15 Ocak 2014 Çarşamba

Nazım’ın Doğum Günü Vesilesiyle Değişik Bir Anma (Nazım Hikmet’in Irkçılığı - Bir Metin Analizi)

Bugün Nazım Hikmet’in değum günü. Yel değirmeni Dayanışmasındaki arkadaşlar doğum gününde Nazım Hikmet için bir anma planlıyorlardı. Ancak önce 17’si sanıyorlardı, sonra bugün, yani 15’i olduğu ortaya çıktı ve bir Nüfus Cüzdanı ile belgelendi.
Gün önemli değil. Muhakkak ki bir şekilde anılacak. Biz de bu anmaya alışılmadık bir küçük katkı sunalım. En iyi niyetli ve mücadeleci sosyalistlerin bile nasıl farkına varmadan pek ala ırkçılığı savunup dışa vurabileceklerini Nazım Hikmet’in bir şiirinin analiziyle göstermeyi deneyelim.
 Aşağıdaki metin çok başka bir bağlamda yazılmıştı. Hikmet Kıvılcımlı ile Kürt Ulusal Hareketinin karşılıklı etkilerini incelediğimiz bir yazıydı. Orada Nazım Hikmet’in hem Kıvılcımlı’dan hem de Kürtlerden söz eden bir şiiri konuyu ve yaklaşım farklılıklarını göstermek için ilginç bir örnek sunuyordu. Bu nedenle Nazım’ın yiirini analiz konusu yapmıştık.
Bütünlüğün bozulmaması ve Nazım’ın şiirinin ayrı bir metin olarak yazılmamış olması nedeniyle yazının tamamını yayınlıyoruz. Elbet sonuç biraz şaşırtıcı ve şok edici. Kabullenmesi de kolay olmayabiliyor. Ama bu bizzat bizler için bir uyarıcı olmalı. Şimdi burada o yazıyı başka bakış açılarına bir kapı açması için tekrar yayınlayarak Nazım Hikmet’i anıyoruz hepimiz gibi o da yaşadığı dünyanın bir insanıydı.
Bu vesileyle Kıvılcımlı’yı da kayırmış olmamak için bir anekdot. Bir tarihte hapisteyken Türkçe bilen ve  Kıvılcımlı’yı okuyan bir Arap, onu arapçaya kazandırmak için çevirmeye niyetlenmişti. Sonra birgün geldi. “Çevirmikten vaz geçtim. Kıvılcımlı  da ırkçıymış” dedi. Niye dedim: beksene dedi. “Anladıysam Arap olayım”, “Arap saçına döndü” diyor diye sözleri gösterdi. Ne yaptıysam aksine inandıramadım.
Kimbilir gelecekte yaşayanlar için bizler de hangi yanlışları yapıyoruz. Bilmiyoruz.
15 Ocak 2014 Çarşamba.
Demir Küçükaydın

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Kürt Ulusal Hareketi

Hikmet Kıvılcımlı bundan otuz yıl önce öldü. Kuzey Kürdistan’daki Kürt ulusal hareketi ise seksenlerin ortasından itibaren gerçek bir kitlesel politik hareket olarak ortaya çıktı. Bunların arasındaki bir ilişkiden söz etmek ve bu ilişkiyi incelemeye kalkmak saçma değil mi?
Kıvılcımlı ve Kürt Ulusal Hareketi, bunların ilişkisi olarak değil, Kıvılcımlı’nın “Kürt Sorunu”ndaki görüşleri olarak da ele alınabilir. O zaman da ortaya çok karışık bir tablo çıkar.
Örneğin, Kıvılcımlı 1930’larda Kürdistan’ın sömürge olduğundan, ayrı bir Kürdistan Komünist Partisi kurulmasından söz eder. Ama aynı Kıvılcımlı daha sonra, gerek otuzlu yılların legal yayınlarında gerekse ellili yıllardaki politik çalışmalarında Kürtlerden hemen hemen hiç söz etmez. 1950’lerde kurduğu ve yönettiği Vatan partisi Programı’nda ulusların kendi kaderini tayin hakkından, ilke düzeyinde olsun söz yoktur. Aynı durum altmışlı yıllarda da sürer, 1930’larda Kürdistan’ın sömürge olduğundan söz eden Hikmet Kıvılcımlı, 12 Mart öncesi günlerde, bir konferanstan sonra kendisine Kürt sorunu hakkında görüşlerini soran dinleyiciye, bu konuda konuşmaya “maçam sıkmıyor” der.
Görüldüğü gibi ortada ilk bakışta son derece çelişkili tavırlar vardır. Bu tavırlar gerçekten çelişkili midir? Eğer çelişkili değilse niçin böyle görünmektedir; bunun nedeni nedir? Kıvılcımlı’nın Kürt sorunu ve ulusal sorun hakkındaki görüşleri mi değişmiştir? Değişmişse bunun nedeni nedir? Değişmemişse nasıl oluyor da böyle birbirine zıt tavırlar ortaya çıkıyor?
Bu ve benzeri birçok soru bulunmaktadır. Ve işin ilginci ilk bakışta her şey Kıvılcımlı’nın aleyhine gibidir. Kıvılcımlı’nın Kürt ulusal hareketi üzerindeki bir etkisinden söz etmek Jüpiter’in çekim gücünün dünyadaki etkilerinden söz etmek gibidir. Bu pek ala ihmal edilebilecek bir etki gibi görünür. Üzerine kafa yormaya değmez pratik bakımdan. Ayın etkisi diyelim, yol açtığı med ve cezirle, bir çok limanda gemilerin giriş çıkışları dolayısıyla dünya ticaretinin yürümesi bakımından muazzam bir pratik öneme sahiptir. Ama Jüpiter’in çekim gücünün dünya üzerindeki etkilerinin böyle bir pratik önemi yoktur ilk bakışta.
Hele ki,  geçen yüz yıla ait, o dünyanın sorunlarını tartışmış bir Kıvılcımlı’dan geleceğe bakan Kürt hareketinin alabileceği ne bulunabilir? Bu konuya kafa yormaya değer mi?
