10 Ocak 2014 Cuma

Alevilik, Aleviler ve Beşikçi

İsmail Beşikçi “Kürt Sorunu”na hangi yöntemle yaklaşıyorsa, aynı yöntemle Aleviler ve Alevilik sorununa da yaklaşmaktadır. 2004 yılında yazdığımız koca bir kitapta bunu ayrıntılı olarak analiz edip göstermiştik.
Aslında orada Beşikçi’nin bir Bilim Adamı olmadığını, bir dindar, bir Teolog ve Ahlak Zabıtası olduğunu da göstermiştik.
Ancak bu kitabı ve yazıları sadece Beşikçi değil; Kürtler değil Aleviler de görmezden geldi.
Bu görmezden gelişin ardında demokrat olmamak; Kürt ve Alevi milliyetçisi olmak vardır. (Evet “Alevi Milliyetçisi” de olur. Politik olanın Alevilikle de tanımlanmasını istemek, yani devletin Aleviliği tanımasını istemek özünde Alevi Milliyetçiliğidir. Ama milliyetçiler milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamayacaklarından bunun da bir milliyetçilik olduğunu anlayamazlar.)
Ancak bütün bunların da ardında çok daha derinlerde çok başka bir gizli varsayım vardır. Türkiye’deki insanların yüzde doksan dokuzu, bilim ya da bilimsel tartışma diye önceden kabul edilmiş politik sonuçlara bilimsel gerekçeler bulmayı anlıyorlar. Bilim politikanın bir aracıdır bunlar için.
Türkiye’de her türlü bilimsel tartışmayı olanaksız kılan; tüm bilimsel çabaları boşa düşüren temel gizli ortak varsayım budur. Sosyalisti de, liberali de, Anarşisti de, Kürt veay Türk milliyetçisi de hepsi, tümü bu gizli varsayımı paylaşmaktadır. Bizim yazılarımız ise onların bu ortak ve gizli varsayımını sorgulamaktadır.
Biz, tamamen bilimsel kaygılarla, politik sonuçları nereye gider demeden, konuları ele alıyoruz. Tıpkı bir matematikçi gibi önermelere ve çıkarsamalara yaklaşıyoruz. Bizim için politika bilimin aracıdır.Yani bilimsel çabalarla ulaşılmış sonuçlara toplumsal olarak ulaşmanın aracıdır politika. Bizim için kavramların dakik tanımlanmaları; bunların iç tutarlılıkları vs. hayati önemde.
Ama Türkiye’deki insanlar için, kavramların saflığı; iç tutarlılığı; sosyolojik, hukuki, ahlaki, fiziki vs. anlamlarının farklılığı; bunların analizi vs. gibi dertler yok.
Böyle dertleri olmayanlar yazılarımızı okumasın. Boşuna zaman ve enerjilerini tüketmesinler. Bizim yazılarımızda kendileri için yararlı bir şey bulamayacaklardır.
Aşağıda 2004 yılında yazdığımız kapsamlı Beşikçi Eleştirisi’nden Beşikçi’nin Aleviliği ele alırken nasıl ve ne gibi çelişkiler içinde olduğuna dair bölümleri aktarıyoruz.
Görülecektir ki, Beşikçi’nin gericiliğinin kökleri; Kemalizmle ortaklıkları çok daha derinlerdedir. Beşikçi bir demokrat değildir.
Burada yine kavramsal hassasiyt diye dertleri olmayanların hemen şöyle sözler ettiğini duyar gibi oluyoruz: “Sen nasıl olur da fikirlerinden dolayı bunca acı çekmiş bir insana demokrat değil dersin?”
İşte yine aynı sorun.
Biz öznel olarak Beşikçi’nin demokratik özlemleri olup olmamasından söz etmiyoruz. Bizim Beşikçi’ye eleştirilerimiz ahlaki veya politik eleştiriler değildir.
Bütünüyle bilimsel eleştirilerdir.
Bir sosyologun diğer bir sosyologa eleştirileridir. Bir bilim adamı olduğu iddiasından hareketle yapılmış eleştirilerdir.
Kimi okuyucular bunu bile ayıramıyorlar.
10 Ocak 2014 Cuma

Yöntem Sorunları

Sayın Beşikçi’nin “Alevilerde Kafa karışıklığı” yazısı, az bulunur bir “kafa karışıklığını” yansıtmaktadır. Yazıda, olgusal, politik, sosyolojik ve yöntembilimsel (metodolojik) bir çok yanlış bir arada bulunmaktadır. Beşikçi’yi eleştiren bu yazının başlığı, sadece Beşikçi’nin Aleviler hakkındaki yazısına nazire olsun diye “Beşikçi’de Kafa Karışıklığı” olarak koyulmadı, gerçekten Beşikçi’nin yazısının en belirgin karakteri bu olduğu için, bir trajediye vurgu yapmak için öyle adlandırıldı.
Beşikçi “bilim, bilim” dediği için bütün hayatını hapishanelerde geçirmiştir. Bilim uğruna çok acı çekmiş bir “bilim gazisi”nin yazısında kendi amaç ve kaygılarından bağımsız olarak, nesnel anlamda bir teolog (ilahiyatçı), gerici bir politikacı ve en gerici sosyolojilerin tezlerini savunan bir ideolog olarak ortaya çıkması ancak böylesine korkunç bir kafa karışıklığı ile mümkün olabilir[1].
Ne var ki, bu kafa karışıklığını okuyucuya somut olarak göstermenin bir zorluğu var. Beşikçi’nin yazısındaki önermeler çoğu kez, aynı anda bir çok farklı bağlamda yanlış önermelerdir. Ama özellikle de o an yazıda kullanıldığı bağlamda yanlış önermelerdir.
Yani Beşikçi’nin yazısında, yanlışlar yanlışların içinde bulunmaktadır. Her önerme çoğu kez birkaç defa yanlıştır. Bazen doğru önermeler vardır ama bu sefer yanlış bir bağlamda kullanıldıkları için yine yanlış olmaktadırlar; tıpkı yanlış bir hayat içinde doğru bir yaşam olamayacağı gibi.
Ama insanlar genellikle kavram ve önermelerin gerçek bağlam ve içerikleri üzerine kafa yormadığından, bunların doğru önermeler olduğu gibi bir izlenim doğmaktadır.
Örneğin, politik veya hukuki olarak Aleviliği bir din, bir inanç olarak tanımlamak, onun sosyolojik veya teolojik olarak öyle olup olmadığından bağımsız olarak doğrudur. Yani politik ya da hukuki bir bağlamda, Aleviliğin sosyolojik veya teolojik olarak bir din olup olmamasının önemi yoktur. “Alevilik bir dindir, bir inançtır” önermesi “öyleymiş gibi ele alınması gerekir” anlamında doğrudur.
Ama politik bir bağlamda, sosyolojik olarak Aleviliği bir din; dini de bir inanç olarak tanımlamaya kalkmak, hem sosyolojik olarak yanlıştır. Hem de politik bir bağlamda sosyolojik olarak Aleviliğin bir din olduğunu kanıtlamaya kalkmak, zımnen din olmayanların veya din olduğunu kanıtlayamayanların, diğer dinlerle eşit bir konumda olamayacağı türünden gizli bir varsayımın savunusu anlamına gelir. Böylece soyut olarak, politik bağlamda doğru olan, Aleviliğin “ayrı bir din” olduğu önermesi, kullanıldığı bağlamda, somutta, hem politik hem de sosyolojik olarak iki kere yanlış bir önerme olarak ortaya çıkar.
Hepsi bu kadar olsa yine iyi. Dahası da var. Örneğimize bağlı kalırsak, bu yanlış içinde aynı zamanda üç yanlış daha vardır. Çünkü bütün bu önermelerde (1) tarihsel ve otantik Alevilik; (2) kendini bir inanç olarak tanımlayan modern Alevilik; ve (3) politik ve sosyal bir hareket olarak Alevilik, hep aynı Alevilik olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle bu üç Aleviliği bir Alevilik gibi ele almanın kendisi de yanlış olduğundan söz konusu olan 2 x 3 = 6 yanlışlıktır.
Bu kadar da değil. Bütün bu yanlışlıklar aslında, kendisi yanlış olan bir teolojik tartışma içinde yürütüldüğünden 6 x 2 =12 kere yanlıştır. Ama bu yanlış, kendisi yanlış olan teolojik tartışma içinde, soyut olarak “doğru” bir önerme olabilir. Ama soyut olarak, teolojik tartışma bağlamında doğru olan önerme aslında teolojik bir önerme olarak ifade edilmediğinden, yazarın kendisi teolojik bir tartışma yaptığını düşünmediğinden, yanlış anlamaya dayandığı için yine yanlış bir önermedir.
Bütün bu katmerli yanlışları tespit etmek ve göstermek gerçekten ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Her kullanımın tek tek farklı içeriğinin gösterilmesi gerekmektedir. Ama bu takdirde de esas söylenenin gözden yitirilmesi tehlikesi ortaya çıkmaktadır.
Başka bir örnek verelim. Genel olarak bilim yönteminin ne olduğundan, bilimsel olma niyet ve çabasında olanlarla, örneğin sosyologlarla tartışırken söz etmek anlamlıdır. Ama bu bilimsel olmak gibi bir paradigması bulunmayan bir inancın, bir dinin taraftarlarına söylenirse, bu bilim yöntemi değil, ilahiyat yöntemi, teoloji yöntemi üzerine bir önerme olur. Orada bilim değil, bilimsel verilere dayanan bir teoloji savunulmuş olur. Beşikçi ilerde görüleceği gibi aynen bunu yapmaktadır. Ama yanlışları analiz edilip, gösterilmediği takdirde onun bilim yöntemi üzerine yazdığı ve konuştuğu sanılabilir. Zaten kendisi de öyle sanıyor.
Tekrarlarsak, Beşikçi’nin yanlışları ve kafa karışıklığı söz konusu olduğunda, zorluk bu yanlışların ya da kafa karışıklıklarının bulunmasında değil bunların aynı anda, aynı cümlede, birçok farklı düzeylerde tekrarlanıyor olmasındadır. Zorluk, bu bir defada tekrarlanan farklı yanlışları ayrı ayrı göstermektedir.
Bunu için yapılacak bir tek şey vardır. Her bağlamda yanlışı gösterirken, diğer bağlamları tartışma dışı bırakmak. Yani yanlışları farklı soyutlama düzeylerinde ele almak ama bunu yaparken başka soyutlama düzeylerindeki yanlışları doğruymuş gibi kabul etmek.
Örneğin Beşikçi’nin yazısının bütün olarak anlamını ve yanlışını gösterebilmek için, söylediklerinin sosyolojik olarak yanlışlığını bir kenara bırakmak gerekiyor. Ama din ve Alevilik hakkındaki görüşlerini sosyolojik bakımdan yanlışlığını gösterebilmek için, bu sefer de yazısının bütünsel anlamını ve yanlışını, yani onun ilahiyata ilişkin bir tartışma olma karakterini bir kenara koymak gerekiyor. Ama sosyolojik olarak yazıyı ele alırken de, din ve Alevilik hakkında bir çok başka yanlış varsayıma dayandığından, sosyolojik ele alışın kendi içinde de farklı soyutlama düzeylerini ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Örneğin tarihsel Aleviliği ele alırken, tarihsel Aleviliğin bu günkü Alevilikle farkını tartışma dışı bırakmak gerekiyor. Veya bir sosyal hareket olarak Alevilik ile, inanç olarak Alevilik arasındaki farkı yok saymak gerekiyor.
Tabii bütün bunları ele alırken, olgulara veya olguların yorumlanmasına ilişkin yanlışları yok saymak gerekiyor. Olgulara veya onların yorumlanmasına ilişkin yanlışları ele alırken de, bu sefer bütünsel, politik ve sosyolojik bağlamı bir kenara bırakmak gerekiyor.
Bu nedenle, Beşikçi’nin eleştirisi, her biri farklı soyutlama düzeylerinden oluşan farklı bölümlerden oluşmak zorunda.
Okuyucu bunu kat kat soğan gibi düşünebilir. En dışta ilerici, demokrat bir bilim adamı var. Onun içindeki katta, politik düzeyde, bu ilerici bilinen bilim adamının gerici varsayımları savunduğu ortaya çıkıyor. Onun içindeki sosyolojik düzeyde, metafizik sosyolojiyi savunan, tipik bir pozitivist gerici sosyolog, bir burjuva ideologu ortaya çıkıyor. Onun da içindeki düzeyde artık bir sosyolog değil, bir ilahiyatçı, bir teologla karşılaşılıyor.
Bu nedenle yazının her bir bölümü soğanın yeni bir katmanı olarak görülmelidir.
Beşikçi’nin yazısı bir bina ya da yapı metaforuyla da ele alınabilir. En altta, temellerini teolojik bir tartışma oluşturmaktadır. Onun üstündeki alt katlar, metafizik ve pozitivist bir sosyoloji, onun üstünde “resmi ideoloji”nin varsayımlarını kabullenen bir tersinden Kemalizm. Binanın dış görünüşü, sıvası ve boyası ise bir ilerici bilim adamıdır.
Bu durumda şöyle bir soru ortaya çıkar: bütün bu farklı soyutlama düzeylerini ayrı ayrı ele almanın bir anlamı ve gereği var mıdır? Bir kere temellerinin yanlışlığı gösterildi mi, zaten bütün bina çökmüş olmaz mı?
Gerçekten de biçimsel ya da soyut olarak öyledir. Beşikçi’nin yazısının teolojik, ilahiyata ilişkin bir tartışma olduğuna dair niteliğini gösterdikten sonra diğer düzeyleri ayrı ayrı ele almanın gereği yoktur.
Ne var ki, daha önce de beyirtildiği gibi, bizim amacımız, kendi başına, Beşikçi’nin yanlışlarını göstermek değildir. Biz ezilenlere yöntemsel sorunlar ile politik tavırlar arasındaki derinden işleyen ilişkiyi göstermeye ve bunun yanı sıra devrimci bir program ve stratejiyi anlatmaya çalışıyoruz. Bu anlamda, bizim için, Beşikçi’nin yazısı sadece bir vesiledir. Bu nedenle, yöntem ile politika arasındaki bu ilişkiyi gösterebilmek için, tüm bu düzeyleri ayrı ayrı ele almak gerekmektedir.
Burada bizim açımızdan sorun, her soyutlama düzeyini ayrı ayrı ele almak değil, bunların hangi sırayla ele alınacağıdır. Ya da şöyle ifade edelim. Soğanın cücüğünden, en iç katmanlarından dış katmanlarına doğru mu; dış katmanlarından içine, özüne doğru mu gitmek gerekir? Yapı metaforuna bağlı kalırsak, tıpkı bir binayı tepeden aşağı doğru yıkmak gibi mi, yoksa bir binayı temelden çatıya doğru inşa eder gibi mi?
Burada, araştırma yöntemi ile açıklama yönteminin farklılığı ve çelişkili birliği konusu gündeme gelir. Elbette, araştırma, en dıştaki katmandan, olgulardan öze yani yasalara, görünmeyen ilişkilere doğru, çatıdan temellere doğru bir yol izler. Buna karşılık, açıklama, en iç katmandan, özünden, temellerden yola çıkmalıdır. Biz de öyle yapacağız ve bu anlamda, Marks’ın yöntemini izleyeceğiz[2]. Yöntemsel olandan, en soyut olandan yola çıkacağız. Anlatımda araştırmanın yolunu tersine gideceğiz.
Ama, bu yöntem bilimsel bakımdan yeterli olmakla birlikte, pedagojik bakımdan yanlıştır. Biz konuyu bilen akademisyenler için değil, ezilenler için yazıyoruz. Mandel’in Marksist Ekonomi El Kitabı’nın Giriş’inde[3], diğer “Marksist El Kitapları”nın yöntemini eleştirirken dediği gibi, soyuttan somuta giden yöntem, geniş ezilen kitleler söz konusu olduğunda yetersizdir hatta olumsuzluğa dönüşür. Çünkü araştırmacının olgulardan yola çıkıp ulaştığı genellemelere kadar kat ettiği yolu onlar hiç kat etmemişlerdir. Böyle bir durumda o sonuçlardan yola çıkmak, anlaşılmamaya ve teorik sistemin, bir takım formüllerin ezberlenmesine indirgenmesine yol açar ve her zaman açmıştır da[4].
Çinlilerin dediği gibi, sadelik, ancak gelişimin çok üst aşamasında kazanılan bir niteliktir. Picasso da, kendisi için resim yapmanın, fazlalıkları atmak, olduğunu söylüyordu. Ulaştığı en yetkin noktada, tüm fazlalıklarından arındığında, yaptığı boğa figürleri, nerdeyse boğa kavramının bir imgesi haline geldiğinde, o boğanın ardında, mağaraların dip köşelerinde ilk Şamanların çizdikleri hayvan figürlerinden, Rönesans ressamlarının şatafatlı tablolarına kadar on binlerce yıllık bir birikim vardır. Bu birikimi içermeyen bir gözlemci, Picasso’nun boğasını, bir çocuğun ya da mağaralara resim çizen ilk Şamanlardan birinin yaptığını sanabilir. Yanılır. Bu süreç bir şekilde yaşanmadan veya özümlenmeden, o Picasso’nun boğası ne yapılabilir ne de anlaşılabilir.
Marx’ın Kapital’i de bir bakıma Picasso’nun Boğası gibidir. Müthiş sadedir[5]. Ama bilimsel bakımdan ulaşılan bu sadelik, siyasi ve didaktik bakımdan bir tehlikedir.
Bu nedenle, Mandel’in Marksist Ekonomi El kitabı, Marks’ın Das Kapital’de izlediği açıklama yönteminin izlediği yolun tersini izler. Marks’ın Kapital’i yazmak için araştırırken izlediği yolu, sadeleşmiş biçimiyle ve günün verileriyle yeniden izler; yeniden kat eder; yeni olgulardan hareketle o teorik binayı yeniden inşa der. Böylece ezilenlerin, Marks’ın kat ettiği yolu bir şekilde, minyatür ölçülerde, tıpkı ana karnındaki veya yumurtadaki bir canlının milyonlarca yıllık evrimi tekrar yaşaması gibi, kat etmelerine olanak sağlar. Düşünce de biyolojik evrimin ontojenes filojenes ilkesine uymak zorundadır.
Bu nedenle, bir uzlaşma noktası olarak, sadece temellerin yanlışlığının gösterilmesiyle yetinmeyip, her katmanı ayrı ayrı ele almanın, soyuttan somuta ya da genelden özele doğru olan bu gidişin didaktik mahzurlarını bir ölçüde olsun gidereceğini düşünüyoruz.
Bu nedenle, önce en soyut, yazının genel karakterine ilişkin düzeyden başlayıp, sırasıyla sosyolojik ve politik düzeylere gideceğiz. Olgusal düzeyi ayrıca ele almaktansa, Beşikçi’nin yazısına dip notları olarak değinmekle yetineceğiz.

