10 Haziran 2014 Salı

Türk Bayrağı, Kürt Bayrağı ve Beyaz Bayrak

Bugünün Türkiye’sinde üç program, “üç tarzı siyaset” üç bayrakta ifadesini bulmaktadır: Türk Bayrağı, Kürt Bayrağı ve Beyaz Bayrak. Bunlar her şeyden önce ulusun nasıl tanımlanacağına ilişkin programlardır.
Birinci “Tarzı siyaset”in sembolü Türk bayrağıdır.
Bugünün Türkiye’sindeki bütün partiler, ulusun Türklükle tanımlanmasını savunmakta ve bunda bir sorun görmemektedirler. Türklüğün de kan, ırk ve Orta Asya’dan kaynaklanan bir tarihle tanımlanmasını savunurlar ve bunda da bir sorun görmezler.
Dolayısıyla bütün partiler, hepsi sömürgecilik ve 19. Yüzyıl usulü biyolojik ırkçılığa dayanırlar ulusu ve Türklüğü tanımlarken. Onun da geç gelmiş ve geç geldiği için de daha da saldırgan Alman emperyalizminden kaynaklanan versiyonuna dayanırlar.

Ulusun Türklükle tanımlanması ne demektir?
Her şeyden önce, anadili Türkçe olmayan veya kendini Türk olarak görmeyenlerden alınan vergilerle okullarda Türkçe dersleri verilmesi; Türk Tarihi okutulması; Türkçe dili, edebiyatı ve Türk tarihi öğretmenlerin eğitimi ve maaşlarının karşılanmasıdır.
Sadece bunun kendisi bile başka dilden olanların baskı altına alınması; insanların dilleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmaları demektir. Devletin diller karşısında tarafsız olmaması demektir. Dilin politik bir anlamı var demektir. İnsanların ana dillerinde eğitim hakkının çiğnenmesidir. Türk devleti yurttaşlarına ana dillerinde eğitim hakkını tanımaması demektir.
B.u bile eşitsizlikler ve temel insan haklarının çiğnenmesidir.
Ama şiddet ve baskı bu kadar da değildir. Bir devlet pekâlâ ana dilde eğitim hakkını tanımayabilir ama isteyenin ana dilini kendi imkânlarıyla öğrenme hakkını, herhangi bir dili öğrenme hakkı bağlamında tanımaya devam edebilir. Türk devleti ise bunu da tanımadığı gibi, diğerlerini konuşmayı, öğrenmeyi vs. bile baskı altına alıp cezalandırarak katmerli bir ırkçılığı uygulamıştır.
Bu baskı PKK ve Kürt Özgürlük Hareketini ortaya çıkarmıştır.
Bugün gelinen aşamada Türk Devleti ulusun Türklükle tanımlanmasında en küçük bir gerileme göstermemiştir ve göstermeyi de düşünmemektedir. O sadece Kürtçenin de örneğin bir İngilizce gibi, öğrenilme hakkını tanımayı, gidebileceği en uç nokta olarak görmektedir. Yani Ulus Türklükle tanımlanmaya devam edilmelidir; ana dili öğrenmek de, İngilizce veya herhangi bir dili öğrenme ve konuşma hakkı gibi bir hak olarak fikir hürriyeti bağlamında anlaşılmalıdır demektedir.
Bütün partiler de bu konuda mutabıktırlar. Devlet bunun da alanını dar tutma derdindedir ve bu noktaya gelmiş olmasını, bir taviz veya Kürt Sorununun nedenlerinin ortadan kalkması gibi görmekte ve göstermektedir.
Bu er veya geç yenilgiye mahkûm ve günü geçmiş bir Türk milliyetçiliğidir.
*
Ancak burada Türk milliyetçiliğinin ikinci ama henüz politik ifadesini bulamamış ikinci bir versiyonundan da söz etmek gerekir. Bu daha “çağa uygun” bir kültürel Türk milliyetçiliğidir. Bu da ırkçılığa dayanır ama bu kültürel ırkçılıktır. Biyolojik ırkçılık 19. Yüzyıl sömürgeciliği ve köleciliğin ırkçılığı idiyse; Kültürel Irkçılık da 20. Yüzyılın yeni sömürgeciliğinin; bağımsız devletlerin oluşumu döneminin ırkçılığıdır.
Bu Türk milliyetçiliği, Ulusun Türklükle tanımlanmasında sorun görmez; Türklüğün nasıl tanımlandığında sorunu görür ve onu değiştirmeye çalışır. Yani Orta Asya’dan ve Irktan kaynaklanan bir tarih anlatmaz; Türklüğü, Anadolu’dan ve buradaki halkların kültüründen çıkmış bir sentez olarak görür. Yani bu Türklük anlayışında Ermenilik ve Rumluk, Türklüğün kendisini karşı kutup olarak şekillendirdiği düşmanlar değil; kendisinin mirasını üstlendiği kaynaklar olarak görülür. Ayrıca bu kültürel bağlar biyolojik olarak da gerçeğe denk düştüğünden, yani bugünün kendine Türk diyenlerinin yüzde doksan beşi de Müslümanlaşmış Rum ve Ermeniler vs. olduğundan aslında olgulara da daha denk düşer bu kültürel ırkçılığa dayanan Türklük anlayışı.
