13 Eylül 2013 Cuma

12 Eylül Üzerine Düşünceler

(Bir 12 Eylül daha geçmiş. Yeni bir yazı yazmak gerekmiyor. “Güneşin altında yeni bir şey yok”. 2009 yılında yazdığımız bir yazıyla tekrar 12 Eylül’ün ele alınmasındaki metodolojik yanlışları hatırlatalım.
12 Eylül üzerine yazdığımız yazılar küçük bir kitap oluşturuyor. Bu kitap şu adreslerden indirilebilir:
12 Eylül 2013 – Demir Küçükaydın)
*
12 Eylül Nedir?
12 Eylül, Türkiye'de solun ve sosyalistlerin her kapıyı açan her sorunu açıklayan sihirli formülüdür.
60'lı yıllarda, Türkiye'nin aydınlarının henüz Marksizmle yeni tanıştıkları dönemde, "temel neden ekonomiktir" diyerek toplumsal sorunları açıklamak Marksizm sanılırdı.
12 Eylül'den sonra "temel neden 12 Eylül'dür" açıklaması demokratlığın ya da sosyalistliğin şanından sayılıyor.
Sol niye bu kadar zayıftır?
12 Eylül nedeniyle…
Türkiye'de niye demokratik özgürlükler yoktur?
12 Eylül nedeniyle…
Kürtler niye savaşıyor?
12 Eylül nedeniyle…
Aynı işlevi gören bir diğer kavram daha vardır: Kemalizm.
Bütün sorunlar sosyalist hareket içindeki Kemalizm ve onun etkileriyle açıklanır.
Türk solu niye böyle çok ulusalcı olmuştur?
Kemalizm nedeniyle.
Niye demokratik mücadeleye önem vermez?
Kemalizm nedeniyle…
Her gün sol yayınlarda bunların onlarcası görülebilir.
Ama yakından bakılınca aslında 12 Eylül ve Kemalizm'in gerçek sorunlardan ve sorulardan,  onların kapsamlı ve derin cevaplarından kaçışın bir aracı olduğu görülür.
Örneğin, "Kemalizm" cevabı, Türkiye Komünist Partisi'nin (ki 1968 yükselişine kadar Türkiye'de sol adına ne varsa ondan ibaretti) Komünist Enternasyonal'in (daha sonra Komünform ve SBKP'nin) bir şubesi olduğu gerçeğini es geçer.
Yani onun "Kemalist" denen politikalarının sorumlusunun Sovyetler Birliği ve ona egemen olan parti olduğu ve bu partinin de devrimi yapan partiyle ilişkisi olmadığı onun kanlı bir tasfiyesi ile oluştuğu gerçeğini es geçer. Ve böylece SBKP'nin politikaları niye öyleydi sorusundan kaçar. Yani aslında "Kemalizm" açıklaması bu evrensel sorunlardan, Stalinizmle bir hesaplaşmadan, kaçışın örtüsü olur.
12 Eylül de öyledir. Örneğin solun bugünkü etkisizliğinin nedeni 12 Eylül tırpanını göstermek, bunu çürüten olgulara gözleri kapamaktır.
Eğer bu günkü zayıflığın nedeni 12 Eylül ise, 1980'lerin sonunda nasıl oluyordu da solda canlı tartışmalar, işçi hareketinin bir yükselişi ortaya çıkabiliyordu?
Benzer şekilde eğer 12 Eylül bu zayıflığın nedeni ise nasıl olabiliyor da aynı 12 Eylül Kürdistan'da ve Kürtler arasında tam tersi, yani Kürt Özgürlük Hareketinin doğuşu ve yükselişini yaratıyor veya bu doğuş ve yükselişi engelleyemiyordu.
Görüldüğü gibi sorunların nedeni olarak 12 Eylül'ü göstermek sanıldığından çok daha sorunludur.
*

12 Eylül nedir?
12 Eylül ciddi politik mücadeleden ve demokratik görevlerden kaçmanın bir örtüsüdür.
12 Eylül sadece her kapıyı açan ve gerçek sorunlardan kaçmayı sağlayan bir sihirli formül olmakla kalmaz, canlı politik bir mücadeleden kaçışın da bir aracı olur.
