9 Ocak 2014 Perşembe

Beşikçi ile Kemalizmin veya Türk Milliyetçiliğinin Ortak Varsayımları

Bugün bilimin vardığı düzeyde, kimse kalkıp balina veya yunusların balık; yılan balıklarının ise sürüngen olduğunu söylemiyor. Bugün artık ilkokula giden çocuklar bile biliyorlar ki, balıklar soğukkanlıdır, yumurtayla ürerler; balinalar ise sıcakkanlıdır ve plasentayla ürerler, yavrularını doğururlar. Yılan balıklarının ciğerleri yoktur, görünüşleri yılana benzese de bir sürüngen değil, bir balıktırlar. Buna karşılık su yılanları suda yaşasalar ve yılan balıklarına benzeseler de ciğerleriyle solurlar; iskeletleri balık değil sürüngen iskeletidir hatta kütleşmiş görünmez olmuş ayakları bile vardır.
Yani canlıların ne olduğunu anlamak için görünüşlerine, yaşadıkları yere değil; anatomilerine, yapılarına bakmak gerekiyor. Şeylerin veya canlıların görünüş ve özleri aynı değildir, hatta tamamen zıttır.
Peki, fikirler ve görüşler söz konusu olduğunda, onların görünüşleri ve özleri aynı mıdır?
Hayır.
Ama fikirler ve görüşler söz konusu olduğunda kimse onların özünü, anatomisini inceleme zahmetine girmemektedir. (Çünkü onların özlerini gizlemek bizzat bir sınıf mücadelesi aracıdır, bir savaş stratejisidir de ondan.)
Hatta fikirler söz konusu olduğunda fark daha büyüktür. Çünkü fikirler sınıflı toplumda sınıf mücadelesinin de aracı olduklarından, sadece öz ve görünümleri farklı değildir, bir de tıpkı bir takım canlıların düşmanlarını yanıltmak için yaşadıkları ortamın rengini ve biçimini almaları; örneğin kelebeklerin düşmanlarını yanıltmak için kanatlarında büyük gözlere benzeyen desenler gibi, ekstradan görünüşü iyice değiştiren özellikleri de vardır.
Yani bir kelebeğe sırtından baktığınızda, kanatlarındaki büyük göz gibi yuvarlak desenlere bakıp onun bir baykuş kafası olmadığını anlamak yetmez; uçtuğuna bakıp kuş da olmadığını anlamak gerekir. Ama bunun için de onun anatomisini incelemek gerekir.
İşte fikirler ve görüşler alanında da böyle yapmak, anatomileri ele almak gerekir. Ancak o zaman fikirlerin ve görüşlerin özü anlaşılabilir.
Hayvan ve bitkilerin görünümünde kalmayıp özünü anlamak için ne yapılır?
Bunun için onlar kesilir, biçilir ve iç organlarına, vücut yapılarına bakılır.
Peki, fikirler söz konusu olduğunda ne yapmak gerekir? Kesip biçmenin fikirlerdeki muadili nedir? Anatominin fikirlerdeki karşılığı nedir? Bir fikrin yapısı neye göre belirlenebilir?
Kesip biçmenin fikirlerdeki karşılığı analizdir, soyutlamadır.
Kesip biçmeyi yapan araçlar kavramlardır. Kavramsal araçlarımız ile fikir ve görüşleri keser biçeriz ve onların gerçek yapılarının ne olduğunu anlayabiliriz.
Canlının yapısının veya anatomisindeki organların fikir ve görüşlerdeki karşılığı ise görüş ve fikirlerin dayandığı gizli veya açık varsayımlardır; ön kabullerdir? Çünkü çıkarsamalar ve sonuçlar bu varsayımlara, ön kabullere göre yapılırlar.
Yani fikirlerin anatomisini anlamak, yapısını ortaya çıkarmak, aslında bu gizli ya da açık varsayımları ortaya çıkarmaktır.
(Tabii bu bilgi süreci burada kalmaz. Örneğin canlıların yüzlerce ve binlercesinin anatomik özellikleri belirlendikten sonra, bu farklı yapısal özelliklerin bir gidişin, sürecin, oluşun farklı momentleri, anları olduğu görülmeye başlanır.