Böyle bir Türk milliyetçiliği, elbette Türkiye için, hem daha “çağdaş”; daha “post modern”; hem de jeopolitiğine daha da uygun bir Türk milliyetçiliği olacağından, birçok sorunu çözebilirdi.
Ama bu olanak ve olasılık sadece çok cılız kültürel eğilimler olarak vardır: Bu milliyetçilik henüz böyle kültürel bir Türk milliyetçiliğinin dayanacağı bir Tarih bile yazabilmiş değildir; entelektüel bir canlanma ve üstünlük gösterememektedir ve siyasi bir ifadesi yoktur.
Ancak bu yokluk, uygun bir konjonktürde hızla yayılıp bu eksiklerini hızla gideremeyeceği anlamına da gelmez. Türkiye’nin “ver kurtul”cularından aydınlarına ve liberallerine kadar geniş bir kesim böyle bir kültürel Türk milliyetçiliğine geçmeye hazırdır.
Ancak verili durumda bu tür bir Kültürel Türk milliyetçiliği; yani ulusu Türklükle tanımlamaya devam eden ama Türklüğü Kültürel olarak ve başka bir kökenle (Anadolu) tanımlayan bir milliyetçiliğin bir politik programı ve böyle bir hareket ve parti de yoktur.
*
İkinci “tarzı siyaset”e gelince. Bunun programını ve ulus tanımını üç renkli Kürt bayrağı temsil etmektedir.
Bunun ulusu bir tarih ve dille tanımlama konusunda Türk ulusçuluğu ile hiç bir ayrılığı yoktur. Tam da ayrılığı olmadığı için, ana dili Kürtçe olanların ayrı bir ulus olduğunu savunmakta ve Kürtlüğü de tıpkı Türklük gibi bir Dil ve Tarih ile tanımlamaktadır.
Ancak Türk milliyetçiliğinin varacağı en ileri nokta, bu Kürt milliyetçiliğinin hareket noktasıdır. Yani Kürdistan’da okullarda Kürtçe ve Kürt tarihi okutulmalıdır ama elbette insanların başka dilleri ve kültürleri öğrenme hakkı da vardır ve olmalıdır. İnsanlar Kürtçe dışındaki diğer dilleri ve tarihleri de ek derslerde veya özel hayatlarında özgürce öğrenebilirler ve öğrenmelidirler demektedir.
Bu Kürt milliyetçiliği, özellikle PKK ve Öcalan versiyonunda, Kürtlüğü, neolitik devrimden ilk uygarlığa geçiş ve İslam’a kadar bütün antik uygarlıkların kültürel mirasının; Rönesans'tan Aydınlanma ve Sosyalizme, bütün modern uygarlığın Kültürel mirasının devamı olarak anlatan “Kültürel ve Aydınlanmacı” denebilecek bir milliyetçiliktir.
Ama bütün bu özellikleri onu bir Kürt milliyetçiliği olmaktan çıkarmamaktadır. Tıpkı Türklüğün başka tanımlarının mümkün olması gibi; Kürtlüğün de başka tanımları mümkündür ve PKK ve Öcalan bunun olabilecek en ileri ve demokratik denebilecek versiyonudur.
Bu “Tarzı siyaset” Türklere, “korkmayın biz ayrılmayacağız ve ayrılmak istemiyoruz; bizi eşit bir partner kabul eder ve şu ırkçı ve inkârcı Türk milliyetçiliğini bırakırsanız, birlikte Ortadoğu ve Orta Asya’yı bile böyle bir anlayışa kazanabiliriz” demektedir.
Bu aslında pek çok Türk milliyetçisinin ve Türk burjuvazisinin ağzının suyunu akıtacak bir teklif ve programdır.
Bu milliyetçilik daha da ileri gitmekte, bunu Türk devletine ve Türk ulusuna kabul ettirebilmek için, “İki ulusun ortak bayrağı Türk bayrağı olabilir; İngiltere’de olduğu gibi Kürdistan’da Kürt bayrağı kullanmak bize yeter; bu gibi sembolik sorunlarda bunu problem etmiyoruz; Adı Türkiye Cumhuriyeti olarak da kalabilir; İçerik değiştikten sonra ismin de fazla bir önemi yoktur.” demektedir.
