9 Temmuz 2013 Salı

Gezi Hareketi ve Halkların Demokratik Kongresi

Hafta sonu, (7 Temmuz Pazar) Taksim Hill otelde ''Gezi Direnişi, Çözüm Süreci ve
Türkiye’nin Demokratik Geleceği'' başlıklı bir “forum” düzenlendi.
Çoktandır HDK defterini kapatmış, oradan hiçbir şey çıkmayacağı sonucuna ulaşmıştık. Çünkü, bütün HDK, Kongre’de bize yapılan haksızlığı ve usulsüzlüğü bilmesine, bunu defalarca yazmamıza[1] rağmen, susmuş, bu suça ortak olmuştu.
İşin kötüsü aynı tecrübeyi, aynı suskunluk ve suça ortak olmayı, sonra bir de, HDK’nın minyatürü olan, şimdi “Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi” (SYKP) olan, SYK’da (O zamanlar sadece adının “Partisi” eksikti) yaşamıştık.
2007’den beri “Çatı Partisi”, “Demokrasi İçin Birlik Hareketi”, “Halkların Demokratik Kongresi”, “Sosyalist Yeniden Kuruluş”a harcadığımız muazzam zaman ve enerjinin, kalburla su taşımaktan farklı olmadığı sonucuna ulaşmıştık. Bunlara verdiğimiz enerji ve zamana acıyorduk. Bu nedenle HDK’nın toplantılarına artık izleyici olarak bile gitmiyorduk.
Ancak hem toplantıyı örgütleyenlerden bir arkadaş ısrarla gel dediği için; hem de “bakalım Gezi Hareketi bu HDK denen afili isimli ve logolu bürokratik mekanizmaya bir etki yapabildi mi” diye merak ettiğimizden doğrudan bir gözlemde de bulunmak üzere toplantıya gittik.
En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim. HDK’nın, kendini oluşturan bileşenler gibi, beyin kireçleşmesine uğradığını, hiçbir şey öğrenme yeteneğinde olmadığını bir kere daha gözlemledik.
*
Bu yazıda gözlemlerimizi ve orada kısa konuşmamızda söylemeye çalıştıklarımızı bir kez daha derli toplu sunmaya çalışalım.
Önce toplantının yeri ve zamanı ve yapılışından başlayalım.
Türkiye’de tarihin en büyük hareketi patlamış, her yerde Park Forumları var. Bunların en güçlü olanları da Taksim’e bir taş atımı mesafede, Kadıköy ve Beşiktaş’ta.
Hayatla, yaratıcılıkla, hareketle en küçük bir rezonansı olan, onunla aynı telden çalan bir örgüt, Hill Hotel’de toplantı yapmaz. Gider o park forumlarında yapar.
Gezi hareketinin çekirdeğini oluşturan modern ücretliler, çalışan insanlar. O nedenle ancak işten çıkınca toplantılara ve gösterilere katılabiliyorlar. Her akşam Park Forumları saat dokuzdan sonra toplanıyor. Akşamları saat 19.00 ile 21.00 arası da genellikle, daha spesifik konulardaki çalışma grupları vs. toplanıyor.
Hayatla ve hareketle biraz bağı olan bir örgüt, bu forumlara gidip, “biz HDK olarak, burada herkesin katılımıyla ve herkesin gözü önünde böyle bir toplantı yapmak istiyoruz, hali pür melalimizi Gezi Hareketine göstermek istiyoruz, bizi eleştirin. Bunun için burada toplantımızı yapmak istioruz. Bize zaman ve yer verin” derdi; Hill Hotel’de yaptığı toplantı için, park forumlarından “üçer kişi”nin gelmesini lütfeder gibi istemezdi.
Böyle bir örgüt, bu toplantıları her akşam ikişer saate yararak her birini ayrı bir parkta yapardı örneğin.
Bütün bunlar ve benzeri şeyler yoktu. Böyle şeyleri düşünecek ruhu, çapı, kapasitesi yoktu HDK ve bileşenlerinin.
Çünkü HDK’nın derdi kendisinin bir şeyler öğrenmesi değil, hareketi kontrol altına almak.
HDK aslında harekete bir şeyler öğretmek bir yana ondan öğrenmek gibi bir sounu olduğunun; hareketin değil kendisinin bir nesne olduğunun farkında değil.
İşin kötüsü, hareketi nasıl kontrol altına alacaklarını roblematize ettiklerini bir de utanmadan yazıyorlar ve bunun Gezi Hareketi’nin ruhuyla ve anlayışıyla nasıl çeliştiğini bile kavramaktan uzaklar.
Örneğin, 2 Temmuz 2013 tarihli, HDK İstanbul Bölge Yürütmesi toplantı sonuçlarında şöyle yazılıyor:
“Gezi parkı sürecinde ve sonrasında da Galatasaray’dan Taksim meydanına düzenlediğimiz HDK yürüyüşlerinde sağladığımız görkemli kitlesellik, görünür ve etkili olmamız açısından oldukça başarılıydı. HDK olarak hareket üzerindeki esas ve kalıcı etkimizin bundan sonra yürüteceğimiz çalışmalara bağlı olacağını da asla unutmamalıyız.”
Halbuki, doğru dürüst, ismiyle müsemma bir örgüt, kendisinin hareketin bir yürüyüşünde görünür olmasında övünülecek hiçbir şey bulamazdı; böyle bir bakış ve formülasynun bile bu hareketin ruhuyla çeliştiğini görür; böyle bir övüncü utanç verici bulurdu.
Bu muazzam özneyi, yani Gezi Hareketini, nesnleştiren bir bakış açısının o öznenin dünyasına nasıl uzak olduğunu anlamasa bile sezer, bu sezgi tüm söylemine yansırdı.
Somutlayalım bu zıtlığı.
Böyle bir örgüt, Hareketin içinde HDK’nın görünün olmasının gururuyla değil; hareketin kendi içinde “görünür” veay görünmez ama olmamasının utancıyla konuşurdu.
Böyle konuşan bir örgüt de, Hareketin HDK’da “görünür ve etkili” olmamasının, HDK’nın başarısızlığının bir göstergesi olduğunu söyler; HDK’nın hareket üzerinde değil; Hareketin HDK üzerinde “esas ve kalıcı” etkilerinin nasıl sağlanacağını sorun ederdi.
Tabii sorunu böyle olan bir örgüt de Hill Hotel’de alışılmış protokolleriyle değil, Gezi Parkı direnişinin geliştirdiği yöntemlerle Gezi parklarında, gezi hareketinin içinde toplantılar yapardı.
