26 Haziran 2014 Perşembe

Demokrasi ve Doğru Kararlar

Pek anlaşılmayan bir konu doğru bir politika ile demokratik karar mekanizmaları arasında doğrudan bir ilişki kurulamayacağıdır. Dolayısıyla demokratik olarak örgütlenmiş bir örgüt veya bir kongre doğru kararlar alır; anti demokratik olarak örgütlenmiş bir örgüt veya bir kongre de yanlış kararlar alır diye bir çıkarsama da yapılamaz.
Demokrasi neden doğru kararları garantilemez?
Çünkü insanların kısa vadeli çıkarlarıyla, uzun vadeli çıkarları; genelin çıkarıyla parçanın veya zümrenin çıkarı her zaman özdeş, uyumlu ve çelişkisiz değildir. Tarihin çok istisnai dönemleri dışında bunlar arasında genellikle hep çok derin ve sert çelişkiler vardır.
Komünist demek, işçi sınıfının ve insanlığın, tarihsel ve genel çıkarını savunan demektir. Stratejisini ve günlük taktiklerini bile bu amaç bağlamında belirleyen demektir.
İnsanlar ise genellikle kısa vadeli ve kendi bireysel ve/veya zümresel çıkarlarına göre davranırlar.

Bu nedenle gerçek bir demokraside, insanlığın ve işçi sınıfının genel ve tarihsel (uzun vadeli) çıkarlarını savunan ve savunacak partilerin aslında genellikle azınlıkta kalacaklarını öngörmek yanlış olmaz.
Dolayısıyla bizler, yani komünistler, esasında, tarihin çok istisnai anları dışında,  genellikle hep azınlıkta kalacağımız bir düzen ya da yapı için mücadele ediyoruz demektir.
Gerçekten demokratik, hatta sosyalist bir toplumda bile, komünistler kısa vadeli ve zümresel çıkarları peşinde karar veren çoğunluk tarafından pek seçilmeyecekler, karar önerileri azınlıkta kalacaktır.
Yani çoğunluk genellikle yanlış ve aptalca kararlar alacaktır.
Ama deneme yanılma yoluyla olsa da o kararların aptalca olduğunu görme ve düzeltme şansına sahip olacaklardır; bu en sancısız yöntemdir.
Yoksa tarihin yasaları er veya geç yanlış kararları cezalandırır. Ama bu büyük ve sert çatışmalarla ve gecikerek olur.
Deneme yanılmanın gücü küçümsenmemeli; yeryüzündeki milyonlarca harikulade canlı, milyarlarca rastlantısal ve yanlış mutasyonlar (yanlış kararlar) içinde doğru zaman ve yerde ortaya çıkabilen çok istisnai “altın mutasyonların” (doğru kararların) ürünüdürler.
Biz demokrasiyi, insanların aptalca kararlar alabilme hakkı için, savunuyoruz; yoksa demokrasilerde doğru kararlar alınacağı için değil.
*
Tabii bu önermelerin tersi de doğrudur.
Anti demokratik bir örgüt veya kongre, pek ala kendi amaçları açısından doğru kararlar alabilir.
Bizim HDK ve HDP eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi anlamak için arka palanda bu anlayışa sahip olmak gerekir.
Yıllarca bizi, niye böyle anti demokratik bir örgütü (PKK veya daha genel olarak Kürt Özgürlük Hareketi) desteklediğimiz şeklinde, bunu tutarsızlık olarak görüp eleştirenler olmuştur. Anlamadıkları ilk konu buydu.
a)      Türkiye ölçüsünde, ona anti demokratik diyenlerin ondan daha demokratik değillerdi. Türk sol örgütleri daha da anti demokratikti. Örneğin Dev-Yol, fiili önderi olan Oğuzhan Müftüoğlu’nu seçmek için hiçbir kongre yapmamıştır. Hatta hiçbir seçilmiş ve tasdik edilmiş titri bile yoktur ama aslında fiili yönetici ve önderdir. Bu, şu beğenilmeyen Maocu örgütlerinki kadar bile demokratik olmayan bir mekanizmadır. Ayrıca bu örgütlerin 70 öncesinde yaptıkları PKK’nın bir zamanlar yaptıklarından farklı değildi. Hatta maazallah, PKK’nın gücü bunlarda olsaydı, çok daha anti demokratik olacakları belliydi ve hala de öyledirler. Şu çok örnek gösterilen Fatsa örneğin, Rojava kadar demokratik değildi. Başka bir sol siyasetten bile olsanız, Fatsa’ya gazete satmaya veya bildiri dağıtmaya gelseydiniz, otobüs garajında derdest edilir geri yollanırdınız. Eğer Fatsa’da izlenen politikaları sol açıdan Fatsa’da bir bildiri ile eleştirmeye kalksaydınız ne olacağınızı bilemezdiniz.
