7 Temmuz 2013 Pazar

Siyasal İslam Nedir?

Siyasal İslam’ın ne olduğunu anlayabilmek, yaşanan tarihe yaşanabilecek başka tarihlerin aynasından bakmak; onu olası başka tarihlerden biri olarak görmekle mümkündür. Bu yöntem modern Biyoloji ve Fiziğin bugün var olan evreni anlayabilmesinin giderek olmazsa olmaz yöntemlerinden biri olmaktadır ve başarıyla kullanılmaktadır.
Var olanın özüne ancak onun dâhil olduğu daha geniş küme içinde, onu ayıranın ne olduğunu anlayarak varabiliriz. Sınıflama ve tanım böyle işler. Tüm evrenin sınırlarına vardığınızda onun ne olduğunu ancak matematik olarak hesaplanabilir başka evrenlerin kıyaslamasıyla anlayabilirsiniz. Zaman ve uzay bu evrenle birlikte ortaya çıktığından başka evrenlerin varlığı deneyle kanıtlanamaz ama matematik modellerle tasavvur edilebilir.

“Şeyler veya evren niye böyledir?” sorusunun cevabı, böyle olduğu için böyledir diye formüle edilebilir.
İlk bakışta totoloji gibi görünse de başka evrenlere göre bir kıyaslamadan başka bir şey değildir bu formül.
Çünkü örneğin, dört temel kuvvetten (elektromanyetik, gravitasyon, güçlü ve zayıf kuvvetler)  her hangi birindeki en küçük bir değişim bambaşka olası evrenler de demektir. Yani dört temel kuvvet farklı olsaydı, bu soru sorulamazdı, çünkü başka evrende bu evrenin yasaları geçerli olamazdı.
Benzer şekilde, biyoloji ve paleantoloji bugünkü evrimi ve yeryüzündeki canlı türlerini, bir gidişin zorunlu sonucu olarak görmemekte olası evrim süreçlerinden sadece biri olarak değerlendirmektedir. Memelilerin bugünkü egemenliği onların daha üstün canlılar olduğu anlamına gelmez. Örneğin Memeliler aşağı yukarı dinozorlarla birlikte ortaya çıkmışlardır ama 150 Milyon yıl boyunca Dinozorlar egemen olmuşlardır, bir göktaşı çarpması sonucu yok olmasalardı belki hala yeryüzünde onların üstünlüğü sürüyor olacaktı. Ya da Avustralya’da memeliler ve keseliler bir zamanlar birlikte yaşıyorlardı ama sonra keseliler memelilere üstün gelmişlerdir, Avrasya ve Afrika’dan farklı olarak.
Bu yöntemi sosyolojiye ve toplumun tarihte de kullanmadan yaşadığımız tarihi ve bugünkü dünyayı anlayamayız.
*
Politik İslam’ın ne olduğunu anlayabilmek için de, yaşanan tarihi, yaşanması mümkün ve zorunlu biricik tarih gibi ele almamak, onu olası tarihlerden biri olarak görmek gerekir.
Peki, bu ne demek? Önce bunu açıklayalım. Bu evrim kavrayışının kendisi ve özüyle ilişkilidir ve temel bir metodolojik önemi vardır.
Örneğin her doğum normal olmaz, bazı doğumlar aşılmaz komplikasyonlara ve ananın ve çocuğun ölümlerine yol açabilir.
Normal olmayan bir doğumun gidişine bakıp, olası tüm doğum süreçlerinin böyle olacağı sonucuna ulaşmak nasıl yanılgılı sonuçlara yol açar ve doğum denen olguyu kavranılmaz kılarsa; aynı şekilde normal bir doğumun genelleştirilmesi de benzer sonuçlara yol açar ve ters gelen bir doğumu veya havsala darlığı nedeniyle olanaksız; anne ve çocuğun ölümüne yol açacak bir doğumu ve tarihi anlaşılmayı olanaksız kılar.
Marks, devrimi bir doğuma benzetirdi. Zaten her doğum bir devrimdir. O güne kadar gelişimin içinde gerçekleştiği koşullar onun önünde bir engel haline gelmişlerdir; o kabuğun kırılması; çocuğun kendisini boğan ana karnından çıkmasıdır doğum da devrim de.
