14 Haziran 2014 Cumartesi

Dünya Futbol Şampiyonası ve Uluslar

Nasıl tanrıya inananların tanrının ne olduğuna ilişkin tanımlarından tanrının ne olduğu; bir dine inananların o dine ilişkin tanımlarından o dinin ne olduğu anlaşılamazsa; ulusçuların ulus tanımlarından da ulusun ne olduğu anlaşılamaz.
Bütün klasik ulus teorilerinin uluslar ve ulusçuluk karşısında hiçbir açıklama sunamamalarının temel metodolojik nedeni bu yanlışı yapmalarıdır. Onların hepsi ulusların ulusçuluk hakkındaki tanımlarından hareketle ulusun ne olduğunu anlamaya çalışırlar.
Ama biraz dikkatli baktığımızda, ulusun ne olduğuna ilişkin ulusçuların tanımları aslında normatif tanımlardır; yani ulus olmanın koşulunu belirleyen normatif tanımlardır. Normatif tanımlar bizlere toplumsal gerçeğin özünü vermez, onu açıklamaz ve analiz etmeye yaramazlar. Normatif tanımlar ise toplumsal ilişkileri belirler, sınırları düzenlerler.

Normatif tanımlardan hareketle ulusun ne olduğunu kavrama çabası; normatif tanımları birer analitik kavrammış gibi ele almaktan başka bir anlama gelmezler ve bu nedenle sosyolojik gerçekliği anlamanın aracı olamazlar.
Tam da bu metodolojik hataya denk düştükleri için, tanrıya inananların tanrı tanımından hareketle tanrının ne olduğu; bir dinin din tanımından hareketle dinin ne olduğu; ulusçuların ulus tanımlarından hareketle ulusun ne olduğu anlaşılamaz.
Sosyolojinin konusu ise, sadece tanrının, dinin veya ulusun ne olduğunu tanımlamak, bunları tanımlayacak analitik kavramları geliştirmek değildir; aynı zamanda neden tanrının, dinin veya ulusun da inananlar, dinler ve ulusçular tarafından öyle tanımlandığını da açıklamaktır.
*
Uluslar ve ulusçuluğun kendisi, Aydınlanma kozmopolitizmi, humanizimi ve evrenselliği karşısında bir karşı devrimdir.
Aydınlanma, tüm insanları aynı bayrak altında toplayabilmek için dili, dini, soyu, sopu ne olursa olsun bütün insanlar eşittir diyordu. Bu eşitliği sağlamak için de, bir özel politik ayrımı yapıp; bunları kişilerin özel sorunu olarak tanımlıyordu.
Aydınlanma’nın zıddı ve Aydınlanma’ya karşı bir karşı-devrim uluslar ve ulusçuluk ise, bu eşitliğin aracı olarak koyulmuş özel politik ayrımında politik olanı bir ulusla veya toprak parçasında yaşayanlarla tanımlayarak insanların eşitliğinin, hümanizm ve kozmopolitizmin yerine ulusların eşitliğini; ulusçuluğu insanların ayrımını getirmiştir. Bunun metodolojik temeli ise pozitivizm; ideolojisi sosyoloji olmuştur. Ancak bu ulusçuluk bile daha sonra ikinci bir karşı devrim yaşayan ulusçuluğa göre demokratik kalır. Bu nedenle kendisi zaten karşı devrimci olan ulusçuluğa bu farkı belirtmek için, demokratik ulusçuluk diyoruz.
Ancak bu karşı devrimin bile içinde bir ikinci karşı devrim daha gerçekleşmiştir. Ulusu bir dil, din, etni, soy, sop, kültür, kader, tarih ve ortak yaşantı birliği veya bunların çeşitli kombinasyonları ile tanımlamak. Bu ulusçuluğa da iki kez karşı devrim yaşamışlığı nedeniyle çifte kavrulmuş karşı devrimci ulusçuluk veya kısaca gerici ulusçuluk diyoruz.
Ancak bu çifte kavrulmuş karşı devrimci ulusçuluklar bile kendi içinde karşı devrimciliğin derecelerinde bir diziliş içindedirler.
Ulusu bir ırkla, soyla tanımlayan bir ulusçuluk ile bir kültürle tanımlayan ulusçuluk arasında da bir fark vardır.
Bunların hepsi bir şekilde ulusu bir tarihle tanımlamaya varırlar. Bu tarihsel kökler iddiası ne kadar eski ise (ulus ne kadar yeniyse o kadar eskiye gitme iddiası da vardır) o kadar karşı devrimci şeklinde bir skala bile oluşturulabilir. İnsan türlerinin oluştuğu döneme kadar geri gidenler (Irklara göre tanımlayanlar); dinlere göre tanımlayanlar; dillerle, kültürle tanımlayanlar gibi.