İlk bakışta böylesine anlamsız ve politik pratikten uzak olan bir konu olan Kıvılcımlı ve Kürt Ulusal Hareketi ilişkisi, gerek Kıvılcımlı’nın bu hareket üzerindeki etkisi, gerek Kürt sorunu karşısındaki tavır alışları bakımından derinliğine incelendiğinde, ortaya görünenin tam zıttı bir ilişki çıkar
Eğer benzetmemize bağlı kalırsak bunu şöyle açıklayabiliriz. Jüpiter’in çekim gücünün gerçekten bu günkü dünyadaki yaşam üzerindeki pratik etkisi ayın etkisi gibi değildir ve pratik olarak ihmal edilebilir. Ama biraz derine girilince, yeryüzünde “yüksek” canlıların ortaya çıkmasının Jüpiter’in varlığı sayesinde gerçekleştiği görülür. Jüpiter, güneş sisteminin en büyük gezegeni olarak muazzam çekim gücüyle, kocaman bir elektrik süpürgesi gibi, bir çok büyük meteoru kendine çekmekte ve bunların sıkça dünyaya çarpmasını engellemektedir. Bu da dünyaya meteor çarpmalarının arasını bir kaç yüz bin yıldan bir kaç yüz milyon yıla yaymaktadır. Bir kaç yüz bin yılda bir dünyaya büyük meteorlar çarpması durumunda, canlıların yeni koşullara gerekli adaptasyon sağlaması için gerekli zaman yetmeyeceğinden, eğer bir canlı hayat ortaya çıkmışsa bile, bu çok basit biçimlerle sınırlı kalırdı. Ama bir kaç yüz milyon yılda bir çarpan meteorlar ise genellikle canlıların evrimindeki en önemli atılımların itici gücü olmuşlardır. Yani İnsan türünün ortaya çıkması bir bakıma o etkisi pek ala ihmal edilebilecek Jüpiter sayesinde mümkün olabilmiştir.
İşte Kıvılcımlı’nın etkisi bu türden, Jüpiter’in yeryüzündeki hayatın gidiş yönünü etkilemesi türünden bir etkidir. Derinden derine işleyen, ilk bakışta hiçmiş gibi görünen ama ona niteliğini veren, uzun vadeli bir etki. Bu bakımdan incelenmeye değer. Bu bizlerin sadece Kıvılcımlı’yı değil, Kürt hareketini de daha iyi anlamamızı sağlar. Ve işin ilginci, daha ilerde görüleceği gibi, bu etki halen de sürmektedir.

Kürt Ulusunun ve Kürt Hareketinin Kıvılcımlı Üzerindeki Etkisi

Kıvılcımlı’nın Kürt hareketi üzerindeki etkisinden önce, Kürtlerin ve Kürt Ulusal Hareketinin Kıvılcımlı üzerinde bir etkisi vardır.
Kıvılcımlı tipik bir balkan göçmeni batı Anadolulu bir aile ve çevrenin insanıdır. Ama bir sosyalist olarak kaderi, bir bakıma Kürt halkının kaderiyle de birleşmiştir. Kemalizm Türkiye’de Sosyalistlerin kaderini Kürtlerin kaderine bağlamıştır. İlk Takriri Sükun Kanunu, bir Kürt isyanı olan Şeyh Sait İsyanı üzerine çıkarılır ve toplumsal olası her türlü muhalefet odağını bastırmak için kurulan terör rejiminin kılıcı “İstiklal Mahkemeleri” Kürtlerin yanı sıra o zamanın Türk sosyalistlerini de cezalandırır. Bu, adeta sosyalist hareketle Kürt  hareketinin kaderlerini birbirine bağlar. Bu cezalandırılanlar arasında Kıvılcımlı da vardır.
Benzer şekilde Kıvılcımlı 1929 yılında “Ameleden adamları iktidara getirmek”ten İzmir’de tutuklanır. Aynı tarihte Ağrı İsyanı olur. Bu bir bakıma modern Kürt Burjuvazisinin ilk planlı isyanıdır. Kıvılcımlı’nın Elazığ’da bulunduğu dönem, bu isyanın ezildiği ve etkilerinin muhtemelen, Elazığ Cezaevi’nde de duyulduğu bir dönemdir.
Daha sonraki yıllarda “1929 Tevkifatı”ndan sonra en önemli ilk sistematik ve büyük eserini yazdığı ve Marksizm’i incelediği yer, Elazığ’dır ve o zamanlar Elazığ ‘ın Kürdistan’daki konumu, şimdiki Diyarbakır’ın konumu gibidir. Kendisi bunu kısaca söyle anlatıyor:
“İzmir’de? “Ameleden adamları iktidara getirmek” suçu. 4 yıl, 6 ay, 15 gün... Siverek yerine: Afyon – Konya – Adana – Müslimiye – Maroin – Diyarbakır yoluyle: “Elaziz Kürdistan’ın Payitahtıdır” ve “Alfabesinden cebr’i alasına değin” sosyalizm...”
Kıvılcımlı, burada ilk büyük sistematik eseri olan Yol’u yazdığı gibi, aynı zamanda herhalde daha sonra otuzlu yıllarda yapacağı legal yayınlardaki çevirileri de yapmış olsa gerektir. Ölümünden az önce yazdığı anılarında şöyle diyor:
Elazığ Cezaevi’nde “Benim, Marksizm-Leninizm’i ‘Alfabeden başlayıp cebr’i alasına dek’ etüd etmem; hem altı nüsha yazılı on kitabı Türkçe’ye kazandırmam; ayrıca beş on kitapla da, Türkiye’nin orijinal ilişkilerini işlemem; derslerden başka ‘Zından’çadlı hapishane gazetesinde çocuklara eksersiz yaptırmam... nice ‘partili’ erbab kişileri çileden çıkartmıştı.” (Kim Suçlamış, s.132)
Yani Kıvılcımlı Marksizm’i sistematik olarak etüt etme ve Türkiye’de devrimin Teori, Program, Strateji, Taktik, Örgüt sorunlarını ele aldığı, hala benzeri yazılamamış  ve aşılamamış ilk büyük eserini yazma işini Kürdistan’da, o zaman Kürtlerin deyişiyle “Kürdistan’ın payitahtı” Elazığ’ın Cezaevi’nde yapar.
Yol’un 1979’da yapılan baskısında Kıvılcımlı’nın o zamanki mahalli Kürt kıyafetiyle Elazığ Cezaevi’nde çekilmiş bir resmi bulunmaktadır. Bizzat bu fotoğraf, bu dört yılı aralarında geçindiği Kürtlerin ve Kürdistan’ın Kıvılcımlı üzerindeki derin etkisini gösterir. Kıvılcımlı Kürt Ulusal Hareketini etkilemeden önce, Kürtler ve Kürdistan Kıvılcımlı’yı etkilemiştir.