Temel ve Gizli Varsayımlar

Beşikçi’nin bu eleştirisinde Beşikçi’den bir çok alıntı bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar demektir. Çünkü Beşikçi’nin yanlışları, dile getirdiği önermelerden ziyade o önermeleri ifade etmesine yol açan varsayımlardadır. Esas sorun, bu gizli varsayımların ortaya çıkarılması ve yanlışlığının gösterilmesindedir. Düşüncenin anatomisi onun ifade edilmemiş gizli varsayımlarından çıkarılabilir.
Bunu somut olarak göstermeye çalışalım.
Sayın Beşikçi’nin yazısında kanıtlamaya çalıştığı temel önerme şu cümlede özetlenebilir.
“Alevilik, Yahudilik gibi, Hıristiyanlık gibi, Müslümanlık gibi, Budizm gibi farklı bir dindir, farklı bir inançtır.”
Bu çok basit gibi görünen cümlede, bir çok gizli önerme ve gizli varsayım bulunmaktadır.,
Yukarıdaki satırlarda açıkça görülen önerme: Aleviliğin Müslümanlıktan farklı bir din olduğudur.
Ne var ki, burada gizli olan başka varsayımlar da vardır.
Birinci örtük varsayım: Dinlerin bir İnanç olduğudur.
Diğer örtük varsayım: Aleviliğin de bir inanç olduğudur.
Yani Alevilik farklı bir dindir, bir inançtır dendiğinde, bu iki varsayım da örtük olarak ifade edilmiş olur.
Bir diğer örtük varsayım da şudur: Alevilik de tıpkı Budizm ve Hıristiyanlık gibi ayrı bir dindir denirken, onlarla aynı kategoriden bir din olduğu söylenmiş olmaktadır.
Görüleceği gibi, bu gizli varsayımlar, her biri ayrıca kanıtlanması gereken önermelerdir. Halbuki, Beşikçi, aslında kanıtlanması gereken önermeleri, çıkarsamalarının görünmez dayanakları olarak ele almaktadır.
Ama sadece bu kadar değil.
Beşikçi, tarihsel olarak var olmuş otantik Alevilik ile bu günkü Aleviliği de özdeş görmekte, onun toplumsal işlevindeki çok köklü değişmeyi yok saymaktadır. Aleviliğin ayrı bir din olduğuna dair bütün kanıtları, otantik Alevilik veya tarihsel Alevilikten vermektedir. Yani bu günkü Aleviliğin ne olduğunu tartışmasına rağmen, bütün delillerini tarihsel ya da otantik Alevilikten getirmektedir, hatta bu günkü Alevilerin görüşlerini Alevilik olarak görmemektedir. Burada gizli varsayım: Bu günkü Alevilik ile tarihsel Aleviliğin aynı şey olduğudur.
Yani yine kanıtlanması gereken ama hiçbir şekilde tartışılmayan gizli bir varsayım ile karşı karşıyayız demektir.
Ama sadece bu kadar değil, bu günkü Alevilikte de bir sosyal hareket olarak Alevlik başkadır, kendini bir inanç olarak tanımlayan Alevilik başkadır. Beşikçi’nin yazısı bu ayrımı da yapmadığı için, bu iki Aleviliğin de aynı şey olduğu varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla, Beşikçi’nin yazısında, tarihsel Alevilik, kendini inanç olarak tanımlayan Alevilik ve sosyal bir hareket olarak Aleviliğin aynı şey olduğu yönünde bir başka gizli varsayım bulunmaktadır.
Ama sadece bu kadar da değil, çok önemli bir gizli varsayım daha bulunmaktadır. Beşikçi’de din kavramının, politik ve sosyolojik karşılıkları aynıdır. Yani Beşikçi Din kavramının politik ve sosyolojik anlamları arasındaki farkı görmemekte; politik bir tartışmada bunu sosyolojik anlamıyla; sosyolojik tartışmada ise politik anlamıyla kullanmaktadır. Yani Beşikçi’de din kavramının politik ve sosyolojik anlamlarının özdeş olduğu biçiminde bir başka gizli varsayım daha bulunmaktadır.
Ama sadece bu kadar değil. Beşikçi, Aleviliğin ayrı bir din olduğu önermesini politik bir tartışma bağlamında, Alevilerin uğradığı haksızlığa karşı durmak için savunmaktadır. Ama böyle bir bağlamda bu önermeyi savunmak için, farklı din olmayanların veya farklı din olduğuna dair bilimsel kanıtlar getiremeyenlerin ayrı bir din muamelesi görmeyi hak etmeyeceği gizli varsayımı gerekir.
Sadece bu kadar değil, söz konusu olan devletin davranışı olduğundan, devletin kimin din olduguna karar verebileceği ve vermesi gerektiği varsayımı, yani Kemalizm’in, resmi ideolojinin varsayımı diğer bir gizli varsayımdır.
Yoksa, Beşikçi’nin yaptığı gibi, Aleviliğin ayrı bir din olduğun kanıtlamaya kalkmanın başka bir alamı olur mu?
Beşikçi Aleviliğin ayrı bir din olduğunun bilimsel bir gerçek olduğunu ve devletin bu bilimsel gerçeğe göre davranmasını talep etmektedir; örtük eleştirisi budur.
Ama böyle bir eleştiri ve talebin ortaya koyulabilmesi için, devletin özellikle toplumsal konularda, nesnel bilimsel verilere göre tavır alabileceği gibi bir başka gizli varsayım daha vardır. Ama bu varsayımın ardında da toplumda, gerçek konum ve çıkarları farklı güçlerin mücadelesinin değil, bilimsel ya da akli argümanların belirleyici olduğu yönünde bir başka gizli varsayım yatar. Yani şu burjuva rasyonalizminin ön kabulü.
Sadece bu kadar değil, bütün bu argümanlar aslında Alevilere yöneliktir, yani Alevilerdeki “kafa karışıklığını” yok etmek hedeflenmektedir. Alevilik ise, yine Beşikçi’nin kendi kabulüne göre bir “inanç”tı. Bu inancın taraftarlarına inançlarının farklı bir din olduğunu bilimsel olarak kanıtlamaya çalışmaktadır. Ve bunun için tarihten, sosyolojiden kanıtlar getirmektedir.
Böyle kanıtlar getirmek için, bir inancın öğretinin tarihsel veya otantik biçimleriyle tutarlı olması gerektiği yönünde bir başka varsayım vardır.
İnançların kendilerinin ne olduğu hakkında bilime göre karar vermeleri gerektiği veya verebilecekleri gibi yine bir başka varsayım daha vardır.
Ama hemen görüleceği gibi artık bilim alanından çıkmış, teoloji, ilahiyat alanına, dinden sapkınları yakan engizisyon yargıçlarının var sayımları alanına adım atmış bulunuyoruz. Sadece yargıcımız artık, heretik bir dinin bilimsel verilere dayanan yargıcıdır. Heretik bir dinin (Aleviliğin) bilimsel verilere dayanmayı savunan bir yargıcı olmak (“bilimsel olarak Alevilik ayrı bir dindir”) engizisyon yargıçlarıyla aynı varsayımların paylaşıldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Onlar da aynı iç tutarlılıktan yola çıkarlar ve aynı iç tutarlılık nedeniyle Aleviliğin ayrı bir din olduğunu, bir sapkın Müslümanlık olduğunu söylerler. Beşikçi, tersinden, Aleviliği Müslümanlığın bir biçimi görmenin sapkın bir Alevilik (“kafa karışıklığı”) olduğunu söyler. Bilimsel argümanlara dayanan bir Alevi ilahiyatçısı olarak ortaya çıkar. Papalığın bile artık bilimsel argümanlara dayanarak çocuğun ruhunun erkek spermi yumurta hücresini döllediğinde oluştuğunu söylediği bir çağın Alevi ilahiyatçısının da sosyolojik olarak Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya kalkmasını yadırgamamak gerekir.
Bütün bu gizli varsayımlar, Beşikçi’nin yazısının ve yaptıklarının özüdür. Bu nedenle özü anlamak için bu gizli varsayımların en önemlilerini en temel olanlarını bulup çıkarmak ve onların yanlışlığını göstermek gerekiyor.
Dolayısıyla Beşikçi’nin eleştirisi, onun gizli varsayımlarının gösterilmesi ve eleştirisi olacaktır.
Bu nedenle, yazımızda, Beşikçi’nin yazısından çok alıntı bulunmayacaktır. Biz onun yazısının temel önermelerini ele almakla yetineceğiz.
*
Beşikçi’nin yazısının en genel nitelikleri şöyle tanımlanabilir:
Beşikçi’nin yazısı Teolojik bir yazıdır.
Beşikçi yazısının Sosyolojik (bilimsel) bir yazı olduğunu düşünmektedir.
Ama Beşikçi yazısını Politik bir bağlamda yazmıştır.
Ya da bu karmaşa şöyle de özetlenebilir:
Beşikçi’nin yaptığı, Politik bir tartışmayı, Teolojik düzeyde ama Sosyolojik kavramlarla yürütmeye çalışmaktır.
Bunların her birinde, ya gerici önermeleri savunmaktadır ya da yazısı dayandığı varsayımlarla gerici ve yanlış bir nitelik taşımaktadır.
Ve buradaki çelişki de şudur: yazı ilerici ve demokratik kaygılarla yazılmış olup okuyucularca da öyle anlaşılmaktadır.
Şimdi Bunların her birini ayrı ayrı ele alıp Beşikçi’deki “kafa karışıklığı”nı göstermeye çalışalım.