Yani örneğin yumurtayla üremenin veya soğukkanlılığın daha önceki, daha eski ve daha “ilkel” bir aşamaya denk düştüğü; sıcakkanlılığın ve memeli olmanın daha sonra ortaya çıktığı, daha “ileri” bir aşamaya karşılık düştüğü görülür. Yani böylece bir evrim fikrine varılır. Bu sefer evrimin yasaları araştırılmaya başlanır. Tabii bu evrimin kendisinin de bir evrimi vardır.
Yani şu “diyalektik düşünce” denen “şey”, öyle diyalektiği anlatan kitaplardan öğrenilecek bir “şey” değildir. Olgular hakkında derine inen, yüzeyde kalmayan çok zengin bir bilgi birikimini gerektirir. Ondan sonra diyalektik hakkında hiç kitap okumasanız da (ki diyalektik kitapları okumamak daha hayırlıdır, en azından birkaç formülü ezberlemekle diyalektik düşünmeye başladığını sanmak gibi bir yanlıştan korur insanı) zaten kendiliğinden diyalektik düşünmeye; yani evren bir şeyler ve nesneler yığını olarak değil de bir süreçler karmaşası olarak görülmeye başlanır.
Ama biz bu evrim kısmını, yani diyalektiği şimdilik boş verelim. Çünkü daha işin başındayız. Hele bir yunusların balık olup olmadığını anlayalım. Daha oralara çoook var.)
Yukarıda “gizli veya açık varsayımlar bir görüş veya fikrin anatomisini anlamayı sağlar” dendi. Ne denmek istendi?
Bu, bir örnekle, hem de Türkiye sosyalist hareketinin tarihinden bir örnekle gösterilebilir.
1960’larda Türkiye’de sosyalistler iki kanattı. Bir kısmı Demokratik Devrim, diğeri Sosyalist Devrim diyordu. Bu tartışmada, demokratik devrim diyenler Türkiye’de feodalizmin ne kadar güçlü olduğunu; sosyalist devrim diyenler de Türkiye’nin ne kadar kapitalist olduğunu kanıtlamaya çalışırlardı.
Ne ki, bütün bu zıt görünümlerine rağmen, ikisi de aslında aynı ortak varsayımları paylaşıyorlardı. Yani ikisi de aslında eğer Türkiye’de feodal ilişkiler çok güçlüyse önündeki adımın demokratik devrim olduğu; eğer kapitalist ilişkiler gelişmişse önündeki devrimin sosyalist devrim olacağında mutabıktılar. Aynı ortak varsayıma sahiptiler. Tam da bu ortak varsayıma dayandıkları için, bir taraf kapitalist, diğer taraf ne kadar feodal olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. (Zaten ortak varsayımlar olmazsa bir fikir tartışması ve ayrılığı da mümkün olmaz. Bugünün Türkiye’sinde fikir tartışmalarının olmamasının bir nedeni de budur. Herkesin paylaştığı ortak varsayımlar yoktur veya bunlar çok aza, çok dar bir alana sıkışmıştır.)
Bu ortak varsayımın ardında daha derinde başka bir ortak varsayım daha vardı. O da ülkelerin veya toplumların, sırayla belli aşamalardan geçeceği; üst aşamaların da alt aşamaları tasfiye edeceği varsayımıydı.
Yani ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist diye bir aşamalar olduğu var sayılmaktaydı. Üst aşamanın da alt aşamayı tasfiye ettiği, yani kapitalizm gelişmişse bunun feodalizmin tasfiyesi anlamına geleceği varsayılıyordu. Unlar de her iki tarafın daha derindeki varsayımlarıydı. Zaten bu daha genel varsayımlar olmadan, Türkiye’nin kapitalist mi farı feodal mi olduğun tartışmanın bir anlamı olmazdı
Şimdi bu tartışmada, bir üçüncü tarafın çıkıp da, bu tarafların ortak varsayımlarını sorguladığını, onu tartışma konusu yaptığını düşünelim.
Gerçekten altmışlı yıllarda bu oldu.
