4 Ocak 2014 Cumartesi

“Gezi, İsyan Özgürlük” Kitabı ve “Gezi Hareketinin Sorunları”

Geçen Hafta, Gezi Hareketi ile ilgili kendi yazılarımızın bir derlemesi olan bir kitap çıkmıştı (“Gezi Direnişi Yazıları”).
Aynı günlerde Ayrıntı Yayınları arasında yine Gezi Hareketi üzerine birçok yazarın değerlendirmelerinden oluşan “Gezi İsyan Özgürlük – Sokağın Şenlikli Muhalefeti” başlıklı ikinci bir kitap daha çıktı.
Bu kitaba da aşağıda yer alan “Gezi Hareketinin Sorunları” başlıklı bir yazıyla katkıda bulunduk.
Derlemenin ithafı şöyle:
“Biz yazarlar bu kitabı Gezi sürecinde,
olaylardan etkilenip sağlığı bozularak ölen veya devletin güvenlik güçleri tarafından öldürülen Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım, Mehmet Ayvalıtaş, İrfan Tuna, Selim Önder, Serdar Kadakal, Zeynep Eryaşar’a,
gaz kapsülüne hedef olup yaralananlara,

başına isabet eden gaz kapsülünden dolayı hala uyanamayan sevgili Berkin’e,
polisin attığı gaz sonucu ölen 8 köpek, 63 kedi ve 1028 kuşa,
gözünü kaybedenlere,
dövülen, sövülen, hakaret edilen ve cinsel tacize uğrayanlara,
haklarını kullandıkları için tutuklananlara,
sosyal medyada ağır biçimde küfür ve hakaretlere maruz kalanlara,
eli sopalı, palalı, bıçaklı ve silahlı kişilerin saldırısına uğrayanlara,
TOMA’ların sıktığı ilaçlı sularla derisi yananlara,
gazdan dolayı astım krizi geçirenlere,
çalışma temposuna isyan edip amirlerine karşı gelen, istifa eden ve yaptıklarından utanan polislere,
işlerinden atılan çok sayıdaki televizyoncu, gazeteci ve teknik elemana,
çalıştıkları dizilerden kovulan sanatçılara,
haklarında olaylara katıldıkları için soruşturma ve dava açılan kamu çalışanlarına,
yandaş medyanın manipülatif, yalan-yanlış haberlerine maruz kalanlara,
kesilen ağaçlara,
yerinden-yurdundan edilen börtü-böceğe,
doğruyu söylediği için sürgün edilen Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi İmamına,
Türkiye’nin aydınlık yüzlü gençlerine, boyun eğmemekte kararlı olanlara ve Gezi olaylarını bir başlangıç kabul edip daha güzel bir dünya yaratabileceğimize inananlara
ithaf ediyoruz.”
Ayrıca Kitabın yayın hakları polisin Gezi'de attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu hala komada yatan o küçük  Berkin'in sağlık masrafları için kullanılacak.
Aşağıda kitaba katkımız olan yazı.

Gezi Hareketinin Sorunları

(Aşağıdaki yazı Gezi Hareketinin henüz yatağına çekilmediği zamanlarda Temmuz ayının ortalarında yazılmıştı. Yeni bir yazı yazmaktansa o gün söylenmişleri hem bir belge, hem bir öngörü olduğu; hem de hala güncelliğini koruduğu için koyuyoruz. Yazıya bazı yine o dönemde yazdığımız yazılardan bazı eklemeler koyduk ve bazı biçimsel değişmeler yaptık. Demir Küçükaydın - 23 Eylül 2013 Pazartesi)

Genişlemek ve Radikalleşmek

Nasıl “yanlış bir hayat doğru yaşanmaz” (Adorno) ise, stratejik hatalar da taktik başarılarla telafi edilemez.
Forumlarda, İnternette ve Sosyal Medya’da Gezi Hareketi katılımcılarının hareketin genişleme; henüz bu harekete uzak duran hatta karşı duran yeni katmanlara ulaşma ve onları kazanma gerekliliğinin sık sık dile getirildiğini görüyoruz.
Genellikle birebir ilişkileri temel alan iki yol öneriliyor.
Birincisi: Daha mahalli (örneğin mahalle meclisleri kurmak) veya daha özel konularda yoğunlaşmak (örneğin hukuk; beyaz yakalılar veya daha çok özel konularda atölyeler, gruplar kurmak)
İkincisi: başka yerlere ve insanlara gitmek derdi oralarda onlara anlatmak (bunu bireyler olarak veya toplu olarak yapmak).
Hareketin toplumun yeni kesimlerine yayılması ve onları kazanması gereği elbet son derece doğru bir tespittir ve hayati önemdedir.
Ayrıca elbet önerilenler de yapılmalıdır, ama bunlar zaten hareketin her zaman ve durumda yapması gerekenlerdir.