b)      Kürdistan ve Kürtler içinde, ona anti demokratik diyenlerin ondan daha demokratik değillerdi. Barzani veya Talabani mi; Rızgari mi, ya da Kemal Burkay ve örgütü mü? Biraz yakından tanıyan bunların demokrasinin zerresiyle ilişkisi olmadığını bilir.
c)      Dünya ölçeğinde, bütün ulusal kurtuluş hareketleri, Mao’nun Çin Komünist Partisi’nden, Ho Şi Ming’in Vietnam’daki partisine; Bask veya İrlanda kurtuluş hareketlerinden, Filistin’e veya Güney Afrika’daki ANC’ye kadar hiç biri daha demokratik değildi. Bu durumda onlardan desteğini esirgemeyenlerin Kürt Özgürlük hareketi söz konusu olduğunda Demokrasi kriteri getirmeleri çifte defter tutmak ve aslında Türk milliyetçiliğini demokrasi bahanesiyle gizlemekten başka bir anlama gelmiyordu ve gelmez.
d)     Öte yandan izlenen politika ile örgütün yapısı arasında doğrudan bir ilişki de yoktur. Bu örgütlerin politikaları (ister Türkiye’nin sol hareketleri, ister Kürdistan’ın ve Kürtlerin diğer örgütleri, ister dünyadaki diğer ulusal hareketler olsun) PKK’dan bin kat yanlıştı. Türkiye’dekilerin hemen hepsi, sosyalizm diyerek aslında Türkiye’deki demokratik tarihsel görevin, yani şu baskıcı, keyfi, bürokratik, militer, pahalı cihazı tasfiye ve ona karşı mücadeleyi başa alma görevinin üzerinden atlayarak, fiilen o devletin ve gücünün sürüşünün nesnel destekçileri oluyorlardı. Kürdistan’dakiler bir Kürt devleti kurmaktan başka bir amaç gütmüyorlardı. Dünyadakiler de benzeri yapıdaydılar. Örneğin şu toz kondurulmayan EZNL, Meksika milliyetçisi bir program ve söyleme sahipti. PKK ise hem o devletle savaşıyor (yani nesnel olarak bu devleti zayıflatıcı bir işlev görüyor); hem de demokratik bir programı yükseltmeye çalışıyor, hem de sadece Kürtleri değil bütün bir bölgeyi demokratikleştirmek gibi bir misyona sahip çıkıyordu.
Bu manzara esas olarak bugün de, bu kongrede de değişmiş değildir.
Tek değişen, Türk sosyalist örgütleridir.
Onlar, hiçbir ciddi teorik değişim geçirmeden ve özeleştiri yapmadan, PKK’nın nispeten demokratik programının etrafında toparlanmışlardır. Daha dorusu bu politikanın sembollerle ifadesinin basit araçları olmuşlardır.
Bu onların eski politikasına göre nispeten hayırlı bir pozisyondur fiilen ama tam bir kemiksizliğe karşılık düştüğü de görmezden gelinemez. Eğer bugünkü pozisyonları doğru ise, eski pozisyonları yanlıştır. Eski pozisyonları doğru idiyse bugünkü pozisyonları yanlıştır. Onlar ise hep doğru olduklarını söylemektedirler; yani PKK’nın değiştiğini.
Hayır, PKK yerinde duruyor, kendi konumları değişti.
Elbet bir adaya doğru yüzen bir insan, kendini koordinat sisteminin merkezine koyup, ada bana doğru geliyor da diyebilir. Suda atılan kulaçlar koca dünyayı kulaç atana doğru çekmek olarak da tanımlanabilir.