Benzetme ve kavrayış yanlış değildi ama bu benzetmede Marks, hep normal doğumları göz önüne getiriyordu. Üretici güçlerin, Kapitalist üretim ilişkileriyle en fazla çelişki içinde bulunduğu yerlerde bir devrim beklentisi, son duruşmada normal bir doğum beklentisinden başka bir şey değildi. Bir denklem olarak bu yanlış değildir, ama somut tarihte bu denklemdeki değerler farklı olabilir ve eksi sonuçlara da yol açabilirler.
“Normal” bir doğumun tarihsel sonuçlarını göz önüne getirmeden bu gün yaşanılan tarihin ne olduğu anlaşılamaz.
Bir an için ABD’de veya Avrupa’da, yani Tarihsel Maddeciliğin temel önermesine uygun olarak, üretici güçlerin en geliştiği, dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileriyle en derin çelişki içinde olduğu ülkelerde sosyalist devrim olduğunu veya Ekim Devrimi’nin bir Alman devrimiyle desteklendiğini (ki bu pratik olarak bir dünya devrimi anlamına gelirdi) düşünelim. Bu sosyalizmin normal bir doğumu olurdu. Bu devrimin sancıları normal bir doğumun sancıları olurdu. Yani eğer insanın doğumuyla bir benzetme yapacak olursak, sosyalizm çocuğu dünyaya başı önde gelmiş gibidir. Olağan doğum sancıları ötesinde fazla bir komplikasyon yoktur.
Böyle bir dünyada, faşizm, ikinci dünya savaşı, sömürgeciliğe karşı savaşlar, politik İslam, Stalinizm, çevre felaketi, yabancılaşmanın bugünkü boyutları vs. hep bilinmez, tasavvur bile edilemez şeyler olarak kalacaktı, tıpkı bizler için neredeyse böyle bir tarihin de mümkün olduğu bilinmez ve tasavvur bile edilemez kalması gibi.
Elbette Marks, bu kadar yüzeysel de değildi, demokratik görevlerin kendi dinamikleriyle bir sosyalist devrime dönüşme olasılığına, örneğin Almanya’da Köylü savaşının ikinci bir baskısıyla desteklenen bir işçi devrimi olanağına gözlerini kapamıyordu. Bu durumda bile, bunun Fransa ve İngiltere devrimlerinin başlangıcı olacağını düşünüyordu. Marks, haklı olarak çok iyi biliyordu ki, (ki bu varsayım bu gün de bu geçerliliğini sürdürmektedir) ileri ülkelerde devrim olmadan sosyalizme geçiş olamaz. Bu gün de ABD ve Avrupa’da bir sosyalist devrim olmadığı sürece insanlığın sosyalizme geçmesi mümkün değildir. Çünkü sosyalizm tanımı gereği kapitalizmden daha yüksek bir üretkenlik ve refah düzeyini var sayar.
Marks, Engels, Lenin, Troçki vs. hepsi, haklı ve doğru olarak bu denklemden veya önermeden hareket ediyorlardı. Ama hepsi, geri bir ülkede devrim olduğu takdirde, bunun ilerlemişlerdeki devrimi olumlu etkileyeceği ve onun yardıma geleceği noktasından hareket ediyorlardı.
Fakat hiç biri şunu düşünmüyordu: Ya ileri ülkelerdeki devrim yardıma gelmezse?
Bunu konjonktürel olarak, geçici olarak, olası gördüklerinde bile, bırakalım sosyalist devrimi, demokratik bir devrime bile zerrece şans tanımıyorlardı. Onların bu unutulmuş var sayımları ve akıl yürütmesi yanlış değildi ve hala geçerliliğini sürdürmektedir. Bütün dünyadaki sol, bilerek veya bilmeyerek bu akıl yürütmeyi, bu öncülleri terk etmiş bulunuyor. Çünkü eğer “ABD ve Avrupa’da devrim olmazsa ne olur, bunun anlamı nedir, bundan ne sonuçlar çıkarmak gerekir?” gibi, hayati bir soruyu sormamayı mümkün kılıyor.
Marks, Engels, Lenin, Troçki’ler bu soruyu sormuyorlardı ama bu onların çağında anlaşılabilirdi. Çünkü olayların gidişi, bu soruyu gerektirecek bir eğilim göstermiyordu. O nedenle sosyalizmin dünyaya belki biraz komplikasyonlu ama normal bir doğumla geleceği var sayımına dayanıyorlardı.
Nedir “biraz komplikasyonlu ama normal bir doğum”?