Bu etkinin nasıl gerçekleştiği konusunda ortada fazla bir bilgi yoktur. Ancak, bu satırların yazarı, bir çok kez, “Kürt Sorunu” söz konusu olduğunda, Kıvılcımlı’nın, “ben orada yaşadım, bu sorunu bilirim” dediğini doğrudan ve dolaylı olarak bir çok kez duymuştur. Bu şunu gösterir: Kıvılcımlı, sorunu tanımasını, bilmesini orada yaşamış olmasıyla ilişkilendirmektedir. Şu kitabı okudum gibi bir söz etmemekte, bağlantıyı oradaki yaşamışlığı üzerinden kurmaktadır. Bu yaşamın Kürt Sorununu tanıma bakımından tayin edici önemde olduğunu ifade etmektedir.
Kıvılcımlı’nın bu yaşamı hakkında bulduğumuz tek bilgi, Kerim Korcan’ın anlattığı bir olaydır. Harbiye Kazanı adlı kitapta Kerim Korcan, şöyle bir olaydan söz etmektedir:
Önce tütün işçisi Abbas’tan sonra da Dr. Hikmet’in kendisinden dinlemiştik. Elazığ Mahpushanesini mezar yapmak istemişlerdi ona. Evet böyle tuzaklar, daha nice nice arkadaşlara kurulmak istenmiştir değişik yörelerde. Ama Hikmet Bey’inki başkaydı, feci şekilde acıydı, kanlıydı. Bilir misiniz bazan sisli, namussuz bir hava basar mahpushaneleri; bela aç kurt gibi vahşi gözlerini patlatarak dolaşır koğuş koğuş, dolaşır meyden meydan. Yasalar, yönetmelikler tozlu raflarda uslu uslu uyurken, uyutulurken sinsi bir emir duyulur  -vereni belli değil- alttan alttan. Uzaktan mahkumların tüylerini diken diken ederken can alacak bıçak gibi şöyle sözler duyulur: ‘Vurun devlet, millet hainidir. Vurun, koman, katli vaciptir. Vurun emir yüksek yerden gelmiştir!’
“Bu sözler sinsi, öldüren zehirli bir gaz gibi yayılırken biri gelip demiştir telaş içinde: ‘Doktor, Doktor, seni acele Müdür Bey çağırır!’ Biri hasta mıdır, ne oldu? Hikmet bey kalkmıştır yerinden. Ne olup, ne gittiğini bilmemektedir, bir şeyden kuşkulanmamıştır. Aslında her şeyin belirsiz olduğu bu yerde, şüphe de anlamını yitirmiş, gereksiz bir duygudur zaten.
“Kanlı gözleri kinle kızarmış; satılık, aşağılık Kuduz Kadir derler biri dolaşır o anda oralarda. Belki bir yerlerde kulağı burulmuş. Baksanız ölü eti yiyen sırtlandan ayıramazsınız. Nerdense eline geçirip, arkasında özenle sakladığı bir kütükle tam Doktor Müdüriyete çıkmak içinkuzuluk kapısına eğilirken aniden kaldırıp kütüğü beline indirir sırtlan. Sendeler, düşer Doktor. Belki de başını parçalamayı kurmuştur saldırgan? Vay vay, vay, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın zaman zaman baktığı o sessiz, içinden pazarlıklı hasta bu mudur? Kıyılır mı ulan bu yüce fikir-eylem adamına?
Belki bu alçakça bir saldırıdır, kanlı bir pusudur, kalleşçe yol kesmedir, belki de bir fısıltıdan, yüreklendirmeden güç kuvvet almıştır kanlı pusucu... Yüzlü yüzlü haykırmıştır: ‘Allah devletimizi, milletimizi payidar etsin, bismillah, yaptığıma pişman değilim!’ demiştir. Aradan çok geçmeden yetişmiştir içeriden Doktor’un arkadaşları, bu ani patlamaya. Kuduz köpeği sille, tokat, tekme, kıyasıya dövmüşlerdir. Bir kişi bile arka çıkmamıştır o namussuza. Haykırmıştır doktor’un arkadaşları, yaralı revire kaldırılırken: ‘Nasıl kıydın ulan böyle bir halk savaşçısına!’ “ (Kerim Korcan, Harbiye Kazanı, s.58)
Yazar Emin Karaca, bu olayı Nazım Hikmet’in de Memleketimden İnsan Manzaraları adlı uzun şiirinde, “Mahkum Halil” adlı kahramanın başından geçenler bağlamında, ki bu tip bir çok yönleriyle Hikmlet Kıvılcımlı’dır, anlattığını belirtmektedir.
Nazım’ın şiirinin bu olayı ele alan bölümü de şöyledir:
“Ve şarkta
akrepleri, toprak koğuşları, karpuzlarıyla ünlü hapishanede
Halil’in üstüne uşaklarını saldırdı Kürt beyleri
Ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil
Aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını”
(Aktaran Emin Karaca, Nazım Hikmet’in şiirinde Gizli Tarih, s.22)
Gerek Korcan’ın zengin imgelerle dolu anlatımı, gerek Nazım’ın şiiri, olay hakkında çok az bilgi veriyor. Nazım’ın şiirinde, bele inen odun dışında her şey hayal gücünün ürünü. (Bu da normaldir ve eleştiri konusu olamaz, çünkü bir sanat eseri söz konusudur. Onda önemli olan gerçekliği imgelerle verebilmektir.) Örneğin, Karpuz ve Akrepleriyle ünlü yer Diyarbakır’dır ama, olay Elazığ’da geçmiştir. Kıvılcımlı’nın üç kişinin kafasını yarması olayı yoktur. Ve de Nazım olayı, Kürt Beyleri’nin tezgahladığında söz etmektedir. Korcan’da ise böyle bir ima bulunmamakta, daha ziyade İdare’ye bağlanmakta ama bu konuda bile kesin bir şey söylememektedir.
Ancak eğer Korcan’ın anlatımında, Kıvılcımlı’ya vurduktan sonra Mahkum’un söyledikleri göz önüne alınacak olursa, bu sözler, tipik devlete yaranarak bu olaydan çıkar sağlayan lümpen tipini çağrıştırmaktadır.