Böyle bir mantıkla hazırlanan toplantı da, o yıllardır alışılmış bürokratik protokolleri darma duman ederdi. Milletvekilleri, salondakilere danışılma ve oylanma nezaketi bile gösterilmeden, tepeden emrivakilerle konuşturulmazdı örneğin.
Gezi ruhunu kavramış milletvekilleri de öyle protkl önceliğiyle konuşmayı kabul etmez; kendisinin sırasını bekler, veya gezide bazı konuşmacıların oradakilerden imtiyazlı muamele istemeleri gibi kendisine imtiyazlı muamele çekilmesi için oylama yapılmasını isterdi.
Sadece Milletvekilleri mi böyle? Her toplantıda bir de kerameti kendinden menkul akademisyenler veya meşhurlar veya titri olan kişiler de aynı şekilde konuşturulur. Bu zaten yanlıştır ama bari Gezi Hareketinden sonra biraz değişim olmuş olsun diye umulur. Ne gezer.
Toplantı yine bütün toplantılar gibi, kerameti kendinden menkul bir takımbürokratların, yine kerameti mendinden menkul bir takım kişileri öne alan planlarıyla yapılıyordu.
Bira Gezi Ruhu girmiş olsa, gelenlere önceden kotarılmış bir program akışı sunulmaz, gelenlerden hemen bir toplantı divanı seçmeleri ve gündemi belirlemelerini isterdi.
Özetle orada gezinin ruhu yoktu.
Gezi’nin yine de bir etkisi olmuş. Ama bu bürokratlar üzerinde değil, dinleyiciler üzerinde. Nuray Mert, Sırrı Süreyya’nın konuşup gitmesinden sonra ve Sabahat Tuncel’in de öyle yapacağını düşünerek “bu nedir böyle, Sırrı buradayken söylemek isterdim, hemen başa konuyorlar ve Konuşup gidiyorlar, bu nasıl bir saygısızlıktır” anlamında bir şeyler söyleyince, özellikle de forumlardan gelip oraya hasbelkader düşmüş gençler tarafından alkışlandı[2].
Özetle, çağrısı, yapıldığı yer, yapıldığı zaman ve biçim ile tipik bir HDK toplantısıydı ve HDK’nın Gezi’nin ruhuna eski ezberleriyle direneceğini haber veriyordu.
Ancak Gezi’nin taze rüzgarlırının getirdiği temiz hava da HDK’nin küf kokan toplantısına sızmanın yollarını buluyordu. Bu özellikle kimi konuşmacıların konuşmalarında yansıdı.
Toplantının bileşiminde yaş ve cins olarak Gezinin izleri son derece sınırlıydı. Tipik yaşlı kır saçlı veya saçsız kafalar denizi görülüyordu. Gezi hareketinin gençliğinden eser yoktu. Belli ki hareket HDK’nın davetine zerrece ilgi göstermemiş ve dikkate almamştı. Aynı şekilde Gezi harketinide eşi görülmemiş bir kadın katılımı ve onların önde ve konuşmalarda görülmesi her yerde görülürken, burada o da yoktu. Sadece Geziden gelen çok az sayıdaki insanın ve konuşmacının genç ve kadın olmasında gezinin bileşimi sınırlı bir iz bırakıyordu.
Gezi ruhunu oraya biraz olsun taşıyan bu arkadaşlar da konuşmalarında esas olarak, “siz değişeceğiz diyorsunuz ama aynısınız, örneğin burada bir yığın yaşlısınız ve hala aynı dille konuşuyor bizi nesneleştiriyorsunuz eleştirisini” yaptılar.
*
Gezi Hareketinin oluşumunda, kendisinin de belirttiği gibi, biraz da rastlantısal olarak, tayin edici bir rol oynayan Sırrı Süreyya’nın konuşması da biraz gezi havasını yansıttı.
Bu konuşmanın belli başlıkları gazetelerde epeyce yer aldı. Bir tanesini aktaralım.
“BDP İstanbul Milletvekili ve Gezi direnişinin sembollerinden olan Sırrı Süreyya Önder, Taksim Hill Otel'de düzenlenen "Gezi Direnişi, Çözüm Süreci ve Türkiye'nin Demokratik Geleceği" başlıklı forumda konuştu.
Sol hareketi değerlendiren Önder, sol hareketin durumunu "teşhis koyamayan doktor" olarak tanımladı ve böylece tedavi geliştirilemediğini söyledi. 16 yaşından beri solcu olduğunu ifade eden Önder, "Bizim kadar istikrarlı sıkıcı dünyada başka solcu yok" dedi. Önder, hala 16 yaşında öğrendikleriyle gidildiğini" ifade etti.
Sovyetlerin yıkılışı için "kendimizden başka herkesi suçladık" diyen Önder, dünyanın başka yerlerinde solcuların düşüncelerini revize ettiğini, yenilendiğini kaydetti.
Marksizmin yeniden yorumlanmamasını da eleştiren Önder, solun "Kürdofobik" ve "İslamofobik" olduğunu, bu iki alana hiç dokunulmadığını söyledi. Önder, kadın düşmanlığı ve LGBT bireylere dönük düşmanlığı da ekledi.
'HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME SÜRECİ YOK'
Kürt siyasi hareketi dışında hiçbir örgütün hesaplaşma ve yüzleşme süreci yaşamadığını ve hiyerarşinin değişmediğini ileri süren Önder, sorunların büyük çoğunluğunun buradan kaynaklandığını söyledi.
Sırrı Süreyya Önder, "Bugün ihtiyaç olunan şey; tam bir tersine Leninizm. Yukarıdan aşağı bilinç götürmeyi literatürden çıkarmak gerekir" dedi. Kitleler için "apolitiklik" tanımını tercüme hatası olarak gören Önder, "antipolitik" tanımının daha uygun olduğunu söyledi. Önder, Gezi'deki insanların antipolitik olduğunu ekledi.
'SOL GEZİ'Yİ ÖNGÖREMEDİ'
Önder, direnişe öncülük edenlerin sol siyasal yapılardan gelen insanlar olduğunu ancak örgütlerin ya da HDK'nin meseleyi öngöremediğini belirtti, "Bizlerden oluşan siyasal yapılarımız niye bunu öngöremedi? Böyle bir mecra var ve biz genişleyemiyoruz. Aldığımız oy çeperi belli, biraz kan bağı hareketine dönüşmüşüz" diye konuştu.
Direnişin sahiplenilmesi yaklaşımını da eleştiren Sırrı Süreyya Önder, şöyle devam etti: "Gezi tüm bu örgütlü hiyerarşik yapılara bir reddiyeydi. Antipolitik olma politikanın kendisine ya da politik olanın kendisine değil onun sahadaki yüzlerine, temsilcilerine, uygulayıcılarına ve uygulama biçimlerine dairdi."