Solun ortak olarak yaptığı, 12 Eylül generallerinin yargılanması gibi kampanyalar ve eylemler aslında günün acil görevlerinden bir kaçışın aracıdırlar.
12 Eylül, örneğin demokratik bir anayasa tartışmasının veya Türkiye'nin gerçek egemeni Askeri Bürokratik Oligarşi'nin teşhir edilmesinin bir vesilesi olabilecekken, enerjiyi ve tartışmaları 12 Eylül generallerinin yargılanması gibi bir alana çekerek, sosyalistlerin ve demokratların reformist bile olmayan taleplere yönelmesinin ve tecrit olmasının aracı olmaktadır.
Nasıl işçiler, sırf işçilerin talepleriyle toplumdaki tüm gayrı memnunları örgütleyemezler ve toplumun muhalif kesimlerinde tecrit olup yenilgiye mahkûm olurlarsa, benzer şekilde kendi mağduriyetlerini öne çıkaran solcular ve sosyalistler de aynı ekonomizme saplanmış işçiler gibi davranmış olurlar.
Demokratik görevler süz konusu olduğunda, bunlara "kimlik politikaları" diyerek küçümseyen adlarla tanımlayanlar ve "kimlik politikalarına" kaşı "emek eksenli" politikaları öne çıkaranlar, nedense 12 Eylül generallerinin yargılanması gibi, tam demokratik olarak bile tanımlanamayacak slogan ve eylemler karşısında aynı alerjileri duymazlar ve bunların en başında yer alırlar?
Neden?
Çünkü 12 Eylül de tıpkı son yıllarda, "emperyalizme karşı olmak", "globalizme karşı olmak"; "emek eksenli politikalar yapmak" gibi, demokratik görevlerden kaçışın; yani ilkelliği ve ekonomizmi ebedileştirmenin bir gerekçesidir de ondan.
12 Eylül generalleri yargılansa ne olur yargılanmasa ne olur?
Sorun onların halkın ve ezilenlerin vicdanında mahkûm edilmesi değil midir?
Böyle bir mahkûmiyet ise, sadece o rejimin baskısı ve işkencesinin teşhiri üzerinden yapılamaz. Herkes her şeyi bilmektedir aslında. Sorun gerçek bir demokratikleşme ve bu yönde güçlü bir kitle hareketi yaratmaktır.
Böyle bir hareketin oluşması için önce sosyalistlerin kendilerinin net bir demokratik programları olması gerekir.
Devletin ve ulusun Türklükle tanımlanmış olmasını sorun etmeyen; bunun için dört bir yandan politik ve ideolojik mücadele yürütmeyen; diyanetin, din derslerinin varlığına karşı mücadeleyi; hatta ulusun Müslümanlıkla tanımlanmasını sorun etmeyen ve bunları en tepeye yazmayan sosyalistler, bu eylem ve eylemsizlikleriyle, kendileri demokrat değil iken, nasıl demokratik bir hareketin oluşmasına katkı yapabilirler?
Onlar kendi öznel niyetleri ne olursa olsun, sorunun değil problemin bir parçasıdırlar.
Dikkatleri ve enerjiyi, 12 Eylül generallerinin yargılanması üzerine yığmanın kendisi bu demokratik görevleri sorun etmemenin öbür yüzü değil midir?
Ancak bir demokratik hareket oluştuğunda, yani sosyalistler ya da 12 Eylül mağdurları, örneğin "Generaller Yargılansın" gibi bir kampanyaya harcadıkları dikkati ve enerjiyi, Türklük ulusun tanımından çıkarılsın diye bir kampanyaya topladığında, 12 Eylül generallerinin de yargılanmasına veya onların halkın vicdanında mahkum edilmesi yolunda küçük de olsa bir adım atılmış olabilir.
Özetle 12 Eylül sadece ciddi teorik ve politik sorunlardan kaçışın değil; aynı zamanda politik mücadelede demokratik görevlerden de kaçışın da bir aracı olarak, tıpkı anti emperyalizm veya işçi sınıfı veya emek eksenli talepler gibi bir işlev görmektedir.
Bu politikaya ve anlayışlara karşı bir mücadele verilmeden 12 Eylül'e karşı mücadele verilemez.