Her ne olursa olsun, Korcan’ın anlatımından çıkan, Kıvılcımlı’ya bu suikastın, Kürdistan’ın bir şehri olan Elazığ’ın hapishanesinde olması dışında, Kürdistan veya Kürtlerle ilgisi yoktur. Orada geçmesi rastlantısaldır. Her hangi bir başka cezaevinde de geçebilecek bir olaydır. Ama Nazım’ın anlatımında, olayın Kürdistan’da geçmesi rastlantısallık değil, olayın nedeni veya zorunlu bir koşuluymuş gibi koyulmaktadır. Bu farkın sanıldığı kadar masum olmadığını görelim.

Biraz da Metin Çözümlemesi

Şimdi, bu iki metni, gerçekle ilişkileri bakımından değil, ama olayın geçtiği yer Kürdistan olduğundan, olayı anlatışı bakımlarından ele alalım.
Kerim Korcan’ın anlattığı biçimde, olay pek ala herhangi bir Anadolu veya İstanbul hapishanesinde bile geçebilir. Olayın Kürtler veya Kürdistan’la ilgisi bulunmamaktadır. Kürdistan’da bir cezaevinde geçmesi rastlantısaldır.
Türkiye’de biraz cezaevinde yaşamış herkes bilir ki, Cezaevlerinde idarenin bilgisi dışında kuş uçmaz. İdareler cezaevlerini, tıpkı devletin Kürdistan’da zorla yaptığı ve dayattığı gibi, kendi yaratıp beslediği cezaevi ağaları aracılığıyla yönetir ve hatta mümkünse bir kaç ağa arasında rekabet ve çekişme yaratarak, kendine karşı her türlü birleşmenin yolunu tıkar.
Kerim Korcan’ın Arap Kadir’i anlatan Linç adlı, daha sonradan filmi de yapılan romanı bu işleyişi çok güzel anlatır ve bu mekanizma aracılığıyla Cezaevi idaresince hazırlanan bir linçi anlatır.
Eğer Cezaevi idaresince planlanmış ise, Kıvılcımlı’nın başına gelen benzer bir durumdur. Başka cezaevlerinde de benzer durumlarla karşılaştığını biliyoruz.
(Burada kişisel bir bilgimi aktarayım. Anadolu’da köylü mitingleri örgütlemeye giden Dev-Gençli arkadaşlar, bir köyde, Kıvılcımlı’yı tanıyan, onunla hapis yatmış, sosyalizm sempatizanı yaşlı bir köylüyle tanışırlar. Daha sonra bir vesileyle Kıvılcımlı’yla bir konuşmada, bu kişiden söz ederler. Kıvılcımlı hemen hatırlar ve onunla dost oluşlarını anlatır. Bu kişi bir koğuşta ağır mahkumdur ve yatağı pencerenin yanındadır. Kıvılcımlı bu cezaevine geldiğinde onun koğuşuna verilir ve Kıvılcımlı daha koğuşa girmeden, bu ağır mahkumun yatağı gardiyanlarca pencere kenarından alınıp orası Kıvılcımlı için ayrılır. Burada hedef açıktır, bu mahkumun Kıvılcımlı’ya kendisini güzel yerinden ettiği için husumet duyması ve işleyecek bir yara açmaktır. Kıvılcımlı koğuşa girince, ortadaki garip havayı sezer ve ağır mahkumu eski yerine davet eder. Hem idarenin oyununu bozar hem de güçlü bir destek sağlar. Muhtemelen daha böyle başkaca olaylar da vardır.)
Cezaevi idarelerinin bu tezgahlarının en güzel anlatımlarından biri olan linç romanının kahramanının adı da, garip bir rastlantı, Kadir’dir. Daha da ilginci şudur. Kıvılcımlı’nın beş on kadar da romanı bulunmaktadır. Bunlar yeni Türkçe’ye çevrilip yayınlanmayı bekliyorlar. Bu romanlardan birinin adı da Kadir’in Kaderi’dir. Bu Kadir, ile Kerim Korcan’ın Linç’indeki Arap Kadir veya Elazığ’da Kıvılcımlı’ya saldıran Kuduz Kadir arasında bir ilişki var mıdır? Kıvılcımlı kendine saldıranı bizzat bir “kader kurbanı” olarak inceliyor olamaz mı bu romanında? Yoksa bütünüyle bir rastlantı mıdır? Bu incelenmeye değer bir konudur.
Tekrar edelim, Kerim Korcan da, olayı zengin imgelerle anlatıyor. Kerim Korcan’ın anlatımında idarelerin bilinen sinsi tezgahlarıdır anlatılan. Burada Kürdistan’da olup olmamanın bir anlamı yoktur. Türkiye’nin hapishanelerinin evrensel bir özelliği anlatılmaktadır.
Şimdi, Nazım’ın anlatımına gelelim. Elbette, burada bizim anlatmaya çalışacağımız şey, Nazım’ın olayı değiştirmesi değildir. Hatta olay, tamı tamına Diyarbakır’da geçmiş, “Kürt Beyleri”nce planlanmış olsa bile, bu olayın anlatılışında, imgelerin seçilişindeki bilinçsiz imalar incelenecektir. Tam da bu bilinçsiz imalar, bize hem Türkiye Komünist hareketinin Kürt sorunu karşısındaki Körlüğünü ve ırkçılığını, hem de Kıvılcımlı’ya Kürtlerin etkisini anlama olanağı sunabilir.
Nazım’da ise, Korcan’ın aksine, Olayın Kürdistan’da geçmesi, rastlantısal bir durum olmaktan çıkmakta, olayın, yani suikastın kendisiyle zorunlu bir ilişki içine sokulmaktadır.
Anlattığı tema ile bu zorunlu ilişki arasında hiç bir zorunlu bağ da yoktur. Anlatılan Halil’in birbiriyle en ilgisiz ve çelişik gibi görünen eylemleri hep aynı rahatlıkla yapmasıdır. Burada kendine güvenen, kendisiyle barışık bir kahramanı anlatmak söz konusudur. Halil’in hep aynı rahatlıkla açlık grevine yattığından, aynı rahatlıkla işkencede dayandığından vs. söz etmektedir. Bu rahatlığı açıklamak bakımından, Kürt, şark, akrep imgelerinin bir kaçınılmazlığı ve zorunluluğu yoktur. Pek ala, Korcan’ınki gibi imgeler kullanılarak da, bir suikast sırasında aynı rahatlıkla kafa kırmaktan söz edebilir. Nazım’ı Kürt, şark, Akrep imgelerini, konunun kendisi kullanmaya zorlamamaktadır. Keza burada gerçeğe bağlı olma kaygısı da rol oynamamaktadır. Gerçek bakımından ortada ne Kürt Beyleri, ne onların uşakları, ne Karpuz ne Diyarbakır vardır. Aksine Cezaevi idaresi veya ona yaranmak isteyen bir Lümpen.