Epistemolojik Eleştiri

Beşikçi’nin temel önermelerinden biri şudur: Alevilik bir İnançtır.
Çünkü aynen şöyle diyor:
“Alevilik(...) farklı bir dindir, farklı bir inançtır.”
Peki, epistemolojik olarak İnanç nedir?
Doğruluğunun kanıtlanması için rasyonel ve olgulara dayanan delillere ihtiyaç duymayan kabullerdir. “İnanç: ispata gerek görmeyen doğrulardır.”
Öyleyse bu şu anlama gelir:
Diğer dinlerde olduğu gibi, Alevilikte de Alevilerin bir şeyi kabul etmeleri için ispata, rasyonel, bilimsel kriterlere uygun, olgulara dayanan delillere ihtiyaç yoktur. Çünkü Aleviliğin inanç olduğunu söyleyerek, Aleviliğin veya Alevilerin böyle şeylere ihtiyaç duymayacağını zımnen kendisi belirtmiş olmaktadır.
Şimdi Aleviliğin İnanç olduğu tespitini doğru kabul edelim ve inanç da epistemolojik olarak, bilime zıt bir anlam taşıdığından, Alevilerin bir şeyi kabul için bilimsel verilere, olgulara, rasyonel delillere ihtiyaç duymayacağı veya duymaması gerektiği sonucunu, tekrar ele almak üzere bir kenara koyalım.
*
Peki Beşikçi yazısını kime yazıyor? Yazısının esas muhatabı kimdir?
Alevilere!.. Aleviler.
Bunu nereden çıkarıyoruz?
Yazının başlığı ve bütününden anlaşıldığı gibi, Beşikçi bunu açıkça da belirtiyor.
Örneğin yazısının bir yerinde aynen şöyle diyor:
“Alevilerin kafa karışıklığından kurtulmaları gerekir, Alevilerin Alevilik konusunda berrak düşünce ve duygulara sahip olmaları gerekir. “Alevi Müslüman’ım”, “Müslüman Aleviyim” gibi söylemlerle Aleviler hiçbir yere yürüyemez. Bu gibi söylemlerle Aleviler kendi ayaklarını kendileri zincirlemektedir.”
Yani Alevilerin kendilerinin ayrı bir din olmalarını kabul etmelerinin Alevilerin mücadelesini güçlendireceğini düşünmektedir ve Beşikçi’nin yazısı bu mücadeleyi güçlendirmek için yazılmış bir yazıdır. Bu nedenle yazı bütünüyle Alevilere, Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya dolayısıyla onları Aleviliğin ayrı bir din olduğuna iknaya yöneliktir.
Yazının başlığı da aynı şekilde bu duruşu ifade etmektedir: “Alevilerde Kafa Karışıklığı”
Beşikçi’nin yazısının başlığı örneğin “Alevilerin Aleviliğin İslam'la İlişkisi Hakkındaki Görüşleri” gibi bir başlık olsaydı, böyle bir başlık hem bir değer yargısıyla yüklü olmaz, hem de konusu Alevilerin görüşleri olurdu. Ama İsmail Beşikçi’nin yazısının başlığı böyle bir başlık değil, “Alevilerin Aleviliğin İslam’la İlişkisi Hakkındaki Görüşleri Yanlıştır” anlamında bir başlık. Yazı da zaten tam da bu anlama uygun olarak, bu yanlışlığı düzeltmeye yönelik.
Yani “Alevilerde Kafa Karışıklığı”, bir durumu tanımlayan bir başlık değil, bir tutumu yansıtan, değer yüklü bir başlık. Zaten “Kafa Karışıklığı” sözlerinin kendisi bir değer yüklüdür. Nötral değildir. Aleviler arasında yaygın ama yok olması gereken şeyi tanımlamaktadır.
O halde, Beşikçi’nin yazısının esas muhatabı, hedefi Alevilerdir denirse yanlış bir şey söylenmiş olmaz. Elbette her yazı gibi bu yazı da bütün okuyuculara yöneliktir. Ama onun bütün olarak ve başlığıyla esas işlevi, Aleviler arasındaki yanlış olduğu düşünülen bir görüşle mücadeledir. Çünkü bu görüşün yaygın olduğu; bu görüş zayıflatıldığı takdirde, Alevilerin daha iyi mücadele edecekleri düşünülmektedir.
O halde bu sonucu da bir kenara koyalım: Beşikçi’nin yazısının muhatabı Alevilerdir; Alevi inancında olanlardır.
*
Peki, Beşikçi’nin yazısında yaptığı veya yapmaya çalıştığı nedir?
Aleviliğin ayrı bir din, ayrı bir inanç olduğunu kanıtlamak, hem de bilimsel olarak kanıtlamak.
Beşikçi bütün delillerini tarih ve toplumdan getirmekte ve böylece Aleviliğin İslamiyet’ten ayrı bir din olduğunu bilimsel olarak kanıtlamaya çalışmaktadır.
Beşikçi yazısının bir çok yerinde bilim ve bilim yöntemi üzerine değinmelerde bulunuyor, kendisinin o bilim yöntemine göre davrandığını ve davranmaya çalıştığını söylüyor.
Sadece bir örnek aktaralım:
“Bilim olgulardan hareket eder, bilimin hareket noktası olgulardır. Bu olguyu olduğu gibi algılamak, onu değiştirmeye, yok saymaya çalışmamak, çarpıtmamak anlamına gelir. Bu haliyle fizikteki, yani doğadaki olguların ele alınışıyla, sosyal bilimlerdeki olguların ele alınışında fark yoktur. Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır. İşte bu noktada söylemeye çalıştığım çok açıktır.”
Bu aktarılan bölümde Beşikçi zımnen kendisinin “olgulardan hareket” ettiğini; olguları “olduğu gibi” algıladığını, onları değiştirmeye, yok saymaya çalışmadığını, hasılı “bilim yöntemi” ile yazısını yazdığını ifade etmektedir.
Yani Beşikçi yazısında bilimsel olarak Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır an azından kendi yaptığının bu olduğunu düşünmektedir.
Ve bu sonucu da alıp bir kenara koyalım.
*
Şimdi bu sonuçları bir araya getirelim.
Beşikçi’nin “bilim yöntemi”ne göre. Alevlik bir inançtır. Epistemolojik olarak inanç: bilimsel kanıtlara gerek duymayandır. Beşikçi, yazısını Alevilere, bir inancın, bir dinin taraftarlarına, yani bilimsel kanıtlara gerek duymayanlara yazmaktadır.
Peki bu durumda yazının yapmaya çalıştığı nedir?
Alevilere bilimsel olarak Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamak. Diğer bir ifadeyle, bilimsel olarak her hangi bir kanıta gerek duymayanlara, bir inancın taraftarlarına bilimsel kanıtlarla bir fikri kabul ettirmeye çalışmaktır.
Bu kendi içinde bir çelişki değildir de nedir?
Eğer Alevilik bir inanç ise, niye bilimsel kanıtlar getiriliyor?
Eğer bilimsel kanıtlar getirmenin bir anlamı varsa, Aleviliğin bir inanç olduğu önermesi yanlıştır.
Beşikçi’nin yazısının temel çelişkisi budur; bir inancın taraftarlarına, onların inancının kendi ön kabulleriyle değil; bilimsel kanıtlarla bir fikri kabul ettirmeye çalışmak[6].
Görüldüğü gibi, Beşikçi’deki kafa karışıklığı daha bu ilk adımda bile görülmektedir ve bu Alevilerdeki “kafa karışıklığı”ndan çok daha büyük bir kafa karışıklığıdır. Aleviler hiç olmazsa bir inancın taraftarlarıdır. İnananların inançlarında bir iç tutarlılık, bilimsellik aranamaz. İlke olarak bir inançta bilimsel anlamda bir “kafa karışıklığı” olamaz. Yani Alevilerde, bir inancın taraftarlarında, bir “kafa karışıklığı”ndan söz etmenin kendisi bir kafa karışıklığıdır.
Hele bu kafa karışıklığını bilimsel kanıtlarla düzeltmeye çalışmak katmerli bir kafa karışıklığı anlamına gelir. Niçin? Çünkü, Beşikçi bir inancın taraftarı olarak değil, bir bilim adamı olarak, bir “bilim yöntemi” ile yazan olarak bunu yapmaktadır. Bir Alevi olarak, Alevi inancından biri olarak yapsa, inançta mantık aranamayacağından, bu bir kafa karışıklığı olmazdı, ama bir bilim adamı olarak yapınca bu tam anlamıyla bir kafa karışıklığıdır.
Özetle Beşikçi’nin yaptığı epistemolojik olarak, bilimsel kanıtlara gerek duymayana, bilimsel kanıtlar getirerek bir şeyi kanıtlamaya çalışmaktır. Ve bu kendi içinde çelişkidir.



Teolojik Eleştiri

Sosyolojik Değil, Teolojik Bir Tartışma

Beşikçi’nin bilimsel kanıt ve delillere gerek duymayan bir inancın taraftarlarına bilimsel kanıtlarla bir şeyi kanıtlamaya kalkmasındaki çelişkiyi bir kenara bırakıp, böyle bir çelişki olmadığını var sayalım.
Beşikçi’nin yazısının ne yaptığını, yazısının neye ilişkin bir yazı olduğunu anlamak için, bir önceki bölümde gösterilen epistemolojik çelişkiyi yok saymak ve başka bir soyutlama düzeyine geçmek gerekmektedir.
Bu nedenle, Beşikçi’nin bir bilim adamı olarak çelişkisini bir kenara koyup, şu soruyu tekrar soralım:
Beşikçi’nin yazısında yaptığı nedir?
Beşikçi’nin yaptığı: bir inancın taraftarlarının, inançlarıyla iç tutarlılık içinde bulunmalarını sağlamaya çalışmaktır.
Yani yazısının bütününde, Alevilere şunu demektedir: ‘bakın inançlarınız, rituelleriniz şunlar şunlar, bunlar sizin ayrı bir din olduğunuzu gösterir, o halde kendinizin ayrı bir din olduğunu kabul ediniz; bir tür İslamiyet olduğunuzu söylemeyiniz, tutarsız olmayınız, “kafa karışıklığı”ndan kurtulunuz!’.
Yani, Alevileri kendi içinde, inançlarıyla tutarlı olmaya; inançlarına uygun bir biçimde ayrı bir din olduklarını kabul ettirmeye çalışıyor?
Peki bu nasıl bir tartışmadır?
Bu, sosyolojik ya da politik bir tartışma mıdır?
Bu, ne sosyolojik bir tartışmadır, ne de politik bir tartışmadır.
Bu, teolojik, ilahiyata ilişkin bir tartışmadır.
Bir inancın içindeki kafa karışıklığından sadece ilahiyatçılar, teologlar, din adamları söz edip, bu kafa karışıklığını problem edebilirler.
Bilim adamının veya devrimci demokrat bir politikacının böyle bir problemi olmaz.
Niçin olmaz?
Bir sosyolog için, Alevilerde veya başka bir inancın taraftarlarında ‘kafa karışıklığı’ diye bir sorun olmaz. İnsanlar neye inanıyorlarsa odurlar. Sosyologlar teologların kriterleriyle inançları değerlendirmezler. Dolayısıyla bir sosyolog zaten yazısına “Kafa Karışıklığı” gibi bir başlık da koymaz ve koymamalıdır. Çünkü böyle bir başlık değer yüklüdür. Böyle bir başlık konuyu değil; kendisine karşı olunan şeyi tanımlar.
Elbette bir inancın taraftarlarının inançlarının otantik biçimleriyle yaşayan ve uygulanan biçimleri arasındaki farklılıklar da bir sosyolojik çalışmanın konusu olabilirler. Tüm inançlarda böyle olgular gözlemlenir. Bu farklılıkların nedenleri üzerine bir çalışma elbette olabilir. Ama bu durumda bile bu farklılıklar değiştirilmesi gereken, kendisine karşı mücadele edilen bir şey değil; bir olgu, açıklanması gereken bir fenomen olarak ele alınabilir.
Bilim adamının görevi, aslında, o yüzeysel olarak “kafa karışıklığı” gibi görünen olgunun, hiç de kafa karışıklığı olmadığını; aksine onun, ardındaki nesnel toplumsal nedenlerle tutarlı olarak açıklanabileceğini göstermektir ve bu açıklamayı yapmaktır.
Özetle, “Alevilerdeki Kafa Karışıklığı” Beşikçi’nin bir sosyolog, bir bilim adamı olarak incelemesinin konusu değildir. “Kafa karışıklığ” bir inceleme konusu değil, Aleviler arasında yok edilmesi, ortadan kaldırılması, kendisine karşı mücadele edilmesi gereken bir durumdur. Diğer bir ifadeyle Beşikçi’nin yazısının başlığı, yazısının konusunu değil, kendisine karşı mücadele ettiği düşünceyi tanımlamaktadır.
Bu şu anlama gelir: Beşikçi’nin yazısı sosyolojik bir yazı değil, teolojik bir yazıdır.
Aynı noktaya politik bir yazı olması bağlamından da varılabilir. Yani gerçekten tutarlı laikliği savunan devrimci demokrat bir politikacının da “Alevilerdeki kafa karışıklığı”nı düzeltmek gibi bir sorunu olmaz, onun sorunu Alevilerde (ve bütün dinlerde) “kafa karışıklığı” özgürlüğünü savunmak; “kafa karışıklığı” içinde olanların, “kafa karışıklığı” içinde olmayanlar; veya “kafa karışıklığı” içinde olmayanların “kafa karışıklığı” içinde olanlar tarafından baskı altına alınmasının mümkün olmayacağı koşullar için mücadele etmektir. Yani devrimci demokrat bir politikacının politikacı olarak konusu “kafa karışıklığı” değil, “kafa karışıklığı” özgürlüğü olabilir. Beşikçi “kafa karışıklığı” özgürlüğü için değil, “kafa karışıklığına” karşı mücadele etmektedir.
Yani yazı sosyolojik değil, politik bir yazı olarak, politik amaçlarla yazılmış bir yazı olarak ele alındığında da aynı sonuç, yani teolojik bir yazı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bunu biraz daha yakından görelim[7].
Alevilerin uğradığı baskıya karşı olan ve sorunu politik düzeyde ele elan, tutarlı bir laisizmi savunan bir devrimci ve demokrat politikacı, Alevliğin ayrı bir din olup olmadığı tartışmasına girmez. “Kendilerinin ayrı din olduğuna inananlar ayrı dindirler. Buna devletin her hangi bir müdahalesi olamaz ve olmamalıdır” der. “Devletin görevi, bir din içinde ayrı din olduğunu düşünenlere, onların ayrı din olmadıklarını düşünen dindarların bir baskı yapmasını engellemek olabilir” der.
Yani, devrimci demokrat politikacı, inançların kendi içinde çıkacak sapkınlıklara, tutarsızlıklara özgürlük sağlamaya çalışır. Devrimci demokrat bir tavır sapkınlıklarla mücadele etmez, sapkınlık özgürlüğü için mücadele eder.
Ama Beşikçi’nin yaptığı, bir yandan ‘sapkın bir tarikatın’ (yani Aleviliğin, onu Müslüman çoğunluk öyle kabul ettiği için öyle diyoruz) ayrı bir din olduğunu savunarak, yani onun sapkın olmadığını savunmak, yani sapkınlık özgürlüğünü savunmamak oluyor. Ama diğer yandan bunu yaparken, Aleviliğin içindeki bir sapkınlığa karşı, (çünkü Aleviliğin İslam’ın bir çeşidi olduğunu düşünmek, en azından Beşikçi için, ‘Kafa Karışıklığı’ dediği için, Alevilik içinde bir ‘sapkınlıktır’) mücadeleye girmiş oluyor. Yani Alevilik içinde de sapkınlık özgürlüğünü savunmuyor ve Alevilik içindeki bir sapkınlığa karşı fiilen bir alevi teolog gibi mücadeleye girmiş oluyor.
O halde Beşikçi’nin yazısı, sapkınlık özgürlüğünü savunmayan ve sapkınlığa karşı bir yazı olarak, aslında politik bir bağlamda ve amaçla yazılmış olmakla birlikte, içeriğiyle politik değil, teolojik bir yazıdır. Yani yazı politik ise gerici bir yazıdır; politik değil ise teolojik bir yazıdır.
Beşikçi’nin yaptığının, diyanet işleri memurlarından veya Sünni din adamlarının yaptığından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Tek farkı, bunu Aleviler açısından yapması, içi dışına çevrilmiş olarak yapmasıdır. Yani sapkın mezhep olarak kabul edilenin içindeki sapkınlıkla mücadele etmektedir[8].
Beşikçi tutarlı olarak laikliği savunmadığı için, devrimci demokrat bir tutum içinde olmadığı için; devletin dinlere karışmasını ilke olarak sorgulamadığı için, davranışının iç mantığı onu, bir teolojik tartışmaya sürüklemektedir. Devletin, dinler hakkında söz sahibi olmasını sorgulamadığı için, devlete Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya kalkmakta; ama bu sefer Alevilerin kendilerini İslam’ın bir türü olarak tanımladıklarını görünce; bu sefer Alevilere, ayrı bir din olduklarını kanıtlamaya kalkışmakta ve bunu yaptığı an da, Aleviliğin kendi içindeki sapkınlıklarla mücadele eden ilahiyatçı olarak ortaya çıkmaktadır. Ve bu da onun, bir inancın taraftarlarına bilimsel argümanlar getiren bir ilahiyatçı olması çelişkisiyle sonuçlanmaktadır.
Yani bir politikacı olarak veya politik bir tartışma ve sorun bağlamında devrimci demokrasiyi ve tutarlı bir laikliği savunmadığı için sonuçta nesnel olarak bir Alevi teolog olmaktadır.