Ama bütün bunlar, (felsefi bir dille konuşursak) “yanlış bir hayatı doğru yaşama” çabaları olmaktan; (askerlik ya da politika sanatının diliyle konuşursak) “stratejik bir sorunu taktik bir sorunmuş gibi tartışmaktan” farklı değildirler.
*
Strateji: hangi güçlere karşı hangi güçlerle hareket edileceği sorunudur. Güçlerin yer alışı sorunudur. Mücadelenin statik; uzun teorik hazırlık ve uzun vadeli bakış gerektiren yanıdır.
Taktik: O güçlerin ilerleme mi ricat mı yapması gerektiği sorunudur. Bunlarda hangi mücadele ve örgüt biçimleri kullanılacağı sorunudur. Mücadelenin dinamik, esas yaratıcılık ve esneklik gerektiren yanıdır.
Şu ana kadar, Gezi Hareketinin taktikte, mücadele ve örgüt biçimlerinde olağanüstü yaratıcı ve başarılı olduğu görülmüştür. Ancak Strateji bahsinde aynı durumda olduğu söylenemez. Hareketin en büyük zaafı budur.
*
Gezi Hareketi şu ana kadar esas olarak, “seküler hayat tarzı” yaşayanları ve Alevileri kapsamaktadır. Elbette harekete şu ana kadar rengini veren, seküler yaşamı savunan, örneğin türbanı yasaklamaktan yana olan veya bu yasaklamalar karşısında ses çıkarmayan klasik Kemalist çizgi ve Alevilik değildir ve hareket bunlarla arasına çizgi çekmeye özel bir özen ve çaba göstermektedir. Örneğin “Duram Adam” aynı zamanda türbanın yasaklanmasına karşı da direniş göstermiş, bunu protesto etmiş bir insandır. Örneğin, Kandil, Cuma Namazı ve İftarlar aynı zamanda Gezi Hareketi’nin insanların inancıyla, giyimiyle sorun olmadığı mesajını vermeye de yöneliktirler. Ancak bu çabalar henüz sembollerle ifade edilmektedir; programatik bir ifadesini bulamamış; bayraklara yazılamamıştır.
Hareketi destekleyen çok geniş bir kesim bu çabalar karşısında tarafsız veya hayırhah bir tavır içinde bulunmaktadır, ama hareket bu ayrım çizgilerini bir program ve parola olarak bayrağına yazmış da değildir.
Hareketin sembollere dayanan bu mesajı, şimdiye kadar, Erdoğan’ın istediği kamplaşmayı ve bölünmeyi yapabilmesini; etki alanındakileri Gezi’ye karşı seferber edebilmesini engelleyebildi.
Ama gezi hareketine, çatışan dengeler içinde, ağırlığını koyarak eğilimlerinin damgasını vuran; henüz çok ince bir katmandan ibaret bu modern ücretliler tabakasının demokratik özlemleri programatik ve stratejik bir ifadeye kavuşmadığı; hareketin bayrağı olamadığı için de AKP ve Erdoğan’ı desteklemeye devam eden diğer yüzde elliyi veya onların önemli bir kısmını yanına çekemedi ve seferber edemedi.
Bu durum uzun süre böyle gidemez. Bir yandan hareket içinde, geniş olanaklarıyla onu kontrol etme çabalarına hiçbir zaman ara vermeyen ulusalcılar; diğer tarafta AKP ve Erdoğan, eski bölünme çizgisini egemen kılmak için çabalarını durdurmuş değildir. Hareket yatağına çekildiğinde veya yorgunluk ve gerileme ortaya çıktığında, şimdi kaybettikleri mevzileri tekrar ele geçirmeleri tehlikesi ortada durmaktadır.
*
Gezi hareketinin kazanması şart olan özellikle iki kesim bu harekete uzak durmaktadır: Kürtler ve Politik İslam’a oy vermiş geniş işçi ve yoksul kesimler.
Hareketin bu iki kesime ulaşması ve onları kazanması hayat memat meselesidir.
Hareket bunu sezmekte, ama çözümü yukarıda değinilen taktik ve örgüt biçimleriyle çözebileceği yanılgısını yaşamaktadır. Bunlar elbette çocukluk hastalıklarıdır ve doğuşu bir buçuk ayı bile bulmamış bir hareketin böyle çocuksu hayaller kurması son derece doğaldır da. Ama artık zaman daralıyor. Buhranın olgunlaşma hızı, hareketin olgunlaşmasını beklemeyebilir.
Kürtleri ve AKP’ye oy vermiş geniş emekçi kesimleri kazanmak, bir strateji sorunudur; yani program sorunudur.
Program ile strateji, yani hedefler ile dayanılacak güçler arasında kopmaz bir bağ vardır.
Gezi hareketi, Programda radikalleşmeden, dayandığı güçleri genişletemez.