Burada şu ortaya çıkıyor, Nazım’ın olayı anlatışında onun Kürdistan’da geçmiş olması dışında hiç olguya değer vermemektedir. Ama Korcan’ın anlatımından bildiğimiz ve Türkiye’de cezaevinde yatan herkesin de bildiği gibi, bu tür olayların Kürtlerle veya Kürdistan’la ilgisi yoktur. Her hangi bir cezaevinde olabilir ve daima idarelerin bilgisi ile olurlar.
Ve cezaevlerinde yatanlar bilirler ki, bu gibi işler, her hangi bir değer yargısı olmayan, daha ziyade şehirli, toplumsal tüm bağlarından kopmuş, Lümpen kişiliklerce yapılır. Aksine, aşiretlerden gelenler, köylüler, Lümpen değildirler. Kendilerine göre çok güçlü bir şeref kodeksleri vardır ve bunda hele Devlete karşı çıkmış politik bir insana arkadan vurarak Devlete yaranma pek olacak bir şey değildir. Yani eğer gerçek toplumsal ilişkilere bakılırsa, Nazım’ın “Kürt Beyleri”, dedikleri bu tür suikastlara karşı daima güçlü bir korunma sunarlar sol mahkumlara.
Şimdilik konumuz bakımından bunu bir yana bırakalım. Ama Korcan’ın vurguladığı gerçek, yani bu işlerin ardında hep cezaevi idarelerinin olduğu gerçeği, Nazım’ın şiirinde yok olmaktadır. Türkiye’nin toplumsal gerçeğini, insan manzaralarıyla açıklayan bu şiirde, gerçek tam tersi gösterilmektedir. Bu insan manzaralarında, Artık devlet ve onun memurları yok, kalleş tezgahlar kuran Kürt beyleri vardır. Memleketimden İnsan Manzaraları’nın manzarası budur.
Kürt, Şark kavramları, uşaklar, beyler, tezgahlar, akrepler, toprak koğuşlar ve karpuzlarla bağlantılı olarak ele alınmaktadır. Nazım’ın eserlerinde Kürtler ve Kürdistan’dan hemen hemen hiç söz edilmez. Edildiği nadir pasajlardan biridir yukarıdaki satırlar. Ama burada da, bir komüniste yapılan sinsi bir komplo bağlamında söz edilmektedir.
Kürt Beyleri, sözüne tekrar dikkat edelim. Bir komünist açısından, beylerin beyliği onların antik bir egemen sınıf olmalarıyla ilgilidir. Onların Kürt, Türk, Arap vs. olmalarının önemi yoktur. Ama egemen ulustan biri için, beylerden söz ederken, feodal bey yerine Kürt sıfatını kullanmak, Kürt sözcüğünü bilinçsizce de olsa olumsuz bir içerik ve çağrışımla doldurmak demektir. Egemen ulustan kişiler, hele sosyalistler, ezilen ulusa karşı olağanüstü hassas olmak zorundadırlar. Yani “Kürt Beyleri”nden söz ediliyorsa bile, beyliği Kürtlüğe bağlayan bir ifadeden kaçınmak, beyliğin aksine Türk egemenleriyle, Türk devletiyle bağlarına, onun sömürücü niteliğine, evrensel niteliğine vurgu yapmak gerekir. Ama Nazım’ın yaptığı tam tersidir. Evrensel bir olumsuz kategoriyi,.bir antik egemen sınıfı, Kürtlüğe bağlamaktadır. Sanki o beyler Türk Beyi, Çerkez Beyi olsalar farklı davranacaklarmış gibi, Kürt Beyi oldukları için öyle davranıyorlarmış gibi koymaktadır.
Çok açıktır ki, burada, en büyük sosyalist Türk şairinin düşüncesinin en ücra köşelerine kadar işlemiş, bir sömürgeci ve ırkçı tavrın izleri, onun bilinçsiz imgelem çatlaklarından dışarı sızışı vardır. Son yıllardaki bütün araştırmalar göstermiştir ki, bu tür kullanımların hiç biri rastlantısal değildir ve içe işlemiş gizli ve derin bir milliyetçiliğin veya ırkçılığın dışa vurumudur. Bu konuda gerek Kadın hareketinin gerek siyahlar hareketinin dinamizminden beslenmiş çok güçlü ve yaygın bir literatür vardır.
Nazım pek ala, bu antik egemen sınıf olan beyleri tanımlayıcı bir sıfat olarak, başka bir şey de kullanabilirdi, örneğin “Kuzgun bakışlı mahpushane ağaları” gibi bir imge de kullanabilirdi. Sadece gerçeği daha doğru vermiş olmaz, memleketten daha aslına uygun bir insan manzarası çizmiş olmaz, ama aynı zamanda ırkçı ve sömürgeci olmayan imgeler ve ifadeler kullanabilirdi. Bu onun  anlatmak istediği, rahatlık imgesini de zerrece bozmazdı. Ama Türkiye’de ezilen bir ulusun adını bu feodal beylerle bağlantı içine sokarak, aslında, beyleri değil, o ulusa ilişkin bir yargı üretmektedir. Yani Kürdistan’da uşakları olan, komünistlere komplolar kuran beyler olduğu yargısı. Kürdistan’da bunların olup olmadığı bile değildir sorun. Olsa bile, egemen ulusun Komünistine düşen, Kürtlerin beylerinden değil, Türk egemenlerden söz etmektir. O beylerin Kürtlüğünü vurgulamak değil, aksine Kürtlüğe ihanetini, Türk işbirlikçiliğini vurgulamak olabilir. Hatta onları bile suçlamadan, buna zorlandıkları için, Türk devletini ve egemen sınıflarını vurgulamak olabilir. Nazım’ın yaptığı ise bunun tam tersidir.
Tekrar edelim.