Türk sol örgütleri Kürt hareketi tarafından “satın alındı” derken anlattığımız budur. “Satın alınarak” veya güç karşısında teslim olarak en azından eskisinden daha az zararlı konumlara gelmektedirler.
Bizim Kürt hareketine eleştirilerimiz ise tamamen farklı noktadadır. Biz Özgürlük Hareketini tam da Türk sosyalistlerinin eleştirdiği noktada daha doğru buluyoruz.
Türk sosyalistleri “Demokratik Cumhuriyet neymiş, biz sosyal veya sosyalist cumhuriyet için mücadele ediyoruz” dediklerinde onları hep eleştirdik ve eleştiriyoruz.
Demokratik Cumhuriyet’in, Demokratik bir Ulusun hedef olarak benimsenmesinin doğru olduğunu söylüyoruz. Bunun Marksizm’e de daha uygun ve doğru olduğunu söylüyoruz. Bu nedenle Öcalan’ın bu yöndeki evrimi ve hareketini, Türk sosyalistleri Marksizm’den veya sosyalizmden uzaklaşma olarak tanımlarken biz aksine sosyalizmin özüne daha bir yaklaşma olarak gördük, görüyoruz ve destekliyoruz.
Çünkü sosyalizm özünde biçimsel eşitliğin (ki biçimsel eşitlik demek demokrasi demektir) üzerinde ekonomik eşitliği (ekonomik eşitlik sosyalizm demektir) sağlamaktır. İkincisi için önce birincisi gerekir.
Ama bu biçimsel eşitliğin olmadığı bir yerde (örneğin ulusun Türklükle ve Sünni İslam’la tanımlandığı bir yerde, yani Türkiye’de) o varmışçasına sosyal eşitliği (sosyalizmi) acil görev olarak öne çıkarmak: var olan biçimsel eşitsizliği (yani anti demokratik sistemi ve devleti) ebedileştirmek; ona yedek güç olmak anlamına gelir.
Türk sosyalistlerinin temel hatası da budur.
PKK hiç olmazsa, kendisine ne dediğinden bağımsız olarak bu hatayı yapmamaktadır.
Ve zaten bunu doğru tespit ettiği için de bu başarıları yakalayabilmiştir.
Ama o Demokratik Cumhuriyet ve/veya ulusun somut olarak nasıl olacağı; bu yolda hangi güçlere dayanacağı ve hangi örgütsel biçimlerde olacağı söz konusu olduğunda Kürt Özgürlük hareketinden tamamen farklı bir programı, güçleri ve örgüt biçimlerini savunuyoruz.
Ancak eskiden vurguyu Türk sol örgütlerinin yanlışlığına yapıyorduk. Artık fiili pozisyonları değiştiği ve fiilen Kürt hareketinin yedeğine geldikleri için, daha ziyade Özgürlük Hareketinin eleştirmeye onun çelişkilerini göstermeye ağırlık veriyoruz. Çünkü canlı bir hareketin öğrenme ve değişme gücünü ciddiye alıyoruz. Bu hareketin nerelerden nerelere geldiğini gördük.
Kürt özgürlük hareketine programatik olarak diyoruz ki:
Tamam, Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Ulus kategorik olarak doğru, ama bu programınız, bugünkü devlet ve ulusa göre belli bir anlamda daha ileri ve demokratik olsa da Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Ulus böyle olmaz. Demokratik Ulus, dillere, dinlere göre tanımlanmış politik birimlerin eşit ilişkisi değildir. Bu er veya geç, burjuvazinin ve gericiliğin (Bu arada şunu belirteyim, birçok “İslamcı” arkadaş bu “gerici” kavramını görünce, bundan Kemalistlerin gericisini anlıyor ve biraz da önyargıyla bizim farklı bir anlamda kullandığımızı fark etmiyor. Bizim (Marksistlerin) dilinde ise “gerici” sözcüğü “reaksiyoner”, “karşı devrimci” demektir. Egemen sınıfları ifade eder. Kemalistlerin “Gerici”si ile ilgisi yoktur. Bizim dilimizde Kemalistler de gericidir.) etkisini arttırır. İlk krizde Balkanlaşma ve Lübnanlaşma ile sonuçlanır veya bunu engellemek üzere merkezi ve bürokratik yapılar ortaya çıkar.
