1 Nisan 2014 Salı

Seçim Sonuçları ve Somut Öneriler

Seçim sonuçları demokratik özlemlere dayanan ama demokratik bir programdan yoksun demokratik olmayan bir muhalefet ve sosyal kazanımlara dayanan ama sosyal olmayan bir iktidar tablosu çizmiş bulunuyor.
Bu tablo aynen Gezi’de de görülüyordu.
Demokrasi her şeyden önce Ulusun ya da Devletin ya da Politik olanın sınırları ve tanımıyla ilgilidir.
Demokrasi her şeyden önce eşit yurttaşları ve onların haklarını varsayar.
Ama yurttaşlık, yani ulus, yani politik olan, yani devlet, Türklükle ve Sünni Müslümanlık ile tanımlanmışsa, orada demokrasiden söz edilemez; çünkü artık eşit yurttaşlardan süz edilemez.
Türk olmayan veya kendini öyle görmeyenlerden alınan vergilerle Türkçe eğitim zorunlu olarak sürdürülüyorsa. Hele bu dille sınırlı kalmayıp, ırkçı bir tarih anlayışıyla da destekleniyor ve her alanda fiili olarak uygulanıyorsa, orada demokrasiden söz edilemez.

Müslüman olmayan veya kendini öyle hissetmeyenlerden alınan vergiler ile her yerde zorunlu olarak Sünni Müslümanlık el üstünde tutuluyor ve destekleniyorsa, hatta onun normları ile diğer yurttaşların davranışları belirleniyorsa orada demokrasiden söz edilemez.
Demokratik bir parti veya hareket, her şeyden önce politik olanın Türklükle ve Sünni Müslümanlıkla tanımlanmasına karşı çıkmak; devletin dil ve din konusunda mutlak bir tarafsızlığını ve karışmazlığını; sadece eşitliği sağlamakla görevli olmasını savunmak zorundadır.
Bu da teoride ve fiiliyatta, her şeyden önce, Türkçenin resmi dil olmaktan çıkarılması; herkesin ana dilinde eğitim hakkı; bu hakkın yan sıra, sosyal, ekonomik ve politik hayatı kolaylaştırmak için ortak bir dile gerek olup olmadığına ve gerekiyorsa bunun ne olacağına tüm yurttaşların özgürce tartışarak demokratik bir şekilde karar vermesi şeklinde olabilir.
İkinci olarak Türk tarihi değil, bütün dillerden, dinlerden seçilmiş insanların ortaklaşa yazacağı; hiçbir dile, dine, soya, ırka hiçbir anlam ve imtiyaz tanımayan bir tarihin yazılması ve herkesin ana dilinde bu tarihi okumasıdır.
Bu fiilen dilin ya da Türklüğün (keza Kürtlüğün, Süryaniliğin, Çerkezliğin, Lazlığın vs.) kişilerin özel sorunu olması; politik bir anlamı olmaması; ulusun tanımıyla ilgisiz olması anlamına gelir.
Benzer şekilde bir demokratik hareket, Diyanetin kapatılması; Din derslerinin kaldırılması; Camilerdeki ezan seslerinin Müslüman olmayanların dikkatini çekmeyecek veya onları rahatsız etmeyecek dereceye düşürülmesi veya ateistlere, Hıristiyanlara aynı sıklık, süre ve güçle kendi inançlarına uygun olarak yayın hakkının olması, yani günde beş vakit ve aynı şiddetle Tanrı yoktur, diye yayın yapabilmesi veya kilise çanlarının aynı şiddetle çalınması gibi radikal değişiklikler anlamına gelir.
Demokratlık asgari olarak bu hedefleri ve bunlar için mücadeleyi gerektirir.
Hemen görüleceği gibi bugün Türkiye’de ve Kürdistan’da veya Ortadoğu’da, Rojava dâhil bunları açıkça ve net olarak savunan böyle bir hareket veya parti bulunmamaktadır.
Kürtlüğün veya Aleviliğin tanınmasını veya Türklük veya Sünni Müslümanlıkla aynı haklara sahip olmasını istemek demokratlık değildir. Aynı gerici milliyetçiliğin ve anti demokratik ulus anlayışının aynadaki aksidir.
Gezi’nin de, Seçimlerin de gösterdiği gibi, Muhalefeti oluşturan üç temel damar, aslında ulusun Türklük ve Sünni Müslümanlıkla tanımlanmasına birer direniş özelliği göstermektedir.
Kürt Hareketi (Yani BDP ve HDP) Türklükle tanımlanmış olmaya; “Laik Hayat Tarzındakiler” ve Aleviler, (yani CHP’ye oy verenler) Sünni Müslümanlıkla tanımlanmış olmaya karşı bir direnişi ifade etmektedirler.