Aslında bu normal Türklerin bile ağzının suyunu akıtacak bir programdır. Elverişli bir konjonktürde ve bir krizde pek ala Türkler tarafından da kabul edilebilir ve Abdullah Öcalan’ın başında bulunduğu bu Türk-Kürt Devleti, Kürt hareketinin gençlik aşısıyla, hızla Ortadoğu’nun en canlı ve büyük gücü olabilir. Hızla gönüllü katılımlarla Lübnan dağlarından Şattülarab'a kadar yayılabilir.
Ancak bunun kabulü, Kürtlerin de eşit haklı bir ulus olarak tanınmış olmasını gerektirir. Birlikte yaşamaya karar verenler artık Kürtler olacaktır. Türk devleti bunu kabul edemez bugünkü yapısı ile. Kürtler de devletin, bireysel haklarla sınırlanmış, Ulusu Türklükle tanımlamaya devam eden projesini.
Şu an bir denge durumu vardır. “Barış Süreci” denen ateşkes de aslında bu denge durumunun siyasi bir ifadesidir. Zamanın Kürt hareketinden yana çalıştığını görmektedir Türk devleti. Savaşın sonucunu da Suriye’deki ve Irak’taki gelişmeler belirleyecektir. Yerel yönetimlere daha geniş alan tanıma sosuyla bugünkü merkezi devleti cilalayarak Kürtleri Bireysel haklar düzeyinde tavizlere razı ederek Kürtlerin dinamizmini orta doğuda konumunu güçlendirmenin aracı olarak kullanmayı hedeflemektedir.
Bu nedenle şu an “barış süreci” denen şey, savaşın başka bir söylemle devam etmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Sadece şu an silahlı biçim, savaşın bir aracı olmaya uygun değildir. Bu biçimde şimdilik her iki taraf da bir süre için kazançlı çıkmaktadırlar ve bu kazançlar sürdüğü sürece “barış süreci” denen ateşkes devam eder.
Öte yandan bu projeler ulusu bir dille tanımlayarak, gericiliğin temelini korurlar. İlk krizde dillere, dinlere (Balkanlaşma) hatta aşiretlere göre politik birimler (Lübnanlaşma) kaçınılmazdır. Bütün Doğu Avrupa ve Orta Doğu ve Afrika’nın tarihi bunun örnekleriyle doludur.  
Bu iki proje de zorunlu olarak Balkanlaşma ve Lübnanlaşmayı engelleyecek güçlü devletleri zorunlu kılar ve onlara haklılık ve meşruiyet verir. İşte bugün Suriye’de Esat bile var olan Lübnanlaşmış bir Suriye’ye göre daha iyi bir alternatif olarak tekrar ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla bu projeler, ne Türkiye’ye, ne Kürdistan’a ne de Ortadoğu’ya huzur ve insanlara mutluluk getirmez.
*
Peki, çıkış yok mu?
Var ve çok basit. Bu üçüncü “tarzı siyaset”in bayrağı Beyaz bayraktır. Başka bir renk de olabilirdi. Önemli olan rengin hiçbir dile, dine, kültüre vs. bir gönderme anlamı olmamasıdır. Neredeyse bütün renkler belli siyaset, milliyet, din, kültür ve hatta cins veya cinsel tercihlerle özdeşleştiği için; bunların herhangi biriyle tanımlamaya karşı tanımlanmış bir ulus için, barıştan başka bir şeyle özdeşleşmemiş ve hiç birine gönderme anlamı taşımadığı için beyaz bayraktır.
Bu bayrak demokrasinin ve demokratların programını sembolize eder. Diğerlerinin ortak olduğu varsayım ve kabullere karşıdır. Ulusu bir dille, dinle, kültürle, tarihle tanımlamayı reddeder. Onu böyle tanımlamaya karşı tanımlar.
Yani demokratik bir ulusta, ana dilinde eğitim bir temel hak olur. Hiçbir dilin en küçük bir imtiyazı olmaz. Devlet herkese anadilinde eğitim sağlamakla görevli olur. Aynı şekilde, okullarda herkes ana dilinde ama ne Türk, ne Kürt, ne İslam, ne Aydınlanma vs. tarihi olmayan aynı ortak tarihi okur. Bu ortak tarih tüm dillerden, dinlerden, kültürlerden, cinslerden vs. bir araya gelmiş insanların yazacağı ortak bir tarihten başka bir şey olmaz.
Böylece insanlar gerçekten, dili, dini, kültürü, cinsi, cinsel tercihi vs. ne olursa olsun biçimsel olarak en azından gerçek eşit yurttaşlar olur. Devletin bir tek görevi bu eşitliği korumak olur.
Ana dilde eğitim bir temel hak olunca, yurttaşlar bu hakkın yanı sıra ve bu hakkı zedelemeden, günlük hayatı; ekonomik, siyasi, politik hayatı daha kolaylaştırmak için, bir “lingua Franz”a gerek görürlerse, buna ve ne olacağına kendileri karar verirler.