*
Radikalleşme sözcüğü alerji yaratabilir. Çünkü günlük kullanımda radikal denince kavga çıkarmaya hazır, keskin görünen sloganlar atan küçük gruplar akla gelmektedir. Radikalleşmenin bu yüzeysel anlayışına bağlı olarak, radikalleşmenin genişlemek bir yana daralma ortaya çıkaracağı sanılır.
Biz gerçek anlamıyla radikalleşmeden; içeriksel bir radikalleşmeden söz ediyoruz. Maalesef politik manzarada olmayan tam da budur.
Gerçek radikaller, taktikler ve mücadele biçimlerinde son derece esnek, toparlayıcı ve kapsayıcıdır, ama hedeflerde radikaldir.
Yüzeysel ya da sözde radikaller ise (ki ortalığı kaplamış “raikaller” bunlardır) taktik ve mücadele biçimlerinde “radikal” ama hedeflerde, programda son derece yüzeyselve reformisttirler
Biçimsel radikalleşmeye iki örnek verelim.
Diyelim ki boynunuza Zülfikar, alnınıza ölmeye hazır olduğunuza anlamına gelen bir bant taktınız; devrimci türküler söylüyor ya da dinliyorsunuz. “Cemevleri tanınsın”; “Diyanet’te Aleviler de temsil edilsin”, “Madımak müze olsun” vs. diye yürüyüşler tertip ediyorsunuz. (Örneğin geçenlerde Kadıköy’de yapılan miting böyle bir imgelerle doluydu.)
İlk bakışta her şey çok radikal gibidir, ama aslında bütün bunların gerçek bir radikallikle ilgisi yoktur. Bunlar biçimsel ve sözde radikalliklerdir. Bu radikallik hem içeriğiyle hem biçimiyle daralma yaratır.
Örneğin böyle mesajları olan bir mitinge Aleviler dışında başka bir kesimin ilgi göstermesi için hiçbir neden bulunmaz. Madımak’ın müze olması veya Diyanet’in Cemevlerini tanıması veya din derslerine Alevilik hakkında bilgiler de koyulması vs. Alevi olmayanları harekete geçirmez. Başka inançlarıyla ezilenler bu taleplerde kendi özlemlerinin ve sorunlarının bir karşılığını bulamazlar. Yani bu taleplerin tabanı sadece Alevilerle sınırlı olur.
Öte yandan bütün bunlara ulaşılması özde zerrece bir demokratikleşme anlamına gelmez. Devlet yurttaşların inanç alanına müdahale etme özelliğini korumaya devam eder. Sadece bu müdahalenin biçimi ve sınırları değişmiş olur.
Gerçek radikalleşme, Diyanet kaldırılsın; azınlıkların dinsel olarak tanımlanmasına son verilsin ((Rumluk ve Ermenilik –“Azınlıklar”– din üzerinden tanımlanmıştır. Türkiye’nin laik olmadığının tipik bir örneğidir.); din dersleri kaldırılsın veya eğer çok gerekiyorsa, tüm dinlerden ve dinsizlerden eşit sayıda temsilciden oluşan bir heyet tarafından yazılsın dendiğinde; bayraklara bu sloganlar yazıldığında olur. Bu talepler pek ala, Hıristiyanların, ateistlerin hatta inanç olarak Müslümanların da savunacağı taleplerdir. Bu radikal içerik daha geniş kesimleri kazanmakla kalmaz, biçimde de itici görünümlerden kurtulur.
Çünkü böyle talepleri yükselttiğiniz zaman, zaten sizin Aleviliği vurgulayan, adanmışlığı vurgulayan sembollere ihtiyacınız olmaz. Aksine, bunlardan uzak durursunuz, demokratlığınızı vurgulayan, her hangi bir dine veya dile vurguyu içermeyen giyinişiniz, sembolleriniz, diliniz olur. O dilde bir Sünni, bir Hıristiyan, bir Ateist de kendisine yer bulabilir.
Yani gerçek radikalleşme çok daha geniş kesimlerin taşıyabileceği bir bayrak; çok daha geniş kesimlerin savunabileceği ve onları birleştirebilecek bir program sunar. Böyle olduğu için de, bütün bu geniş kesimleri kapsayacak son derece esnek, itici olmayan mücadele ve örgüt biçimleri, sembolleri kullanmaya ve yaratmaya özel bir dikkat gösterir.
*
Bir başka örneği Kürt hareketinden verelim.
Diyelim ki, Kürdistan, PKK veya Apo bayrağı ile mitingler yapıyorsunuz veya Gezi Hareketine öyle geliyorsunuz. Kürtlere statü istiyorsunuz.
Söylemi bir yana Kürt hareketinin yarattığı imge, aşagı yukarı böyle bir şeydir. Böyle bir program Kürt olmayanları kazanamaz. Sadece Kürtleri toplayabilir.