Devrim geri bir ülkede olur. Burası normal olmayan bir doğumdur, tıpkı çocuğun ayakları önde gelmesi gibidir. Bazı doğumlarda bebek ayakları önde gelir, erbabının diliyle “ters gelir”. Bunu Troçki, tarihin yumağının tersinden çözülmesi imgesiyle de ifade etmeye çalışır.  Klasik Marksistlerin tasavvuruna göre, nasıl tıbbi müdahale ile bu çocuk tekrar başı önde hale getirilirse, İleri ülkelerdeki devrimler de benzer bir işlev görecekler ve başlangıçta normal olmayan bir doğum, normal bir doğuma dönüşecekti. Bunu bizzat geri ülkedeki devrimin yaratacağı devrimci kabarışın mümkün kılacağını düşünüyorlardı. Lenin’ler Troçki’ler hep bu umutla, bundan adeta emin olarak, geri bir ülkede sosyalist devrim için cesaret etmişlerdi. Çünkü onlar böyle olmadığı takdirde devrimin yaşamayacağını biliyorlardı. Engels daha yaşarken, bir devrimci için en büyük tehlikenin tarihsel koşullar oluşmadan devrim yapmak durumunda kalmak olduğunu yazmıştı, reddettiği her şeyi yapmak zorunda kalırdı.
O zamana kadarki tarih de bu umut ve varsayımları destekler nitelikteydi. En ileri ülkeler krizden krize gidiyor İşçi Partileri ve Sosyalizm hızla oralarda yükseliyordu. Aksi olasılığı düşünmek için bir neden bulunmuyordu.
Ama bu olmadı. Neden?
Burada, düşünülmeyen şuydu: normal olmayan doğum uzamasının sonuçlarının normal bir doğuma dönüşmeyi engelleyici etkiler yaratması ve artık giderek onun olanaksızlaşması. Yani, ayakları önde gelmenin uzaması, örneğin Almanya’da yirmilerin ilk yarısında bir devrim olmaması, ayakları önde gelme durumunun sürmesine ve bunun yarattığı komplikasyonlar da, ileri ülkelerde devrimlerin engellenmesine yol açmıştır.
Örneğin, bu ayakları önde gelişin uzamasının sonucu olan, Bürokrasinin güçlenmesi ve Sovyetlerde iktidarı ele alması; bunun ifadesi olan Stalinizm, ileri ülkelerde tarihin gördüğü en büyük buhran olan 1929 buhranında, işçilerin kendiliğinden içgüdüleriyle bir devrim yapma olasılığını bile engellemiştir.
Faşizmin bu yükselişi, ise Stalinizmi güçlendirmiş, Stalinizmin güçlenişi de faşizmin yükselişini güçlendirmiştir. Yani karşı devrimci ve sonuçları kendini besleyen bir süreç başlamıştır.
İşte biz böyle bir tarihte yaşadık ve bu tarihin sonuçlarıdır üzerimize “bir kâbus gibi” çöken.
Sonuçta sosyalizm çocuğu doğamadı. Öldü. Şimdi belki İnsanlık Ana da karnında ölen çocuğuyla birlikte ölecek.
Veya ölmese bile insanlık ikinci bir defa sosyalizme hamile kalır mı? Buna zamanı var mı? Bunu hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz.
Varsa bile, bu sefer veriler daha da kötü.
Birinci doğumun ölümle sonuçlanması, dünya tarihsel bir demoralizasyonun yanı sıra, ekonomi temelindeki dolaylı veya doğrudan sonuçlarıyla dünya proletaryasının korkunç bir bölünmesine yol açmış bulunuyor. Zenginler ve fakir ülkeler ve bunların işçileri arasındaki fark ve yoksul ülkelerdeki nüfus o kadar büyümüş bulunuyor ki, dünya çapında eşitlikçi bir düzen, zengin ülkelerin emekçilerinin gelir düzeyinde bir düşüşle birlikte olabilir. Bu nedenle artık zengin ülkelerin işçisi yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir toplum isteyemez. Kimse de yaşam seviyesini düşürmek için devrim yapmaz.
Bu, sadece ileri ve zengin ülke işçisi Sosyalizm istemez değil aynı zamanda, geri bir ülkede sosyalist devrime destek çıkmaz demektir. Yani devrim ileri ülkelere yayılmaz, hatta bırakalım yayılmayı, aksine onları devrime karşı olmaya iter.