Yani aslında Kürt hareketi kategorik olarak doğru (Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Ulus) ama somut programatik olarak yanlış bir programı savunmaktadır diyoruz.
Demokratik bir Cumhuriyet ve ulus, dillere, dinlere vs. göre tanımlanmış politik birimlerin eşitliği ile kurulamaz ve var olamaz; dillerin ve dinlerin politik bir anlamlarının olmaması ile bu eşitlik sağlanırsa olabilir diyoruz.
Bu olmadan da bürokratik ve merkezi mekanizma parçalanamaz O halde kurduğunuz mekanizma bu mekanizmayı parçalayamaz diyoruz.
Güçlere gelince:
Kürt hareketi, Batıya açılacağım diyerek, aslında dillere, dinlere göre politik birimlere açılarak ve onlarla ittifaklar kurmak olarak anlıyor.
Biz ise, Modern sınıflara dayanarak ve ittifak kurarak olabilir diyoruz. Böyle bir program ve yapıyla modern sınıflar (yani özünde işçi sınıfı, ücretliler) kazanılamaz; örgütlenemez diyoruz.
Ve tüm Türk sosyalistlerinin aksine, akıntıya karşı durarak ve bizzat bu eleştiriler aracılığıyla modern sınıfların ayrı bir özne olarak ortaya çıkmaları için mücadele ediyoruz.
Böyle bir güç olsa, bu Özgürlük Hareketinin bu yanlışlarını görüp değişmesine de belki yol açabilir diyoruz.
Bu yaklaşım elbet örgüt ve örgütlenme anlayışına da yansıyor.
Özgürlük Hareketi, örgütsel temsil üzerinden (ki tasarladığı Demokratik Ulus ve Cumhuriyetin dayanacağı sistemdir bu) HDK’ları, HDP’leri kuruyor. Özgürlük Hareketini sosyalist olmamakla eleştirmiş ve eleştiren sosyalist örgütler bu en anti demokratik anlayışla oluşmuş yapıya ses çıkarmıyorlar ve bizzat bunun savunucuları oluyorlar.
Tam da bu nedenle bireysel üyelik diyoruz.
O zaman dile, dine, siyasi örgüte göre temsil biter. Herkes aynı ortak paydada bir araya gelmiş olur. O zaman Türklerin, Çerkezlerin, Ermenilerin, Kürtlerin, Alevilerin, Müslümanların kotaları ve temsilcileri değil;  ne olduğunun hiçbir önemi olmadan aynı taktik, program ve stratejiyi savunanların modern ölünmeleri olur; böyle platformların varlığı ortaya çıkar; böylece azınlıklar çoğunluklar, farklı eğilimler, fraksiyonlar oluşur. Kararlar veya organlar bunların oranlarını yansıtacak şekilde oluşur.
Yani modern örgütün ve politikanın amacı Kürt, Türk, Ermeni, Çerkez, Kadın, Erkek olarak temsile son vermek; onları bölmek için çalışmaktır. Ancak onları demokratlar ve demokrat olmayanlar; yani dil, din vs. temelinde temsili savunanlar ile böyle temsili gerici ve anti demokratik bulup eşit bireyler olarak birleşmeyi savunanlar şeklinde bölerek modern demokratik bir hareket kurulabilir.
Bu nedenle biz bütün örgütleri, dilleri, dinleri vs. bölmeye çalışıyoruz.
Böyle bir örgüt demokratik bir cumhuriyet ve ulusa benzer diyoruz. Ancak böyle bir örgüt yapısı modern ezilen sınıfları kendine çekebilir diyoruz. Bu nedenle örneğin bireysel üyelik diye kampanya açıyoruz.
*
Ama öte yandan bir program ile bir sosyal hareketin yapısı özdeş değildir.
Bu ayrımlar yapıldığında, Kongreler tamamen medyatik mizansenler olmalarına rağmen; kendi ifade ettiği amaçların aracı olamayacak yapılara dayanmalarına ve onları ortaya çıkarmalarına rağmen; medyatik mesajlarına baktığımızda, hem genel söylem olarak; hem de Özgürlük Hareketi’nin kendi amaçları açısından değerlendirdiğimizde onların başarılı olduğunu söylemek gerekir.