Bir de Kürt hareketinin içerikçe radikalleştiğini düşünelim. Kürtlere özerklik veya statü istemiyor da Türklüğün statüsünün ortadan kaldırılmasını istiyor. Özeklik değil, bir köyün bile isterse ayrılabileceği, tamamıyla gönüllülüğe dayanın bir birliğini savunuyor. Yani yapıyı aynı bırakıp onun somut biçimini değiştirmektense yapıyı kökten değiştirmeye yöneliyor. Daha somut olarak konuşursak, Türkçenin resmi dil olması yerine, herkesin ana dilinde eğitim alması hakkını savunuyor. Okullarda Türklerin Türk tarihi, Kürtlerin Kürt Tarihi okuması yerine (“Statü” budur) bütün dillerden ve “ulus”lardan seçilmiş eşit sayıdaki temsilcinin yazacağı aynı tarih kitabını herkesin ana dilinde okumasını öneriyor.
Bu talepler sadecei kürtleri değil; Türklerin ve diğer halkalrın hepsini kazanır ve birleştirir.
Bu talepler hem çok daha radikaldir; hem de çok daha geniş kesimleri kazanır ve mücadeleye sevk edebilir.
Böylece çok geniş kesimler bir araya geldiğinden, bu hareketin gücüden gelen bir esnekliği olur; güçsüzlüğünü mücadele biçimlerindeki keskinlikle dengeleme gereği görmez. Öyle bir hareketin bayrağı, Öcalan veya Kürt bayrakları değil; bunların veya Türklüğün de kişisel bir tercih olarak kendini ifade edebildiği bir nötral bayrak olabilir örneğin. Beyaz’ın herhangi bir ulus veya siyasi görüşe bir gönderme içermediği göz önüne alınırsa, örneğin beyaz bayrak olabilir.
Şimdi Kürt, Türk, Çerkes, Laz, Ermeni, Rum, Arap vs. herkesin beyaz bayraklarla katıldığı; herkese ana dilinde eğitim hakkı tanıyan bir miting ve görünüm ile Kürt bayrakları ve Apo resimlerinin egemen olduğu, sadece Kürtlerin katıldığı bir mitingi ve görünümü göz önüne getirin. Bunların hangibi daha radikaldir ve daha geniş kesimleri bir araya getirir?
*
Aynı örneği bir de Gezi Hareketi açısından verelim.
Gezi hareketi öyle değil, ama varsayalım ki öyle oldu. Türk bayrağı veya Atatürk sembolleri ona egemen oldu; anti AKP ve anti Tayyip sloganlar belirleyici oldu. Bu da çok radikal gibi görünür, ama aslında bunun radikallikle ilgisi yoktur. AKP veya Erdoğan gidip başkası gelse ne olacaktır? Devletin ve toplumun yapısında hiçbir radikal değişiklik olmayacaktır. Tabii bu sloganlar ve semboller, sadece ulusalcıları, haydi haydi CHP’lileri kapsayabilir. Kürtler ve AKP’ye askeri ve bürokratik oligarşi karşısında destek vermiş geniş emekçi kesimler bu hareketten uzak duracağı gibi, onda var olan konumlarını bile tehlikeye atacak bir düşman görürler.
Ayrıca bu sözde radikallik, genellikle mücadele biçimlerinde bir radikallikle atbaşı da gider. Örneğin sürekli çatışma çıkararak iktidarı haksız ve zor durumda bırakarak puan toplamayı hedefler.
Ve tabii bu mücadele biçimlerindeki radikallik de ek olarak bir sürü insanın uzak durmasına da yol açar.
Ama bir de hareketin gerçekten radikalleştiğini, yukarıda Aleviler ve Kürtler için yazdığımız radikalleşme hedeflerini kendi bayrağına yazdığını düşünelim. Hem tabanı genişler, hem de daha esnek ve kapsayıcı mücadele biçimleri ve sembolleri olur. Örneğin o harekette artık, Türklüğe veya Kürtlüğü vurgu yapan bayraklar ve semboller değil;  Kürtlüğün ya da Türklüğün politik olarak hiçbir anlamı olmadığına ve olmaması gerektiğine vurgu yapan bu nedenle bunlar karşısında tarafsızlığı ve körlüğü vurgulayan beyaz bayraklar olur. Kürt bayrağı Türk’ü, Türk Bayrağı Kürdü iter, ama Beyaz bir bayrak hepsini birleştirir.
Yani Beyaz bayrak, ilk bakışta çok yumuşak bir sembol gibi görünür, ama özünde Türklükle ve/veya Kürtlükle tanımlanmış bir cumhuriyet yerine, Demokrasiyle tanımlanmış bir cumhuriyeti; Türklük veya Kürtlükle tanımlamaya karşı tanımlanmış bir cumhuriyeti sembolize eder. Radikalliği ölçüsünde de geniş kesimleri kapsayıcıdır.