Çok kaba hatlarıyla, “ülkü birliği”ne dayalı; ulusu geçmişle değil, gelecekle, amaçla tanımlayan ulusçulukların nispeten demokratik ulusçuluklar olduğu; geçmişle tarihle tanımlayan ulusçulukların gerici ulusçuluklar olduğu söylenebilir. Elbette bu iki temel biçim arasında birçok gri tonu bulunmaktadır.
Bu tarihle tanımlayan gerici ulusçuluklar içinde, bir de “Avusturya Marksizm’i” kökenli ulusu bir ortak “kader” ve “yaşantı birliği” olarak tanımlayan bir eğilim de vardır.
Avusturya Marksizmi’nin ortak yaşantı ve kader birliği kriteri ise, şu veya bu şekilde bir ulus bir kere oluştuktan sonra ortaya çıkar. Yani kader ve yaşantı birliği ulusu yaratmaz, ulus bir kere ortaya çıkınca, kader ve yaşantı birliği oluşur. Avusturya Marksizm’i, ulusun ve ulusçuluğun sonucu olarak ortaya çıkan bir görüngüyü, onun bir kriteri gibi ele alır.
Ulus demek, her şeyden önce, politik olanın, yani devletin tanımlandığı “şey”dir. Bir devlet bir kere ortaya çıkınca veya devleti olmasa bile bir kere bir devlet için, kendini bir ulus olarak tanımlayan bir grup ortaya çıkıp da bunun için mücadeleye başlayınca; bu ulus nasıl bir tanıma dayanmış olursa olsun, bir ortak yaşantı ve kader birliği başlar. Başlangıçta bütünüyle, politik bir hedef olan, imajiner olan, fiili bir gerçeklik gibi görünmeye başlar.
İnsanlar okullarda aynı kitapları okurlar, aynı dili ve yazıyı öğrenirler; aynı vergi sistemi, aynı idari sistem, aynı sınıf ilişkileri içinde yaşarlar, aynı devletin ordusunda askerlik yaparlar, aynı müzikleri dinlerler.
Bir süre sonra, bu ortak yaşantı ve kader, ortada gerçekten, o kritere uygun ulus diye bir “şey” olduğu, bunun tamamen doğal bir şey olduğu; başka bir var oluşun mümkün ve tasavvur edilebilir olmadığı fikri ortaya çıkar ve yerleşir.
Ve bu korkunç bir yanılsamaya yol açar. Aslında bu yaşantı birliğini, kader birliğini (ulusu) yaratan ulusçuluğun, devletin, politikanın kendisi iken; sanki devleti ve politik olanı yaratanın o ortak bir kaderi ve yaşantıyı paylaşan topluluk (ulus) olduğu görüşü yayılır.
Böylece ulusu ulusçuların yarattığı; ulusların ulusçular olduğu için var olduğu gerçeği; kendi zıddı biçiminde görünür. Ortada bir ulus olduğu için ulusçular olduğu biçiminde görülür.
Bu nedenle, ulusu nesnel olarak belli kriterlerle tanımlama yolundaki her girişim, aslında bütünüyle kendi zıddı biçiminde ortaya çıkan görünümden hareket ettiği için metodolojik olarak idealizmle, düşüncenin varlığı belirlediği yaklaşımıyla damgalıdır.
Yani ilk bakışta ulusu, tıpkı sınıflar gibi nesnel görünen kriterlerle tanımlama girişimleri, çok materyalist görünmelerine rağmen, aslında düşüncenin varlığı belirlediği bir anlayışı hareket noktası yapmış olurlar; yani ulusçuların ulus anlayışlarını, ulus tanımları olarak kabul etmiş olurlar.
*
Her neyse, konumuz bu değil. Şu ulusçuların ve onlar içinde de “Avusturya Marksizmi”nin “ortak yaşantı ve kader birliği” kriterine dönelim.
Bir an için, birer ulusçu olalım ve ulus olmanın en temel ölçülerinden birinin ortak bir yaşantı birliği, kader birliği olduğunu var sayalım.
Bugünün dünyasında ulusçuluğun her biçiminin nasıl saçma bir hale geldiği en iyi futbol karşılaşmalarında görülmektedir.
Örneğin artık Türkiyeli göçmenlerin çocukları Alman milli takımında bir yıldız olmakta (Özil veya Zidane); veya Almanya’da büyümüş, Türkçeyi kırık konuşan Almanyalı çocuklardan toplama milli takımla Türkiye dünya üçüncüsü olmaktadır.
Ya da herhangi bir milli takımın oyuncularının neredeyse çoğu başka ülkelerin takımlarında oynamakta; milli takımlar dünyanın dört bir yanında top koşturan oyunculardan oluşturulmaktadırlar. Aslında ekonomi temelinin artık ulusal sınırlara sığmadığının; ulusların ve ulusal sınırların absürt hale geldiğinin bundan daha çarpıcı bir örneği az bulunur. Diyelim ki, 30 veya 40 yıl önce bir ülkenin milli oyuncularının neredeyse hepsi, o ülkenin liglerinde oynarlardı. O zaman belki, belli bir dereceye kadar ulusal takımların maçları kendilerini akli gösterebilirlerdi. Ama şimdi artık tam anlamışla saçmalık.