Hikmet Kıvılcımlı bu evrim kavrayışından çok farklı bir evrim kavrayışına dayanıyor ve bu ortak varsayımı sorguluyordu. Kıvılcımlı’ya göre Toplumlar öyle sıralar izlemezlerdi, arkadan gelen öne fırlayabilirdi; boynuz kulağı geçerdi. Ama sadece bu kadar da değil; üst aşamalar alt aşamaları sadece tasfiye etmez ama aynı zamanda güçlendirebilirdi. Yani Türkiye’nin kapitalist olması feodalizmin tasfiye olduğu anlamına gelmezdi.
Kıvılcımlı, tam da tarafların bu ortak evrim kavrayışlarını ve varsayımlarını sorgulayan bir anlayışla, Türkiye’de kapitalizmin finans kapital olarak doğduğunu söylüyor (diğer tartışmadaki tarafların Klasik aşamalı anlayışına göre bu dinden imandan çıkmak gibiydi adam çarpılırdı maazallah, önce rekabetçi aşama ondan sonra tekelci finans kapital aşaması gelirdi, finans kapital olarak kapitalizm nasıl doğabilirdi?) ve bu finans kapital egemenliğine rağmen ve tam da bu nedenle Türkiye’nin önündeki görevin demokratik olduğunu, çünkü finans kapital aşamasındaki kapitalizmin feodal kalıntıları yok etmediğini aksine güçlendirdiğini söylüyordu. Türkiye’deki devlet ve devletçilik tam da feodalizmin ta kendisiydi. Finans Kapital buna dayanıyor ve onu güçlendiriyordu. O halde Türkiye Kapitalist bir ülkeydi; hatta finans kapitalin egemen olduğu tekelci kapitalist bir ülkeydi ama buna rağmen veya tam da bu nedenle önündeki görev bu Babil kalıntısı devleti ve devletçiliği temizlemek; yani demokratik devrimdi.
Şimdi burada çok ilginç bir durum daha ortaya çıkıyordu. Diğer birbiriyle tartışan iki görüş, kendi ortak varsayımlarını sorgulayan bu görüş karşısında sanki böyle bir eleştiri ve görüş yokmuş gibi davranıp, Kıvılcımlı’nın yarı meczup bir eksantrik tip olduğunu söyleyip onunla her türlü ciddi tartışmadan kaçıyorlardı. Yani aslında birbirine zıt gibi görünenlerin özdeşliği kendi ortak varsayımlarını sorgulayan karşısındaki ortak davranışlarıyla fiilen de ortaya çıkmış oluyordu.
Bu örnek, fikirlerin anatomileri, ortak varsayımları konusunun ne kadar önemli olduğun gösterir.
(Ve tam da böyle olduğundan Türkiye’deki devrim ve program tartışmaları hiçbir zaman Kıvılcımlı’nın eleştirdiği o ortak varsayımları aşamadı. Çok ilkel bir noktada kaldı. Yani bugün aradan 40 yıl geçmesine rağmen aslında bugün var olan bütün sosyalist politik hareket ve görüşlerin fikirlerin anatomisi, altmışlardaki aşamalı gelişime ve üst aşamaların alt aşamaları tasfiye ettiği ortak varsayımlarına dayanır.
Bunu biyolojik evrimdeki şöyle bir durumla karşılaştırabiliriz. Aslında memeliler ve dinozorlar (Yumurtayla üreyen ama sıcakkanlılar. Kuşlar gibi. Kuşlar aslında yaşayan dinozorlardır.) aşağı yukarı aynı dönemde ortaya çıkmışlardır. Ancak ikisinin çok farklı anatomileri vardır. İkisi de sıcakkanlı olmakla birlikte, biri yumurtayla, diğeri plazentayla ürerler. Ancak Memeliler 150 milyon yıl boyunca yer altında yaşayan önemsiz küçük bir canlı olarak kalmışlardır. Buna karşılık dinozorlar, daha “ilkel” olmalarına rağmen 150 milyon yıl boyunca yeryüzüne egemen olmuşlardır. Daha “başarılı”dırlar. Eğer bir göktaşı dinozorların egemenliğine son vermeseydi (ki hala kuşlar olarak göklere egemenidirler) mememleler hala önemsiz ve yer altında yaşayan bir canlı olarak kalmaya devam edeceklerdi. Ancak 60 milyon yıl önce dinozorları bir göktaşı temizledikten sonra memelilerin önü açılmıştır.