*
İşte Gezi hareketin ihtiyacı olan tam da böyle bir radikalleşmedir. Hareket bu radikalleşmeyi sağladığı takdirde, en geniş kesimlere ulaşabilir ve onları kazanabilir. Ancak böyle bir stratejinin bileşeni olduğunda, mahallelere yayılma veya diğer çalışma grupları veya başka toplum kesimlerini ikna ve ilişki seferleri bir anlam taşıyabilir. Bu olmadan bütün o çabalar yenilgi ve yılgınlık yaratır.
Evet, Gezi Hareketi hızla genişlemek; genişlemek için de sözde değil, özde radikalleşmek zorundadır.

Örgütlenme ve Demokrasinin Araçları

Ama Gezi Hareketinin bütün bunları yapacağı bir haberleşme ve tartışma platformu ve organı yok.
Böyle bir organ olmadan, bir araç olmadan, Gezi hareketinin bir hareket olarak örgütlenmesi ve bir irade oluşturması mümkün olamaz. Bu durumda örgütlü gruplar bir süre sonra bu oluşturulamayan organın yerini alırlar.
Gezi hareketinin en önemli sorunu strateji ve program sorunudur. Bu nedenle tüm Türkiye çapında Gezi Hareketinin tümü tarafından tartışılması gerekir. Parklarda yapılacak birbirinden kopuk tartışmalarla bu başarılamaz. Onlar bunun aracı olamaz, ama onlar bunu tamamlayabilir, destekleyebilirler.
Hareketin program ve strateji tartışmasına acil olarak ihtiyacı vardır. İlk hedef bunun aracı olabilecek bir organın yaratılması olmalıdır. Bunu küçük örgütlü gruplardan beklemek bir hayaldır. Onlar böyle tüm bireylerin katılacağı, kendilerinin ancak o bireylerin desteği ve seçimi aracılığıyla görüş veya karlarının etki sağlayabileceği bir yapının oluşması gibi bir görevi önlerine koymadıkları gibi böyle bir gelişmede kendilerine karşı bir tehdit görürler.
Bunu başarmak için de, bu tartışmayı yapacağı, her bir katılımcısının tüm Türkiye’deki tüm katılımcılara mesajını iletebileceği, on binlerce kişinin yatay ilişkileriyle bir ağ oluşturabileceği bir dijital “köy meydanı” veya “agora” veya “forum” veya “cem” veya “cami”ye veya “meclis”, veya “şura” (Sovyet) veya “komün”e (“Gemeinde”, topluluk) (Bunların hepsi aynı şeyin farklı biçimleri veya adlarıdır) ihtiyacı var.
Mahalli tartışmalar, parklar bunların destekleyicisi ve tamamlayıcısı olur. O zaman onlar da gerçek verimli tartışmalara döner ve azalma ve dağılma eğiliminden kurtulabilirler.
Bütün programcıları, bilişimcileri bu sorunu gündeme almaya, bunun teknik olarak nasıl çözülebileceğini tartışıp bir an önce bunun alt yapısını hazırlayarak hareketin emrine vermeye çağırıyoruz.
Günün en acil sorunu sırasıyla:
1)   Genişlemektir.
2)   Genişlemek için radikalleşmektir
3)   Radikalleşmek için bir program ve strateji tartışması açmaktır.
4)   Program ve strateji tartışması açmak için de bunun yapılabileceği bir dijital “köy meydanı” oluşturmaktır.
Tüm hareketi oluşturan bireyler bu “köy meydanı”nın, “agora”nın, “forum”un, “Cem”in, “Cami”nin, Meclis’in, Komün’ün  üyesi olur.
Gündem önerileri yapılır.
Herkes gündem önerilerini oylar.
En çok oy alan en başa alınır ve adım adım tartışılmaya başlanır.
Her başlık altında farklı görüşlerin yoğunlaşması yaşanır.
Görüşlerin yüzde kaçın desteğini aldığı herkesçe görülür.
O zaman bu demokratik toplum, insanların kendi kendisini yönetiminin nasıl olacağının örneğini sunmuş olur.
Bugünkü devletin karşısına artık “devlet olmayan bir Devlet” bir özyönetim olarak çıkmış olur.
Elbet bu “köy meydanı”nda farklı görüş, parti vs.’lerin kendi görüşlerini egemen kılmak ve çoğunluğu kazanmak için mücadele vermeleri son derece meşrudur ve haklarıdır. Ama bunu o “köy meydanı” ulusunun onayı aracılığıyla ve onayladığı oranlarda yapabilmelidirler.

„Liquid Demokrasi“

Bunu yapmak hem de doğrudan demokrasi uygulaması olarak yapmak bugünkü teknik düzeyde hem mümkündür hem de gereklidir.
Gezi hareketinin kendisi zaten İnternet araçlarını kullanarak oluştu.