Bu ise şu demektir, insanlığın sosyalizm çocuğuna yeniden bir hamile kalışının, normal bir doğuma, ayakları önde gelişe, dönme şansı neredeyse yoktur.
Eğer Marks, Engel, Lenin, Torçki’lerin, yani Tarihsel maddeciliğin öncüllerinden ve çıkarsamalarından yola çıkarsak, her Marksist’in çıkarması gereken sonuç budur. (İşte politik İslam karşısında batının sosyalistlerinin düşmanca tavrı, aslında bu sosyolojik bölünmenin ifadesidir de. Bu da şu demektir, pratik olarak sosyalizm ve insanlık için yaşama şansı yoktur.)
Ne yazık ki, dünyadaki hiç bir Marksist bu sonuçla yüzleşmeyi göz önüne almamaktadır. Bu sonucu veri kabul edip soru sorma yoluna gitmemektedir. Bizim bütün yazılarımız ise, bu sonucu veri kabul edip, buradan hareketle ne yapılacağına ilişkindir. Yani dünyadaki tüm diğer Marksistlerle aramızda bir uçurum bulunmaktadır.
Burada biz, klasik Marksist öğretiyi ve onun mantıki sonuçlarını savunur durumdayızdır. Bu soruna gözlerini kapayanlar ise, fiilen Tarihsel Materyalizmin ve Marksizm’in öncüllerini fiili bir inkâr içinde bulunmaktadırlar, sözde bol bol Marksizm sözü etmelerine rağmen.
İşte Tarihe ve günümüze böyle bir bakış olmadan, Politik İslam anlaşılamaz. Politik İslam, normal olmayan bir doğumun yarattığı komplikasyonlar sonucunda sosyalizm çocuğunun ölmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta bir bakıma, yeniden hamile kalma çabası olarak bile görülebilir insanlığın. Ama bu haliyle gebeliğe bile yol açamayacak bir çaba.
Politik İslam, normal bir doğumun seyrini izleyecek bir tarihte var olamazdı.
Politik İslam da tıpkı Ulusal kurtuluş savaşları gibi, son duruşmada, tarihin yumağının ters ucundan çözül(eme)mesinin, diğer bir deyişle, sosyalizm çocuğunun ayakları önde geldiği için doğamamasının sancılarının yol açtığı bir çığlıktır.
Tekrar şöyle bir tarihsel gidiş tasavvur edelim. Eğer Ekim devrimi Avrupa’da bir Alman devrimi ile desteklense, bu Sovyetlerde bir bürokratik kastın iktidara gelmesini engeller, bu da devrimin hızla diğer Avrupa’ya ve ABD’ye yayılmasını getirir; genelleşmiş meta üretiminin, yani kapitalizmin yasalarından kurtulmuş insanlık, demokratik bir şekilde, el yordamıyla da olsa, her türlü baskı ve sömürüyü ortadan kaldırma sürecine girebilirdi.
Veya Sovyetlerde bürokratik kastın iktidara gelişi biraz daha gecikse, bu devrimin prestiji üzerine oturmuş kastın, politik, ideolojik tahribatı daha gecikebilir, bu da belki, kapitalizmin tarihinde gördüğü en derin buhran olan 1929 buhranında, dünyanın en bilinçli ve örgütlü işçilerinin, yani Alman işçilerinin, Alman Komünist Partisi’nin ve Üçüncü Enternasyonal’in intihar politikaları izlemesine yol açmaz; Almanya’da Faşizme değil, bir işçi devrimine ve oradan da dünyanın sosyalist oluşuna yol açabilirdi. Böyle bir dünyada, bir kaç kuşağın hayatını belirleyen, faşizm, ulusal kurtuluş savaşları, politik İslam, ikinci dünya savaşı gibi birçok fenomen var olamaz, onlar tıpkı maddenin başka var oluşlarına dayanan olası başka evrenler; bambaşka türlerin ortaya çıkmasına yol açan olası başka canlı evrimleri gibi, olası bir başka tarihsel gidiş olarak, üzerinde kafa bile yorulmayacak, tasavvur edilemez olgular olarak kalırdı.