İşte bugünkü Türkiye’nin sol akımlarının hepsi, 60’ların tartışmasında, Kıvılcımlı karşısında çok ilkel ve ortak bir varsayıma dayanan bir anatomiye sahiptirler ama buna rağmen dinozorlar gibi ortalığı kaplamış bulunmaktadırlar.)
*
Şimdi gelelim Beşikçi’nin neden aslında tersinden bir Kemalist olduğu konusuna.
Biz “Beşikçi aslında içi dışına çevrilmiş bir Kemalist’tir” derken işkembei kübradan atmıyoruz.
“Tersinden Kemalizm” diye koca bir kitap yazdık. O kitapta Beşikçi’nin dayandığı temel varsayımları tek tek analiz ettik ve bunların aslında Kemalizm’in ya da Türk Milliyetçiliğinin dayandığı varsayımlar olduğunu Alevilikten de hareketle gösterdik. Burada kısaca tekrar edelim.
En kaba metodolojiden başlayalım.
Kemalizm özünde aydınlanmaya karşı bir karşıdevrim olan pozitivizme dayanır.
Aydınlanma kozmopolittir. Pozitivizm milliyetçidir.
Aydınlanma tarihin sınıf mücadelesi tarihi olduğunu görmüştür ve tarihi açıklamakta bunu kullanmıştır. Pozitivizm ise sınıf mücadelesini bastırmayı amaçlar, daha doğrusu böyle yaparak sınıf mücadelesi yapar alt sınıflara karşı.
Marksizm Aydınlanmanın mirasçısıdır. Onun devrimci yanını alıp eleştirerek geliştirmiştir. Pozitivizm ise Aydınlanmanın devrimci yanının inkârı, tam tersi bir yola girilmesidir; ideolojik bir karşı devrimdir.
Bu farklılığın temelinde de temel sınıfların çıkarları bulunmaktadır.
Burjuvazinin karşı devrimciliği metodolojik olarak pozitivizm biçiminde; ezilen sınıfların veya işçi sınıfının devrimciliği de Marksizm biçiminde ifadesini bulmuştur.
Türkiye tarihine bakıldığında bu çok açıktır. Müslüman devlet sınıfları, batıdan getire getire Comte veya Durkheim sosyolojisini, yani pozitivizmi getirmişlerdir.
(Buna karşılık, işçi sınıfının geliştiği Ermeniler örneğin Komünist Manifesto’yu çevirmişlerdir. İlk sosyalist fikirler genellikle Hıristiyan veya Musevilerin çoğunlukta olduğu işçilerde yankı bulmuştur. (Selanik Yahudi İşçileri; Bulgar ve Çingene tütün işçileri). Müslüman bir entelijansiya sadece kapıkulları olarak vardı, bu nedenle Müslüman entelijansiya sosyalizme ve Marksizm’e karşı bağışıklıklıydı, şerbetliydi. Ta ki devlet iyice yıkıldıktan sonra, yine de devleti kurtarmak için sosyalist olurlar. Bu doğuştan günah sonrayı da belirleyecektir.)
Bu bir rastlantı değildir.
Kemalizm de bu eğilime uygun olarak pozitivizme dayanır.
Beşikçi de, 1960’lı yılların Türkiye’sinde, neredeyse tüm entelijansiya sosyalizme ilgi duyar, Marksizm’e doğru bir evrim geçirirken, yani neredeyse bir asır sonra Marksizm Türkiye’ye ikinci kez girerken, Türkiye üniversitelerinin tipik pozitivizmine sadık kalmıştır. Buna biraz sosyolojiyi araştırma tekniklerine indirgeyen Amerikan sosyolojisini katmıştır. Yani Osmanlı’nın Hıristiyan ve Yahudilerinin karşısındaki Müslüman devlet sınıfları gibidir Beşikçi’nin dayandığı metodoloji.