Önder, direnişin herhangi bir örgüte mal edilemeyeceğini de ekledi.
Önder, HDK'ye ilişkin eleştirilerini şöyle dile getirdi:
"HDK'yi Gezi Parkını tarif ederek kurmuştuk. Gezi parkında bugün neler olduysa, Gezi parkına kimler geldiyse, kendileri hakkındaki algıyı kimler yer ile yeksan ettiyse, onların bir araya gelemeyiş sebepleri ne ise bütün bunları tarif eden bir yapılanmaydı HDK. En farkına varmayan HDK oldu. Bu bir körlüktür. Trajik olan da şudur, HDK'nın bütün bileşenlerinin bunun ilk 5 gündeki yükünü çekmesidir. Bu kadar çok emekle bu kadar çok hasıla etmesi buna denilmezse başka bir şeye denilmez."
AKP'nin hatayı savunmaya devam ettiğini belirterek, dayatmacı politika ve söylemlerine dikkat çeken Önder, "Kendi kendine yaptıklarıyla kendilerini sıfırlamaya doğru giden bir yönelimin içine soktular kendilerini" dedi.
'ÇÖZÜM SÜRECİNİN TALEPLERİ GEZİ PARKI'NDA'
Önder, barış sürecinde gelinen aşamaya ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. İmralı'ya giden heyette yer alan, ancak Gezi direnişi sonrası İmralı'ya gidişi AKP Hükümeti tarafından engellenen Sırrı Süreyya Önder, Gezi direnişinin barış sürecine karşı olduğu değerlendirmelerini eleştirdi. Önder, iktidar ile söylemlerin aynı olması durumunda bir yanlışlık olacağına dikkat çekerek, "Askeri vesayet arayan, cumhuriyet mitingi arayan AKP'nin herhangi bir oluşumuna baksın yeter. Kürtler bunu anlayamadı" dedi. Ancak Kürt hareketinin tamamının bu şekilde düşünmediğini söyleyen Önder, Öcalan ve KCK'den gelen açıklamaların bakış açısını değiştirdiğini kaydetti.
Çözüm sürecinin taleplerinin Gezi Parkı'nda olduğunu söyleyen Önder, "Barışı aslında halklar sağlar. Barışı halklar sağlamamışsa yukarıdan aşağı tesis edilecek bir barışın kalıcılığı olmaz. Birbirini bütünleyecek bir sürecin ve fırsatların eşiğindeyiz. İnanıyorum ki konferansımız bu süreci de tartışarak, sentezleyerek gerçekten bütün siyasal yapılar için aydınlatıcı, yol gösterici bir pusula çıkarabilecektir" dedi. (ETHA)”
Sırrı Süreyya’dan sonra yine birkaç protokol konuşması oldu.
Dinleyicilere söz verilince ilk söz alanlardan oldum ve kısa konuşma süresinde esasen HDK’nın başından beri yaptığım eleştiri ve önerileri kısaca tekrar yaptım.
Sırrı Süreyya genel ve kategforik eleştiriler yapmıştı ama somut olarak neler yapmak gerektiği hakkında somut bir şey söylememişti. Bunu yapmaya çalıştım. Daha önce de defalarca yaptığım iki somut öneriyi tekrarladım. Onlar şunlardı:
Örgütsel olarak: HDK’nın örgüt temsiline derhal son vermesi, bireysel üyelik sistemine geçmesi, örgüt ve eğilimlerin bireysel üyelerinin nicelik ve nitelikleri üzerinden etki sağlamasının doğru ve meşrulu olacağı.
Programatik Olarak: Kürtlerin tanınması değil, Türklüğün tanınmaması ile Ulusal sorunun çözülmesi. Yani Türklere statü tanımış bir Türk Cumhuriyeti değil; Türklüğe veya başka bir şeye statü tanımayan bir demokratik cumhuriyet.
Sanırım bundan başka somut bir öneri yapan olmadı.
Pardon, somut bir öneri bana cevap olarak Levent Tüzel’den geldi. Önerilerimi reddetip tam tersini savundu. Öyle örgütsel temsil falan ortadan kalkmaz, biz aynen devam etmeliyiz anlamında konuştu.
Teslim etmek lazım ki bu da somuttu.
*
Şimdi bu yazıda tekrar önerimi tekrarlıyorum. Ama bu yazı çerçevesinde daha da somut olarak HDK’nın ne yapması gerektiğini, HDK’nın gezi hareketine yönelik bir bildirisi olarak formüle edeceğim. Böylece var olan HDK ile olması gereken HDK rasındaki uçurum daha iyi görülebiir. Ve ciddiye alan olursa, bu önerimi HDK’nın ne yapması gerektiği kornusunda somut bir öneri olarak görüşülüp karar altına alınmasını talep ediyorum.
HDK’nın yapması gereken HDK’nın yayınlaması gereken bir bildiri biçiminde şöyle bir şey olabilir:
“Gezi hareketinin tüm katılımcılarına, tüm Park Forumlarına; tüm mahalle ve çalışma grupları ve atölyelere,
Halkların Demokratik Kongresi, başlangıçta bugünkü Gezi hareketi’nin omurgasını oluşturan demokratik özlemlerden kaynaklanan hareketlerin bir buluşma ve koordinasyon; iş ve güç birliğ organı olarak tasarlanmıştı.
Ancak biz HDK olarak böyle bir amaca uygun bir yapı olşturamadık.
Bunun en temel nedeni, tüm örgütlerden ve bağımsız insanların bireysel üyeliğine dayanan doğrudan demokrasi, yani her bireyin tüm diğer üyelere doğrudan ulaşma, onları ikna etme ve kazanma imkanı yerine, örgütlerin temsiline dayanan bürokratik bir yapı olarak kalmamızdır.
Bu durum başlangıçta binbir umutla HDK’nın kuruluşunda yer almış bağımsız bireylerin ve gerçekten iş yapan somut hedeflere yönelik girişim ve örgütlerin bir süre sonra uzaklaşmaları ve pasifleşmeleri sonucunu doğurdu. Hareket canlı hareketin bir organı değil; bürokratik bir ittifak organına dönüştü. Hasbel kader bağımsız birileri içimizde kaldıysa da gidecek başka yer olmamaları nedeniyleydi.
Şimdi Bu durumdan kurtulmak ve kendimizi Gezi Hareketinin emrine vermek isitiyoruz.
İlk olarak admızı, yapımızı ve işlevimizi değiştiriyoruz.