Sosyolojik Deliller Getiren Bir Teolog

Ama bu teolog, sosyolojiden delliler getiren bir teologtur. Bunu görelim.
Burada, biçimsel olarak bir alevi teolojisi olup olmadığının önemi yoktur. Beşikçi’nin yaptığı budur. Alevilere kendi inançları ile tutarlı iseler, Aleviliğin İslamiyet’in bir biçimi olduğu yolundaki fikirleri bir yana bırakmalarını söylemektedir. Bir dinin taraftarlarına, o dinin, o inancın saf biçimlerini öğretmek, onun ön kabulleriyle tutarlılık içinde bulunmayı sağlamak her zaman teologların işidir, din adamlarının işidir.
Eğer Beşikçi bir bilim adamı ise, Alevilerin, bir inancın taraftarlarının, iç tutarlılıklarının onun sorunu olmaması gerekir. Bunlar sadece bir veri, bir olgu olarak onun konusu olabilir. Eğer Alevileri iç tutarlılığa çağıran bir Alevi ilahiyatçısı, bir teolog ise, yaptığı bir teolog olarak doğru olabilir ama bu sefer de, yapılan tartışmanın veya getirilen delillerin sosyolojik ya da bilimsel bir anlamı yoktur.
O halde, Beşikçi, sosyolojiden deliller getiren bir teologdur. Yaptığı teolojik bir tartışmadır. Yaptığı bir inancı iç tutarlılığa çağrıdır. Getirdiği delillerin sosyoloji ve tarihten olması, bilim bilim diye sürekli vurgulaması, onun bu özündeki niteliğini değiştirmemektedir. Bütün bunlar sadece ortada bilimsel bir tartışma olduğu yanılgısına yol açmaktadır.
O halde Beşikçi’nin metni, politik ya da sosyolojik bir metin olarak ele alınamaz.
Beşikçi’nin metni teolojik bir metindir.
Bu metinle ancak Alevilik inancı içinde olanlar veya teologlar tartışabilir.
Biz ise ne Aleviyiz ne de teolog. Dolayısıyla bu tartışmaya girmemiz mümkün değildir. Biz konuyu sosyolojik ve politik olarak ele almaya çalışıyoruz. Yani örneğin Beşikçi’nin teolog olarak tartışması bizi ilgilendirmiyor ama bu tartışmasının politik ve sosyolojik anlamı ilgilendiriyor.
Ama yine de, Beşikçi’nin kendi iç çelişkilerinin, girdiği yolun onu bir teolog olarak da nasıl silahsızlandırdığını görelim. Bir teologmuş gibi olaya bakalım. Yani yine bir başka soyutlama düzeyine geçelim.
Beşikçi’nin yaptığının bu teolojik karakterini teslim ettiğimizde, o teolojik tartışmanın kendi mantığı içinde nereye varmaktadır? Teolog olarak Beşikçi’nin kendi bindiği dalı nasıl kestiğini görelim.

Teolog Olarak Birici Sonuç: Tutarsızlığa Çağrı

Beşikçi, kendi iç tutarsızlığıyla kalmamakta, muhataplarını, yani Alevileri de bir tutarsızlığa zorlamaktadır. Kendi iç tutarsızlığı, bir inancın taraftarlarına bilimsel argümanlar getirmekti; ya da teolojik bir tartışmayı sosyolojik kavramlarla yürütmekti. Ama bunu yaparken, kendi tutarsızlığını muhataplarına da aktarmaktadır.
Yani Alevilik bir inanç olduğuna göre, bir Alevi, tıpkı Aleviliğin diğer bir sürü inancı gibi, İslamiyet’in bir biçimi olduğuna da inanabilir. Bunların hepsi inançtır eni sonu. İnançlar arasında bir tutarlılık aranmaz. İnancın kendi içindeki bu tutarsızlık, inanç olarak bir tutarsızlık oluşturmaz. Tutarlılık olmaması inançları tutarsız yapmaz. Tam da aksine inançların tutarlılığıdır bu.
Yani Alevi, diyelim ki, olgulara aykırı da olsa, Alevliğin İslamiyet çerçevesinde bir inanç olduğuna, tıpkı on ikinci imam olan Mehdi’nin bir mağarada uyuduğu ve bir gün çıkacağına inandığı gibi inanabilir. Bunların her ikisi de eni sonu inançtırlar. Alevi bunlar için, tıpkı Mehdi’nin mağarada beklediğine ve bir gün çıkıp geleceğine dair bir bilimsel delil aramadığı gibi, İslamiyet’in bir biçimi olduğuna dair de bir bilimsel delil aramamaktadır. Yani Beşikçi’nin kafa karışıklığı içinde olduğunu söylediği Alevi kendi içinde tutarlıdır.
Peki Beşikçi ne diyor ve yapıyor?
Mehdi’nin mağarada uyuduğu ve bir gün huruç eyleyeceği inancına nedense bir itirazı yok, bunun için bilimsel kanıtlar getirmiyor veya istemiyor. Alevilik bir inançtır diyerek bilimsel kanıtlar istemeyeceğini belirtmiş oluyor. Onun itirazı, Aleviliğin İslamiyet’in bir biçimi olduğu inancına. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
O inançsa o da inanç. Beşikçi’ye ne? Neye inanacağına Beşikçi mi Alevi mi karar verecek? Beşikçi ise, Mehdi’nin uyumadığına ve bir gün çıkıp gelmeyeceğine; bu inancın bilimsel olmadığına hiç bir itiraz yöneltmiyor da tutuyor, Alevilerin İslamiyet'in bir türü olduğuna inanmalarını, onlarca inançtan bir tanesini sorun ediyor. Böylece Alevi’ye kendi kafa karışıklığını ve tutarsızlığını da bulaştırmaya çalışıyor. Alevi’ye şunu demiş oluyor: ‘inancının bazı konularında istediğin gibi inanabilirsin, bilimsel kanıtlara gerek yoktur; ama İslamiyet’le ilişkiler konusunda inancın yeri olmaması gerekiyor. Bilimsel olarak inancının İslamiyet’ten ayrı olduğu kanıtlandığına göre bunu kabul etmen gerekiyor. Yani inancının bazı yerlerinde, inanca ilişkin bazı yerlerinde bilime ilişkin kriterlerle düşünüp davranmalısın. Yani benim gibi tutarsız olmalısın, ya da benim iç tutarsızlığımı sen de yansıtmalısın.’
Beşikçi’nin teolog olarak yaptığı, nesnel olarak, kendi tutarsızlığını ve kafa karışıklığını Alevilere de bulaştırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.

Teolog olarak ikinci sonuç: Engizisyon Yargıçlığı

Dikkat edilsin, Beşikçi potansiyel olarak, engisizyon yargıçlarına meşruiyet sağlayan bir yoldadır. Çünkü laik bir sistem, dinler içinde sapkınlık özgürlüğünün savunusudur aynı zamanda.
Şu soruyu soralım:
Peki insanlar, Beşikçi’nin kanıtlarına rağmen görüşlerinde ısrar ederlerse ne olacaktır? Çünkü Beşikçi sadece Alevilere ayrı bir din olduklarını kabul ettirmeye çalışmıyor, esas hedefi bunu devlete kabul ettirmek. Zaten bunu devlete kabul ettirmenin yolu Alevilerin bunu kabul etmeleri olduğunu düşündüğü için Alevilere ayrı bir din olduklarını kanıtlamaya çalışıyor ve bir teolog gibi tartışmaya girip onları iç tutarlılığa davet ediyor.
Beşikçi’nin yaptığının politik bir anlamı yoksa, yaptığını yapmasının anlamı yoktur. Varsa ortaya bir sorun çıkar. Alevi otoritelerin veya devletin bu konudaki görüşü ve yaptırım hakkı kabul ediliyor demektir. Yani bir takım Aleviler çıkıp da “biz İslam’ın bir türüyüz” diyemeyeceklerdir. Çünkü bilimsel olarak kanıtlanmış ve devlet tarafından da kabul görülmüştür ki Alevilik İslam’ın bir biçimi değildir. Bunu söylemek sapkınlıktır. Eğer öyle olmasaydı Beşikçi’nin yaptıklarını yapmasına gerek olmayacaktı.
Peki o Aleviliğin İslam’ın bir biçimi olduğunu söyleyenler söylemeye devam ederlerse ne olacak? Onlar Beşikçi’nin ve Beşikçi’nin istediği gibi devletin bilimsel olarak ortaya koyduğu sonuçları kabul etmemekte ısrar ederlerse ne olacak?
Eğer, ‘onlar da ona inanıyorlar, öyle inanıyorlarsa öyledirler’ denecekse, bu şimdiden niye denmiyor da uzun uzun onlara öyle olmadıkları kanıtlanmaya çalışılıyor?
Ama Beşikçi’nin yaptığının bir anlamı varsa, böyle bir durumda, bu sefer onların yola getirilmesi ve o sapkın fikirlerden kurtarılması gerekir. Elbette Beşikçi bilim adamı olarak, fikir özgürlüğünden yana ve şiddete, zor yoluyla imana getirmeye karşıdır, ikna etmesi gerekir. Ama karşı taraf ikna olmuyorsa ne olacak?
Onlar Aleviliğin İslam’ın bir biçimi olmadığına ikna etmek; ikna olmadıkları takdirde zorla bu görüşün onlara kabul ettirilmesi gerekecektir.
Beşikçi’nin açığa çıkmamış potansiyel konumu budur.
Peki nasıl getirilecek? Bilimsel veya teolojik kanıtlar bir işe yaramıyor?
Gelsin işkence ve hapishane.
Beşikçi’nin potansiyel olarak varacağı yer budur. Bir dini iç tutarlılığa çekmeye çalıştığınızda, bir teolojik tartışmaya girdiğinizde ve bunun politik sonuçları olmasını kabul ettiğinizde maalesef varacağınız yer budur. Bunun İfade edilmemiş olması ve ortaya çıkmaması sonucu değiştirmez.
Görüldüğü gibi, bir teolog olarak Beşikçi, aslında inanç özgürlüğünü savunayım, Alevilerin uğradığı baskıya karşı çıkayım derken karşımıza bir engizisyon savunucusu olarak çıkmakta ve onu meşrulaştırmaktadır.
Ama daha da kötüsü var.

Teolog olarak üçüncü sonuç: Sünni Teologlara Silah

Sünni İslam’ın engizisyon yargıçlarına, Alevileri ve kendisini de kurban olarak sunuyor bir teolog olarak. Yani Sünni İslam'ın engizitörlerine de bir zafer bahşediyor.
Eski çağların Alevi babaları Sünni İslam’ın engizitörlerine karşı daha zekice bir savunma bulmuşlardı; Kuran’ın bir “zahiri” bir de “hakiki” anlamı vardır diyorlardı; hakiki anlamı da herkesin anlayamayacağını söylüyorlardı. Böylece Sünni ilahiyatçının her türlü müdahalesinin yolunu baştan tıkayıp onu dışlıyorlar; onun müdahalesini reddediyorlardı.
Ama Beşikçi, kendi çelişkisiyle, bir Alevi teolog olarak, Sünni İslam’ın müdahalesine ve engizitörlerine tüm kapıları açıyor. Bunu nasıl yapıyor?
Beşikçi, Alevilik inancının bir kısmına inanç olma hakkı görüyor ama o inancın kendisinin ne olduğu konusunu görmüyordu.
Beşikçi karşısında bir Sünni İslam teologu (veya Aleviliğin İslam’ın bir türü olduğuna inanan bir Alevi teologu) çıkıp şöyle diyebilir:
‘insanlar kendilerini nasıl kabul ediyorlarsa öyledirler. Madem ki Aleviler kendilerinin Müslüman olduğunu düşünüyorlar, onlar Müslüman’dırlar, sizin onlara karışmaya hakkınız yok. Esas yanlış olan onların kendilerini Müslüman görmesi değil, Müslüman görmelerine rağmen Mehdi’ye inanmaları; namaz kılmamalarıdır. Düzeltilmesi gereken yanlış budur. Onlara Müslümanlığın bu olmadığı gösterilmelidir.’
Böyle bir itiraz Beşikçi’nin yaptığından hiç de daha az mantıklı olmayacaktır.
Böylece Beşikçi, bir teolog olarak tartışmaya girdiğinde, sorunu koyuş yöntemiyle, sadece devleti değil, Müslüman ilahiyatçıları da söz sahibi yapar. Zaten biraz da Müslüman ilahiyatçılar böyle dedikleri için Beşikçi Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Ama ayrı bir din olduğun kanıtlamaya çalışırkenki kendi çelişkisi, kapıdan kovduğunu bacadan içeri almakta ve Sünni karşısında kendisini ve Alevi'yi silahsızlandırmaktadır. Tabii teolojik olarak.

Sonuç

Beşikçi tutarlı bir demokrat olsaydı, şunu derdi Alevilere: ‘Aleviliğin ne olduğu konusunda Aleviler arasında farklı görüşler olabilir. Bu görüşlerin hiçbir politik sonucunun olmadığı koşullar için mücadele edilmelidir.’
O zaman ne böyle teologluğa soyunur; ne Sünni teologla politik sonuçları olan haklar ve silahlar sunmuş olur; ne inançlara bilimsel argümanlar sunan çelişkilere düşer, ne de Alevileri iç tutarlılığa çağıran bir engizisyon yargıcı durumuna düşerdi.
Alevilerle politik bir sorunu ve Alevi hareketinin politik sorunlarını tartışacak yani program ve strateji tartışması yapacak yerde, Alevilik inancı üzerine tartışmaya girmesi, Beşikçi’yi bir ilahiyatçıya ve engizitöre dönüştürür.
Alevilere yöneldiğinde bir ilahiyatçı, bir engizitör olan Beşikçi, bilim adamlarına/kadınlarına yöneldiğinde ise basit bir ahlakçı olarak ortaya çıkar.


 