Beşikçi’nin bilim yöntemi vs. üzerine yazdıkları tipik bir olguculuktan veya pozitivizmden başka bir şey değildir. (Beşikçi’nin trajik hayatı bu bilimsel ve metodolojik yanlış ve zaafların tartışılmasını engellemekte onu bir dokunulmazlık halesiyle kuşatmaktadır. Aslında bu Beşikçi’ye de kötülüktür. Ama bu ayrı konu. Burada kişilerden azade olarak onların fikirleriyle uğraşıyoruz.)
Yani derindeki yöntem özünde Kemalizm’le aynıdır. Ama bu ifadeler insanlara soyut gelebilir. Bunu daha somut olarak koyalım.
Örneğin Kemalizm, ulusların tarihleri olduğu; ulusların kendi dilleri, kültürleri, hatta ırkları olduğu varsayımına dayanmaktadır. Yani ulus olmak için, bir dil, tarih, kültür hatta ırk olması gerektiği gibi bir varsayımı vardır Kemalizm’in.
Ve işte tam da bu varsayımı nedeniyle Kemalizm, Kürtçe diye bir dilin varlığını reddeder. Çünkü gizli varsayımı odur ki, ayrı bir dil olduğunu kabul etmek, ayrı bir ulus olduğunu kabul etmek sonucunu verir. Ayrı bir ulus var ise, yine Kemalizm’in dayandığı varsayımla, her ulusun bir devletinin olma hakkı olduğundan, bu hakkı kabul etmek anlamına gelir. O zaman bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve sınırları meşruiyetini kaybeder.
İste Beşikçi Kemalizm’in bütün bu varsayımlarını aynen kabul etmektedir. Tam da bu varsayımları kabul ettiği için, yaptığı bir bakıma Kemalizm’i iç tutarlılığa çağırmaktadır.
Dediğinin özü şudur: Kürtçe ayrı bir dildir. Kürtler bir ulustur. Her ulusun da ayrı bir devlet kurma hakkı vardır. Kürtler ayrı bir dilleri olduğuna, ayrı bir tarih ve kültürleri olduğuna göre ayrı bir ulusturlar ve ayrı bir devletlerinin olması gerekir. Bunu kabul etmemek bilim dışıdır. Bütün dediği bu birkaç cümleyle özetlenebilir Beşikçi’nin.
Ama dikkat edilsin, ulusların dilleri, kültürleri, tarihleri olduğu; eğer ayrı bir ulus ise her ulusun ayrı bir devleti olması gerektiği bütün bunlar aynı zamanda Kemalizm’in de kabul ettiği gizli varsayımlardır. Kemalizm tam da bu gizli varsayımlara dayandığı için, düşmanı en dış noktada karşılamaya çalmışmış, Kürtçe enin bir dil olduğunu reddetmiş, Kürtler kart kurt diyen Türklerdir demiştir. Eğer Beşikçi’nin de dayandığı varsayımlara dayanmasaydı Kemalizm’in böyle saçma gibi görünen bir inkârcılık yapmasının bir anlamı olmazdı.
Ayrıca Beşikçi sadece Kemalizm’le aynı varsayımları paylaşmaz; aynı hedeflere de sahiptir. Yani aynı zamanda bir Türk milliyetçisidir.
Aslında Kürt milliyetçiliğinin babası olduğu kadar ve aynı zamanda bir Türk milliyetçisidir.
Bütün gerici milliyetçiler gibi, Kürt ve Türk gerici milliyetçilerinin yaydığı ve kabul ettiği bir başka gizli varsayım daha vardır. Bunlar milliyetçiliğin, başka ulusların haklarını veya varlıklarını reddetmek olduğu ortak varsayımına sahiptirler. Yani başka ulusların ezildiğini ve onların da ayrı devlet kurma hakları olduğunu kabul etmenin milliyetçilik olmadığı ön kabulü ve varsayımına dayanırlar. (Hemen burada şu da görülür. Aslında bütün Türk sosyalistleri de bu varsayımı paylaşır. Onlar da Kemalist ve Türk milliyetçisidir, Beşikçi gibi.)