Diğer bir deyişle, İslam dinine inanan toplumların modernleşmesi illaki kapitalizm çerçevesinde, sömürgecilik koşullarında olacak diye bir zorunluluk yoktur tarihte. Bu ülkeler pek ala, zengin ve ileri ülkelerde iktidarı almış, sömürme gibi bir derdi olmayan, bilgisini ve zenginliğini bu yoksul ve geri ülkelerin refahını yükseltmeye aktaran bir işçi sınıfının desteğiyle, kapitalist ya da sömürgeci olmayan, bu yaşanan acıların hepsine yabancı, tıpkı normal bir doğumun olağan sancılarıyla da modernleşebilirlerdi. Geri ve yoksul uluslar, hiç bir ulusal baskıya uğramadan, hatta ulusal olanla politik olanın çakışması zorunluluğu gibi bir kavrayışı bile tanımadan modern dünyanın eşit haklı, refahını eşit olarak paylaşan, sınıfsız toplumunun insanları olabilirlerdi. Böyle bir dünyada, sömürü, baskı olmayacağından, ne ulusal hareketler, ne de politik İslam olmazdı.
Yaşanan tarihin iğrençliği ve gerçek anlamı ancak hayallerin aynasında görülebilir, olası başka tarihlerin hayali olmadan da yaşadığımız bu tarih ve ona has olgulardan biri olan politik İslam anlaşılamaz.
Politik İslam’ın ve onun temelindeki Müslüman Kardeşler’in, İşçi hareketinin devrimci geleneklerinin bir bürokratik kastın terörüyle tümüyle silinip süpürüldüğü, işçi hareketinin peş peşe tarihindeki en büyük Alman ve İspanyol yenilgilerini aldığı, otuzlu yıllarda doğması bir rastlantı değildir.
*
Siyasal İslam da tıpkı Ulusal kurtuluş savaşları gibi, son duruşmada, tarihin yumağının ters ucundan çözül(eme)mesinin, diğer bir deyişle, sosyalizm çocuğunun ayakları önde geldiği için doğamamasının sancılarının yol açtığı bir çığlıktır.
Müslüman Ülkelerde, sömürgeciliğe karşı direniş önce Sosyalizm, o bayrağın işe yaramadığı ve kirlendiği koşullarda İslam bayrağı ile yürütülmüştür. O halde, İslam, politik bir mücadelenin, bir direnişin bayrağıdır, tıpkı sosyalizm gibi.
Bu direniş, Sosyalizm bayrağıyla yapıldığında nasıl Sosyalist olduğu anlamına gelmiyorduysa; İslam bayrağıyla yapıldığında da Müslüman olduğu anlamına gelmemektedir. Bu bayraklar Sosyalizm de olsa, İslam da olsa sonunda birer ulusal hareketti, yani modern ve modernleşme hareketiydi bu hareketler.
Politik İslam’ın ve onun temelindeki Müslüman Kardeşler’in, İşçi hareketinin devrimci geleneklerinin bir bürokratik kastın terörüyle tümüyle silinip süpürüldüğü, işçi hareketinin peş peşe tarihindeki en büyük Alman ve İspanyol yenilgilerini aldığı, otuzlu yıllarda doğması bir rastlantı değildir.
Ama bu bayraklar ister istemez, dayandıkları gelenekler, kavram sistemleri ve paradigmalarıyla belli sınırlar ortaya koyarlar veya belli gelişmelere açıktırlar.
Sosyalizm bayrağı, aydınlanma ve onun demokratik gelenekleriyle bağlı olduğu ölçüde, daha demokratik karakterli bir ulusçuluğa dayanan birer ulusal hareket olmaya eğilimli iken, Stalinizmle özdeşleşmiş bir sosyalizm bayrağı ise bu devrimci geleneklerin unutulmasını ve inkârını dolayısıyla daha gerici bir ulusçuluğa eğilimlidir.
Benzer şekilde, İslam bayrağı, doğuşundaki tüm demokratik gelenekleri unutmuş ve bastırılmış İslam’a dayandığından, tabiri caiz ise, Stalinist bir sosyalizm bayrağı gibi olduğundan, daha anti demokratik ve gerici bir ulusçuluğu temsil eder. Ve tam da bu nedenle, aynı kolaylıkla, Stalinist bir sosyalizm bayrağını yükselten ulusal kurtuluş hareketleri, kolayca işlevini yitirince onu atıp aynı kolaylıkla İslam bayrağını yükseltebilmişlerdir.