Bundan onra adımız Özgürlük ve Demokrasi Forumları Kongresidir. Gezi Hareketi Forumları Kongresi de denebilir. Ama Gezi hareketini ortaya çıkaran temel nedenin Özgürlük ve Demokrasi olduğunu düşündüğümüzden, şimdilik böyle bir isim almayı uygun görüyoruz. Elbette yeni bileşim isim konusunu tartışıp, yepyeni bir isim de alabilir. Biz sadece bu geçiş dönemi için böyle bir isim önermekle yetiniyoruz. HDK’nın olumsuz anılarından kurtulmak ve bunu sembolik olarak ifade edebilmek için yeni bir isim alıyoruz.
Bundan sonra adımızla birlikte logomuzu da değiştiriyoruz. Bundan sonra logomuz beyaz bir bayraktır. Her eğilim, dil, din, spor kulübü, etnik aidiyet, müzik grubu, kulüp, dernek vs. kendisini bu beyaz bayrağın içinde, bir alt köşesinde kendi sembolüyle ifade edebilir. Burada beyaz bayrak birliği; kendi aidiyetimizi diğer aidiyetlerden üstün görmediğimizi, ona herhangi bir politik anlam yüklemediğimizi ve bunu istemediğimizi ve onlarla eşit gördüğümüzü ifade etmektedir. Küçük sembol de bizim kendi ait olduğumuzu hissettiğimizi ifade edebilir. İsteyen elbette bunu boş da bırakabilmir. Bunun çok daha kapsayıcı ve programatik olduğunu düyünüyoz. Elbette yeni yapılanma logoyu ve bayrağı da değiştirebilir.
Şu andan itibaren bütün örgütsel temsili ve bileşenleri iptal etmiş bulunuyoruz. Bütün örgütlerin üyelerini ve gezi hareketinin tüm katılımcılarını, Özgürlük ve Demokrasi Forumları Kongresi’ne üaye olmaya ve bunu kendi araçları olarak kullanmaya çağırıyoruz.
Gezi hareketi ve diğer kitle örgütlende çalışanlar üye oluncaya kadar, kimi pratik işleri yürütmek üzere, geçici bir yönetim seçiyoruz. Bu organın bir tek görevi vardır. Özgürlük ve Demokrasi Forumları Kongresi’ne bir an önce bizzat bu forumlara katılanların üye olmasını sağlamak ve mümkün olan en kısa zamanda bu yeni üyee bileşimiyle yapılacak bir kongrede seçileceklere yönetimi devretmek.
Bu arada, teknik olarak Kongrenin doğrudan demokrasiye en yakın biçimleri gerçekleştirebilmesi için, özellikle interneti kullanarak bir altyapı hazırlamaya çalışmak da bu geçici yönetim ve koordinasyonun görevi olacaktır.
Sizleri Özgürlük ve Demokrasi Forumları’na üye olmaya, onu Türkiye çapında kuracağınız iş birliği, güç birliği ve koordinasyonun organı olarak kullanmaya çağırıyoruz.
Eski Adıyla Halkların Demokratik Kongresi yeni adıyla Özgrlak ve Demokrasi Forumları Kogresi”
İşte önerimiz budur.
*
Bu arada HDK’nın düzelmesi için daha önce Açlık Grevleri vesilesiyle yaptığımız öneriyi tekrar aşağıya aktararak, önceki ücadeleler hakkında bir fikir vermeye çalışlım.
Açlık Grevleri yerine Gezi Hareketi koyulursa, herşeyin bugün de geçerli olduğu görülecektir.
Demir Küçükaydın
09 Temmuz 2013 Salı

HDK Kongresi ve Ölüm Oruçları

Stratejik yanlışlar taktik manevralarla ve başarılarla düzeltilemez” diye bir söz vardır. Halkımız askeri kavramlar bağlamında değil ama günlük hayatın deneyleri bağlamında aynı sorunu “Akılsız başın cezasını elle ve ayaklar çeker” şeklinde ifade eder.
Bugün HDK Kongresi toplanıyor; aynı zamanda ölüm oruçları kritik, geri dönülmez (irreversibl)  noktaları epeydir aşmış bulunuyor. Bu yazının başlığı bunların zamandaşlığına değil; başlığın altındaki özlü sözlerde dile gelen bağlantıyı ifade etmeye ve vurgulamaya yöneliktir.
Bu benzetmede “Stratejik yanlışlar” ya da “Akılsız Baş”: Halkların Demokratik Kongresi’dir.
Taktik manevralar ve başarılar” ya da “eller ve ayaklar”: Ölüm Oruçları’dır.
Neden böyledir? HDK ve ölüm oruçları arasında ne gibi bir bağlantı vardır?
Ama bunu anlamak için, önce politik ve toplumsal olayları anlamak ve yorumlamak için, son derece önemli bir metodolojik bir sorunu ele almak ve bunu tarihten bir örnekle açıklamak gerekiyor.
Gerçeğin özü ve akıl dışılığı, sadece gerçeğe bakarak anlaşılamaz. O ancak hayallerin ve olası başka gerçeklerin aynasında anlaşılabilir.
Egemen sınıflar; bürokratlaşmış dar kafalar, sadece var olan gerçeğin ufku içinde sorunları tartışırlar ve çözümler ararlar; içinde yaşadıkları dünyanın dışında başka bir dünyayı tasavvur edemezler ve edilmesinden de rahatsız olurlar. Devrimciler ise, her zaman gerçeğe hayallerin aynasından bakarlar. Hayaller ise, geçmişte veya mümkün olan başka şimdilerdir.
Tarihi ileriye bir gidiş olarak gören pozitivist ve ilerlemeci bakış, geçmişte bu günün akıl dışılığını ve saçmalığını anlamayı sağlayacak ölçütler görmez. Bütün büyük Marksistler ise, geçmişin komününde ve onun kalıntılarında bu günün eleştirisinin anahtarını bulurlar. Bu nedenle İbni Haldun’dan Marks’a; Engels’ten Kıvılcımlı’ya; Luxemburg’tan Benjamin’e bütün büyük devrimciler günümüze geçmişin aynasından da bakmışlardır ve o keskin eleştirilerini biraz da buna borçludurlar.
Ve sadece geçmiş değil; olası başka tarihler de aynı işlevi görebilir. Çünkü, yaşanan tarih yaşanması zorunlu ve mümkün tek tarih değildir.
Sosyalist hareketin tarihinden bir örnek verelim. Sık sık şöyle dendiğini işitiriz: “Stalin hatalar yapmış olabilir ama Alman Faşizmini yendi. Faşizm karşısındaki zaferi Stalin’e borçluyuz.”