Örneğin her ikisi de Kürtler ayrı bir ulustur, ayrılıp kendi devletlerini kursunlar demenin Türk milliyetçiliği olmadığı konusunda da anlaşırlar.
Hâlbuki Kürtler ayrı bir ulustur, ayrılsınlar, kendi devletlerini kursunlar görüşü Türk milliyetçiliği ile çelişmez, tam da Türk milliyetçisi bir görüştür.
Çünkü Kürtler ayrılır ve kendi devletlerini kurarlarsa, Türkler, bu baskıcı bürokratik, ulusun kanını emen ve onu Asyalılığa mahkûm eden bu devletten kurtulup, ortalama bir Avrupa ülkesi gibi olurlar; daha büyük bir refah, özgürlük ve demokrasi içinde yaşarlar.
Bir ulusun refah, özgürlük ve demokrasi içinde yaşamasını istemenin kendisi aslında tamı tamına milliyetçiliğin, hem de milliyetçilerin kastettiği anlamda milliyetçiliğin ta kendisidir.
Çünkü milliyetçilik, yine milliyetçilere göre, bir ulusun refahını, mutluluğunu, zenginliğini, gücünü istemekten başka bir şey değildir. Her gün yeryüzündeki tüm milliyetçilerin, “ben ne yaptıysam milletimin iyiliği için yaptım dedikleri” görülür.
Beşikçi de Kürtlerin ayrı devlet kurmasını savunurken, aslında böyle olursa Türkler daha refah ve mutluluk içinde yaşarlar demektedir. Yani aslında Beşikçi iyi akıllı bir Türk milliyetçisidir. Kürtlerin varlığını inkâr eden Türk milliyetçileriyle arasındaki fark amaçlar açısından değildir, araçlardadır, stratejik bir ayrılıktır. Bir taraf Kürtlerin varlığını inkâr ve baskı ile Türkler daha güçlü ve mutlu olur derken; Beşikçi, diğer birçok Türk milliyetçisi gibi, (Örneğin ulusların kaderini tayin hakkı esastır. Biz Kürtlerin ayrılma hakkını savunuyoruz diyen Türk sosyalistleri de Türk milliyetçisidir.) “hayır, Kürtler ayrılır ve kendi devletlerini kurarsa Türkler daha mutlu olurlar demektedir. Çünkü Beşikçi Türklerin de ayrı bir ulus olduğu; Türklerin de bir devleti olması gerektiği varsayımını da Kemalizm’le aynı şekilde paylaşmaktadır ve onunla ortaktır.
Yani beşikçi sadece tersinden bir Kemalist değildir, düzünden de Kemalist’tir. Türk milliyetçisidir. Kemalizm’le amaçları aynıdır: Türk ulusunun refahı. Sadece bunun için savunduğu yol farklıdır.
Yani aslında Türk devleti ve Kemalizm ile Beşikçi ve Barzani ve benzerleri aynı ortak varsayımlara sahiptirler ve aynı ortak varsayımlar çerçevesinde birbirleriyle mücadele etmektedirler. Yani bir bakıma yukarıdaki örnekteki 1960’ların TİP ve MDD’cileri gibidirler.
İşte bu tartışmada bizim pozisyonumuz, o tartışmadaki Kıvılcımlı’nın pozisyonu gibidir. Onların ortak varsayımlarını sorguluyoruz ve onların aslında aynı ortak varsayımlara dayandıklarını söylüyoruz. Hepsinin gerici milliyetçiler olduklarını savunuyoruz.
Biz diyoruz ki, ulusçuluğu başka ulusların varlığını veya haklarını inkâr etmeyi ulusçuluk olarak tanımlamak gerici ulusçuların ulusçuluk tanımıdır. Başka ulusların varlığını ve haklarını tanımak veya savunmak ulusçulukla çelişmez, hatta aksine akıllı bir ulusçuluktur. Ve bizzat bu ulusçuluk tanımı da bir akıllı ulusçuların ulusçuluk tanımından başka bir şey değildir.