Şimdi bu imkanın daha bilinçli ve organize bir kullanımı gerekmektedir. Bugün bile farklı forum ve parkların Twitter, Faceboook, mail grupları üzerinden örgütlenmeye ve ilişkileri sürdürmeye çalıştığını görüyoruz. Ama bütün bunların her biri diğerinden kopuktur. Ayrıca bunlar sağlam bir tartışma ve karar alma olanağı sunmayan, bunlara uygun olmayan duyuru yapmak dışında kullanmaya elverişli olmayan araçlardır.
Böyle bir araç var. Bu özellikle sol yönelimli mahalli idarelerin ve sol eğilimli partilerin kullandığı Liquid Feedback  (Liquid Demokrasi de denilmektedir) denilen programdır.
Bu program aracılığıyla tüm Gezi hareketi doğrudan ve demokratik bir şekilde tüm ülke çapında örgütlenebilir.
Bu programın adı da zaten bunu ima etmektedir. Bilindiği gibi bugünkü devletler ve neredeyse bütün organlar Temsili Demokrasi aracılığıyla iş görmektedirler. Teknik olarak yüzbinlerce insanın bir köy meydanına toplanmasının fiziki olanaksızlığı, bir süre sonra çeşitli mekanizmalarla daha da pekiştirilerek, bir sorun bir fazilet gibi ele alınmaya başlanmıştır. Bugün gelinen noktada, aslında seçenlerin eğilimleri son derece dar, dolaylı ve sınırlı ölçülerde yönetime yansımakta ve bu da demokrasi denen biçimi egemen ve küçük bir azınlığın kendi egemenliğinin aracı olarak kullanmasına imkan sağlamaktadır.
İnternet sayesinde bugün milyonlarca insan tıpkı bir köy meydanında olduğu gibi belli bir zaman baskısı olmadan da tartışıp karar alabilir. Bu program bunu sağlamaya yöneliktir. Liquid (Sıvı-akışkan) denmesinin nedeni, doğrudan demokrasiyi mümkün kılmakla birlikte isteyenin, kendi görüş ve oylarının temsilcisi olarak başkalarını seçmesine (tabii her an geri alabilme imkanı ve koşuluyla) da imkan sağlamakta olmasıdır. Bu akışkanlığa da imkan sağlamasıdır.
İnternete girilerek bu program hakkında epey bir bilgi edinilebilir. Youtube’da nasıl çalıştığı, arkasındaki anlayış ve felsefe öğrenilebilir.
İşte Gezi hareketi bu program aracığıyla kendisi hızla örgütlenip karar alabilir hale gelebilir.
Bunun için ilk elde teknik alt yapının hazırlanması gerekmektedir.
Bunun için de bilgisayarcı ve programcı arkadaşların harekete geçip bunu hazırlamaları gerekmektedir.

Seçimler, Partiler Adaylar ve Gezi Hareketi

Seçimler konusuna da yukarıda yazılanlar aışığında bakmak, o strateji çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.
Gezi Hareketinin parklarda yapılan forumlarında sık sık, bir konuşmacının çıkıp, yaklaşan mahalli seçimlerde bir aday göstermesi gerektiğinden; hareketin bir parti olarak örgütlenmesinden veya belli bir partiyi desteklemesinden söz edildiği görülüyor.
Hatta kimileri adayları bile öneriyor. Örneğin Sırrı Süreyya Önder’in Gezi Hareketinin İstanbul Belediye Başkanı adayı olması en sık rastlanan önerilerden biri.
Bu vesileyle, Gezi Hareketinin seçimler ve adaylar konusuna nasıl yaklaşması gerektiği üzerinde biraz duralım.
Önce şunu unutmamak gerekiyor: Gezi Hareketi kendiliğinden ortaya çıkmış, çok farklı ideolojik, siyasi görüşlerden insanları ortak bazı tepkiler ve özlemler temelinde bir araya getirmiş bir harekettir. Elbette hareketin gidişi içinde birçok insanın şimdiye kadarki görüşlerinde köklü değişmeler de oldu ve oluyor, ama bu ortak politik ve ideolojik bir noktaya gelindiği anlamına gelmez.
Hareket şimdiye kadar bu çeşitliliğini korumayı başardı ve bunun üzerine titredi diyebiliriz. Hareketin ana destekçisi kitlede Türklerin, Alevilerin ve “Seküler yaşam tarzındakiler”in kültürel ağırlığı zaten çok belirgin olduğundan, özellikle Müslümanlar ve Kürtlere, onları dışlamayan ve davet eden mesajlar vermeye çalıştı. Kandiller, İftarlar, Cuma Namazları; Lice’deki katliama karşı destek mitinglerinin esas yapmaya çalıştığı buydu.
Hareket bütün dinamizmini ve ezberleri bozuş gücünü bu çizgisine ve çabasına borçludur ve bu çizgiyi sürdürmelidir.
