7 Ocak 2014 Salı

Oya Baydar’ın Eleştiriye Cevabı

Bir iki gün önce Sayın Oya Baydar’ın “Cumhurbaşkanlığı Korkuluk değildir Sayın Gül” başlıklı yazısını konu eden ve eleştiren bir yazı yazmıştım.
Sayın Oya Baydar bir cevap ve karşı eleştiri yazısı yazıp yolladı. Eklediği kısa notta:
“ İstersen kendine sakla istersen sitede yayımla. Yayımlayacak olursan lütfen tam metin olsun, belli bölümlerini çıkartma.” diyordu.
Hem Sayın Baydar’ın cevap hakkı; hem de okuyucunun Sayın Baydar’ın görüşlerini bilme hakkı nedeniyle, aşağıda Sayın Oya Baydar’ın cevabını olduğu gibi yayınlıyorum.
Demir Küçükaydın, 07 Ocak 2014 Salı

Oya Baydar’ın Cevabı:

“Sevgili Demir,
Gezi yorumlarının tümünü okuyamadım, ama sitende son yayımlanan yazındaki devrimci radikalizmle kof slogan devrimciliği/radikalizmi konusunda yazdıklarına ve daha birçok noktaya içten katıldığımı yazacaktım ki “Oya Baydar’a açık mektup”un geldi. Tabii ki Açık Mektup’taki ağır ifadelerin ve hak ettiğimi düşünmediğim saldırın, Gezi yorumların hakkında düşündüklerimi zerre kadar değiştirmedi. Bu vesile ile, birçok konuda sana katıldığımı tekrarlamak isterim. Hocalık hakkına gelince, çok abartmayalım; boynuzun kulağı geçtiği gibi bazen öğrenciler de hocalarını aşarlar. Marksizm ve sosyalizm konusurda teorik olarak benden  ilerde olduğunu, konuyu tek uğraşın haline getirip derinleştirmeye çalıştığını düşünüyorum; bu yönünle de bana Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı hatırlatıyorsun. (Tutkulu ve çok uzun yazmak yönüyle de)
Mektubun beni 45 yıl öncesine götürdü. Sosyoloji bölümünün gece derslerinden seni, bir de Mehmet İncili’yi çok iyi hatırlıyorum. Gece derslerine devam eden öğrenciler emekçi-işçi kesimlerinden gelirlerdi çoğunlukla ve gündüz öğrencilerinden çok daha ilgili, çok daha dikkatli olurlardı. Ben ise kendimin de yeni yeni öğrendiğim (ve o zamanlar epeyce yüzeysel olan) Marksizmle, sosyalizmle ilgili bilgileri senin ve Mehmet’in gözlerinizin içine bakarak anlatırdım, çünkü orada karşılık bulurdum, ışıltı bulurdum. Sonra nice yıllar, nice olaylar geçti, nice bedeller ödendi, belki en fazla da sen... Bu yazdıklarım işi duygusallığa vurup birşeyleri yumuşatmak için değil; konuya gelelim:
Haksızlık ettiğini; ne düşündüğümü, hatta daha önce ne yazıp çizdiğimi kâle almadan, bir köşe yazısını bence hurufîce yorumlayarak hüküm biçtiğini, ceza kestiğini düşünüyorum. T24’te üç yazı önceki “Ne Cemaat ne Hükümet, çürümüş devlet” başlıklı yazımda, “Devlet aparatının parçalanmasını, devletin sönümlenmesini hedef alan Marksist-sosyalist teoride egemen sınıfların baskı aracı olarak tanımlanan devlet bugün de varlığını ve gücünü koruyor.” Satırlarından sonra, devletin ancak bir hizmet ve toplumsal örgütlenme aparatı olarak kabul edilebileceğini ifade eden bölümler var. Böyle de düşünüyorum, çünkü despotik, bürokratik, baskıcı, militer devlet parçalandığında yine de çeşitli fonksiyonları ve toplumsal ihtiyaçları gidermeye yönelik kurumları düzenleyici bir aparata ihtiyaç olacak. Senin daha da iyi bildiğin gibi, Marksizm hiçbir zaman bir toplumsal kaos teorisi değildi ve (burjuva) devletin parçalanıp tümüyle sönümlenmesinin ancak komünizmin bir dünya sistemi, bir yaşam tarzı, bir ahlak olarak yerleşmesiyle mümkün olabileceğinin ipuçlarını verdi bize. Sovyet deneyi ve sonraki “reel sosyalizm” uygulamalarının bize gösterdiği gerçek: burjuva devletinin (ya da arkaik başka bir devlet biçiminin) yıkılmasının sosyolojik bir antite olarak devleti ortadan kaldırmaya yetmeyeceği gibi, en az eskisi kadar despotik, bürokratik, militer bir devletin eskisinin yerini aldığı; yani devlete hakim olanların değişmesinden başka sonuç vermediğidir.