Neden başarılıdır?
Özgürlük Hareketi nihayet ilk kez, Türkiye’nin kamuoyuna bu partinin artık bir “Kürt Partisi” olmayacağı mesajını vermiştir ve bunda başarılı olmuştur. Hatta Kürtlerin içinde görülen sert direniş de; Türk sosyalist örgütlerinin, “şimdi de Türkiye mi buraya da karışmayın gari” diyen eleştirileri; EMEP’in çekilmesi bile bu mesajın verilmesine hizmet etmiştir denebilir.
Örneğin Kongre salonunda, HDK ve HDP’nin birinci Kongresi’nden daha az Kürt olmayan birey ve örgüt vardı.
Buna rağmen, Kürtlere has toplantıların imgeleri yoktu.  Örneğin Öcalan resimleri yoktu. Sadece belli bir noktada, salona dağılmış, peşmerge veya gerilla kıyafetli kişi beş on dakika beş on tane küçük Öcalan bayrağını şöyle bir salladı ve sonra yok oldu. Kürt renkleri değil, Türk sol ve demokratik kesimlerini memnun edecek renkler ve sloganlarla doluydu salon. Yani imgeler, semboller, bu salondaki ezici ağırlık Kürtlerden oluşsa da bu bir Kürt toplantısı değil, herkesin toplantısıdır mesajı vermeye yönelikti.
Yani anti demokratik yapılı bu kongre demokratik mesajlar veriyordu ve Kürt hareketinin kendi amaçları açısından, hatta programı açısından başarılı bir kongreydi denebilir.
Ama kendi yenilgisinin ve başarısızlığının tohumlarını da eken bir başarıydı bu.
Eleştirdiğimiz budur.
(Kısa vadeli düşünen ve kendi örgüt (zümre) çıkarlarının peşindeki Türk sosyalistleri bu eleştirilerden rahatsız oluyorlar. Olsunlar. Zaten işimiz onlara rahat vermemektir. Şeytan azapta gerek. Sosyalistlik iddiasından vaz geçerlerse onlara söyleyecek sözümüz olmaz tabii. Ama kendilerine sosyalist dedikleri sürece rahat yüzü görmeyeceklerdir.)
Gezi karşısındaki başarısızlık rastlantısal değildir. Ayrıca Gezi, programatik bir ifadeye ve örgütsel biçime kavuşturamamış olmakla birlikte, Kürt hareketinden daha ileri bir programla ortaya çıkmıştır; bunu eğilim olarak dile getirmiştir diyoruz.
Modern ücretliler olan dekolteli kızlar yeryüzü iftarlarına koşarken, bizim dinle, giyimle işimiz yok diyerek devlet memuru ve Kemalist anaları babalarının Müslümanları gerici gören anlayışlarıyla aralarına sınır çekiyorlardı; Erdoğan’ın çekmek istediği çizgiye direniyorlardı.
Lice’deki olaylar üzerine Türkiye’nin en CHP’li ve Ulusalcı Kadıköy ve Beşiktaş gibi semtlerinde Lice için yürüyüş yaparak, Kürtçe sloganlar atarak, kimsenin diliyle de sorunumuz yok diyorlardı.
Kürt hareketi bu devrimci ve demokratik hareketi ya da bu hareketin temelini oluşturan modern ücretlileri bu yapısıyla kazanamaz.
Elbette, gücüyle, İŞİD’in yükselişi karşısında paniğe kapılmış Alevilerin, biricik alternatif olarak desteğini alabilir; benzer şekilde şehirli laik yaşam tarzındakiler çok sıkışırsa onların desteğini de alabilir.
Ama bir noktada takılır.
Ve gelen demokrasi değil; bir tür dengelere dayanan Bonapartist bir rejim ve bunca çelişkiyi bir arada tutacak şimdiki gibi güçlü bir devlet olur.
Şark’ın binlerce yıllık devleti bu sefer “devlet olmayan devlet” adıyla yenilenmiş ve tazelenmiş olarak tekrar egemenliğini sürdürmeye devam eder.
26 Haziran 2014 Perşembe
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...