Bu akıl yürütmede, Faşizmin ortaya çıkışı ve zaferinden sonraki koşullar bir başlangıç noktası olarak alınmakta ve sonrası o tarihe göre değerlendirilmektedir. Ancak, faşizmin o zaferinin bizzat Stalinizmin bir sonucu olduğu; bu sonuçların birer nesnel koşul haline dönüştüğü unutulmaktadır. Aslında zafer gibi görünenin, Stalinizmin egemen olmadığı bir tarihe göre bir yenilgi olduğu atlanmaktadır.
Ne 20 milyon Sovyet yurttaşının ne de 50 milyon insanın ölümü olmadan da çok daha ileri ve elverişli bir noktada bulunuyor olabilirdi tarih 1945 yılının yazında. Bir an için, bir bürokratik karşı devrimin yaşanmadığını var sayalım. Birbiri ardınca yapılmış hatalardan oluşan 1927 Çin devrimi, 1926 İngiliz Grevleri; üretici güçlerin korkunç bir tahribatına yol açan 1929 Kolektifleştirmesi gibi hataları bir yana bırakalım.  Sadece 1929 buhranı ve sonrasında; dünyanın en örgütlü ve bilinçli işçilerinin bulunduğu Almanya’da akıl almaz “Sınıf’a Karşı Sınıf” stratejisi denen, Sosyal demokratları “Sosyal Faşist” olarak niteleyen ve faşistlere karşı işçilerin birleşik bir cephesini kurmayı baltalayan politikalar izlenmeseydi, Almanya’da faşizm iktidar olamazdı. Hatta Kapitalizmin tarihindeki en büyük kriz bütün ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşecek bir sosyalist devrimin başlangıcı bile olabilirdi.
Hadi bu olanağın hovardaca harcanıp, dünyanın en örgütlü ve kültive işçilerinin bir tek doğru dürüst direniş göstermeden faşizme teslim edilişini bir yana bırakalım. 1936’da İspanya Devrimi olduğunda, bu devrim bürokratik Sovyet devletinin çıkarlarına eda edilmese; Ulusal sorun ve Toprak sorunu; burjuvaziyi ürkütmemek için “Zaferden sonrasına” ertelenmese; bizzat zaferin bunların gerçekleşmesine bağlı olduğu görülse; İspanyol devrimcileri kurşuna dizilmese, İspanya’da kurulacak demokratik bir cumhuriyet bile, Hitlerin soluğunu keser ve Demokratik ve Sosyalist Hareketin yükselişine yeni bir güç verirdi.
Haydi hepsini bir yana bırakalım. Sadece gelen istihbaratlar değerlendirilse; Birlikler biraz daha akıllıca mevzilendirilse ve alarma geçirilseydi ve kaz gibi avlanmasaydı bile Alman orduları o kadar kısa zamanda öyle büyük kazançlar sağlayamazlardı. Bunu o zamanın neredeyse bütün askerlerinin ve istihbaratçılarının anıları kanıtlıyor.
O halde, bu verilen örnekte, Stalin’in zaferi gibi görünen şey, aslında bir yenilgide zaferdir. Eğer bu mantıkla gidilirse, bu günün kişi başına düşen gelir durumuna vs. barak Meşrutiyet’ten beri büyük işler yapıldığından söz edilebilir. Ama Ermenilerin ve Rumların kesilip sürülmediği bir Anadolu’da bugün nasıl bir zenginlik ve demokrasi olacağı göz önüne alınırsa, bugün İlerleme ve zafer gibi görünen her şeyin, aslında olası bir tarihe göre nasıl bir yenilgi ve gerileme olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Ya da daha yakın tarihten bir örnek verelim. Diyelim ki, Özal’ın kıytırık Kürt sorununu çözme planı gerçekleşseydi bile, bugün bu topraklarda yaşayan insanların bugün bulunacağı demokrasi ve refah seviyesi karşısında bugünkü durum aslında koca bir kayıp ve gerilemeden başka bir şey ifade etmez.
O halde günümüzü anlamak için, ona hayallerin aynasından; olası başka tarihlerin aynasından bakmalıyız ki onların nasıl bir gerilemeyi; zafer gibi görünenlerin aslında nasıl bir yenilginin sonuçları olduğu daha iyi anlaşılabilsin.
İşte bugünkü Ölüm Oruçları’nda durum tam da budur.
Ölüm Oruçları, stratejik yanlışları ve onların sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik korkun büyük fedakârlıklardır. Ölüm Oruçları, İkinci Dünya Savaşında ölen 20 milyon Sovyet yurttaşı; 50 milyon insandır. Aynı noktaya hatta çok daha ilerisine bütün bu korkunç acılar olmadan da ulaşılabilirdi. Bunu mümkün görmeyen bir tarih, “gerçek olan aklidir” diyerek gerçeğin karşısında kölece bir boyun eğiş ve onu meşrulaştırmadır. Ama “Akli olan da gerçektir” ve devrimciler akli olanın gerçek oluşunu ve bu potansiyeli temsil ederler.
Diyelim ki Ölüm Oruçları bir zaferle sonuçlandı. Onlarca, yüzlerce ölüm AKP iktidarını köşeye sıkıştırdı ve geri adım atmaya zorladı. Bu durumda bile, bu zafer Stalin’in Hitler karşısındaki zaferine benzer. Hâlbuki aynı noktaya hatta ondan çok daha elverişli bir noktaya, çok daha az acı ve fedakârlıklarla da; akıllıca bir strateji ve programla da gelinebilirdi ve gelinebilir.
*
Kürt hareketi içinde Öcalan yıllardır Türkleri de kapsayacak bir demokratik hareket yaratmak için proje üstüne proje üretir.
Bu projeler bir yandan Kürt Burjuvazisi tarafından; diğer yandan Türk sosyalist örgütleri tarafından peş peşe sabote edilir; edilemezse içi boşaltılır.
Kürt burjuvazisi, Kürt hareketi içinde, sanıldığından çok güçlüdür ve özellikle legal alandaki örgütlerde hareket içindeki gerçek gücüne göre çok daha güçlü ve etkili temsil edilir. Bunların Türkiye’de Demokratik bir hareket yaratma gibi bir sorunları yoktur. Bunların elbette kendi amaçları açısından müttefik olarak kullanabilecekleri demokrat Türk güçlerinin olmasından rahatsız olmazlar. Ama bunlar Kürtlerin dışında ve destekçi olarak varsalar iyidirler.
Öcalan’ın aksine, bunlar için, demokratik bir cumhuriyet, sadece Türkiye için değil, bütün Orta Doğu için, bircik çözüm değil; uzun vadede kesin bir ayrılma ile sonuçlanacak tabii bina giderken de çok kanlı çatışmalara yol açacak bir ayrılma programının bir alternatifidir. Bunların alternatif olarak görüp, “olmazsa ayırılırız ha” diye bir tehdit unsuru olarak kullanılan demokratik Cumhuriyet; Öcalan’da biricik çıkış yoludur.