Bu da bir ulustur ve bu da bir ulusçuluktur. Ama bu diğerlerinden farklı olarak demokratik bir ulus ve ulusçuluktur. Çünkü diğerlerinin hepsi eşitsizliği; okulların ayrılmasını getirir. Bu ise eşitliği ve okulların birliğini. Diğerleri dillere, dinlere göre ayrılmış politik birimlerin çatışmalarını veya bu potansiyel tehlikeyi varsayar ve davet eder. Bu ise yok eder ve kökünü kazır.
Beyaz bayrak Sadece Türkiye ve Kürdistan için değil; Ortadoğu için de biricik alternatiftir. Ama sadece Ortadoğu için değil, Dünya için de. Böyle bir cumhuriyet aynı zamanda bir dünya cumhuriyetinin de tohumu olur. Çünkü dille, dinle, kültürle bir ulusu tanımlamadığına göre niye bir toprak parçasıyla da tanımlasın ki?
Bu program ve bayrak, Kürtleri ya da Türkleri birleştirmeyi değil; Kürtleri ya da Türkleri dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu Kürtlere ve Türklere, Türklüğü ve Kürtlüğü bırakmaları ve demokrat olmaları çağrısıdır.
Bu ne demektir?
Bu kullanımda Kürt ve Türk politik kavramlardır: Devleti ya da politik olanı Türklük ve Kürtlükle tanımlama ve bunu doğru olarak veya hedef olarak belirleme anlamını taşırlar.
Demokrat ise, kendisinin ana dili Türkçe veya Kürtçe olsa da ana dilde eğitimin insanların temel hakkı olduğunu; devletin herhangi bir dili ve dini olmaması gerektiğini; tüm dillerin, dinlerin, kültürlerin, cinslerin vs. eşitliğinin ancak böyle sağlanabileceğini savunandır. Demokrat için Türklüğün ya da Kürtlüğün yeşil gözlü veya sarı saçlı olmaktan bir farkı yoktur. Kürtlük veya Türklük linguistik veya kültürel özellikler anlamını taşır. Demokrat olmak zaten başka bir anlamı; politik bir anlamı olmasını reddetmektir.
Türklerin veya Kürtlerin demokrat olması, Politik olanın Kürtlükle veya Türklükle, bir dille veya tarihle tanımlanmasını reddetmeleri demektir. Kendi dillerini veya kültürlerini değil.
*
Kürt hareketinin kendi dinamizmiyle bir evrim geçirip böyle bir programa ulaşma olasılığı çok zayıftır.
Bunu ancak Gezi benzeri hareketler yapabilir ve buna eğilimli olduklarını göstermişlerdir.
Gezi bu programı ve bayrağı benimsediği gün, tekrar doğar ve hızla büyük bir güç ve umut olarak ortaya çıkar. O zaman hızla AKP’nin ardındaki işçileri yanına çekebilir.
O andan itibaren, hala bir dinamizm ve değişim eğilimi gösteren Kürt hareketinin değişimine de yol açıp; onun da bir Kürt hareketi olmaktan çıkıp bir demokratik harekete dönüşmesinin kapısını açabilir.
Kürt hareketi bir “Türkiye Partisi” olma amacıyla buna da kapalı olmadığının mesajlarını vermektedir. Eksik olan Türkiye’de bir demokratik program ve harekettir. Bu hareket henüz olmadığı; İnsanlar henüz demokrat değil; Türk veya Kürt oldukları için, henüz beyaz bayrak görünmüyor.
Ama Türkler ve Kürtler birer demokrata dönüşmeye başlarlarsa; bugünkü Kürt ve Türk bayraklarının sembolleri; hiçbir politik anlamı olmayan zenginliklerin sembolleri olarak beyaz bayrakların bir köşesinde yer bulabilirler.
Bir de siyah ve kızıl bayraklar var birer alternatif iddialı. Ama onlar, Türklükle tanımlanmış bir devleti ve ulusların böyle dillere dinlere göre tanımlanmasını acil ve en temel siyasi mücadele hedefi görmedikleri için; Türk veya Kürt bayraklarının içinde onlara zenginlik ve esneklik katan semboller olmaktan öteye gidemiyorlar; gidemezler.
Gerçekten bir alternatif olmak istiyorlarsa, beyaz bayrağı yükseltmelidirler.
Aksi takdirde, bırakalım iktisadi eşitliği (kızıl bayrak); bırakalım ekonomik eşitliğin ötesindeki “anarşi”yi (“Cennet”, “Komünist toplumun üst aşaması”) ve devletsizliği bir yana; en sıradan aydınlanmacı bir biçimsel hak eşitliğinin bile önünde engel olmaya devam ederler.
10 Haziran 2014 Salı

Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...