Ancak bu direnişler yukarıda özetle ifade edilen, radikal demokratik hedef ve partilerden yoksun oldukları için birbirlerine karşı saflarda bulunurlar ve bir ortak demokrasi programı etrafında birleşemezler.
Yani dağınıklığın ve bölünmüşlüğün nedeni radikal olmamaktır.
Bu yönde tek deneme ve girişim Gezi’nin en hızlı günlerinde Gezi’nin demokratik karakterinin ortaya çıktığı günlerde görüldü (Lice Yürüyüşleri ve Yeryüzü İftarları).
Ama bu mesaj ve hareket, teori ve entelektüel bir hazırlıktan ve politik bir programdan yoksun olduğu için, fiilen buharlaşmış bulunmaktadır.
Seçim sonuçlarının gösterdiği şudur: Türkiye’de muhalefet demokratik bir programdan yoksun; demokratik özlem ve tepkilere dayanan bir muhalefettir.
Kürtler, Aleviler ve “Laik Şehirliler”in toplamı yüzde kırk civarındadır.
Ancak bunlar demokratik bir programdan yoksun oldukları için; sadece bölünmüş değildir; aynı zamanda birbirlerine karşı konumlardadırlar. Bu bölünüklük hem kültürel kotların farklılığından hem de iktisadi konumların farklılığından da beslenmektedir. (Alevilerin Kürt hareketine kuşkusu; Kürtlerin şehirlilerden tamamen farklı kültürel kotları, örneğin Gezi’de en basit oylamayla seçilecek delegeler bile kuşkuyla karşılanırken; Kürt hareketinin dokunulmaz ve tartışılmaz önderliği. Bunlar uyuşmaz kültürel özelliklerdir.)
Ancak bu demokratik özlemlerden kaynaklanan hareketler radikal bir demokratik program etrafında birleşmiş olsaydılar bile, yurttaşların yüzde kırkını aşamayan bir azınlığıdırlar ve Türkiye gibi devletin çok güçlü olduğu bir ülkede bırakalım iktidar olmayı; devletin yapısını değiştirme onu yıkıp; seçilmiş organlara dayanan ve bunların gerçek iktidarı elinde bulundurduğu gerçekten demokratik bir cumhuriyeti kurma şansları yoktur.
Bunun için Müslüman ve Türk Çoğunluğun yüzde doksanını oluşturan ama Türk ve Müslüman olduğu veya kendini öyle hissettiği için imtiyazlı olan ve dilinden, dininden dolayı kendini baskıya uğramış görmeyen emekçileri kendi yanlarına çekmeleri gerekir.
Peki, bu nasıl olabilir?
Elbette bir iktisadi kriz ortaya çıkmadığı; bu kesimin gelir ve yaşam düzeyinde bir gerileme olmadığı sürece bu kesimin bir arayışa girmesi; memnuniyetsizleşmesi beklenemez.
Zaten son seçimlerde AKP’nin aldığı % 45 oy (hatta MHP’nin % 15’lik oyları) bunu göstermektedir.
Ancak ürettiğinden çoğunu tüketen; büyüyen dış ticaret açıkları ile ekonomisini döndüren; son on yıldaki elverişli koşullarda bulduğu ucuz ve bol dövizleri üretici olmayan tüketimle harcayan Türkiye gibi bir ülkede bu krizler kaçınılmazdır.
İşte o zaman geniş Sünni ve Müslüman kesimler arayışa girerler. Bu arayış ille de demokratik özlemler ve harekeler biçiminde ortaya çıkmayabilir. Tarihin gösterdiği gibi, güçlü bir demokratik program ve hareket yoksa faşist veya faşizme benzeyen hareketlere de yol açabilirler.
Bu kesimi demokratik bir programa kazanmanın bir tek yolu vardır. Devletin pahalı, baskıcı, militer, bürokratik ve keyfi yapısına karşı demokratik pahalı, baskıcı, bürokratik ve merkezi olmayan ucuz bir devleti programlaştırmak ve bunun için mücadele etmek.
Bu devlet, keyfi, merkezi ve pahalı yapısıyla geniş Türk ve Sünni veya kendini öyle gören kesimleri de ezmektedir.
Bu kesimler AKP’yi veya Özal’ı tam da devletin merkezi ve keyfi yapısına karşı oldukları için desteklemişler ve iktidara taşımışlardı. Onlar da bunu yapmamışlar sadece birtakım yüzeysel düzenlemelerle yetinmişler ama dönemlerindeki ekonomik canlanma ve büyümelerle bu desteği stabilize edebilmişlerdi.