Biz ulusçuluğu şöyle tanımlıyoruz: ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini kabul etmek ulusçuluktur. Yani bir ulusa bir devlet ilkesini savunmanın kendisi ulusçuluktur. Bu ilkeyi savunan ve bu ilkeye dayanan enternasyonalizm de ulusçuluktur.
Ama sadece bu kadar değil, ulusların tarihe, kültüre, soya, dile, ırka, dine dayandığı iddiası da gerici ulusçuların bir iddiasıdır. Ulus olmak için bunların hiç biri gerekmez. Bu ulusal olanın nasıl tanımlandığına ilişkin bir sorundur. Ulusların dile, tarihe, kültüre vs. dayandığını söylemek, gerici ulusçuluğun bir tanımıdır.
Yani pek ala, resmi bir dili olmayan, herkesin ana dilinde eğitim hakkı olduğu, okullarında Türk ya da Kürt tarihi değil, Kürtlerin ya da Türklerin veya ulusların tarihi olmadığına dair bir tarih kitabı okutulan, yani pratik olarak tüm dillerden, tüm dinlerden bir araya gelmiş bir kurulun yazdığı bir tarih kitabı okutulan, bir ulus da olabilir. Ulusu böyle tanımlamak bile ulusçu olmamak anlamına gelmez. Bu sadece demokratik bir ulusçu olunduğu anlamına gelir.
(Ulusçu olmamak, ulusal olanla politik olanın ilişkisini koparmakla, yani nasıl tanımlanırsa tanımlansın politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesini reddetmekle mümkündür.)
Evet, bu da ulusçuluktur. Ama bu demokratik bir ulusçuluk olur. Bu demokratik ulusçuluk bile bu günün ulusal sınırlara sığmayan ekonomik temele dayanan dünyasında, karşı devrimci bir işlev görürse de, en azından bugün için, bir ölçüde bölgesel düzlemlerde Lübnanlaşmayı ve boğazlaşmayı vs. engelleyebileceği için bir ölçüde geçici ve acil bir program olarak kabul edilebilir ve savunulabilirdir.
Kürt ve Türk uluslarının ilerlemesini, Özgürlük ve demokrasi izinde yaşamasını isteyenler, gerici Türk ve Kürt ulucularıdırlar. Biz ise, bugünün dünyasında bu da gericilik olmakla birlikte en azından geçici bir çözüm olarak, bir minimal program olarak, Kürtlüğün ya da Türklüğün hiçbir politik anlamının olmadığı bir demokratik ulusçuluğu savunuyoruz.
Ulusların dile, dine, tarih dayandığı iddiası gerici ulusçuluğun bir yalanı ve varsayımıdır. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Güney Amerika uluslarının ne bir tarihleri vardı ne de anavatanlarındakinden ayrı bir din ve dilleri vardı. Buna rağmen bir ulustular ve hatta ilk uluslardırlar.
Bu örnek bile ulus olmak ile dil, din, tarih arasında bir ilişki olmadığını gösterir.
Bir ulus pek ala, bir toprak parçasında yaşayan insanların hakları üzerinden de tanımlanabilir. Bu da bir ulusçuluktur ama ulusların bir tarihe, dile, dine dayandığını iddia eden ve bu varsayıma dayanan uluslara ve ulusçuluğa göre demokratik bir ulustur ve ulusçuluktur. Bugün Ortadoğu’da ihtiyaç olan böyle bir ulus ve ulusçuluktur. Aksi her zaman kanlı bölünmelerle sonuçlanmıştır.
İşte gerici Türk ve Kürt ulusçuluğunun ortak varsayımlarını sorgulayan ve eleştiren bu demokratik ulusçuluğa karşı, Türk ve Kürt ulusçuları (Yani Türk Sosyalistleri ve Kürtler) kendi ortak varsayımlarını savunmakta; buna karşı bir güç ve iş birliği yapmaktadırlar.
Bizim neden hiçbir yerde yazılarımızın yayınlanmadığını soranların sorusunun cevabı buradadır. Bu görüşlere karşı ikisi de susarak bir savaş yürütmektedirler. Çünkü bu görüşler onların dayandıkları varsayımları tartışma konusu yapmaktadırlar. Ve tartışma konusu oldukları an yıkılışları başlar.