Bilim Özgürlüğü Yerine Ahlak Zabıtalığı

Beşikçi’nin devletin laik olmayan yapısını, anti demokratik yapısını sorgulamaması, Alevilere hitap ettiğinde onu bir teologa dönüştürmekteydi. Aynı konum, bilim adamlarına yöneldiğinde, onu bu sefer bir ahlak zabıtasına dönüştürmektedir. Karşımıza bilimsel araştırmaların özgürce yapılacağı bir sistemi savunan bir demokrat değil, bilim adamlarına en azından toplumsal bilimler alanında özgürce araştırma yapma olanağı tanımayan bu sistemde, onları kendisi gibi tüm sonuçları göze alarak davranmamakla eleştiren bir ahlakçı çıkmaktadır.
Kısaca bunu görelim.
*
Beşikçi, yazısının bir yerinde, Alevileri iknayı bırakıp, bu sefer bilim adamlarına yönelmekte ve onlara şu sözlerle yönelmektedir.
“Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır. İşte bu noktada söylemeye çalıştığım çok açıktır. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimleri, antropoloji, iktisat gibi sosyal bilimler alanında; hukuk gibi normatif bilimler alanında; psikoloji gibi insan bilimleri alanında çalışan profesörlerdir. Profesörler veya profesörlerin çok büyük bir kısmı böyle yapmıyor. Hakikati araştırmak, duygusuyla, endişesiyle değil resmi görüşe hizmet etmek endişesiyle hareket ediyor. Örneğin Kürt’ü Türk olarak algılıyor, Kürt’e Türk muamelesi yapıyor. Alevi’yi Müslüman olarak algılıyor, Alevi’ye Müslüman muamelesi yapıyor. Böylece olgulardan değil resmi görüşün bilgilerinden hareket etmiş oluyor. Başka bir deyişle resmi görüşü, resmi ideolojiyi bir daha doğrulamak, bu bilgiye meşruiyet vermek, ciddi bir yönelme, ciddi bir hareket noktası oluyor. Kanımca sosyal bilimlerdeki tıkanmanın, sosyal bilimlerde gelişme sağlanamamasının temel nedeni budur.”
Beşikçi, bilimsel araştırmanın sonuçlarının her türlü politik sonuç ve dolayısıyla kaygıdan azade olarak yapılabilecek koşulları, yani gerçek laikliği ve demokrasiyi savunmadığı için, bilim adamlarının politik kaygılarla sonuçlar çıkarmaları karşısında, bilim adamlarına saldırmakta, onlardan politik sonuçlarına rağmen o politik sonuçlar yokmuş gibi, o sonuçları göze olarak sonuçlar çıkarmalarını istemektedir. Yani onları üstün ahlaklı insanlar olmaya davet etmektedir.
Denilenin bu olduğu çok açıktır.
Devletin bir resmi görüşü olması tartışma konusu yapılmıyor, bilim adamlarının bu resmi görüşe karşı durmamaları eleştiriliyor.
Bu tavır ne demokrat bir tavırdır ne de bilimseldir. Bu ahlaki bir tavırdır.
Bilimin bizzat kendisi ortaya koymaktadır ki, eğer bilimsel vargıların politik sonuçları olursa, ortadaki tartışma artık bilimsel değil politik bir tartışmadır. Politik konumlar ise insanların çıkarlarıyla yakından bağlantılıdır. Ve yine bilimsel olarak bilinmektedir ki, insanların çıkarlarına aykırı olursa, matematik aksiyomlar bile tartışma konusu olur.
Bir demokratın görevi, nasıl sapkınlıkla mücadele değil, sapkınlık özgürlüğü için mücadele ise; bilim söz konusu olduğunda da, bilim adamlarının ahlaksızlığıyla, korkularıyla mücadele değil; en ahlaksız bilim adamlarının, en korkak bilim adamlarının bile, her hangi bir konuyu en küçük kişisel ve politik kaygı duymadan, yani politik sonuçlara yol açmayacak şekilde, bilimsel kaygılarla tartışabilme özgürlüğünü elde edeceği koşullar için mücadeledir. Yani devletin yapısı ve biçimine karşı mücadeledir. Beşikçi ise bunu yapmıyor, devletin yapısını ve biçimini; örneğin Alevilik üzerine bir tartışmanın politik sonuçları olmasını sorgulamıyor; bilim adamlarını ve onların ahlakını; onların bu sonuçları göze alamamalarını sorguluyor.
Bir biyolog terliksi hayvanın bir bitki mi hayvan mı (çünkü bu tek hücreli aynı zamanda kendi içinde klorofil de bulundurur. Yani aynı zamanda ototroftur, hem bitki hem de hayvan özellikleri taşır) olduğunu tartışırken, ne kadar korkak olursa olsun, ne kadar ahlaksız olursa olsun, bu tartışmanın sonuçları onun korkması için bir neden oluşturmayacağından bu tartışmayı tamamen bilimsel kaygılarla yapabilir. Devrimci demokrat birisi, ya da gerçekten sosyolojinin, toplum bilimlerinin, en azından din; dil, kültür, soy, tarih gibi alanlarda gerçekten bilimsel bir kaygıyla araştırmalar yapmasını isteyen bir bilim adamı da, aynı biyologların koşullarının sosyoloji alanında da geçerli olması için mücadele etmeli onu savunmalıdır. Bunun bir tek koşulu vardır, din söz konusu olduğunda, gerçek bir laiklik. Uluslar, ırklar vs. söz konusu olduğunda da ulusun tanımından her türlü ırk, soy, kan, dil, dinin dışlandığı, bunların politik bir anlamının olmadığı ve hepsinin eşit olduğu bir Demokratik Cumhuriyettir.
Gerçek laik bir demokratik cumhuriyeti savunmayan her muhalefet ister istemez en çelişkili durumlara düşüp en gerici tavırları savunur durumda kalır. Beşikçi’nin başına gelen de budur. O, “Sosyal bilimlerdeki tıkanmanın, sosyal bilimlerde gelişme sağlanamamasının temel nedeni”ni, devletin yapısında değil, profesörlerin “Hakikati araştırmak, duygusuyla, endişesiyle” hareket etmemelerinde buluyor. Sorunu devletin yapısında, dolayısıyla o devleti ortaya çıkaran sınıf ilişkilerinde ve sınıfların güçlerinde değil, profesörlerin ahlakında veya cesaretinde görüyor.
Ahlaklı ve cesur olmakla bilimsel araştırmaların gelişmesi ve sonuçlar arasında zorunlu bir ilişki de yoktur. İşte sayın Beşikçi, ahlak söz konusu olduğunda, yani ahlaklı olmak ve sonuçlarına katlanmak söz konusu olduğunda, hiçbir bilim adamının eline su dökemeyeceği bir noktada bulunuyor, ama yine bu yazıda görülüyor ki, bu insani yüksek nitelikler, onun sosyolojiden argümanlar getiren bir teolog olmasını; yani dediklerinin aslında zerrece bilimsel değeri olmadığı gerçeğini değiştirmiyor.
Beşikçi aslında devletin ‘resmi görüş’ü veya ‘resmi ideoloji’si olmasını sorun etmiyor; bunun bilimsel olmamasını sorun ediyor; Beşikçi’nin eleştirdiği, devletin ‘resmi görüş’ü olması değil, bu görüşün bilimsel olmamasıdır. Bu nedenle devletin yapısına yönelecek yerde, Alevilere ve bilim adamlarına yönelmektedir. Alevilere yöneldiğinde, onlardan Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kabullenmelerini, bilim adamlarına yöneldiğinde, onlardan kendisi gibi hapislerde çürümelerini istemektedir.
Bu tavır ahlaki bir tavır olabilir ama bu tavır demokratik değil, anti demokratik bir tavırdır. Ve aslında Beşikçi karşımıza bir demokrat olarak değil, bir ahlakçı teolog olarak çıkmaktadır. En iyi engizisyon yargıçları ahlakçı teologlardan çıkar.
Ama bu ahlaki tavır, politik olarak bir ahlakçılıkla sonuçlanmaz sadece, sosyolojik olarak da olguları olduğu gibi ele alıp açıklayamamakla sonuçlanır. Sosyologun görevi, nasıl Alevilerin kendilerini nasıl görmeleri gerektiğini söylemek değil, onları oldukları gibi ele alıp neden öyle olduğunu araştırmaksa, aynı şekilde, bilim adamlarının nasıl davranmaları gerektiğini söylemek değil, onların davranışını olduğu gibi ele alıp açıklamaktır.
Bilim adamları birkaç istisna dışında aynen Beşikçi’nin dediği gibi davranmaktadırlar. Ama neredeyse hepsi böyle davrandığına göre, ortada ahlaki vaazlarla veya eleştirilerle düzeltilecek bir sorun değil, açıklanması gereken, nedenlerinin ortaya çıkarılması gereken bir sorun var demektir. Ancak bu nedenler ortadan kaldırıldıktan sonra, o sonuçlar da ortadan kalkabilir.
Bilim adamlarının bu davranışlarının nedeni araştırıldığında, bilimsel araştırmanın sonuçlarının politik sonuçları olduğu durumlarda bilim adamlarının bilimsel değil kişisel, ideolojik ve politik kaygılarla araştırmalar yapıp, konular seçip, sonuçlar çıkardığı görülür. O halde, bu durumun ortadan kaldırılması gerekir. Bu ise ancak devletin din, dil, soy, kültürü politik alanın dışında bırakmasıyla yani ulusun, dili, dini, tarihi, soyu, ırkı olmamasıyla mümkündür.
Yani bilim adamlarının niye öyle davrandığı sorusunu sorup, soruna bilimsel ve sosyolojik yaklaşsa bile sosyolog olarak çıkaracağı sonuç, bilim adamlarına ahlaki vaazlar vermek değil, devletin sistemini değiştirmek gerektiği olurdu. Diğer bir deyişle, bilim adamlarını eleştirmek, sadece politik olarak değil, aynı zamanda sosyolojik olarak da yanlıştır ve bilimsel araştırmaların geriliği konusunda yanlış bir açıklamanın sonucu olarak var olabilir.
*
Bilim adamlarını suçlayarak, politik olarak devletin yapısını tartışmayarak ve gündemden düşürerek onu olumlayan Beşikçi, bir bilim adamı; bir sosyolog olarak da bindiği dalı keser. Sosyal bilimlerin, sosyolojik tartışmaların politik kaygılardan azade olarak yapılmasının koşullarını engellemiş ve bu günkü sistemi olumlamış olur. Onun eleştirisi sosyologları bilim dışı kaygılarla sonuçlar çıkarmaya zorlayan sisteme değil; bilim adamlarına ve Devlete ahlaki bir eleştiri olarak kalır.
Beşikçi, örneğin bilim adamlarının bilim adına en basit bir olguyu, örneğin Kürtçe’nin ayrı bir dil olmasının inkar etmesini eleştirirken, bunu onların ahlaki olarak dürüst olmadıkları şeklinde bir eleştiriye indirger.
Aslında onların bunu inkar etmelerinin nedeni, tam da devletin din, dil, etni, kültür karşısında tarafsız olmaması, ulusun dile, dine, soya vs. göre tanımlanması ve dolayısıyla bunun politik sonuçları bulunmasıdır. Bilim adamları/kadınları, bu sonuçların var olan egemen sistemle çelişeceğini gördükleri; korktukları, işlerinden olmak istemedikleri; Beşikçi gibi hapiste yatmak istemedikleri için en basit gibi görünen olguları bile inkar etmektedirler. Ancak, örneğin, Kürtçe’nin ayrı bir dil olup olmamasının politik bir sonuca yol açmadığı koşullarda; bütün dillerin eşit olduğu bir toplumda, bilim adamları kişisel kaygılardan azade olarak, (tıpkı bir hayvanın şu veya bu tür içinde sınıflanmasının politik bir sonucunun olmadığı bir biyologlar tartışmasında olduğu gibi) Kürtçe’nin hangi dil ailesinden olduğunu tartışabilirler. Ama bunun için de ulusun dile göre tanımlanmaması gerekir. Yani bilim adamlarının değil, bu sistemin, devletin yapısının değişmesi gerekir.
Bilimsel olarak böyle bir tartışmanın da elbette yeri vardır ve olmalıdır. Biyoloji gibi, türlerin anatomilerinin çok belirgin tanımlar içinde bulunduğu bir bilimde bile, bir çok canlının hangi türe ait olduğu ya da ayrı bir tür mü olduğu yönünde biyologlar arasında bir çok tartışma olur. Özellikle geçiş biçimlerinde bu sınıflama olağanüstü zordur. Bir ornitorenk kuş mudur, memeli midir? Yavruları yumurtadan çıkar ama süt gibi bir sıvıyla besler onları. Ya da öyle ortak yaşamlar vardır ki, ortadakinin bir tek canlı mı yoksa, iki ayrı canlının ortak yaşamı mı olduğu söylenemez.
Biyoloji gibi, sonuçların hiçbir politik anlamının bulunmadığı, yani en azından bu gün için bulunmadığı bir bilim dalında bile bilimin uzak sınırlarında kesinlik böylesine uzak iken, elbet sosyal bilimler alanında veya linguistik alanında bu tür tartışmaların olması son derece olağandır ve de yapılmalıdır[9]. Politik kaygılardan azade böyle bir tartışmada pek ala en saçma gibi görünen tezler bile, içlerinde belli bir hakikat payı taşıyabilirler ve hakikatin unutulmuş ya da dikkatlerden kaçmış bir yönüne dikkati çekebilir; onun tüm karmaşıklığı içinde kavranmasına katkıda bulunabilirler.
Bu en açık Türkçe, Zazaca ve Kürtçe bağlamında görülebilir. Kürtçe ve Türkçe çok farklı dil ailelerinden oldukları için ortada pek bir sorun yoktur. Ama Zazaca ve diğer Kürt lehçelerinin arasındaki ilişkide bu açıkça ortaya çıkar. Zazaca hem ayrı bir dilin hem de bir lehçenin özelliklerini gösterir. Ama bu tartışmanın bütünüyle, politik sonuçlar dolayısıyla politik kaygılar taşımayan saf bilimsel, linguistik amaçlarla yapılması başkadır, politik sonuçları olacağı düşünülerek yapılması başkadır. Ayrı bir ulus olma hakkının ancak ayrı bir dil ile olabileceğini kabul eden bir anlayış ile bunun bilimsel bir tartışması yapılamaz[10]. Orada artık politik bir tartışma vardır. Bu politik tartışma karşısındaki devrimci demokratik politik tavır ise, ulusun dile ve dine göre tanımlanmasına karşı çıkmak olabilir. Böylece hem ulusal baskıya karşı çıkılmış, hem de bilimsel tartışmanın politik kaygı ve amaçlardan azade olarak yapılmasının koşulları için mücadele edilmiş olur.
Zaten demokratik bir ulusçuluk ve laiklik anlayışı ile sosyal bilimlerde ilerleme arasında korkunç bir ilişki vardır. Din, dil, kültür gibi son derece önemli toplumsal fenomenlerin politik anlamının olduğu bir devlette bu tartışmaların sırf bilimsel kaygılarla yapılması olanaksızdır.
Örneğin, Kürtçe’nin ayrı bir dil olduğundan söz etmenin politik sonuçların olduğu bir sistemde Kürtçe’nin ayrı bir dil olup olmadığı üzerine bir tartışma bilimsel kaygılarla yapılamaz. Beşikçi ise, eleştirisini bir bilim adamı, bir sosyolog olarak bunun olanaksızlığına yoğunlaştıracak ve ulusun örneğin, dile, dine, etniye ve kültüre göre tanımlandığı bir ülkede, tarih ve sosyal bilimlerin bu konuları sırf bilimsel kaygılarla özgürce tartışmasının koşullarının olamayacağını söyleyecek ve devletin yapısını tartışmaya sokacak yerde; devleti bu konuda baskı yapmamaya; bilim adamlarını da korkmamaya, cesur olmaya çağırmaktadır. Bu demokratik bir tavır değildir. Bu son duruşmada ahlaki bir eleştiriden başka bir şey değildir.
Bir sistem insanların veya bilim adamlarının cesur ve yiğit olmaları gerektiğine göre değil, aksine insanların ve bilim adamlarının herkes kadar namussuz, kurnaz, korkak ve çıkar peşinde olduğu varsayımına dayanarak eleştirilebilir. Bilim özgürlüğünü savunan bir eleştiri, devrimci ve demokratik bir eleştiri olmak zorundadır. Yani o korkak ve çıkar peşindeki sosyologların, tıpkı o korkak ve çıkar peşinde olan ama bir canlı türünün şu veya bu aileden sayılmasının politik bir sonucu olmadığı için fikirlerini korku duymadan savundukları için korkak ve çıkar peşinde oldukları görülmeyen, biyologlar veya paleontologlar gibi, bulgularının sonuçlarının kendileri için, bir sorun yaratmayacak koşullarda çalışmasını sağlamayı hedeflemelidir. Bunun ilk koşulu da dil, din, etni, gibi ayrılıklar karşısında devletin nötral olması; yani ulusun, politik olanın bunlara göre tanımlanmamasıdır.
Somutlarsak, örneğin memurlardan dürüstlük ve keyfi olmama beklenmemeli; aksine onların ahlaksız ve keyfi olacakları var sayılarak böyle davranmalarını engelleyecek bir yapı, yani siyasi biçim hedeflenmelidir. Örneğin, bütün memurlar seçilmeli; gelirlerinin ortalama işçi ücreti ayarında olması sağlanmalı; sürekli örgütlü halk tarafından denetlenmeli; memurların tayin ve terfi işlemlerinde onların amirlerinin ya da devletin gizli servislerinin raporları değil; bağımsız memur sendikalarının tutacakları siciller belirleyici olmalı vs.. Böyle koşullarda, en namussuz ve keyfi memurlar bile namuslu ve kurallara uygun davranmak zorunda olur. Aksine bir sistemde, en namuslu memurlar bile keyfi ve namussuz olmak zorundadır.
Yani bilimselliğin koşullarına da karşı çalışır sayın Beşikçi’nin bir şeyleri kanıtlamak için kabul ettiği gizli varsayımlar. Kendisine karşı mücadele ettiklerini silahlandırdığının; kurbanı olduğu sistemi güçlendirdiğinin farkında değildir sayın Beşikçi, bilim adamlarının korkaklığını veya ahlaksızlığını bilimsel gelişme olmamasının nedeni olarak gösterirken.