*
Politik İslam, ilk bakışta, sanki arkaik bir hareket gibi görülür. Üstelik kendisinin iddiası da budur. Moderniteye ve onun sonuçlarına karşı olduğunu, geçmişteki, ideal bir İslam’a dönme gerektiğini söyler. Televizyonlarda, hiç de modern giyinişli olmayan entarili, şalvarlı, sarıklı, sakallı, kadınları örtülü oraya buraya saldıran insan resimleri de bu ön yargıya çürütülmez kanıtlar sunar sanki.
Bu yargıyı yaratan her şeyden önce, modernliğin parlamenter demokrasi, din ve devlet işlerinin ayrılması, eski kurum ve adetlerden kurtulma biçimini alacağı yönündeki, Batı modernleşmesini modernleşmenin biricik yolu ve tarihi düz ve aşamalı bir süreç olarak gören vulgar evrimci, pozitivist bir tarih anlayışıdır.
Hâlbuki bu şema bile gerçeğin çarpıtılmasıdır. Batı modernleşmesi bile, Fransız Devrimi veya Ekim Devrimi’nin demokratik ve laik biçimlerini almadan önce, Kalvin, Luther’lerin din bayraklı partilerinin açtığı yoldan, İngiltere’de Cromwell’in Püriten devrimi olarak din bayrağıyla uzun bir yol almıştı. Sömürgelerdeki ulusal kurtuluş savaşları bu filmi tersine doğur oynatırlar sanki Sosyalizm bayrağından İslam bayrağına geçerek.
İslam, Antik uygarlıklarda, Dünya ticaretinin bir gereklilik olarak ortaya çıkardığı; Aşiretlere (Putlara, Totemlere), Din adamlığına (Din adamlığı yoktur, “Oku!” diye başlayan Kuran, Bilgi ve Yazı tekelini din adamlarından almaya çalışır) ve Kastlara karşı  (Namazda herkes aynı safa dizilir, Allah önünde herkes eşittir) niteliğiyle tüm uygarlıkları bir düzende birleştirmek isteyen, bir Modern (kapitalizm) öncesi evrensel düzen tasarımı, topluluk tanımlaması, yani dinidir.
Politik İslam ise, modern toplumun ürünü bir hareket olduğu gibi aynı zamanda modernist bir harekettir. Her şeyden önce ulusaldır ve ulusu İslam’la tanımlamayı amaçlar.
Aynı zamanda kültürel bir boyutu vardır ve kültürel bir değişimin ifadesidir; yani kapitalizmin ihtiyacı olan kültürel değişikliklerin de bir aracıdır. Başörtüsü bunun en çarpıcı sembolüdür. Erkeklerce, Kadınların başını bağlamanın, onları ezmenin bir aracı olan türban, onların sokağa çıkışının, modern şehir hayatına katılışının bir aracına dönüşmüştür.
Müslümanlar, modernizme karşı bir söylemle modernleşmektedirler. Politik İslam’ın taraftarlarının, bizzat son ikiz kuleler saldırısında da görüldüğü gibi, modern toplumun ürünü, modern topluma en iyi entegre olmuş, onun tekniğini, ilişkilerini, kurumlarını en iyi tanıyan insanlar olması bir rastlantı değildir. Şehir modern toplumun ürünüdür. Politik İslam şehirli bir harekettir. Yoksullaşan şehirli orta sınıflar ve batı tekniğini bilen okumuşlar politik İslam’ın militanlarının temel kaynağıdır.
Politik İslam, sosyalizm bayraklı Çin’deki Mao’nun gerillalarından, hatta Kürt Ulusal hareketinin laik ama yarı köylü gerillalarından bile daha şehirli ve modern bir harekettir. PKK örneğin bu nedenle, yeterince modern ve şehirli olamadığı için şehirlerdeki Kürtler arasında hiçbir zaman etkili bir güç olamamıştır
Gerek ulusal, gerek sosyalist hareketler, kültür ve inancı kendi konuları olarak görmemelerine rağmen, pratikte kültür ve inanç pratiklerinin bir aracı haline gelmektedirler. Örneğin sol hareketlerin çoğunun dernekleri ve parti binaları, aslında şehre göçmüş köylülerin buluşma yerleri, sosyal ihtiyaçlarını karşılama yerleri olmaktan başka bir işlev görmezler nesnel olarak. Ancak böyle işlevler gördükleri takdirde biraz kitlesel bir etkileri olabilir.