Bizim burada yaptığımız da budur.
*
Kaldı ki, bizler sosyal devrimcilersek eğer, kişisel cezalandırmalar üzerinden politika yapamayız ve yapmamalıyız.
Kapitalistler her an işçileri sömürmekte kar uğrana onları taksitle veya peşin olarak öldürmektedirler.
Biz mücadelemizi bu kapitalistleri cezalandırmak için mi veriyoruz? Hayır.
Bizler o kapitalistleri yaratan sistemi ortadan kaldırmak için, yani bir anlamda o kapitalistleri bile kurtarmak için mücadele veriyoruz.
Bütün kapitalistler mahkemeye çıkarılıp cezalandırılsa bile özel mülkiyet varsa, yarın yeni kapitalistler çıkar ve aynı şeyleri yaparlar. Bu onların iyiliği veya kötülüğüyle ilgili değildir.
Benzer şekilde, Türkiye'nin bu güçlü askeri bürokratik oligarşisi, pahalı, baskıcı ve keyfi devleti varken; bu devlet kendini Türklük ve Sünni Müslümanlık ile tanımlamışken, fikir özgürlüğünün ve seçilmiş organların zerrece esamesi okunmazken, bu generaller cezalandırılsa ne olur ki? Yarın başka generaller aynı şeyleri yapacak gücü bulurlar.
Cezaların hiçbir caydırıcı gücü olmadığı ve ne kadar sertseler o kadar az caydırıcı oldukları  çok uzun yıllardır bilinen bir gerçek değil midir? Cezaların caydırıcı gücü yoksa ve bizler de intikam peşinde koşmak durumunda değilsek, bu kampanyaların ne gibi demokrasiyi güçlendirici işlevi olabilir ki?
Kaldı ki sorunun bir de taktik boyutu vardır.
Kenan Evren, eğer bu gün, kendi dahil olduğu askeri bürokratik oligarşinin çıkarlarını savunmak için bile olsa, Memurların Kürtçe öğrenmesi gibi bir noktaya; bu askeri bürokratik oligarşi içindeki mücadelede var olan inkara ve baskıya dayanan çizgiyle çelişen bir noktaya gelmiş ise, en küçük bir gücün bile değerini bilen her ciddi politikacı ve savaşçı gibi vuruş yönünü buraya çekmek taktik olarak da yanlıştır. Böyle bir taktik, nesnel sonuçlarıyla, askeri bürokratik oligarşi içindeki mücadelelerde baskı ve inkara dayanan politikaları uygulayanların pozisyonlarını güçlendirmesinin aracı olabilir.
*
Ama 12 Eylül sadece politik sorunlardan ve gerçek teorik hesaplaşmalardan kaçışın bir aracı değildir.
Türkiye'de sol 12 Eylül'ün nedenlerini bile sosyolojik düzeyde ortaya sorun olarak koyup tartışmadı daha
12 Eylül'ün nedenleri olarak, sağ sol çatışmasını;  derin devletin operasyonlarını; o zamanki dünya dengelerinde ABD'nin müdahalelerini, Ekonomik kararları uygulamak için darbe gerektiği gibi bir yığın neden sıralanmaktadır.
Ama bunların hiç birisi sosyolojik anlamda neden değildir.
Soru şudur: nasıl olmaktadır ki Türkiye'nin tarihinde bir daha görmediği ölçüdeki radikalleşme ve politikleşme dalgası böyle ağır bir yenilgiyle sonuçlandı? 12 Eylül darbesi geldiğinde kayda değer hiçbir direniş olmadı? (Burada kişilerin direnişleri değildir söz konusu olan, sosyal güçlerin direnişidir.)
Bu sorudan, yani 12 Eylül öncesinde yükselen bu politikleşme ve radikalleşme dalgasının nasıl olup da 12 Eylül ile sonuçlandığı sorusundan kaçışın da bahanesidir 12Eylül.
Dünyanın her yerinde egemenler bütün bunları yaparlar ama oralarda niye bu yapılanlar başarılı olmamıştır da Türkiye'de başarılı olmuştur?