Gerçek Laiklik Yerine Devletin Aleviliği Tanıması

Önceki bölümlerde görüldüğü gibi, Beşikçi Alevilere yöneldiğinde bir teolog, bilim adamlarına yöneldiğinde bir ahlakçı olarak yazmaktadır.
Ama şimdi var sayalım ki, Beşikçi’nin yazısı ne Alevilere yöneliktir ne de bilim adamlarına, özel bir muhatabı yoktur ve genel olarak topluma yöneliktir.
Dolayısıyla var sayalım ki epistemolojik çelişkileri bulunmamaktadır; var sayalım ki teolojik veya ahlaki bir yazı değildir. Dikkat edilsin, böyle olduğunu var sayıyoruz. Onun politik bir yazı olarak anlamını ve yanlışını gösterebilmek için böyle var saymak, buraya kadar açıkladığımız hatalarından arındırmak zorundayız.
Yine var sayıyoruz ki, yazısında, sosyolojik düzeyde olgusal ve çıkarsama düzeyinde hiç bir yanlış yoktur. Ve yine var sayıyoruz ki, Din ve Alevilik olgusunu da sosyolojik olarak doğru bir biçimde ele almaktadır. Yani Din ve Alevilik hakkında bütün söyledikleri sosyolojik olarak doğru bir teoriye dayanmaktadır.
Ve bütün bunlara rağmen ve bu koşullarda bile Beşikçi’nin yazısı politik bir yazı olarak gerici bir yazıdır.
Niçin?
Çünkü, sosyolojik bir araştırmanın sonuçlarının politik sonuçları olduğu koşullarda, bu sonuçları politik bir bağlamda öne sürmek, fiilen o koşulları olumlayıp onun sadece biçimini, sonuçlarını eleştirmek anlamına gelir.
Bu genel ve soyut ifadeyi somutlayalım.
Türkiye’de devletin laik olmadığı, genel olarak Sünni İslam’ı; Sünni İslam içinde de kendi özel yorumunu kayırdığı ve desteklediği açıktır.
Aleviliğe uygulanan bu baskı ve asimilasyon politikasını meşrulaştırmak için, gerek devlet, gerek Sünni din adamları, hatta kimi Aleviler, Aleviliğin İslam'ın bir türü olduğunu söylemektedirler. Aleviliğin İslam'ın bir türü olduğunu söylemek, devlete ve Sünnilere, tıpkı Kürtlerin “dağ Türkü” olduklarını söylemek gibi bir işleve sahiptir.
Böyle denerek, nasıl “Dağ Türkleri”ni “normal” Türk yapmak üzere, onlara dillerini yasaklamak ve zorla Türkçe öğretmek rasyonalize edilebiliyorsa; aynı şekilde Aleviliği de İslam’ın bir çeşidi olarak tanımlamakla, Alevi köylerine camiler açmak, Alevileri Sünniler gibi düşünüp davranmaya zorlanmak rasyonalize edilmektedir.
Bu baskıya karşı biri demokratik ve özü bakımından ilerici; diğeri ise ideolojik olarak tıpkı o baskıyı yaratan ilişki gibi gerici ama bir baskıya karşı tavır olduğu için sonuçları itibariyle ilerici, iki biçimde karşı çıkılabilir.
Birincisi demokratik ve özü bakımından ilerici tavırdır. Bu tavrı dil örneğinde ele alalım.
Demokratik olarak dersiniz ki, ulusun dili, tarihi, etnisi, soyu, dini olması gericidir. Bunlar ulusun tanımından dışlanmalıdır. Devlet bütün dillere, etnilere, tarihlere, soylara eşit davranmalı bu eşitliği kollamakla yükümlü olmalıdır. Devlet insanların her hangi bir din, dil, etni, soy, inanç, dinden oldukları için bir eşitsizliğe uğramasını engellemekle yükümlü olmalıdır. Dil, soy, etni, tarih siyasi değil, kişisel bir sorun olmalıdır tıpkı bir inanç gibi. Nasıl devletin dini olmaması gerekirse, tarihi, soyu, dili, etnisi olmamalıdır. Devletin, dolayısıyla ulusun nasıl dini yoksa tarihi, dili, etnisi, soyu da olmaz ve olmamalıdır bir Demokratik Cumhuriyet’te.
Bu durumda, böyle bir programı savunan birisi, her hangi bir dilin hakkını savunmak için, o dilin ayrı bir dil olduğuna dair, linguistikten deliller getirmez. Çünkü herkes ana dilini öğrenmek hakkına sahip olmalıdır. İstediği dili ana dili olarak seçme hakkına sahip olmalıdır. İnsanları isterse mahalli bir lehçeyi isterse uluslar arası yaygın bir dili, anadili olarak seçebilmelidir. Devletin görevi neyin ayrı bir dil olduğuna karar vermek değildir. Buna hakkı ve yetkisi olmamalıdır. Devletin görevi insanlara ana dillerinde eğitim sağlamak ve dillerin eşitliğini sağlamaktır. Böyle bir sistem veya böyle bir sistem için mücadelede, bir dilin linguistik olarak ayrı bir dil veya lehçe olmasının politik bir anlamı bulunmaz. Bu bağlamda, pek ala linguistik olarak ayrı bir dil olmayan diller politik ve hukuki olarak ayrı bir dil imiş gibi, ayrı bir dil olarak ele alınmak zorundadır.
Yani linguistik olarak ayrı bir dil olmak ile, politik olarak ayrı bir dil olmak çok farklı şeylerdir. Devrimci bir demokraside, diğer dillerle eşit olmak için, linguistik olarak ayrı bir dil olmak gerekmez.
Benzer şekilde tutarlı bir laik olarak da, devletin inanç alanına müdahalesine karşı çıkarsınız, devletin görevinin sadece her hangi bir dinin baskı altına alınmasını engellemek olduğunu savunursunuz. Bunu savunan bir insan, her hangi bir inancın ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya kalkmaz. Üç kişi bir araya gelip istediği inancı kurabilir. Devletin görevi sadece bu inancın diğer inançlar tarafından baskı altına alınmasını engellemek olur. Bu durumda bir inancın, sosyolojik olarak ayrı bir din olup olmadığının politik bir anlamı olmaz. Böyle bir tutarlı laiklik savunucusu, bir inancın politik bir tartışma içinde, ayrı bir inanç olduğunu sosyolojik olarak kanıtlamaya kalkmaz ve böyle bir kanıtlama girişiminin kendisinin yanlış olduğunu söyler.
Tıpkı dilde olduğu gibi, demokratik bir cumhuriyette her hangi bir inancın, diğer inançlarla eşit haklardan yararlanabilmek için sosyolojik olarak ayrı bir inanç, ayrı bir din olduğunu kanıtlaması gerekmez. Nasıl, linguistik kriterlerle ayrı bir dil olmayan bir lehçeyi, insanlar eğer ayrı bir dil gibi öğrenmek istediklerinde devletin görevi onlara bu olanağı ve diğer dillerle eşitliği sağlamak ise, her hangi bir inancın taraftarlarının da, diğer inançlarla aynı eşitlikten yararlanmak için, ayrı bir inanç olduklarını kanıtlamaları gerekmez, kendilerini ayrı bir inanç olarak görüyorlarsa ayrı bir inançtırlar, onların hukuksal ve politik olarak öyle ele alınmaları gerekir.
Bu devrimci, demokratik bir talep ve tavırdır.
Ama Beşikçi’nin tavrı bu devrimci demokratik tavır değildir. Dolayısıyla Beşikçi’nin talepleri de devrimci demokratik talepler değildir.
Peki nedir Beşikçi’nin tavrı ve talebi?
Beşikçi, tıpkı dil ve ulus kavramında, dilin linguistik ve politik anlamlarının farkını görmediği ve bunu karıştırdığı gibi, inanç kavramının sosyolojik ve politik (veya hukuki) farklılıkların görmemekte, bunları karıştırmaktadır.
Ama bu karıştırışın ardında, demokratik olmayan bir politik duruş bulunmaktadır din konusunda. Tıpkı ulus konusunda olduğu gibi. Beşikçi gerçekten demokratik, tutarlı laik bir tutum ve anlayış içinde olsaydı, böyle bir karıştırma da ortaya çıkmazdı.
Şimdi bnu görelim.
Örneğin, tanrı tanımazlık veya ateizm epistemolojik olarak inanç alanına girmez, inancın reddidir. Ama, politik veya hukuki olarak, ateizm bir inançtır. Yani ayrı bir inanç gibi ele alınması gerekir. Devletin görevi ateistlerin de, diğer inananlarla aynı haklardan yararlanmasını sağlamaktır. Örneğin, her dinden taraftarların mezarlığı varsa, ateistlerin de böyle bir talebi varsa, ateistlerin de ayrı bir mezarlığı olması gerekir. İsteyen ateist de oraya gömülebilmelidir. Bunun için ateistlerin ayrı bir dinsel cemaat olduklarını kanıtlamalarına gerek olmamalıdır. Devletin görevi ateistlerin ayrı bir din olup olmadığını tartışmak değil, onları hukuken ve politik olarak ayrı bir dinmiş, ayrı bir inançmış gibi ele alıp, onların diğerleriyle eşitliğini sağlamak olmalıdır.
Aynı şekilde, Alevilik, diyelim ki sosyolojik olarak ayrı bir din değildir. Ama Aleviliğin ayrı bir din olduğunu düşünen Aleviler, politik ve hukuki olarak olarak ayrı bir din olarak diğer dinlerle aynı haklardan yararlanırlar. Devletin görevi zaten bu politik eşitliği sağlamaktır.
Devrimci demokrat veya tutarlı bir laisizm savunucusu, bu inancın politik ve sosyolojik anlamları arasındaki farka dikkati çekip; politik olarak kendine ayrı inanç diyenin ayrı inanç olduğunu savunur; sosyolojik argümanlarla böyle bir tartışmaya girmez, böyle bir tartışmaya girmenin devletin kimin din olduğunu karar vermesini meşrulaştıran gerici işlevine, politik olarak gerici anlamına dikkati çeker. Çünkü, ancak devletin kimin inanç olduğuna karar vermesini sorun etmeyen ve bunu olağan kabul eden bir anlayış, devlete ve Sünnilere veya yurttaşlara Aleviliğin ayrı bir din olduğunu sosyolojik olarak kanıtlamaya kalkar.
Yani Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya kalkma eyleminin kendisi, ne kadar bilimin dolayısıyla ilerici düşüncenin bir savunusu imiş gibi görünürse görünsün, kendisi gerici bir politik yaklaşımın ifadesi ve sonucudur. Böylece içeriği doğru bile olsa, yani Beşikçi gerçekten sosyolojik olarak doğru bir din kavrayışına dayansa ve yine sosyolojik olarak Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlasa bile, yaptığı, sosyolojik bir tartışmayı politik bir bağlamda yürütmek olduğundan, eylemin kendisi gericidir; kendisi politik olarak yanlıştır; sosyolojik doğru, politik bir yanlışa tekabül etmekte ve onun gerici özünü gizlemektedir.
Beşikçi’nin yaptığı tamı tamına budur. Ve bu sadece Alevilik konusunda ortaya çıkan bir özelliği değildir Beşikçi’nin. Ortada çok daha temel, derinde bir yanlış bulunmaktadır. Bu nedenle bu yanlış aynen Kürt sorununda da ortaya çıkmaktadır. Beşikçi Kürtçe’nin ayrı bir dil olduğunu savunmuştur yılarca. Linguistik olarak doğru olan bu önerme, politik bağlamda, devletin ya da ulusun dile göre tanımlanmasını sorun etmeyip zımnen savunduğundan, tıpkı Aleviliğin ayrı bir din olduğunu savunmak gibi, politik olarak gericidir. Aslında Beşikçi’nin yaptığı, Kürt sonunudaki tavrını olduğu gibi Alevilere aktarmaktır dolayısıyla oradaki temel yanlışını da.
Bu tavra göre, denilmektedir ki, Kürtçe ayrı bir dildir veya Alevilik ayrı bir dindir. Kürtçe’de linguistikten, Alevlikte sosyoloji ve tarihten yüzlerce delil getirerek, Kürtçe’nin ayrı bir dil, Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlanmaktadır.
Böyle bir yola girdiğinizde, elbette Kürtler ve Kürtçe; Aleviler ve Alevilik üzerindeki baskıya karşı çıkmış olursunuz, bu anlamda tavrınızın nesnel ilerici bir anlamı olur. Yani var olan bir baskıya karşı duruş, var olan sistemle karşı karşıya geliş demektir bu.
Ama aynı zamanda, Kürtçe’nin ayrı bir dil; Aleviliğin ayrı bir din olduğunu tartışmaya kalkıp, bunu kanıtlamak için deliller getirdiğinizde, zımnen, yani örtük olarak, kurbanı olduğunuz sistemi ve onun dayandığı var sayımları savunmuş olursunuz.
Yani, şu varsayımları kabul etmişsiniz demektir:
Birincisi, ayrı bir diliniz yoksa, bunu linguistikten deliller getirerek kanıtlayacak durumda değilseniz, ayrı bir dilin layık olduğu haklardan yararlanma hakkınız olmayacaktır.