İşte bu keyfi, merkezi, pahalı, bürokratik, militer cihaza karşı; bunu yıkıp parçalamayı apaçık ve net olarak koyan bir program gelecek krizlerde ve arayışlara yönelmelerde bu geniş Türk ve Sünni Müslüman kesimlerin desteğini alabilir.
Ayrıca Ucuz, bürokratik, merkezi, militer olmayan bir devlet cihazı; çok geniş kaynakların, üretici olmayan tüketimden; yani askeri ve bürokratik harcamalardan alınıp üretici tüketime (tarım ve sanayi yatırımları) ve halkın refahına (hastaneler, okullar vs.) aktarılma olanağı yaratır.
Yani ekonomik büyüme ve zenginleşme dış kredi ve borçlarla değil; askeri ve bürokratik harcamalardan tasarruf edilebilecek muazzam fonlarla gerçekleştirilebilir. Unutmamalı ki, Kuzey ülkelerinin refahı veya savaş sonrasının Almanya ve Japonya mucizeleri her şeyden önce askeri ve bürokratik harcamaların küçüklüğü hatta olmayışı ile gerçekleşmişti.
Bu baskıcı, pahalı, bürokratik, merkezi, militer yapıyı parçalamayı acil görev olarak ve somut tedbirlerle öne koyan, böyle programı olan bir parti ya da hareket de yoktur.
Önce olduğu gibi, seçimlerden sonra da sorun şudur:
Ulusun Türklük ve Müslümanlıkla tanımlanmasına son verecek; pahalı ve baskıcı, militarist ve merkezi bürokratik devlet cihazını parçalamayı ve tüm iktidarın seçilmiş organların elinde olduğu; isterse bir köyün bile ayrılabileceği demokratik bir cumhuriyeti kurmayı açıkça savunan bir hareket; bir parti nasıl oluşturulabilir?
Kürt hareketi buna yatkın ama Kürtlüğün tanınması sınırını aşamıyor; hareketin “demokratik özerklik” sloganı bile merkezi bürokratik cihazların parçalanmasından ziyade, Kürtlüğün kendi kaderini tayin hakkı anlamına geliyor. Ve somut olmaktan çok uzak herkesin ne niyetine yerse onun tadını alabileceği soyut bir slogan.
Dolayısıyla Kürt hareketinin kendi gücü ve birikimiyle yukarıda söylenenler gibi bir programı ortaya koyabilme olasılığı görülmüyor. Hata hem burjuvazinin etkisi giderek artıyor; hem de küçümsenmeyecek bir bürokratikleşme de yaşıyor.
HDP ise Kürt hareketinin bu sınırlılıklarına küçük Türk sol örgütlerin bürokratik ve dogmatik ruhunu ekleyip var olanı bile iğdiş etmekten öteye gidebilmiş değil. Tüm seçim ve seçim öncesi davranışları bunun kanıtı.
Gezi, bu programın, bu özlemlerin ifadesi olduğunu gösterdi ama teorik ve entelektüel bir hazırlık ve örgütlenmeden yoksun olduğu için örgütlü biçimlere kavuşamadan buharlaştı.
Bu durumda ne yapılabilir?
Kimin ne önerisi var?
Bizim böyle bir programı tartışmaya sokmak; bunun için bir yayın çıkarmak ve/veya var olan örgüt ve yapılarda bir dönüşüm veya tartışmayı gündeme taşımak yönündeki tüm girişimlerimiz (Açılım, Köxüz, Radikal Demokrat ve diğer dergi girişimleri; Çatı Partisi, Demokrasi İçin Birlik Hareketi, halkların Demokratik kongresi, Sosyalist Yeniden Kuruluş örgütlenmelerindeki girişimler) tam bir başarısızlıklar ve yenilgiler serisidir.
Yenilen pehlivan güreşe doymazmış diye de yorumlanabilir ama yine de Seçimlerden sonra bu vesileyle BDP ve HDP’ye yine somut bir öneride bulunalım:
Bu yukarıda sıralanan sorunları tüm düzeylerde, tüm kamuoyuna açık, herkesin katılacağı tüm yayınlarda ve organlarda acık olarak sürdürülecek bir tartışma açmak ilk adım olabilir?
Bizim önerimiz bu?
Tabii sonucu şimdiden söyleyelim.
Duyulmayacak, görülmeyecek ve yapılmayacak.
Başka önerisi olan var mı?
Hatta sorunu yukarıda koyulduğu gibi koyan var mı?
Demir Küçükaydın

01 Nisan 2014 Salı

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...