin ekonomisi nasıl bir türlü doğru dürüst kapitalist bile olamıyorsa, politikası da aynı şekilde, bırakalım sosyalist olmayı bir yana, kapitalist bir toplumun kültüründen bile yoksun bulunuyor. Bir de buna sol hareketin özellikle Alevilerle aşırı iç içe geçmişliği eklenince, Aleviliğin akli değil, nakli bilgiye dayanan, yazı ve uygarlık öncesine dayanan geleneği de sol politik kültürü belirliyor. Yani hem modern uygarlığın (Kapitalizmin) hem de klasik uygarlığın (Kapitalizm öncesi uygarlıkların ve özellikle de İslam’ın) akli düşünce geleneği yoktur Türkiye’nin sol hareketinde.  Analitik değil tasviri; akli değil nakli bir gelenek egemendir, tüm topluma olduğundan daha fazla oranda sola da.
Normal olarak böyle bir çağrıya gelenler, çağrının mantığı gereği.
a)      Birinci olarak, Radikal Demokrasinin ne olduğu, nasıl tanımlandığı ve bundan ne anlaşıldığı ve anlaşılması gerektiği konusunda ortak bir fikre sahip olanlardan oluşacak demektir. Bu içerik ya da program da Demir Küçükaydın’ın yazılarında yıllardır ifade edilmiş olmakla birlikte, son çağrıda, tam da bu belirtilen kaygılarla,  onun diğer demokrasilerden ayırıcı özellikleri ayrıca belirtilerek bir yanlış anlamaya imkân verilmemeye çalışılmıştı. Yani geleceklerde bu programın önkabulünün bulunduğu varsayılıyordu.
b)      İkinci olarak, bu amaçlara yönelik olarak bir hareket yaratmak gerektiği ve yaratılabileceğinin önkabulü gerekir
c)      Üçüncü olarak öncelikle, bu hareketin nasıl yaratılabileceği, yolu yordamı üzerine bir tartışma örgütlemek gerektiği konusunun önkabulü gerekir.
Ancak, katılanların bu noktada net olmadığı ortaya çıkınca, tartışmalar bırakalım, Radikal Demokrasinin ne olduğu veya ne anlaşılması gerektiği gibi, işin programatik kısmını bir yana; bırakalım bir hareket yaratmanın mümkün olup olmadığı ve mümkünse gerekip gerekmediğinde anlaşılmış olmayı bir yana, Radikal Demokrasinin kendisinin bir hedef olarak alınıp alınmayacağı gibi son derece genel, aslında önceden aşıldığı var sayılan bir noktaya kaydı.
Bu fiili durum, bu tartışmanın en azından bir kez daha yapılması gerektiğini gösteriyordu. Ve bu nedenle bu genel ve temel sorun bundan sonraki esas tartışma konusu olarak belirlendi.
Bu tartışmayı bir kez daha yapmak iyidir ve daha baştan genel ve temel sorunlarda bir yanlış anlaşılma olmasını engeller. Temel ne kadar açık, net ve sağlam olursa, ne kadar az yanlış anlama bulunursa o kadar iyidir.
Dolayısıyla fiilen şu an yapacağımız tartışma, Türkiye ve Ortadoğu’da ne yapmak gerekiyor, nereden başlamak gerekiyor gibi çok temel ve genel bir noktadan başlıyor.
Tartışmalara bu durumun bilincinde olarak devam edilmeli.

İleriye Gitmek İçin Gerilemek

Gerilemek her zaman kötü bir şey değildir. Aksine gerilemeler ilerlemeler için gerekli birikimleri sağlarlar. Bir sporcu ileri sıçramak için geriler ve hız alır; oku ileri atmak için yayı geriye doğru germek gerekir.
Bu vesileyle çağrıyı yeni fiili duruma göre yeniden tekrarlayalım.
Orijinal biçimiyle çağrı “Radikal Demokratik Bir Hareketi Yaratabilmenin Yol ve Yordamlarını Tartışabilmeyi Örgütlemek İçin”di.
Ama şimdiki haliyle “Türkiye ve Ortadoğu’da, içinde bulunulan çıkmazdan kurtulmak için ne yapmak, nereden başlamak gerekir”e dönüşmüş durumda.
Yani Radikal Demokrasinin ne olduğunda ve ne anlaşılması gerektiğinde mutabık değilseniz bile bir sorun yok. Eğer böyle bir tartışma ve ulaşılacak sonuca göre bir şeyler yapmayı istiyorsanız; böyle bir tartışmaya katılmak istiyorsanız:
adresine bir boş e-mail atmanız yeter. Eğer bunu başaramıyorsanız, mail veya telefonla gruba üye yapılmayı da isteyebilirsiniz.
Gelecek toplantının yeri ve zamanı bu grupta belirlenecek ve ilk toplantıda yarım kalan beklentiler konusuna şimdilik grupta devam edilecek.
Telefon: 0536-926.8251
Demir Küçükaydın
09 Mayıs 2014 Cuma
*















Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...