Politik İslam ise, daha baştan bu alanı da kapsar. İnanç, gelenek, günlük yaşam ve politik faaliyet ayrılmaz bir bütün olur. Geri ülkelerdeki sosyalist ve Ulusal hareketlerin, olayların zorlamasıyla fiilen vardığı nokta, onda daha baştan kabul edilmiştir ve ona önemli bir avantaj sağlar.
Bu bakımdan, politik İslam’ın modern toplumdaki insanların günlük yaşam ve kültürlerine ilişkin sorunlarına da cevap sunmak gibi bir fonksiyonu da vardır, tıpkı aynı noktaya olayların zorlamasıyla varan sosyalist ve ulusal hareketler gibi.
*
Politik İslam ile şeriatı devlet dini yapan devletler ile bunların maddi desteğiyle ayakta duran ve toplumsal bir direniş hareketine tekabül etmeyen örgütleri karıştırmamak gerekir. Pakistan’ın generalleri, Kaddafi, Suudi Krallığı gibi devlet ve rejimler politik İslam’ı ifade etmezler. Bu gibi devletlerle, politik ve İslami hareketler arasında kimi yakınlıklar desteklemeler olabilir. Bu tıpkı bir zamanlar Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş hareketleri veya işçi hareketlerinin, o dönemin “sosyalist” denen ülkelerindeki bürokratik kastlarla ilişkilerine benzer. Bu bürokratik kastlarla bu hareketler nasıl hep sosyalizmden söz etmelerine rağmen, birbirinden çok ayrı ve zıt toplumsal güçleri ifade ediyorlardı ise, Politik İslam’ın da İslam’ı bayrak yapan rejimlerle ilişkisi benzer bir karakter taşır. Bu rejimler bu hareketleri dış politikalarının aracı olarak kullanmaya çalışırlar. Hatta zaman zaman kullanırlar da. Örneğin Bin Laden’ın Talibanlarla ilişkisi, biraz aşiret toplumunda sosyalizm kurduğunu iddia eden Enver Hoca’nın partisinin, Brezilya, Türkiye veya Almanya’daki Arnavutluk çizgisindeki modern ve şehirli partilerle ilişkisine benzer. Aynı kavram ve bayraklara sahip ama iki ayrı dünya, iki ayrı toplumsal güç vardır ortada
*
Politik İslam, her şeyden önce emperyalist sömürü ve baskıya, onların o ülkelerdeki işbirlikçilerine direnişin partisi olarak ortaya çıkmıştır. Güçlenebilmesi için de ulusal bayraklı ya da sosyalizm bayraklı ulusal direniş hareketlerinin sırasını savması gerekmiştir. Dünün ulusal ya da kızıl bayraklarla yürüyenleri bu gün İslam bayrağıyla yürümektedirler. Hatta bu sadece dayanılan toplumsal kesim bakımından değil, bizzat kişiler düzeyinde de böyledir. Dünün ulusçu ya da sosyalistleri bu günün politik Müslümanları olmuştur.
*
Modern toplumda her şeyden önce, burjuvazi, küçük burjuvazi ve işçi sınıfı olmak üzere üç sınıf vardır. İktisadi ve politik tavır alış bakımından, küçük burjuvazi, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında yer almakla birlikte, kültürel ve tarihi olarak burjuvazinin altında yer alır. Sınıfların ekonomik ve tarihsel konumlanışı özdeş değildir.
Küçük burjuvazi, geçmiş üretimin yadigârı veya modern üretimin zorunlu sonucu olmayan tabakaları kapsar. Bu onların kültürel bakımdan, işçi sınıfına burjuvaziden bile daha uzak olması sonucuna yol açar. Burjuvaziden bile daha geri bir dünyayı yansıtıyor olması, onun burjuvazinin ufkunu aşan bir program geliştirmesini olanaksız kılar. Proletarya bağımsız bir programla ve güç olarak çıkıp kendi arkasına takamadığı sürece, burjuvaziye karşı muhalefetini, burjuvazinin ufku içinde ve en uzlaşmaz ve sert mücadele biçimleri altında ifade etmeye çalışır.
Proletarya ise, genel ve tarihsel çıkarını ifade eden bir program etrafında bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıkmadığı sürece hiç bir zaman modern toplumsal mücadelelerde ayrı bir üçüncü toplumsal güç olarak yer almaz. Onun alt tabakaları, küçük burjuva radikalliğe, üst tabakaları ise burjuva reformizmine yönelir. Bu nedenle, modern toplumda iki temel eğilim bütün toplumsal çatışmalara damgasını vurur: küçük burjuvazinin radikalizmi, burjuvazinin reformizmi.