Özellikle CHP’liler ve Ulusalcıların, Hareketi bir AKP karşıtlığına çekme denemelerine sık sık başvurduğu görülmektedir. Bu çevreler sık sık anti AKP veya “Hükümet İstifa” gibi sloganlar atarak, hareketi bu mecraya sokma denemelerinde bulunmaktadır. Buna karşılık hareket elindeki kendine özgü yansız sloganları yükselterek (“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”; “Her yer Taksim, her yer direniş” ve Alkış vs.) bu tuzaktan kaçınmaya çalışmaktadır.
*
Bu hareket kendisinin bir AKP veya hükümet karşıtlığına indirgenmesine müsaade ettiği takdirde biter. Var olan politikanın basit bir aracına dönüşür ve olsa olsa var olan partilerden birine birazcık taze kan sağlamaktan öteye gidemez.
Benzer şekilde bir parti kurma veya seçimlerde ayrı aday gösterme önerileri de hareketin ölümü olur.
Bu hareketin özünü iyi anlamak gerekmektedir.
Bu hareket şu veya bu partinin veya hükümetin değil, tüm parti ve kurumlarıyla var olan sistemin, alternatifi ve eleştirisidir ve de öyle olmalıdır ve öyle olmak zorundadır.
Var olması, ilerlemesi ve başarısı, onun özündeki bu tohumun yeşerip büyümesine bağlıdır.
Henüz her şey bir embriyon (rüşeym) halindedir; hareket yeni doğmuş bir bebek gibidir;  yürümeyi ve konuşmayı yeni öğrenmektedir. Öneriler hep onun bu yepyeni özünü geliştirecek biçimde olmalıdır. Bizim bütün yazılarımızın ve önerilerimizin ardında bu temel değerlendirme yatmaktadır.
Örneğin bu hareketin Park Forumları veya Mahalle meclisleri, en küçük bir birimin bile kendi yönetimini kendisinin belirlediği; ulusun birliğinin bu birimlerin özgürce birleşmesiyle oluştuğu bir Demokratik Cumhuriyetin tohumlarından başka bir şey değildirler.
Bu hareketin örgütlediği demokratik toplum veya ulus, Türkiye Cumhuriyeti’nde ve binlerce yıllık şark despotluklarında olduğu gibi merkezden atanan; merkezin bahşettiği ve her an geri alınabilir yetkilerle yönetilmeyecektir ve yönetilmek istememektedir. Aksine, her düzeyde, özgürce birleşmiş birimlerin merkeze bahşettiği ve her an geri alınabilir yetkileriyle kendini yönetmek istemektedir.
Bu hareket fiilen kendini Türklükle veya Kürtlükle; Alevilikle veya Müslümanlıkla veya başka bir şeyle tanımlamayı reddetmekte, bunlar karşısında hepsine eşit muamele eden; bu ayrımların hiçbir politik anlamının olmadığı; devletin bu ayrımlar karşısında kör olduğu bir cumhuriyet özlemini dile getirmektedir. Müslümanlar bu özlemle Cem’e katılmakta; bu özlemle Cem evi Sünni Müslümanlara İftar vermektedir.
Bu hareket, belki yarın, görevi, gerçeği açığa çıkarmak değil örtmek olan bugünkü mahkemelerin karşısına; görevi gerçeği ortaya çıkarmak olan; belki bir yaptırım yetkisi ve gücü olmayan ama vicdanlarda mahkûm ederek en ağır cezayı veren, kendi mahkemelerini ve hukukunu kuracaktır.
Bu hareket belki öbür gün, görevi kendi maaşını veren yurttaşların özgürlüklerini kullanmasını engellemek olan bugünkü polis ve ordunun alternatifi olarak; kendi demokratik toplantılarına saldırılar olursa, vatandaşların fikir, can vemal özgürlüklerini savunacak kendi öz savunma organlar geliştirmek zorunda kalacaktır.
Bu hareket gün gelecek, devletin ve sermayenin elindeki medyaya karşı, her eğilimin, dilin, dinin, yaş grubunun, cinsin veya cinsel tercihin kendini ifade olanağı bulabileceği, sermayenin ve devletin kontrolünde olmayan bir medyanın tohumlarını atacaktır.
Bunları yaptığı ölçüde, bu organlarını geliştirdiği ölçüde esas büyük dönüştürücü ve alt üst edici işlevini kazanabilecektir.
Elbette bu çabalarında yanılgılar, güç ve zaman israfları, Amerika’yı yeniden keşfetmeler kaçınılmazdır. Her kuşak için kaçınılmaz olduğu gibi bu hareket için de kaçınılmazdır. Belli bir dereceye kadar bu zaman ve güç kayıpları ilerde hastalıklara karşı direnci arttıracağı için yararlı bile sayılabilirler.