Bu çok temel bir farktır: Öcalan’ın temel tezi veya Öcalan’ın temsil ettiği, Kürt hareketindeki pleplerin ve kadınların programı, Bunların alternatif olarak sunduğunun hiçbir zaman bir alternatifinin olamadığı ve olamayacağıdır. Bu nedenle Öcalan, durmaksızın, Türkiye’nin demokratik güçlerini örgütlemek, bir demokratik hareket yaratmak için projeler üstüne projeler üretir. İlk gidebilecekleri de Türkiye’nin sosyalistlerinden başkası değildir.
Buna karşılık Kürt Burjuvazisi, esas müttefiklerini liberallerde görür. Öcalan’ın önerileri, Çatı Partisi, Blok, HDK vs., onlar için dostlar alışverişte görsün türünden işlerdir ve bunları sürekli olarak her düzeyde olmamışa çevirirler içini boşaltırlar.
Böyle düşünmeyenler de, bu davranışlar karşısında, Türkiye’de bir demokratik hareket olmadığı için direnemez; ya da direncini ancak çok dolaylı biçimlerde açığa vurur. Böylece Kürt Hareketine, bir yanda Öcalan ve KCK’nın damgasını vurduğu demokratik bir program egemen gibi görünür; söylem düzeyinde hep bu görünür; ama fiiliyatta Kürt burjuvazisinin içini boşalttığı bir uygulama ve taktikler bütünü vardır.
Bunu görmek için, IMC TV’nin ya da Özgür Gündem veya Özgür Politika’nın programlarına ve sayfalarına bakmak yeter.  Bir yığın liberal hatta ulusalcı oralarda bay köşeleri doldururken doğru dürüst bir demokrat yok denecek kadar azdır. Oralarda sadece Türk demokratların değil; Kürtlerin içindeki demokratların da sesi soluğu çıkmaz.
Ama Kürt burjuvazisinin bu muazzam etkisinin en büyük müsebbibi Türk sosyalist örgütleridir. Onlar aslında Kürt burjuvazisiyle aynı gerici milliyetçilik anlayışındadırlar. Programlarını ulusun Türklükle tanımlanmasına karşı değil; Kürtlüğün tanınması noktasından oluştururlar ve Kürt burjuvazisiyle aynı gerici milliyetçiliğe dayanırlar Öcalan’ın demokratik bir ulus oluşturma deneme ve girişimleri karşısında.
Ama sorun sadece bu ideolojik ve programatik ortaklık değildir. Onların küçük birer örgüt olarak varlıklarını sürdürmeleri de bugünkü ilişkilerin ve bölünmelerin olduğu gibi sürmesine bağlıdır. Türkiye’de oluşabilecek gerçek bir demokratik hareket hem bu küçük örgütlerin sonunu getirir.
Bu nedenle, demokratik bir kitle hareketinin oluşmasından ölümü görmüşçesine korkarlar. Kürt burjuvazisi de Türkiye’de bir demokratik hareket oluştuğu takdirde, Kürt hareketinin plebiyen kanadının daha güçlü bir pozisyon alıp kendisine karşı daha açıktan karşı durup kendisinin etkisini iyice sırlayacağını bildiğinden, böyle bir demokratik hareketten ve onun oluşumundan ölümü örmüşçesine korkar.
Böylece Kürt burjuvazisinin sınıfsal eğilim ve çıkarlarıyla; küçük veya büyük Türk sosyalist örgütlerinin bir örgüt olarak varlıklarını koruma ve sürdürme eğilimleri tencere ve kapağı gibi birbirine uyar.
Böylece  Kürt hareketi ile ittifak yapan sol ve sosyalist örgütleri ile Kürt Burjuvazisi arasında, aslında kayıkçı dövüşünden başka bir şey olmayan ama birbirlerinin varlığına haklılık kazandıran zımni bir işbirliği vardır. Bu zımni işbirliği ve açmaz kırılmadıkça, Türkiye’de bir demokratik hareketin yaratılması ve Kürt hareketinin Plebiyen ve demokratik kanadının da Kürt Burjuvazisinin elinde rehine olmaktan kurtulması mümkün değildir.
Olaylara bu sınıf ilişkileri ve mücadelesi açısından bakmadıkça olan bitenin ne olduğunu anlamının hiçbir olanağı yoktur. Ve Türk sosyalist örgütlerinin ve Kürt burjuvazisinin bütün derdi de böyle bir bakış açısının ve problem koyuşunun varlığını bile gözlerden ve gönüllerden uzak tutmak; tümüyle tartışma ve gündem dışı bırakmaktır.
İşte HDK, Türk sosyalistleri ve Kürt burjuvazisi arasındaki bu zımni işbirliğinin ve demokratik bir programı ve bakışı gözlerden uzak tutmanın; demokratik bir hareketin oluşmasına karşı mücadelenin bir aracından başka bir şey değildir. Öcalan’ın önerisi olan Kongre fikri, Öcalan’ın stratejisine karşı bir Kürt burjuvazisi ve Türk sosyalist örgütlerinin ortaklaşa kullandığı bir silaha dönmüştür.
Burada okuyucuya şunu belirtmek durumundayız. Abdullah Öcalan’ın savunduğu programın Türkler arasında karşılığı olabilecek programı, stratejiyi ve taktikleri yıllardır sadece biz savunmaktayız Türkiye Sosyalistleri arasında ve o sosyalistlere karşı
Bu programı, bu stratejiyi her adımda ortaya koyduk ve savunduk. Türk sosyalistleri ve Kürt burjuvazisi, psikolojik savaş yöntemleri dahil (kişisel düzeyde hakkımızda söylenenler, deli olduğumuzdan, müzmin muhalifliğimize kadar bin bir biçimde sözler örneğin) bürokratik ve idari araçlarla engellediler ve sesimizi her durumda kısıp; gündemden, gözlerden ve bilinçlerden uzak tutmayı başardılar.