Yani aslında Türkiye ve Ortadoğu’da bir tarafta bizim savunduğumuz program ve teorik temel vardır bunun karşısında ortalığı kaplamış Türk ve Kürt milliyetçilerininki. Türk milliyetçilerinin. Türk milliyetçilerinin ana gövdesi de sosyalistlerdir. Mücadele bizi savunduğumuz görüş ve programla bunların topu arasındadır.
Bir de PKK ve Öcalan’ın savunduğu görüşler vardır, bunların durumu nedir?
PKK ve Öcalan bu klasik gerici ulusçuluğun yanlışlarını ve çıkar yol olmadığını görmektedir ama bizim savunduğumuz biçimiyle demokratik bir ulusçuluğu savunacak ne toplumsal temeli vardır ne de kavramsal araçları. Bu ikisi arasında bir o yana, bir bu yana gidip gelmek zorundadır.
Örneğin Öcalan kitaplarında bir Kürt tarihi yazmaktadır sonuçta: Ama bu Kürt tarihini, demokratik öğelerle doldurmaya çalışmaktadır.
Örneğin Öcalan, devletsizlik demektedir, ama devletsizlik dediği aslında bürokratik ve merkezi olmayan bir devletten başka bir şey değildir. O da tam değil. Çünkü bu demokratik devletin fiilen tek partili bir diktatörlük olmasının yolları da kapalı değildir.
Ama burada önemli olan şudur. PKK ve Öcalan bu yolu, dünyada bunu besleyen hiçbir sosyal hareketin bulunmadığı; ideolojik atmosferin gericilik içinde bulunduğu; kavramsal araçların son derece yanlış ve eklektik olduğu bir dünyada kat etmiştir. Bu önemlidir. Ayrıca Türklerin ve Kürtlerin esas büyük bir bölümünde etkili olan gerici ulusçuluğun elinde esirdir ve onların baskısı altındadır. Yani Beşikçi’nin temsil ettiği gerici ulusçulukla bütün ipleri de koparamaz, o zaman tecrit olup, ezilip yok olma tehlikesi vardır.
Bu nedenle, Beşikçi’nin saldırıları karşısında silahsızdır. Ancak ahlaki bir eleştiri üzerinden ona cevap verebilir. Eleştirisi tutarsız olmak zorundadır. Karşı taraf da bunu bildiği için, Beşikçi’nin prestij ve adının ardına sığınarak saldırısını sürdürmekte, için için PKK’nın ve Öcalan’ın desteğinin altını oymaktadır.
PKK ve Öcalan dayandıkları çok ince katmana rağmen, Kürt ulusal hareketinin başında bulunup, dengeleri akıllıca kullanıp başarılı oldukları sürece bu saldırılarla baş edebilirler. Ama en küçük bir zaafta, başarısızlıkta, yenilgide, 2000’lerin başında olduğu gibi, toplu terkler, hatta hareketin çöküşü bile mümkündür.
Bu gidişi engellemenin tek yolu şudur.
Eğer dünyadaki ideolojik iklim değişirse; güçlü bir sosyal hareket tarafından demokratik bir ulusçuluk tutarlı olarak savunulursa, Öcalan ve PKK’nın temsil ettiği, bu demokratik ulusçuluğa eğilimli ama gerici ulusçuluktan da kopamayan çizgi, ileri doğru bir adım atabilir. Bu olmadığı sürece şimdilik bir çıkış görülmemektedir.
Gezi hareketi aslında tam da böyle bir ulusçuluğa doğru evrim geçirmişti. Böyle demokratik bir ulusçuluğun sosyal temeli olduğunu göstermişti. Ne yazık ki organize olup, bir program etrafında somut bir güce dönüşemedi.
Hedefimiz yıllardır böyle bir politik öznenin ortaya çıkmasına çalışmak.
Ama var olan tüm bugünün özneleri kendi ortak varsayımlarını sorgulayan bu görüş ve fikirlere karşı susarak savaşıyorlar. Bütün çabamız bunu kırmak için. Bu satırlar dâhil.

09 Ocak 2014 Perşembe

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...