Ama bunları yaparken her adımda kendisini eski dünyanın içine tıkmaya, oraya çekmeye çalışanlarla giderek daha kesin sınırlar çizmek ve kopuşmalar yaşamak da zorundadır. Zaten bunlarla kopuşmayı göze almadan ileri gidemez ve hatta kopuştuklarını eğitip değiştirme ve tekrar kazanma şansını bile yitirebilir.
*
Seçimler ve adaylar bahsi bu eski dünyadan kopuşun en somut sorunlarından biridir.
Gezi hareketi elbet bu konuyu gündemine almalı, tartışmalıdır. Hiçbir görüşü bastırmamalıdır.
Ama bu olgunlaşmış tartışma sonunda alacağı tavır veya karar, onun bundan sonraki evrimini belirleyecektir.
Gezi hareketine gücünü veren, bugün var olan bölünmelerle bölünmüş olmasıdır. Onu var olan sistem içinde bir seçime zorlamak, onu var olan bölünmelerin içine çekmek olur.
Seçimlerde kimin destekleneceği sorunu, soru olarak yanlıştır ve hareketin bu özüyle çelişir ve onu eski bölünmelerin içine çeker.
Gezi hareketi hiçbir şekilde, şu veya bu partiyi desteklemek veya parti kurmak; şu veya bu adayı desteklemek veya aday göstermek gibi bir yola girmemelidir. Sorunun böyle koyuluşunun kendi sonu olduğunu bir an için bile aklından çıkarmamalıdır.
Peki, ne yapabilir Gezi Hareketi?
Gezi hareketi, somut programlar, yapılması gerekenler üzerine yoğunlaşmalı ve bunları tartışmalıdır. Örneğin tartışmayı bir partiyi destekleme veya parti kurma üzerinden yürütmez; kendisi bir program hazırlar.
Ve “işte bu program yapılması gereken en asgari ve acil tedbirleri içermektedir. Buyurun baylar. Bunu hanginiz kabul ediyorsunuz? Kabul eden varsa ilan etsin; kabul etmiyorsa neden etmediğini söylesin. Elbette gezi hareketini oluşturanlar bunu değerlendirerek bir karar vereceklerdir” demelidir.
Yani sorunu bir parti ve kişi sorunu olmaktan çıkarmalı, programa çekmelidir.
Bu hem hareketin bir bütün olarak kalmasını sağlar; hem sistemin bir unsuruna dönüşmesini engeller; hem var olan sistemin yanlışlığını gözlere batırır; hem de geniş kitlelerin demokratik ve siyasi eğitimini sağlar ve hareketin dayandığı güçleri genişletir.
*
Mahalli Seçimlerde de böyledir.
İstanbul’u ele alalım. CHP’yi veya Sırrı Süreyya’yı destekleme önerileri daha baştan hareketi böler. Var olan sisteme entegre eder. Bu yapı ile bir şeylerin değişebileceği hayalini yayar.
Ama diyelim ki, hareket İstanbul’daki park forumlarında, İstanbul için, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı içinde belediyelerin bütün kısıtlı imkânları ve yetkilerine rağmen yapılabileceklerine ilişkin bir program çıkarabilir. Örneğin, kamu taşımacılığının ve yayaların ve yeşilin önceliği; Belediyelerin tüm işlerinin, ihalelerinin, tüm kararlarının ve uygulamalarının bütün vatandaşların açık kontrolü altına alınması; tüm gizliliğin kaldırılması tedbirlerine yönelik bunun hangi somut tedbirlerle gerçekleştirileceği üzerine somut bir program çıkarabilir. Bunu tüm İstanbul halkına ilan eder. Bunun için kendisi halk toplantıları düzenleyerek örgütlenmesini ve etkisini genişletir. Bunu uygulayacak aday veya parti olup olmadığını sorar.
Eğer ben bunları kabul ediyorum, yapacağım diyen bir aday çıkmazsa, hepsinin ne olduğu ortaya çıkar. Eğer bir aday çıkarsa, o zaman zaten Gezi Hareketinin özlemlerinin ifadesi olduğu için Geziyi oluşturanlar elbette kendileri bireysel kararlarıyla oylarını verirler. Gezi Hareketinin bu durumda bile şunu ya da bunu desteklemek gibi bir karar vermesi yanlıştır.
Gezi Hareketi sorunu doğru olarak koyup koymama üzerinde yoğunlaşmalı, gerisini tek tek bireylerin takdirine bırakmalıdır. Hoş bırakmasa ne olur ki. Kimin kime oy verdiğini kim bilebilir?
İşte özü itibariyle Gezi Hareketinin ve Park Forumlarının seçimler ve adaylar konusundaki tavrının ne olması gerektiğine ilişkin görüşlerimiz bunlar.
Bunların gündeme alınmasını, enine boyuna tartışılmasını diliyoruz.
Yoğurtçu Parkı Ahalisinden ve Acıbadem Dayanışmasından
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...