İkinci olarak, devletin neyin ayrı bir dil olduğuna karar vermesine, bir dili olmasına bir itirazınız yok demektir.
Yani yaptığınız nesnel olarak, devletin ulusu dile göre tanımlamasını; kimin dil olduğuna karar vermesini sorgulamamak, bu egemen devletin varsayımlarını kabul etmek ve savunmaktır. Tam da onun varsayımlarını kabul ettiğiniz için aksini kanıtlamaya kalkmaktasınızdır.
Kürtçe gerçekten ayrı bir dil olabilir. Bu linguistik olarak doğru da olabilir. Ama bu linguistik doğrunun, böyle bir politik bağlamda dile getirilmesinin kendisi yanlıştır ve doğru burada yanlışa dönüşür. Tıpkı yanlış bir program içinde doğru bir strateji; yanlış bir strateji içinde doğru bir taktik veya Adorno’nun dediğine ithafla, “yanlış bir dünyada doğru bir yaşam olamayacağı” gibi.
Burada politik olarak doğru bir tavır, linguistik bir tartışmanın politik sonuçları olmasının koşullarını ortadan kaldırmak olabilir; bunu olduğu gibi kabul edip, sorgulamayıp, aslında politik bir tartışmayı objektif bir linguistik tartışma mümkünmüş gibi ve linguistik bir tartışmaymış gibi yürütmek değil.
Sorun aynen Alevilere aktarılabilir. Zaten, Beşikçi’nin yaptığı tamı tamına budur. Kürt sorunu karşısındaki tavrını olduğu gibi Alevilere aktarmaktadır. Kürtler söz konusu olduğunda nasıl Kürtçe’nin ayrı bir dil, Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu kanıtlamaya çalışıyorduysa; şimdi de Aleviliğin ayrı bir din, Alevilerin ayrı bir dinin taraftarları olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.
Linguistik olarak Kürtçe’nin ayrı bir dil olduğunun doğru olması gibi; Aleviliğin sosyolojik olarak ayrı bir din olduğu da doğru olabilir. Ama politik bir bağlamda bu linguistik doğru nasıl sosyolojik ve politik bir yanlışa dönüşüyorsa, aynı şekilde Aleviliğin ayrı bir din olduğu yönündeki sosyolojik doğru da, aynı zamanda politik bir yanlışa dönüşmekte ve onu gizlemektedir.
Niçin böyledir?
Çünkü Beşikçi’nin yaptığı devlete, Aleviliğin ayrı bir din olduğun kabul ettirmeye çalışmaktır.
Yani ayrı bir din olduğunu, sosyolojik olarak kanıtlayamadığı takdirde, ayrı bir din olarak davranılmasını isteyemeyeceği var sayımını kabullenmekte ve savunmaktadır. Aynı şekilde, ulusal sorunda da öyledir. Ayrı bir dil olduğunu kanıtlayamazsa, ayrı bir ulus olduğunu iddia edemeyeceğini düşünmektedir. Ama bunun da ardında devletin bir dili ve dile veya etniye dayanan ulusu olmasının kabulü vardır. Din söz konusu olduğunda, devletin kimin din olduğuna karar vermesinin kabulü vardır.
Beşikçi’nin itirazı, devletin ve ulusun dile göre tanımlanmasına değil; Kürtçe ayrı bir dil olmasına rağmen Kürtçe’nin ayrı bir dil ve dolayısıyla Kürtlerin ayrı bir ulus olarak tanımamasınadır; din söz konusu olduğunda Beşikçi’nin itirazı devletin kimin ayrı din olduğuna karar vermesine değil; Aleviliğin ayrı bir din olmasına rağmen ayrı bir din olarak kabul edilmemesinedir.
Böylece, Beşikçi’nin trajedisinin nedeni ve mantığı ortaya çıkıyor.
Beşikçi tam da siyasi ve ideolojik bakımdan bir Kemalist olduğu; Kemalizm’in varsayımlarını paylaştığı; onları eleştirmediği; onlara karşı çıkmadığı için; Kürtçe’nin ayrı bir dil; Kürtlerin ayrı bir ulus; Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamakla uğraşmaktadır. Kürtler ve Aleviler ezildiği için; Kürtçe’nin ve Aleviliğin ayrı olduğunu söylemek Beşikçi’nin hapislerde çürümesine yol açtığı için, yapılan iş Kemalizm’in uygulamasına karşı çıktığı için ve dolayısıyla onun tepkisini çektiği için onun bu gerici ve Kemalist özü, görülmemektedir.
Halbuki Beşikçi, gerçekten Kemalist sistemin dayandığı varsayımları kabul etmeyip onları sorgulayan bir politik hedefi benimsemiş olsaydı, Kürtçe’nin linguistik olarak ayrı bir dil olduğunu kanıtlamakla uğraşmaz; ulusun dile, soya, tarihe, dine göre belirlenmesine karşı çıkardı; ulusun dile, soya, tarihe, dine göre belirlenmesine karşı çıkmak, demokratik bir ulusçuluğu savunmak olur; ulusun neden böyle tanımlandığının nedenlerine yönelirdi. Buna yöneldiğinde, burjuvazinin gericiliği; Stalinizm’in egemenliği gibi olgularla karşılaşır, o zaman burjuvazinin ve stalinist bürokrasinin neden gerici bir ulusçuluğu savunduklarını açıklamaya çalışır; gerici ulusçuluğa karşı politik ve ideolojik bir mücadele içinde olurdu.
Aynı şekilde, din söz konusu olduğunda da, Beşikçi gerçekten Kemalist sistemin dayandığı var sayımları kabul etmeyip sorgulasaydı, sosyoloji ve tarihten kanıtlar getirerek Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kanıtlamakla uğraşmaz, devletin özele, inanca ait alana müdahalesini reddeder; üç kişi bir araya gelip ayrı diniz diyorlarsa ayrı dindirler; devletin görevi onların diğer dinler ve çoğunluk tarafından bir baskıyla karşılaşmasını engellemektir derdi.
Ama Beşikçi’de bütün bunlar yoktur. Niçin yoktur?
Çünkü Beşikçi Kemalizm’in milliyetçilik veya dine ilişkin anlayışını benimsemekte onları sorgulamamakta ve zımnen savunmaktadır.
Beşikçi tam da Kemalist sistemin varsayımlarını kabul ettiği için, zımnen onları savunduğu için Alevilik ve Kürtlük üzerine, bütün yazılarını yazmıştır. Eğer böyle olmasaydı bu yazılar var olamaz ve onların bir anlamı bulunmazdı. Ne yazık ki, Beşikçi’nin bütün çilesi, eseri ve hayatı Kemalizm’in dayandığı var sayımların bilinçsiz bir kabulü ve savunusudur. Eğer bu kabul olmasaydı, bütün o eserlere gerek olmazdı. Bu korkunç bir trajedidir. Beşikçe kemalizme rağmen Kemalizmi savunmakta, ama kemalizmi savunduğunu bilmemekte, ona karşı çıktığını sanmaktadır. “Yanlışlıklar trajedisi” denebilir buna.
Beşikçi’nin anlamadığı şudur:
Kemalizm, Kürtlerin varlığını inkar değildir; Kemalizm ulusun dile, soya, kana göre tanımlanmasıdır. Kürtlerin varlığının inkarına karşı çıkmak, Kemalizm’e karşı çıkmak değildir, onun somut bir biçimine karşı çıkmaktır.
Kemalizm Alevilerin ayrı bir din olarak tanınmaması değildir; Kemalizm devletin kimin din olduğuna karar vermesi ve devlet olarak o dinlerle ilişki kurmasıdır[11]. Alevilerin ayrı bir din olarak tanınmıyor oluşuna karşı çıkmak Kemalizm’e karşı çıkmak değildir.
Beşikçi, Kemalizm’in özüne değil, onun somut görünümüne, somut biçimine, somut sonuçlarına karşı çıkmaktadır. Ama o somut görünümüne karşı çıkarken onu özünden savunmaktadır.
Savunmaktadır çünkü Beşikçi, Kemalizm’le aynı felsefi ve sosyolojik temelleri paylaşmaktadır: yani pozitivizmi ve metafizik sosyolojileri[12].
Beşikçi’nin Kemalizm anlayışı, aslında Kemalizm’in Kemalizm anlayışıdır. Eğer onun metodolojik temelleriyle ifade edersek: pozitivizmin Kemalizm anlayışıdır. Bu anlayış, Kemalizm’in dayandığı bütün var sayımları savunur, sadece onun somut biçimlerini eleştiri konusu yapar.
Özetle, Beşikçi’nin yazısı, Alevilere veya bilim adamlarına yönelik değil yani teolojik  veya ahlaki bir yazı olarak değil; topluma yönelik bir program veya devlete yönelik bir talep olarak okunduğunda, yani politik bir yazı olarak okunduğunda, karşımıza Kemalizm’in var sayımlarını kabul eden ve savunan gerici bir politika çıkmaktadır. Bu gericilik, Kemalizm’in somut biçimlerine karşı çıkış, somut bir baskıya karşı çıkış biçiminde ortaya koyulduğundan onun gerici özü görülmemektedir.
*
Buraya kadar Beşikçi’nin mantığı bakımından gerçek tutarlı bir laikliği savunmadığını ve tam da böyle olduğu için sosyolojik, epistemolojik, teolojik ve bilimsel çelişkilere yuvarlandığını göstermeye çalıştık.
Ama Beşikçi, yazısının bir yerinde bu örtük anlayışı açık olarak da ifade ediyor. Laikliği tarif ettiği yerlerde aslında kendi laiklik anlayışını ifade ediyor. Gerçi yazısında böyle ifadeler olmasaydı da sonuç değişmezdi ama bunlar Beşikçi’nin tutarlı bir laisizm savunucusu olmadığını bizzat Beşikçi’nin kendi ifadeleriyle de ortaya koyuyor.
Örneğin Beşikçi şöyle yazıyor:
“Laiklik her şeyden önce devletin bütün inançlara eşit mesafede bakmasını sağlayan bir ilkedir.”
Bu tanım laikliği açıklamaz. Devletin bütün inançlara eşit mesafede bakması, onları devletin tanımasını varsayar. Bu laiklik değildir. Bu Kemalizm’in laiklik anlayışıdır. Yani cemevine de camiye davrandığı gibi davranmasını istemek. Beşikçi’nin itirazı, devletin camileri ‘tanıması’na, yani her hangi bir inancın ibadet yerlerini tanımasına değil, ‘cemevi’ni tanınmamasınadır. Zaten aynen şöyle yazıyor:
“Cami karşısında cemevinin hiçbir varlığının tanınmaması laiklikle bağdaşan bir durum değildir.”
Beşikçi tutarlı bir laisizm savunucusu olsaydı, sorunu cami karşısında cemevinin tanınmaması değil, caminin tanınması olarak koyardı[13].
Ve Beşikçi, sadece tutarsız bir laisizm savunucusu olmakla kalmıyor; laikliğin tutarlı bir savunucu olmadığı için, Alevilerin mücadelesini de zayıflatıyor. Devletin cemevini de tanıması için mücadele eden bir hareket sadece Alevileri birleştirebilir. Aslında Alevilerin devrimci ve demokrat, tutarlı laiklik savunucusu olmayanlarını birleştirir.
Ama tutarlı bir laisizm savunusu, yani devletin camileri tanımasını, yani inanç yerlerini tanımasını ve onlara karışmasını sorun eden ve buna karşı çıkan bir hareket, tüm ezilen inançları; tüm gayrı memnunları birleştirebilir.
Böylece Beşikçi tutarlı bir laisizmi savunmamakla kalmıyor, Alevileri verdikleri mücadelede yalnız kalmaya mahkum ediyor. Bunu ilerde göreceğiz.
Özetlersek, Beşikçi’nin tutarlı bir laikliği savunmaktan uzak oluşu; Kemalizm’e özünden değil, somut biçiminden dolayı karşı oluşu ve farkına varmadan onun özünü savunuşu; yani devletin dinleri tanıması ve eşit davranmasını istemesi,[14] Beşikçi’yi devlete Alevliğin ayrı bir din olduğunu kabul ettirmek için çabalamaya itmekte. Ama Aleviler kendilerinin İslam’ın bir çeşidi olduklarını söylediklerinden, bu sefer önce Alevilere ayrı bir din olduklarını tanıtlamaya çalışmakta. Alevilere bunu kanıtlamaya çalışınca, bir teologa dönüşüp teolojik bir tartışmaya girmekte; teolojik bir tartışmayı bilim adamı olarak ve bilim adına yapınca da ilk başta ele aldığımız, epistemolojik çelişkiye düşmektedir.
Bütün bu çelişkileri, Beşikçi’nin tutarlı bir demokrasi ve laiklik programını savunmaması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Eğer Beşikçi, devletin gerçekten laik olmasını savunsaydı, bütün bu tartışmalara girmez, dolayısıyla Beşikçi’nin bu yazısı var olmazdı.
Aslında Beşikçi’nin sadece bu yazısına has bir durum değildir bu. Aşağı yukarı bütün eseri budur. Ezilenden yanadır ama ezenin, kendi celladının varsayımlarını savunmaktadır.
Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir.