Sadece bir ikisini hatırlatalım. 2008 Yılında Bilgi Üniversitesi’nde o zamanlar Çatı Partisi için bir araya gelinmişti, yine Abdullah Öcalan’ın bastırmasıyla. Orada o zamanlar bugünkünden çok farklı bir çizgide bulunan diğer Türk sosyalist örgütlerinden bir farkı bulunmayan ve onlarla ilişkilerine göre davranan Ertuğrul Kürkçü Kürt burjuvazisinin gökte aradığını yerde sunmuştu. (O zamanlar Kürkçü, Kürtlere “Emeğin dili” öğretmekten söz ediyordu; şimdi Kürtlerden “Demokrasinin dili”ni öğreniyor; o zamanlar “etnik temelli” siyasete karşı çıkıp “Sınıf temelli” siyaset diyordu; şimdi her konuşmasına çeşitli “etni”lerin dillerinde selamlamakla başlıyor. Aslında şimdi sözde değil ama gerçekte “sınıf temelli” siyaset yapmış oluyor. Sadece bunlar bile Ertuğrul Kürkçü’deki olumlu ve büyük dönüşümü gösterir. Biz bunu selamlıyoruz.)
Biz o Kongre’de tüm Kongre delegelerine, Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu’nu “Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji” adlı kitapla birlikte dağıttık. Ne Türk sosyalist örgütleri, ne de Kürt burjuvazisi bu demokratik ulusçuluğu savunan gerçek bir Demokratik Cumhuriyet için İşçi ve Sosyalist hareketin 150 yıllık mücadelesinin derslerinden süzülmüş bu programın adını bile anmadılar.
Demokratik bir hareket oluşturma denemesi daha ilk adımda havaya uçtu Bilgi Üniversitesi’nde.
Fiyaskoyla biten o toplantıdan sonra bu ölü doğmuş bebeği yaşatma çabalarının adı Demokrasi İçin Birlik Hareketi gibi kallavi adlar alan girişimlere dönüştü. Program işleri komisyonlara havale edildi. Program önerimizin, “böyle bir öneri de vardır” diye olsun adı bile anılmadı. Bütün yapılanlar böyle bir program önerisinin varlığını gizlemek, gündeme almamak ve tartıştırmama üzerinden yapıldı. DBH’nın Ankara’da yapılan kongresinde resmen zorla gündem önermemiz bile engellendi. En son HDK 1. Kongresi’nde yazdığımız yazılarda uzun uzun anlattığımız gibi yine engellendi.
Bütün bu rezaletleri de hiç olmamış, yokmuş ve yazılmamış gibi görmezden geldiler. Şunu anlamıyorlar, bize yapılan bunlar atlanamaz; hatalar sizden hızlı koşarlar; imerde karşınıza çıkarlar. Ermeni katliamı sanki unutulmuş gibiydi. Ne oldu. Şimdi aşılmaz bir engel; ve yapılmazsa ileriye bir adım gidilemeyecek bir devasa hesaplaşma olarak ortada duruyor. Bize yapılanlar tıpkı Ermenilerin katledilmesi gibidir. Onlardan kaçılamaz. Oralara dönüp hesaplaşmaya girilmeden bir adım bile atılamaz.
Ve işte hala Türk sosyalistleri ile Kürt burjuvazisi oyun oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de bir demokratik hareket oluşmasını iş ve güç birliğiyle engelliyorlar. Bütün bağımsız gelenleri kaçırdılar; kalanlar, hasbel kader, gidecek başka yer yok diye oradalar.
Yapılanları apaçık yazdığımız halde bir tek kişi bile bunu HDK’nın gündemine alıp tartışılmasını istemiş değil. Daha ilk kuruluş kongresinde böylesine bir haksızlığı kedi pisliği örterce örten bir örgütten hiçbir hayır çıkmaz ve çıkmayacaktır. HDK da, dostlar alışverişte görsün örgütüdür. HDP adlı bir Seçim partisi olmayı ve kurmayı bile kabullenerek zaten filen kendisi de bu işlevini zımnen onaylamış bulunmaktadır. Türkiye’de demokratik bir kitle hareketi örgütlemek gibi bir amacı olan bir birlik böyle bir “seçim partisi” kişiliksizliğine baştan karşı çıkadı.
Gerçi ölü gözünden yaş beklemektir, ne Kürt burjuvazisinin ne de Türk sosyalist örgütlerinin aşağıdaki önerilerimizi gündeme alıp gerçekleştirmeleri ve kendi iplerini çekmeleri beklenemez ama, biz bir kere daha HDK’nın canlanması için önerilerimizi sunalım.

Örgütsel Olarak Acil yapılması Gerekenler

1)      Başlangıçta, tulumbaya koyulacak bir maşrapa su olarak Türk sosyalist örgütleriyle, örgütler olarak bir araya gelmek anlaşılabilirdi belki. Ama ilk kongreden sonra, örgütsel tüm temsillerin ortadan kaldırılması, katılımın sadece birey bazında olması gerekmekteydi ve gerekmektedir. Örgüt denen urlar kesilip atılmadan HDK bağımsız ve sağlıklı bir organizmaya dönüşemez. Örgütler varlıklarını elbette koruyabilirlier; elbette HDK politikası ve yönetiminde daha büyük ağırlıkla temsil edilmek için mücadele edebilirler. Ama buna örgütsel temsiller aracığıyla değil; üyelerini birey olarak HDK’ya üye yaparak onların nicelikleri ve çalışmaları ölçüsünde olabilir ve olmalıdır. Bu aynen BDP için de geçerli olmalıdır. BDP de HDK içinde, HDK’ya üye olan bireylerinin ağırlığı ve etkisi ölçüsünde belirleyici olabilir ve olmalıdır.
2)      Bu ilk adım atıldığında, Türklerin ve Kürtlerin ayrılmışlığının yerini, Kürt veya Türk, aynı örgütteki insanların başka programatik, stratejik taktik kriterlere göre; örneğin demokratik bir programı savunmak veya savunmamaya göre ayrılmalarının yolu açılmış olur. Yani bugünkü bölünmelerle bölünülmüş olur. Bu demokratik bir hareketin olmazsa olmaz koşuludur.
3)      Sadece bireysel üyeliğin mümkün olması, katılım ve demokratik bir yarışmacılığı besler. Böylece taşlaşmış örgütlerden uzak duran ve aslında en sağlıklı olan unsurların tekrar aktifleşmesi ve örgütsel hayata damgalarını vurması gerçekleşir. Ayrıca bunun bir yan ürünü de, örgütlerin kabuklarının kırılması, başka örgütlerden veya bağımsızlarla bir arada iş yapmaya başlayan örgüt militanlarının kabızlıklarının azalması, kendi dar kafalı örgütlerini de sorgulamaya başlaması gibi bir yan etkisi de olur
4)      HDK’nın tüm Türkiye’deki bütün birimleri ve bir bütün olarak tümü, İnternette, tartışma ve haberleşmelerini tüm üyelerinin dahil olduğu bir tek mail gruplarında yapmalı ve bu grup örgüt üyesi olmayan herkes tarafından izlenebilmeli ve okunabilmelidir. Böylece her üye tüm örgütün bütününe ulaşma ve onları görüşüne kazanma olanağına sahip olur. Ayrıca bu sayede her üye, örgütün bütününün gücü faaliyeti, yaptıkları ve yamadıkları hakkında doğrudan bilgi sahibi olur. Bizzat bu tür bir açıklık ve demokratik ortam yepyeni enerjilerin harekete geçmesine; bütün bürokratik yapıların yıkılmasına da yol açar. Türkiye’de yepyeni bir demokrasi kültürünün gelişmesine vesile olur. (Bu yönde Almanya’daki Korsanlar Partisi örnektir ve onun kullandığı bilgisayar programı da kullanılabilir.)