Politik İslam da, bu iki temel eğilimden oluşur. Bir yanda ılımlı, daha ehli, diğer yanda daha radikal ve keskin İslam akımları arasındaki savaş, aslında, burjuva reformizmi ile küçük burjuva radikalizmi arasındaki savaştan başka bir şey değildir. Küçük burjuva radikalizmi, ne kadar radikal ise, burjuvaziyle araya sınır çekmede o kadar mücadele biçimlerine, sembollere ilişkin aşırı biçimlere ağırlık verir. Böylece küçük burjuva ve burjuva sosyalizmlerinde de görülen tipik paradokslar ortaya çıkar ve radikallik kendini yıkan bir saçmalığa varır.
*
Politik İslam burjuva ve küçük burjuva tepkilerinin aracı olabilir ama, modern işçi sınıfının olamaz. Modern işçi sınıfı, sendikalar, partiler, fikir özgürlüğü, seçilmiş organlar olmadan var olup kendini ifade edemez. Bu nedenle politik İslam’ın yükselişi ile işçi hareketinin demoralizasyonu ve çöküşü arasında kopmaz bir bağ vardır. Politik İslam işçi hareketinin bütün savunma ve varoluş mekanizmalarını ret ve imha eder. Bu nedenle, işçi hareketini atomlarına ayrıştırıcı, bir özelliği vardır ve bu yanıyla faşizan bir karaktere de sahiptir.
Ama öte yandan işçi sınıfı, kısmi reformist karakterdeki amaçları için Politik İslam içindeki burjuva reformizmini destekleyebilir Türkiye’de AKP’yi desteklediği gibi.
*
Politik İslam, aynı zamanda ezilenleri dinlere göre bölüp örgütleyerek, ezilenlerin direnişini de daraltıcı ve bölücü bir nitelik göstermektedir. Bu niteliği, başka dinlerden olanların genellikle ezen sınıflar veya uluslardan olması nedeniyle yeterince açığa çıkmamış olmakla birlikte, Türkiye’de Alevi’lere karşı görüldüğü gibi, kesinlikle baskıcı bir niteliğe sahiptir.
Böylece Politik İslam, İşçiler, kadınlar, ezilen azınlıklar gibi, modern toplumda kendi konumuna benzer bir konumda bulunan ve demokratikleşme bakımından büyük destek olabilecek güçleri karşı tarafa iterek, sömürgeciliği ve baskı rejimlerini güçlendirir.
*
Kaynağa, yani “gerçek İslam’a dönüş” ideali, gerçekten sonuna kadar gider, kendi sonuçlarından korkmaz, bu araştırmayı politik konumları meşrulaştırmanın bir aracı olarak görmezse, sosyalizmle, Marksizm’le buluşma potansiyeli taşır. Hatta buna buluşma bile denemez, kendisi onu yeniden yaratır, kendisi o olur. Yani mantık sonuçlarına varmış Politik İslam, Marksizm ve Sosyalizm olmak zorundadır.
Çünkü İslam’ın bozulmamış halinin ne olduğu ve o bozulmanın niye gerçekleştiğinin ve mekanizmalarının anlaşılması, sınıflar savaşı ve tarihin maddeci kavranışıyla mümkün olabilir.
Bu nedenle, saf teorik bakımdan, gerçek İslam’a dönüş hedefi, o İslam ve Tarihi tahrif edildiği için, politik İslam için potansiyel bir yıkıcılık taşır.
Bu nedenle, gerek kadınlar, gerek sınıflar alanında İslam’daki tahrifatları gösterip, en kaynağına giden Müslümanların, aynı zamanda Politik İslam’ın en büyük şiddetini çekmeleri bir rastlantı değildir.
Ama bu mantık sonuçlarına gitme ve sonuçlarından korkmama, ancak kaybedecek bir şeyi olmayanlar, araştırmasının sonuçları kimi imtiyazlarını tehdit etmeyenler ya da bu sonuçlarla ters düşecek imtiyazı olmayanlar başarabilir.
Bu nedenledir ki, gerçek devrimcidir ve devrimci sınıf gerçeği aramak zorundadır.
Demir Küçükaydın
28 Eylül 2011 Çarşamba






Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...