1) Nazım olayı anlatırken, gerçekliğe hiç uymaz bir biçimde, idare ve devletle olan bağı yok etmekte, olayın Türkiye’nin her hangi bir cezaevinde olabilecek yanını değil, Kürdistan’da geçmişliğini öne çıkarmaktadır. Halbuki, şiir ve anlatılmak istenen fikir ve imgeler bakımından buna hiç bir zorunluluk yoktur.
2) Kürt, sözcüğü, bir sıfat olarak, feodal bir bey kategorisini tanımlamak için kullanılmaktadır. Derebeylik sadece Kürdistan’da yoktur. Her yerde vardır. Bu bakımdan da Kürt sıfatının beylerle bağlantılı kullanılmasının bir zorunluluğu yoktur. Pek ala Kuzgun bakışlı beyler falan gibi bir imge de kullanılabilecekken, Kürt sanki Feodal gericilikle bir zorunlu bağlantı içindeymiş gibi koyulmaktadır. Böylece sadece Kürtlük feodalliğin sıfatı yapılmamakta; süreç tersinden de işlemekte; beyler ve uşaklar, tipik feodal toplum ilişkisi, Kürt ve Şark’la ilişkilendirilmektedir. Ve bütün bunlar Kürtlerin ve Şark’ın sıfatları haline dönüşmektedir.
3) Egemen bir ulustan insan olarak, önce kendi egemenine, örneğin bu olayda cezaevi idaresine yönelecek yerde, ezilen ulusun egemenine yönelmektedir.
Bunlar rastlantısal değildir ve hep egemen ulus sosyalistlerinin bu gün bile görülen ezilen ulus karşısındaki üstten bakışlarını; ezilen ulusun mücadele ve çektiklerine ilgisizliklerini ve anlayışsızlıklarını yansıtırlar.
Sadece bu kadar da değildir. Bütün sömürgeci ve emperyalist edebiyatta görülen tipik imgelerle burada da karşılaşırız. Örneğin, “Şarkta / akrepleri / toprak koğuşları, karpuzlarıyla ünlü hapishanede” sözlerini ele alalım.
Öncelikle Nazım gibi bir şairde görülmesi bile şaşkınlık yaratan mantık yanlışlığına dikkat çekmek gerekiyor. Nazım, “Akrepleri, toprak koğuşları ve karpuzlarıyla ünlü hapishanede” diyor.
Hapishanenin Karpuzu ve Akrebi meşhur olmaz. Şehrin veya bölgenin karpuzu veya akrebi meşhur olur. Toprak Koğuş ise belli bir özellik bile olamaz. Bu Türkiye’nin her yerinde o dönemde bütün cezaevlerinde bol bulunur. Nazım burada açıkça, bir mantık yanlışı yapmaktadır, Akrepleri, karpuzlarıyla ünlü ŞEHRİN hapishanesi diyecek yerde, şehri atarak hapishane demektedir. İster istemez ortaya bir mantık yanlışlığı çıkmaktadır.
Eğer sorun bir hapishaneye namını veren özellikleri belirlemekse sorun, onun kalın duvarları, kıyıcı gardiyanları, sinsi ve sinik müdürleri, kocaman fareleri vs. den söz edilebilir. Bunlar ise, bütün dünyanın meşhur cezaevlerinde hemen hemen hep aynıdır. Bunların Kürdistan’da, Türkiye’de, Güzel veya çirkin bir şehirde, Karpuzu veya balığı meşhur bir şehirde olmasıyla ilgisi yoktur. Cezaevinin korkunçluğunu anlatan imgeler karpuzlar veya akrepler olamaz.
Nazım ne yapıyor? Bir şehri veya bir bölgeyi anlatmakta kullanılacak imgelerle bir cezaevini tanımlıyor. Eğer bunları, cezaevinin değil, şehrin özellikleri olarak tanımlasa, o zaman da, şehrin bu özelliklerinin, olayla bir ilgisi bulunmayacaktır. Yani Nazım sadece iki kere iki mum eder türünden bir mantık hatası yapmış olmuyor, çok daha vahim bir şey yapıyor, sömürgeci ön yargıları açığa vuruyor, egemen ulusun ön yargılarını açığa vuruyor, bu açığa vuruş söz konusu mantık yanlışına yol açıyor.
Bunu daha iyi anlayabilmek için, Nazım’ın kullandığı kavram ve imgeleri tek tek ele alalım.
Dünyanın belli yerlerini, bir yön adıyla tanımlamak, sömürgecilikle birlikte ortaya çıkmıştır ve sömürgeci bakış açısının bilinçsiz bir ifadesidir. Sömürge, sömürenin bulunduğu noktadan bir yön olarak adlandırılır ve tanımlanır.  O yerde yaşayanların kendi isimleri, ülkelerinin adları yoktur. Onların adı ve yeri, beyaz sömürgeci adama göre bulundukları yerdir. Güney, kuzey, doğu veya batı olabilir. Zaten, bütün, bu gün dünyada kullanılan, Uzak Doğu, Orta Doğu, Orta Batı, Uzak Batı, Güney vs. gibi kavramlar, Kapitalizmin ve sömürgeciliğin gelişimiyle birlikte ortaya çıkıp yerleşmiş kavramlardır. Kediye göre budu. Türkiye’de de, Şark’tır bu. O “Şark”ın kendi adı yoktur. Onun sadece Türk Beyaz adama göre konumu vardır.
Nazım’ın şiirinde, sansür nedeniyle Ezop dilinin kullanılması söz konusu değildir. Yani, yasaklar nedeniyle, Kürdistan demek yasak olduğu için “Şark” veya “doğu” diyebilirsiniz. Bu başka bir sorundur ve anlaşılabilir. Nazım bu anlamda da kullanmıyor. O zaman Beylerden söz ederken Kürt sözcüğünü de kullanmaması, şimdi olduğu gibi şarklı beyler gibi bir kavram kullanması gerekirdi. Böyle yapmıyor, Kürdistan’dan, hiç bir Ezop dili kaygısıyla falan da olmadan, Şark diye söz ediyor.  Yaygın bir ifadeyi kullanmak da söz konusu değildir. Yani bir ifade yanlıştır ama o yanlışlığına rağmen yaygın olduğu için, “Galat-ı Meşhur, Lügat-ı fasihten yeğdir” anlamında bir kullanım da söz konusu değil. Öyle olsa Şark sözü, tırnak içinde olurdu. Burada şu kıyaslama daha ilginç bir örnek sunar. Kıvılcımlı’nın eserinin de adı “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” tır ama “Şark” hep tırnak içindedir. Örneğin son bölümünün başlığı Parti ve “Şark”tır. Ve bunu tırnak içinde yazışta, aslında Parti’nin Kürt adını anmamasına karşı bir eleştiri, bir ironi bulunmaktadır.