Taktik Olarak Acil yapılması Gerekenler

1)      Ateşkes, sınırsız bir fikir ve örgütlenme özgürlüğüne bağlı olarak savunulmalıdır. Bir tek kanun maddesiyle, fikir, örgütlenme ve gösteri özgürlüklerini kısıtlayan bütün yasalar, yönetmelikler iptal edilmelidir. Böylesine tam bir özgürlük, zaten bütün siyasi hükümlülerin ve davaların dışarı çıkması anlamına gelir. Herkesin her şeyi savunabildiği ve bunun için birlikler kurabildiği bir ülkede, silaha başvurmak anlamsız olacağından, PKK’nın derhal ateş kesip sınır dışına çıkması buna bağlı olarak savunulur. Böylece Ateşkes ve barış, demokrasiye bağlanır.

Programatik ve Stratejik Olarak Yapılması Gerekenler

1)      Bugünkü program derhal kaldırılmalıdır. Kürtlüğün ya da Aleviliğin veya başka dinsel, etnik, dilsel kimliklerin tanınması yerine; bugünkü ulusu belirleyen dinsel, etnik, dilsel vs. tanımların kaldırılması temel program olmalıdır. Yani ulusun Türklükle ve Sünni İslam’la tanınmasına son verilmesi. Bunun için son derece net açık ve somut tedbirler. Herkese anadilinde eğitim hakkı. Ama herkesin ana dilinde, aynı Tarih kitabını okuması. Bu kitabın tüm dillerden, dinlerden, etnilerden bir kurulca yazılması. Bu tarih kitabı fiiliyatta ulusların tarihi olmadığına dair bir tarih kitabı olur.
2)      Buna bağlı olarak, tüm düzeylerde her türlü idari birimin seçimle gelmiş organ ve yöneticilerde olması; merkezi idarenin atadığı memurlara son verilmesi.
3)      Bütün dikkat ve vuruş bu iki maddelik acil programa yöneltilmelidir. Bu Türk ve Kürtleri birleştirebilecek; demokratları ve demokrat olmayanları ayrıştırabilecek biricik programdır
Bir demokratik hareket oluşturulması için, ilk planda ve acil olarak yapılması gerekenler bunlardır.  Eğer bunlar 2008’deki Çatı Partisi Toplantısı’nda yapılsalardı…
 Haydi o zaman olmadı diyelim, daha sonraki Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin Ankara Kongresi’nde yapılsalardı…
 Haydi o zaman olmadı diyelim, geçen seneki HDK kongresinde yapılsalardı, bugün Türkiye’de Türkler arasında da hızla gelişen kitlesel bir demokratik hareket yaratılmış olurdu.
Böylesine güçlü bir hareketin olduğu bir ülkede, şimdilerde ölüm oruçlarında geri dönüş sınırlarını aşan  mahkumlar içerde olmazdı; içerde olsalar bile Kürt burjuvazinin etkisini kırmak için açlık grevine girip, bu stratejik yanlışları taktik manevralar ve büyük fedakarlıklarla gidermeyi denemek zorunda kalmazlardı.
Bu ölüm oruçları aynı zamanda, Kürt Özgürlük hareket içindeki sınıf mücadelesinin bir görünümüdür ve pleplerin, AKP’nin kendilerini tutuklayarak önünü açtığı Kürt Burjuvazisinin etkisini sınırlama; mücadelenin öncülüğünü onlardan tekrar geri alma girişimidir.
Türk sosyalistleri ve Kürt burjuvazisi, dayanışma gösterileriyle, aslında stratejik bir yanlışı taktik manevralarla düzeltme çabalarından başka bir şey yapmamaktadır.
Açlık grevleriyle dayanışma; HDK’ya bu program, strateji, taktik ve örgüt biçimlerini kabul ettirmekle olur.
Bunlar karşısında susup, bunları gündeme almayıp şurada veya burada yapılacak dayanışma girişim ve gösterilerinden başka gündem bilmemek, aslında dostlar alışverişte görsün kurnazlığından başka bir şey değildir.
Elbet bunlar yapılacaktır. Ama bunlar taktik çabalardır, stratejik bir yanlışı gideremezler. Yapılması gereken stratejik yanlışa son vermek; akılsız başı kesmektir.
Her kim ki, bunu görev olarak ortaya koymadan, şurada veya burada yapılacak dayanışma girişimlerini buna alternatif bir pratik militanlık olarak sergilemektedir, aslında dayanışır gibi yaparak yeni ölümlerin yolunu açmaktadır.
Bakın bugünkü HDK kongresinin gündemine. Program akışını gündem diye yutturan, sözde günün acil sorunu olan ölüm oruçlarını tartışan, ama gerçek sorunlardan kaçısın ve onların örtüsü olan dostlar alışverişte görsün toplantısından başka bir şey değildir.
Bu yukarıda önerdiğimiz konuları gündeme alıp tartışmayan ve bu değişiklikleri yapmayan bir HDK bir dostlar alışverişte görsün örgütü olmaktan başka bir şey olamaz ve değildir.
10 Kasım 2012 Cumartesi
Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com







[1] Bu haksızlık ve keyfilik şu yazıda ayrıntılı olarak anlatılıyor. http://demirden-kapilar.blogspot.com/2011/10/kongre-divan-ve-demokrasi-halklarn.html
[2] Bu sorunu ben yıllardır yazarım. Hiçbir zaman en küçük bir yankı görmezdim. Ama şimdi, birileri hem ifade cesareti buluyor hem de gezi hareketi sayesinde değişen ölçülerle birileri bu tepkiyi alkışlıyorlardı.

Hiç yorum yok:

Barzani’nin Referandum Hamlesi Vesilesiyle Bir Kez Daha Uluslar ve Ulusçuluk Üzerine

En sondan başlayalım. Türkiye, İran veya Irak hükümeti müdahale eder mi? Isıracak köpek dişini göstermez. Türkiye, İran ve de Irak ...