Hangi dil, hangi soy, hangi ırk, hangi kültüre dayanan ulusçuluk bu olgu karşısında daha azla dayanabilir ki?
İşte gerici ulusçuluk kendi ömrünü uzatmak için “çok kültürlülük”, “farklılıkları tanımak” vs. gibi bir söylemle kendini reforme etmeye çalışmaktadır. Post Modernizm bunun ideolojik alt yapısı sayılabilir.
Ama globalleşme, sadece bunların değil, “ortak yaşantı ve kader” birliği de giderek ikna ediciliğini yitiriyor ve hızla aşınıyor.
Eğer ulusların ve ulusçuluğun ayırıcı kriterinin bu olduğunu kabul edersek, aslında artık dünya çapında ortak yaşantı ve kader birliği çağındayız dünyanın tek bir ulus olması gerekir bile diyebiliriz.
Çünkü bütün dünyada, milyarlarca insan, aynı fabrikadan çıkmış televizyon ekranlarından aynı programları izliyor, aynı maçları izliyor; aynı sahneleri görüyor; aynı atmosferler içinde yaşıyor. Bu Dünya Şampiyonası, olimpiyatlar, savaşlar, büyük felaketlerde özellikle çok netleşiyor.
Örneğin Türkiye’de bir zamanlar, geçmişte yaşanmış bir “Erzincan Zelzelesi” veya Macar milli takımı 3-1 yenme vardı.
Bu Türkiye’de yaşayan insanların ortak hafızasına kazınmıştı. Türk ulusunun ortak yaşantı ve kader birliğini yaratan bir olay olarak görülebilirdi.
Ama artık ikiz kulelerin yıkılışı; Romanya’daki devrim; Irak’ın işgali; Tsunami, neredeyse tüm uluslardan herkesin ortak hafızasına aittir.
Evet, hala ulusal devletler belirlemektedir politik gelişmeleri, hala taraftarlar devletlerin bayraklarının renkleriyle boyamaktadır yüzlerini, ama herkesin “kendi” devletinin veya ulusunun bayrağının renkleriyle yüzünü boyaması ve boyadığı olayın kendisi bir ortak yaşantıdır.
Bu ortak yaşantı aynı devletin (ulusun) takımı kazandığı veya kaybettiğinde o ulustan olanların duyduğu sevinç veya üzüntüden daha az önemli değildir. Bir ulusun içinde bile, farklı takımları tutanlar kazanç veya kayıplarda benzer farklılıklar yaşarlar. Bu farklılıklar dünya çapında bir ülke ölçüsündeki kazanan kaybedenlere benzetilebilir.
O halde, bu gerçek zamanda herkesin aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri yaşadığı dünyada, “ortak yaşantı ve kader birliği” de artık ulusal sınırları çoktan parçalamış bulunmaktadır.
O halde, gören göz için, bu futbol şampiyonasının bir kere daha ortaya çıkardığı bir gerçek var, sadece ulusçuluk değil; ulusların kendisi, yani ulusal devletlerin kendisi, üretici güçlerin bu günkü gelişmişlik düzeyinde insanlığın var oluşunun ve mutluluğunun önündeki en büyük engeldir.
Mücadele, bütün dünyada, bizzat uluslara, ulusal devletlere karşı olmalıdır. Ulusların ve ulusal devletlerin kendisini akıl ve mantık dışı; yıkılması gereken en büyük ve acil sorun olarak görmeyen her politik proje gericilikle sonuçlanmaya mahkûmdur.
Dünyada sosyalizmin ve sosyalistlerin entelektüel güçlerini, canlılıklarını, perspektiflerini yitirişinin temelinde uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleyi gündemin başına koymamak bulunmaktadır.
Sosyalistler sadece özel mülkiyete saldırıyorlar, ama esas politik iktidarı elinde bulunduran ve özel mülkiyet kadar insanlığın önünde bir engel oluşturan uluslara ve ulusal devletlere hiçbir saldırıları yok. Hatta aksine, “Emperyalizme karşı” ulusları, ulusal devletleri, sınırları savunuyorlar. Hem de en gerici biçimindekileri bile.
Gören göz için bu Dünya Futbol Şampiyonası, bir tek dünya cumhuriyeti için, yani insanların dili, dini, etnisi, soyu, sopu, oturduğu yer ne olursa olsun eşit olduğu; eşitliğin ulusların ve devletlerin yurttaşlarıyla sınırlı olmadığı ve onlarla dolayımlanmadığı sınırsız ve ulussuz bir dünya için maddi koşulların çoktan oluştuğunu; olgunlaştığını, hatta çürümeye yüz tuttuğunu gösteriyor.
14 Haziran 2014 Cumartesi
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:





Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...