Kürdistan adını duymamış hafıza kayıplı, bizim gibi Cumhuriyet çocukları için Kürdistan yerine “doğu”dan söz etmek, altmışların sol hareketinin durumu biraz böyleydi, anlaşılabilir. Ama Nazım Osmanlı çocuğudur ve Osmanlı’da o Şark’ın adı Kürdistan’dır.
Yani ne bilgisizlik, ne yanlış da olsa bilinen bir deyimi kullanma ve derdini daha iyi anlatabilme, ne bir yasağın yanından dolaşabilme söz konusu değildir Nazım’ın Şark’ında, hiç bir hafifletici sebep yoktur. O tamamen, iç güdüsel olarak, kendiliğinden, hiç bir olgusal, estetik, siyasi zorunluluk olmadan Şark’tan söz etmektedir. Budur onu asıl vahim ve tehlikeli yapan. Tipik bir sömürgeci gibi söz etmektedir. Sadece bir yön olarak, tıpkı İngiliz’in Uzak Doğu’dan veya Orta Doğu’dan söz etkmesi gibi, hep kendine göre Doğu ve Uzaktır onlar. Türk’e göre de Kürdistan Şark’tır. Nazım tipik, sıradan bir sömürgeci gibi konuşmaktadır.
Sömürgeci dilin bir diğer özelliği, sömürgenin egzotik ve vahşi hayvan ve bitkilerle ilişki içinde anılmasıdır. Burada Nazım’ın akrepleri aynı işlevi görmektedir. Afrika’nın Aslan’ları bir İngiliz veya Fransız için ne ise, Türk sömürgeci için de Şark’ın akrepleri öyledir.
Bu vahşi hayvanlarla o sömürgeyi ilişkilendirme, sadece oradaki  değişik hayvan türlerinin varlığını ifade gibi masum bir anlama sahip değildir. Bu hayvanların vahşiliği, aslında oraların vahşiliğinin, henüz uygarlaşmamışlığının bir ifadesi olarak kullanılır. Yani, o sömürge ülke henüz uygar değildir, vahşidir, yabandır. Zaten uygarlık yeterince girmediği için o vahşi hayvanlar insanların yaşamlarına fazla karışacak bir durumdadırlar. Yani, akreplerden sadece akrepler olarak söz edilmiş olmaz. O akrepler, sömürgenin tehlikelerle dolu, henüz uygarlaşmamış bir yer olduğunu vurgularlar ve böyle klişelerin kafalara yarlaşmasına ve ırkçılığın yeniden üretilmesine hizmet ederler.
Toprak koğuşlar da öyledir. Toprak koğuş, yere tahta, kilim, beton sermeyi düşünemeyen bir koğuştur. Gelişmemişliği, ilkelliği, görgüsüzlüğü vurgular. Toprak koğuş, hiç de kürdistan’a has bir özellik olmamakla, Türkiye veya başka toplumlarda da bulunmakla ve hiç de meşhur olmayı gerektirecek az bulunur bir özellik olmamakla birlikte, Nazım, toprak Koğuş ile Kürdistan’ı bağlayarak, geriliğe, görgüsüzlüğe bir vurgu yapar, tıpkı Şark’tan ya da akreplerden söz ederken yaptığı gibi, bilinçsizce ve o ölçüde de anlamlı ve gerçek eğilimleri açığa vuran.
Karpuzlar da öyledir. Sömürgelerin belli malları daima meşhurdur. Bir İngiliz için Seylan Çayı, Çin Pirinci, Küba Şekeri ne ise, Türk için de, Bitlis Tütünü, Diyarbakır Karpuzu aynıdır. (Yanlış hatırlamıyorsam bir başka şiirinde de Nazım, Bitlis Tütününden söz eder.) Sömürge daima bu özgün mallarıyla birlikte anılır.
Görüldüğü gibi Nazım’ın bütün kavram ve imgeleri, hiç bir estetik veya olgusal zorunluluk olmamakla birlikte, tamamen ırkçı ve sömürgeci bir özellik sergiler. Evet estetik, ya da olgusal zorunluluklar yoktur ama, Nazım’ın içine işlemiş Türk sömürgeciliğinin ve ırkçılığı belirlemektedir ortaya çıkan kavram ve imgeleri.
Nazım’ın şiirinde, tesadüfen, Kürdistan’da bir cezaevinde geçmiş bir idare ya da lümpen komplosunun anlatımı, Kürtler ve Kürdistan’ın ırkçı ve sömürgeci ön yargılarla anlatılışının bir aracı olmaktadır.
Ama sadece bu kadar değil, Nazım, Kürt ve Kürdistan gerçeğine sadece bir sömürgeci gibi bakmamakta, onu bir sosyalist olarak da hiç bilmemekte ve kavramamaktadır. Bu aynı zamanda, Kıvılcımlı’nın üzerindeki Kürtlerin ve Kürdistan’ın etkisini daha somut olarak görmemizi de sağlayabilir.
Yukarıda Kürt Beyleri’ni, sosyolojik bir kategori olarak, başka bir sorunu tartıştığımız, bir metin analizi yaptığımız için,  Nazım’ın dediği gibi kabul etmiştik. Ancak, Kürdistan’da feodal beylerin egemenliğinden söz etmek, aynı zamanda Türk sömürgeciliğinin yaydığı bir yargıdır ve sömürgeciliğin meşrulaştırılmasıyla yakından ilgilidir.
Bu feodal Kürt beyleri kavramı ve Türk Sömürgeciliğinin sözüm ona uygarlık götürücü, ilerlemeci fonksiyonunu meşrulaştırmaya yarar. Batılı sömürgecilerde de böyledir bu.
Ne var ki, bu tam gerçeği yansıtmaz. Kürdistan her şeyden önce dağlık bir ülkedir. Kürdistan’ın aslında yirminci yüz yıla kadar, şehirleri Ermenistan, dağları Kürdistan’dır. Yani Dağlarda, hayvancılık yapılır. Yani aşiret ilişkiler, yani ilkel sosyalist yaşamın ve geleneklerin güçlü olduğu toplumlar vardır.