Bu soru şöyle de formüle edilebilir: Devlet Kürt hareketin karşı,  özellikle 1990'ların başından beri, 12 öncesi ve sonrasında yaptığının her türlüsünün fersah fersah aşan bir baskı ve terör uygulamasına rağmen niye Türkiye'nin sol hareketini yok ettiği gibi Kürt Özgürlük Hareketini yok edemedi?
Bu soru cevaplanmayı beklemektedir?
12 Eylül'ün nedenleri olarak sıralananların hiç birisinin gerçek neden olmadığı; bu soruların sosyolojik cevaplarının henüz tartışılmadığı; verilen cevapların bu sosyolojik cevaplardan kaçışın araçları olduğu bu sorularda ortaya çıkmaktadır.
*
Bir zamanlar Üçüncü Enternasyonal'de, henüz Stalinizmin tam egemen olmadığı dönemlerde, Faşizm denen yeni fenomeni tartışan sosyalistler, Faşizmin sosyalist ve işçi hareketinin oportünist günahlarının kefareti olduğunu söyleyebiliyorlardı.
Sonraların o bürokratik politik kültürüyle yetişenler bu gelenekleri unuttular ve 12 Eylül'ün Türkiye'deki solun oportünist günahlarının kefareti olduğu gerçeğini es geçiyorlar.
Sorunu böyle koydukları an, o günahların neler olduğu sorunuyla karşılaşacaklardır.
Orada da demokratik bir programdan yoksunluğun ve demokrasinin önemini kavramamanın en temel sorun olduğu; bunun da ardında Stalinizm öncesi Devrimci Marksizmin bütün kazanım ve geleneklerinin unutulmuş olduğu gerçeğiyle, yani Stalinizm gerçeğiyle karşılaşacaklardır.
Evet, Faşistlere karşı tam da biraz bu geleneğin dışına çıkıldığı için az çok iyi bir öz savunma örgütlendi. Ama o öz savunma ile oluşmuş fiilen ikili iktidarların bulunduğu sokak, mahalle, köy hatta şehirlerde, generallerin Türkiye'si kadar bile demokrasi geçerli değildi.
Eğer o sokağı faşistlerden kurtaran "Siyaset"ten değilseniz, orada başka bir sol hareket olarak bile bildirinizi dağıtamazdınız. Kurtarma demokratik özgürlüklerin egemen olduğu bir düzenle değil, kurtaranın diktatörlüğüyle sonuçlanıyordu. Oralar demokratik bir cumhuriyetin tohumu olan ikili iktidar adaları değil; maazallah iktidarı alırlarsa ortaya çıkacak düzenin örnekleriydiler.
Ve bu düzen kimi eskilerin konuşmalarında samimiyetle "ulan iyi ki devrim falan olup da iktidara gelmedik, biz gelseydik 12 Eylül generallerine bile rahmet okuturduk" dedikleri türden bir düzendi.
İşte bu gerçeklerden ve sorunlardan kaçışın bir aracıdır aynı zamanda 12 Eylül ve nedenleri hakkında söylenenler.
Hepimiz biliyoruz. 11 Eylül günü her biri anti faşist ve devrimci olan ailelerimizin, komşularımızın, 12 Eylül günü "ne olursa olsun iyi oldu. Artık sokağa çıkamaz olmuştuk" diyerek en azından bu askeri rejime pasif destek verdiğini.
Bu destek temelinde, çok daha büyük bir direniş bekleyen 12 Eylül rejimi, artık toplumdan tecrit olmuş devrimcilere o şiddeti uygulayabildi o kadar rahatlıkla.
*
12 Eylül'ün gerçek nedenlerine ve ne olduğuna girildiği an solun ve sosyalistlerin kendi öz eleştirisi başlar.
Öncelikle yapılması gereken budur.
Bu soruları sormadan ve tartışmadan 12 Eylül generalleri yargılansın kampanyalarını politik eylemin başına geçirmek, sadece demokratik görevlerden ve gerçek sorunlardan kaçtığı için değil;  henüz hala unutmadığı, "iğneyi kendine çuvaldızı başkasına" diye bir bilgeliği olan bu halkın saygısını ve desteğini kazanamaz.

09 Eylül 2009 Çarşamba


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...