[1] Ama kafa karışıklığı sadece Beşikçi ile sınırlı değildir; sadece onu hapse tıkanlarla da sınırlı değildir. Onu destekleyenler de aynı kafa karışıklığı ile malul olduklarından Beşikçi’yi Beşikçi’nin kendisini; Kemalistlerin Beşikçi’yi sandığı gibi anlamaktadırlar. Dolayısıyla Beşikçi’deki “kafa karışıklığı” Türkiyeli veya Kürdistanlı solcunun ve aydının kafa karışıklığıdır da. Bu nedenle eleştirimiz aslında, Beşikçi’nin somutunda, Türkiyeli ve Kürdistanlı aydın ve solcuların eleştirisidir.
[2] “Kuşkusuz, sunuş yönteminin, biçim yönünden, araştırma yönteminden farklı olması gerekir. Araştırma yöntemi, işlenecek malzemeyi ayrıntılarıyla ele almalı, onun gelişmesinin farklı biçimlerini tahlil etmeli, iç bağıntıların esasını bulmalıdır. Ancak bu yapıldıktan sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori bir yapı varmış gibi gelebilir.” (K. Marx, Kapital, Birinci Cilt, Almanca İkinci Baskıya Önsöz,

[3] “Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkının Önsözündeki ünlü pasajda Marx, ekonomi politik alanında bilimsel bir açıklamanın izlemesi gereken metodu belirtir: somuta varabilmek için soyuttan hareket etmek. Elkitabı yazarlarının çoğu, Marx’ın geçen yüzyıldaki ispatlamalarını, kısaltılmış ve genellikle yetersiz bir şekilde, her seferinde yeniden ileri sürmek için bu pasajdan ve Kapital’in üç cildinden esinlenmişlerdir.
“Oysa açıklama (exposition) metodu ile bilginin doğuşunu (oluşumunu, kökenini) birbirine karıştırmamak gerekir. Marx, somutun ilkin, kendisini meydana getiren soyut ilişkilere ayrıştırılmaksızın anlaşılamayacağı üzerine ne kadar ısrar ediyorsa, bu ilişkilerin sadece dahiyane bir sezginin ya da üstün bir soyutlama yeteneğinin sonucu olamayacağı üzerinde de o kadar ısrar etmektedir. Bu soyut ilişkiler, her bilimin hammaddesi olan ampirik veriler incelenerek ortaya konulmalıdır. Marx’ın böyle düşündüğünü anlamak için, Ekonomi politiğin Eleştirilmesine Katkı’nın önsözünde metot hakkında söylediklerini Kapital’in 2. baskısına yazdığı önsözdeki şu pasajla karşılaştırmak yeter:
‘Bununla beraber açıklama metodu bilimsel araştırma metodundan kesinlikle ayırt edilmelidir. Bilimsel araştırma konuyu ayrıntılarıyla ele almalı, farklı gelişme şekillerini tahlil etmeli ve bunlar arasındaki iç-bağlantıyı bulmalıdır. Ancak bu çalışmayı yaptıktan sonradır ki, gerçek hareket tam olarak açıklanabilir. Bu başarılırsa, gerçeğin [oluşumu] tam olarak yansıtılırsa, a priori bir kuruluş (construction) karşısında bulunulduğu izlenimi yaratılabilir’
“Demek ki, geçen yüzyılda yazılmış Kapital’in bölümlerini 20. yüzyılın ortasında oldukça doğru bir şekilde özetlemekle yetinen bir açıklama, her şeyden önce bizzat Marksist metot açısından kesinlikle yetersizdir. Bununla beraber, Marksizm’in “geçen yüzyılın bilimsel verilerine dayandığı için aşıldığını” söyleyen eleştirmenlerin kesin iddiaları da bir o kadar yetersizdir.
“Gerçekte bilimsel bakımdan doğru olan tutum, Marx’ın ekonomik tezlerinin tümünün geçerli olup olmadığını incelemek için bugünkü bilimin ampirik verilerinden hareket etmeye çalışmaktır.
“Hemen belirtelim ki Marx’tan, Engels’ten pasajlar arayan okuyucu bu kitabı hayal kırıklığına uğrayarak kapatacaktır. Marksist ekonomi el kitapları yazarlarının tam aksine, kutsal metni aktarmaktan ya da bunların yorumunu yapmaktan – bazı istisnalar dışında – kaçındık. Buna karşılık, insan topluluklarının geçmişte, şimdiki zamanda ve gelecekteki ekonomik faaliyetleriyle ilgili fenomenler hakkında hüküm veren belli başlı çağdaş iktisatçıların, iktisat tarihçilerinin, etnologların, antropologların, sosyologların ve psikologların eserlerinden yer yer pasajlar aktardık. Bizim ispatlamaya çalıştığımız şey, çağdaş bilimlerin ampirik verilerinden hareket ederek Karl Marx’ın tüm ekonomik siteminin tekrar kurulabileceğidir (yaratılabileceğidir).” (Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı, s. 16-17, İkinci Baskı, Şubat 1974)
[4] Tam bu nedenle, Lenin, şu an hatırlamadığımız bir konuşma ya da makalesinde, Komünist olmanın bir takım formülleri ezberlemek değil; insanlığın kültür ve bilim mirasını özümlemek olduğu üzerinde durur. Diyebiliriz ki, sosyalist kuşaklar arasında yaygın olan sosyalizmi bir takım formüller olarak anlama ve tekrarlama, onun özünü ve yöntemini anlamama, onları anlamamaya mahkum etmiş bu tümdengelimle yazılmış el kitaplarının birer kurbanı olmalarıyla da ilgilidir. Olguları bilmeden, olguya ilişkin bir temel olmadan onlar hakkındaki en üst düzeydeki soyutlamalar anlatılmıştır. Tabii anlaşılması mümkün olmadığından, o zaman onlar sadece formüller olarak anlaşılır, sonuçlar olarak benimsenir. Bir kere sonuç formül olarak benimsenince de bunlar olguların sağlıklı insan anlayışıyla bile görülüp anlaşılmasının önünde bir engel oluştururlar. Bu nedenle, insanlar sosyalist olduktan sonra, olağan zihin kıvraklıklarını bile yitirmektedirler. Bu günkü sosyalistler kuşağı aynı zamanda bu yanlış el kitaplarının, yanlış pedagojinin kurbanı bir kuşaktır.
[5] Bu sadeliği keşfedişini Isaac Deutscher şöyle anlatıyor:
“Son olarak bir çift söz daha: Das Kapital’i etüt edişimin üzerinden otuz yıldan fazla bir süre geçti; tüm ciltleri kitaplığımda durmasına rağmen, bir daha ona dönmedim. Tüm bu süre boyunca, birkaç kez alıntı yapmak istediğim bir pasajı aradığımda, sadece sayfalarına göz atmakla yetindim. Son haftalarda onu yenden okumaya başladım. Geçen süre içinde, anlaşılmazlığı ve karmaşıklığı ile özel olarak ün yapan ve Marx’ın da “soyut ve Hegelci biçim”inden dolayı biraz özür dilediği ilk üç bölümü bitirdim. Eski tanıdık sayfalar, benim için hala çekiciliğini koruyordu; fakat daha öncekilerden farklı olarak şimdi dikkatimi çeken, Das Kapital’in temelli basitliğidir.” (İsaac Deutscher, Das Kapital’i Keşfetmek, “Devrimci Marksist tartışma Defterleri”, s.114, Sayı 5, Haziran 1987) Tabii burada, “basitlik” yerine “sadelik” sözcüğü daha doğru olurdu.
[6] Bütün dinler, Allah'ın varlığının bilimsel olarak kanıtlanamayacağını veya akıl ve deney yoluyla kavranamayacağını, bilimsel olarak veya akla uygun argümanlarla kanıtlamaya çalışırlar. Bu onların temelindeki çelişkidir. Beşikçi de benzer bir çelişki içinde, bir inancı, bir dini, Alevi'yi, kendisinin ne olduğu hakkında bilimsel düşünmeye çağırıyor.
[7] Aslında Beşikçi bu politik bağlamı, yazısında çok açık olarak da ifade etmektedir.
Örneğin şöyle yazıyor:
“Alevilerin kafa karışıklığından kurtulmaları gerekir, Alevilerin Alevilik konusunda berrak düşünce ve duygulara sahip olmaları gerekir. “Alevi Müslüman’ım”, “Müslüman Aleviyim” gibi söylemlerle Aleviler hiçbir yere yürüyemez. Bu gibi söylemlerle Aleviler kendi ayaklarını kendileri zincirlemektedir.”
Bu satırlarda, Alevilerin verecekleri mücadele ile Aleviliğin ayrı bir din olup olmadığı konusundaki kabulleri arasında zorunlu bir ilişki olduğu açıkça ifade edilmektedir. Yani bu kafa karışıklığından kurtulup, Aleviliğin ayrı bir din olduğunu kabul ettikleri takdirde Aleviler başarılı bir mücadele verebilirler demektedir. Bu açıkça, yazının politik bir yazı olduğunun ifadesidir.
[8] Gerçek bir laisizm savunucusu açısından, üç kişi bir araya gelip ayrı bir din olduğunu düşünüyorsa ayrı bir dindir. Devletin görevi, onların diğer dinlerin olası baskısına karşı korunmasını sağlamaktır.
Alevilik Sünnilik konusuna bağlarsak, politik bir tartışmada demokratik bir tavrı savunan bir insan, İslam içinde, Alevilerin tamamının veya bir kısmının inançlarını ayrı bir din olarak görmelerini garantiye alacak koşulları savunmalıdır.
Elbette bir inancın veya farklı inançların taraftarları arasında Aleviliğin veya başka bir dinin ne olduğuna dair tartışmalar olacaktır. Devletin görevi, bütün bu tartışmaların hiçbir politik anlamı ve sonucunun olmamasını sağlamaktır. Yani inancın bütünüyle kişisel bir sorun olmasını sağlamaktır. Devlet zorunun işlevi, inançların kişisel bir seçim olmasını sağlamaya yönelik olmalıdır ve bütün bu farklı inançlar karşısında devlet kesinlikle tarafsız olmalıdır.
Şöyle diyelim. Diyelim ki İslam içinden bir sapkın mezhep çıkıp İslamiyet'in dogmalarını eleştiri bombardımanına tutuyor. Devletin görevi, bu sapkın mezhebin özgürlüğünü savunmak ve sağlamaktır. Bu mezhebin taraftarlarına karşı, çoğunluğu oluşturan Müslümanların bir zor, bir yaptırım uygulamasını engellemektir. Konunun bütünüyle fikirsel tartışma düzeyinde kalmasını sağlamaktır.
Türkiye’de olmayan budur. Bu gün artık, Aleviliğin İslam’ın içinde bir ayrı mezhep olduğunu söyleyen Sünni çoğunluğun baskısına karşı, Sünni bakış açısından söz konusu olan bu sapkınlığın özgürlüğünü savunmaktır demokrat bir bakış açısının görevi. Yani Sünnilere karşı veya devlete karşı, Alevilerin ayrı bir din olduğunu kanıtlamaya kalkmak değil, aksine sapkınlık özgürlüğünü savunmaktır.
Beşikçi, politik olarak bunu yapmıyor. Yani zımnen devletin kimin din olup olmayacağına karar vermesini kabul etmiş oluyor.
[9] Aslında Biyoloji de günümüzde tekrar politik tartışmanın içine girmektedir bir şekilde. Örneğin kürtaj tartışmalarında, ceninin ne zamandan sonra yeni bir canlı olarak sayılabileceği ve dolayısıyla ve onu öldürmenin cinayet sayılabileceği tartışması gibi. Burjuvazi, kiliseyle birlikte aileyi savunmak, çocuk doğumlarını teşvik etmek için bunu olabildiğince aşağı çekme, çocuğun rahme düştüğü ana kadar indirme, buna karşılık feminist hareket geciktirme eğilimindedir. Güçler ilişkisine göre bu süre ilk andan çok uzun bir döneme kadar değişmektedir. Böyle bir tartışmada, yani canlının ne zaman ortaya çıktığı bağlamında aslında Kürtaj hakkı tartışılmaktadır ve bu bilimsel bir tartışma değildir. Burada bilim pek ala gerici bir politik pozisyonla çakışabilir. Ama bu tam da bilimin uzak sınırlarında kesinlik kalmadığından hemen hemen olanaksızdır.
Benzer durum ölüm konusunda da geçerlidir. Ölüm ne zamandan itibaren geçerlidir. Suni yaşatma tekniklerinin gelişmesiyle bu ciddi bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. Bakım masraflarını azaltma veya insanların o halde acı çekmesini engelleme gibi kaygılarla bu sınırı aşağı çekmek isteyenler olduğu gibi; Almanya’da olduğu türden, tamamen politik Nazi geçmişin baskısı altında bunun ilerde toplumda iş gücünden yararlanılamayacak olanların elimine edilmesinin aracı olarak kullanılabileceği veya yakınlarının bir insanın mirasına konmak için veya bir hemşire veya doktorun işin yükünden kurtulmak için bunu kullanabileceği gibi korkularla bu sınırı iyice kesin üst bir noktaya çekmek isteyenler de bulunmaktadır. Burada da tartışma aslında bilimsel değil, politik bir tartışmadır çoğu kez. Benzer sorunlar aynı şekilde klonlama, kök hücreler, embriyonla deney gibi konularda da ortaya çıkmaktadır. Bunların hiç biri bilimsel tartışma değildir. Bunların hepsi politik ve ideolojik tartışmalardır. Dolayısıyla politik kaygılardan azade tartışılması olanaksızdır. Tartışıldığında da zaten varılacak sonuç bilimsel olarak böyle bir sınırın çizilemeyeceği olacaktır. Çünkü geçiş tipleri veya süreçleri, ya o ya da o mantığına sığmaz. Hem o hem de o mantığını gerektirir. Bu ise siyasetin mantığına uygun değildir. Hem ölü hem canlıyı kabul eden bir hukukta neyin cinayet neyin insani yardım olduğuna karar verilemez. Bu nedenle bu gibi sorunlar tartışıldığında bunları politik olarak tartışmak gerekir. Bilimsel argümanlar sadece politik hedeflere hizmet eder ve onları gizlemeye yarar. Bu bağlamlarda örneğin Avrupalı biyologların da Türkiye’nin Kemalist devletinin sosyal bilimcilerinden daha farklı davranmadığı ortadadır. Oralarda da bir ilaç firmasının veya bir partinin veya bir ideolojinin, bilim adamlarının ulaştıkları sonuçlarda bilimsel kaygılardan çok daha belirleyici olduğu görülmektedir.
[10] Kürtler ile Zazalar arasında bu tartışma aynen görülmektedir. Zazaların bir bölümü Kürtlerden ayrı bir ulus olduklarını kanıtlamak için Zazaca'nın ayrı bir dil olduğunu, Kürtler de aksine onların ayrı bir ulus olmadıklarını kanıtlamak için Zazacanın Kürtçe’nin bir lehçesi olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Bu tartışmada, tıpkı Türkler ve Kürtler arasında olduğu gibi, her iki taraf da aynı anlayışı savunmaktadır aslında, yani ayrı bir dilin yoksa ayrı bir ulus olamazsın. Yani tam da Türk ulusçuluğunun gerici, ulusu dile, dine soya göre tanımlayan ulusçuluğun, bir kopyası. Türk ulusçuluğu kendi zehrini Kürt ulusçuluğuna akıtmış, onu bir kopyası olarak yaratmıştır. Kürt ulusçuluğu da bunu Zaza ulusçuluğuna akıtmış, onda bir kopyasını yaratmıştır. Kürtlerin Zazalar’a karşı getirdikleri argümanlar, kelimesi kelimesine Türklerin Kürtlere karşı getirdikleri argümanlardır. Halbuki devrimci demokratik bir tavır, linguistik düzeyde bu tartışmanın bilimsel kaygılarla yapılamayacağını, çünkü bunların aslında politik bir tartışmanın argümanları olduğunu söyler. Böyle bir tavır, hem Zazalar ve Kürtler üzerindeki ulusal baskıya son vermek hem de böyle bir tartışmayı bütün politik kaygılardan azade olarak sırf bilimsel kaygılarla yapabilmek için ulusun, yani politik olanın, yani devletin dile (veya soya, etniye, dine vs.) göre tanımlanmasına karşı çıkar ve demokratik bir cumhuriyeti savunur. Bu koşulda devlet isteyene istediği ana dilde eğitim hakkı sağlamakla görevli olar. Devletin veya ulusun dili olmaz. Bir veya birkaç dil, ortak konuşma dili olarak kabul görebilir ama bu bütünüyle teknik bir sorunun çözümü olarak bir ortak konuşma dili olacaktır, politik bir anlamı yoktur ve farklı dillerden insanların ortak kararıyla değiştirilebilir. Hatta o ülkede çoğunluğun konuşmadığı, bambaşka bir dil ortak bir dil seçilebilir. Ayrılmak için kimsenin ayrı bir dili, tarihi olduğuna dair bir kanıt getirmesi gerekmez. Tıpkı İsviçre'de olduğu gibi, isteyen ayrılır. Zazalar da tıpkı Türkler ve Kürtler gibi demokratik bir ulusçuluk anlayışında olmadıklarından, aynı gerici ulusçuluk anlayışına dayandıklarından, enerjilerini ulusun tanımından dilin, soyun çıkarıldığı bir demokratik cumhuriyet için değil, Zazaların ayrı bir etni olduklarını, ayrı bir tarih ve dile sahip olduklarını kanıtlamak uğruna harcıyorlar. Tabii buna karşı Kürtler de bu sefer aynı işi tersinden yapıyorlar. Tıpkı bir süre önce Kürtler ve Türklerin yaptığı gibi.
İşte Beşikçi, bu gerici milliyetçiliğin, yani ayrı dili olmayanın ayrı ulus olamayacağı varsayımının, Türk milliyetçiliğinin dayandığı bu varsayımın, Kürt ulusal hareketine damgasını vurmasına yol açan en önemli kişilerden biridir. Öcalan’ın yaptığının ve yapmaya çalıştığının ne olduğunun Öcalan’ın bizzat kendi örgütünce bile anlaşılamamasının ve bir türlü tutarlı olarak savunulup uygulamamasının en önemli nedenlerinden biri Beşikçi’nin dayandığı bu anlayışın Kürt hareketine de egemen olmasıdır. Ve Öcalan’ın bu çizgiyi koymasıyla Beşikçi’nin onun çizgisine karşı tavır almasının ardında da bu temeldeki anlayış farkı yatmaktadır. Biz de zaten bu yazı serisinde bu derin içsel bağlantıyı göstermeye çalışıyoruz. Çünkü, bu gerici ulusçuluk anlayışıyla kopmadan ve onunla hesaplaşmadan Orta Doğu’nun kan deryasından çıkması olanaksızdır. Ama bu gerici ulusçuluk anlayışının kökleri, pozitivist gerici sosyolojilerdedir.
[11] Elbette Kemalist söylemin ve gerçekliğin kendi içinde de çelişkili bir yapısı vardır. Ulusu vatandaşlıkla tanımladığını söyler ama o vatandaşlığı bir dil, bir soy, bir tarihle yani Türklükle tanımlar. Devletin laik olduğunu söyler ama, bütün Sünni din adamlarının maaşı devlet bütçesinden çıkar okullarını devlet açar vs.. Bunlara Alevilerin de eklenmesiyle Kemalizm veya devletin yapısında bir değişme olmaz.
[12] Beşikçi’nin yaptığı, Kemalizm’in bu gerici özünü, aynen Kürt ulusal hareketine de bulaştırmak olmuştur. Kemalizm kendi lanetini ve gericiliğini, Beşikçi aracılığıyla Kürt Ulusal Hareketine bulaştırmıştır.
Gerici Türk milliyetçiliği, belki böylece Kürtlere olan bir borcunu ödüyor. Türk milliyetçiliğini de bu gerici lanetle şekillendiren bir Kürt’tü: Ziya Gökalp. Ziya Gökalp, aynı zamanda O. Comte, Durkheim sosyolojilerini ve pozitivizmi Türkiye’ye getiren ve Türkiye’de sosyolojinin temelini atan adamdır. Beşikçi de bir sosyolog olarak, bu sosyolojinin bir meyvesidir. Bu gerici Türk milliyetçiliği zehrini, Beşikçi kanalından Kürtlere geri vermektedir. Tarihin çok ilginç bir ironisidir: Türk milliyetçiliğinin babası bir Kürt’tür (Gökalp) ; Kürt milliyetçiliğinin babası da, ya da en azından babalarından bir de bir Türk (Beşikçi). Gökalp, Marksizm'i değil, gerici burjuva sosyolojilerini, pozitivizmi Türkiye’ye getirmiştir. Beşikçi de Marksizm karşısında aynı gerici sosyolojilere dayanmış ve Marksizm karşısında onları savunmuş ve onu Kürt ulusal hareketine bulaştırmıştır. Sosyolojik Eleştiri bölümünde gösterilecek olan da budur.
[13] Bir başka örnek. Beşikçi söyle yazıyor: “Aleviler her yıl 16 Ağustos’ta Hacı Bektaşi Veli’yi anma törenlerinde devlet ve hükümet yetkilileriyle bir araya gelmektedirler. Bu günlerde bu laiklik anlayışı sorgulanabilmelidir. Aleviler devlet ve hükümet yetkilileriyle tartışabilmelidir. Bu, Alevilerin kaçınamayacakları bir görevdir.” Sorun yine yanlış koyuluyor. Tutarlı bir laisizm savunucusu için sorun Alevilerin devlet ve hükümet yetkilileriyle tartışmaları değil; genel olarak bir inancın savunucularının devlet ve hükümet yetkilileriyle tartışmaları olmalıdır. Devletin söz sahibi olmasının sorun olarak görmeyen ancak sorunu böyle koyabilir.
[14] Dinler arasındaki eşitliği sağlamak başkadır; dinlere eşit davranmak başkadır. Biri dinlerin birbirine müdahalesini engellemeye, diğeri dinlere müdahaleye yöneliktir.

Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...