Çok uzun tartışmayı, bütün devlet teorilerini tarihsel pratiklerin ışığında yeniden değerlendirmeyi, ezberlerden kurtulmayı, yeni dünyanın yeni toplumsal örgütlenmelerinin nasıl olabileceğinin temrinlerini yapmayı gerektiren bir konu bu. Kendimi yeterli görmüyorum, ama bu yönde çalışmalar olduğunu biliyorum, biraz da izliyorum.
Özele geçmeden önce, açık mektubundaki, “Bırakın birbirlerini iyice gözden düşürsünler....o mekanizmayı ele geçirmek isteyen güçler arasındaki savaş bir demokratı üzmez, aksine sevindirir...” türünden görüşlerinin “Bırakın birbirlerini yesinler” mantığıyla örtüşmesine şaşırdığımı söyleyeyim. Çünkü hayat teoriden ibaret değil, bütün olup bitenler hepimizi, bütün halkı/halkları ilgilendiriyor; çünkü güçler arasındaki savaşta atla katır tepişirken olan aradaki eşeklere oluyor. 1917’de değiliz, devrimci durumun kimi unsurlarının varlığı, özellikle de yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği apaçık gerçekse de, yönetilenlerin çoğunluğunun yönetenlere ve bu devlete karşı olduklarını bilmem iddia edebilir miyiz! Birbirlerini gözden düşürmeleri hiç umurumda değil ama bu dalaşta kurumların iyice çeteleşmesi, demokrasi kırıntılarının bile ortadan kalkması umurumda. Çünkü, hepimizin asıl çıkmazı, iktidara aday bir gücün ne halihazırda ne de yakın gelecekte ufukta görünmemesi. Devrimci durumun devrime varmasının olmazsa olmaz “iktidarı almaya hazır ve aday” gücün varlığı koşulunun gölgesinin bile bulunmaması.
Bana yönelik eleştiriyi çok aşan, yer yer kişi yıpratmasına, saldırıya varan satırlarına gelince:
“ Bırakalım bir sosyalisti, tutarlı bir demokrat olmanın koşulu ulusu bir dille, dinle, kültürle, tarihle, v.b tanımlayan bugünkü baskıcı, pahalı, bürokratik, militer, merkezî cihaz yıkılmadıkça veya parçalanmadıkça demokrat olunamayacağını kabul etmektir” satırlarına atıfla, bu kaddar şiddetli ve celalli üslup kullanmasam da her yazımda ve sözümde özde bundan başka bir şey düşünüp savunmadığımı hatırlatmak, bilmiyorsan da bildirmek isterim.
Sana birşeyler öğrettiğimi söylüyorsun, teşekkürler; ama galiba insanları, fikirleri kendi kafanda biçtiğin yere göre, söylemedikleri, düşünmedikleri şeyleri onlara atfen değerlendirmemek gerektiğini öğretememişim.
Sosyalistlik iddiasına gelince; sosyalistlik bir iddiadan ibaret değil, bir sistem olmanın yanısıra öncelikle bir ahlâk ve insanî-vicdani bir duruştur bana göre. Bu duruşumu da sen dahil kimsenin değerlendirmeye, yargılamaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Fikirleri tartışmak başkadır kişiliği tartışmak başka.
Kendimi amasız demokrat ve özgürlükçü sosyalist olarak tanımlıyorum müsaadenle. Böyle olduğum için de “proletarya diktatörlüğü de diktatörlüktür” diyorum ve “sıkı devrimci”lerden eleştiri/hakaret görüyorum. Böyle olduğum için “Vesayetçi, darbeci, militarist devlete karşıyım, darbeciliğe karşıyım” diyorum ve darbeci ulusalcı kesimlerden hakaretlere maruz kalıyorum. “Var olan durumu çürümüş, çeteleşmiş devletin krizi” olarak nitelediğimde de senden ağır ithamlar duyuyorum. Çünkü çoğumuz kendi doğrularımızdan başka doğru tanımıyoruz ve demokratlığı da sosyalizmi de kendi kişilik paradımızı görkemli kılmak için araçsallaştırıyoruz.
Bir de özür dilemeye çağırman var ki, kimden, ne için? Kürt halkının ve Kürt siyasal hareketinin yanında yer aldığım için mi? Kemalist oligarşik vesayetin, darbeci zihniyetin karşısında olduğum için mi? Sosyalizmin ezberlerden kurtulması, kaynaklarındaki değişim, yenileşmeye, somut durumun somut tahlili ilkelerine uygun gelişmesi üzerine kafa yorduğum için mi? Benden farklı düşünene de kulak verdiğim, dogmatik olmadığım ve farklı düşündüğü için kimseye hakarete kalkışmadığım için mi?

Böyle olduğum için çevreme verdiğim huzursuzluk nedeniyle gerçekten özür dilerim.”

Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...