Ermeni katliamıyla birlikte, Ermenilerin mallarına konularak, Türk devleti tarafından, adeta zorla devletin iş birlikçisi, egemen sınıf yaratılmıştır. Ermeni burjuvalarının konakları, devlet daireleri ya da yeni yaratılan Devlet işbirlikçisi ağa sınıfının evlerine dönüşmüştür.
Kürdistan’da Türk sömürgeciliğin yaratıp beslediği bu işbirlikçi ince katman bir tarafa atılırsa, Kürt ağası diye bilinen tip aslında tipik bir aşiret önderidir. İlkel sosyalizm kalıntısı bir kategoridir. Ortaçağın eski kandaş toplum şefi şövalyesine benzer. Bu toplumsal kategorinin derebeylikle ilgisi yoktur. Cezaevlerinde bulunan da bu kategoridir, yoksa Türk devletinin yaratıp palazlandığı kategorinin cezaevinde işi olmaz.
Hasılı, Nazım’ın anlattığı Kürt Beyleri, Türk sömürgeciliğinin yansıttığı türden bir kavramdır, Kürdistan’ın gerçekliğini yansıtmaz. Kıvılcımlı’nın kendisi de, bizzat bu Nazım’ın şiirinde de yansıyan “Kürt Beyleri” tanımlamasına karşı çıkar. Çok başka bağlamda ölümünden kısa bir süre önce Sosyalist gazetesine yazdığı bir yazıda, Kürdistan’da ağa bey denenlerin, klasik tanımlara sığmayacağından, onların ilkel sosyalizm kalıntısı aşiret şefleri olduğundan, bunun belli bir olumluluk taşıdığından söz eder.
15 Aralık 1970 tarihinde kaleme aldığı, TİP Kongresi’ndeki bölünmeleri analiz ettiği ve MDD’cilerin taktiklerini eleştirdiği “Devrimcilerde Başsız Develik” adlı yazısında şöyle yazar:
         “Doğu Sosyalistlerinin Olumluluğu:

         “Doğulular, şimdiye dek haklı haksız, "derebeği" elemanlara kapılmış gösteriliyorlardı. Doğu'da derebeği kadar, belki onlardan çok aşiret başkanları bulunur. Onların kökleri İlkel Komuna biçimlerine dek uzanır. Bu İlkel Komuna şeflerini, ezberlenmiş "derebeği" kalıbı içine hemen sokmak büyük saçmalık olur. Onları toprakbeği durumuna sokan baskı: Tanzimat maymunluğunun Batı'dan tercüme ettiği kapitalist kanunları yüzündendir.
         “Onun için, TİP içinde aktif olan Doğulu arkadaşlara o basmakalıp "derebeği" damgasını vuranlara evel ezel inanmış değiliz. Doğulu kardeşlerimiz, en acıklı biçimlerde madde ve mânaca çok çekmiş insanlarımızdır. Populizmin ütopyalarına kaymamak şartıyla, Doğu'daki ilkel sosyalizm kalıntılarının, modern proleterya sosyalizmi açısından değerlendirilmemesi softalık olur.
        “Son kongre olayları ve kişileri, Doğulu arkadaşların sendikacılardan çok daha olumlu ve hele sürekli bir oluşum ve gelişim içinde bulunduklarını gösteriyor. Onlar, başka oy dağınıklıkları önünde kaya bloku gibi birleşik kalmışlardır. Liderlerinden Kemal Burkay'ın açıklamaları, o gelişiminin bilinç düzeyine yükseldiğini gösteriyor. Yeni TİP Genel Başkanı ve yöneticileri için yapılan Doğulu karakteristiği ilginçtir.
         Doğu değerlendirmesine göre:
         l. BAŞKAN: "Behice Boran, toparlayıcı olmaktan çok itici oluyor."
         2. YÖNETİM: "Parti yönetiminde (Boran ekibi)nin MDD'cileri tasfiye kararı hatalıdır. TİP içindeki demokratik tartışma ortamını yok edeceği kuşkusu uyanıyor."
         Bu iki nedenle, Doğu grubu: "Değerli bir genel yönetim kurulu kurulması tekliflerini pek ciddiye almadığı" için, merkez batağına dalmadığını saklamıyor. Doğru ise, Doğulular, Ekinci'ye, Kerametli Şıh Aybar'ın: "Katılmayın, kongreden bir şey çıkmaz!" deyişine uymamışlardır...
         Bütün bu kısa işaretler, Doğulu arkadaşların sosyalizmi ne denli sorumlulukla omuzlarında taşıdıklarını kanıtlar. Bu insanlar bırakılır mı?”
İlerde, 1970’li yıllarda, Kıvılcımlı’nın Kürtler ve Kürdistan hakkında çok nadir değinmelerinden biri olan bu satırlara tekrar dönmek ve onu çözümlemek gerekecek, ama şu an konumuz bakımından bizi ilgilendiren yanı, Kıvılcımlı’nın, Kürdistan’da beylik Ağalık denen kurumun öyle kolayca feodalizm olarak damgalanmasını yanlış bulduğudur. Onların politik tavırlarını son derece sorumluluklu bulmaktadır.
Bu açıdan baktığımızda, Nazım’ın “Kürt Beyleri” kavramı, Kıvılcımlı’nın karşı çıktığı, toprak Beyi gibi bir kategoriyi ifade etmekte ve gerçekliğe denk düşmemektedir. Onun Türk sömürgeciliği ya da egemen ulus sosyalistlerindeki karşılığını kullanmaktadır Nazım.
Şimdi bu açıdan baktığımızda, Kıvılcımlı’nın, Elazığ Cezaevinde, Kürdistan’daki yaşamının, yani Kürtlerin ve Kürdistan’ın Kıvılcımlı üzerindeki etkisinin hiç de öyle geçiverilecek bir etki olmadığı görülmektedir.
Kıvılcımlı’nın üzerinde Kürt ve Kürdistan gerçeğinin bu etkisinin sonuçları, daha sonraki yıllarda Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin oluşumunda, Marksizm kanalından geri döner, hem de bir kaç kanaldan Kürt hareketinin şekillenmesinde onun bu günkü özelliklerini kazanmasında pek bilinmeyen ama hiç de küçümsenmeyecek etkilerde bulunur.
14 Kasım 2001 Çarşamba
Demir Küçükaydın



Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...