16 Haziran 2013 Pazar

Direnişin Bayrağı

Sebep ve vesilenin farkını göstermek için verilen klasik bir örnek vardır. Saraybosna’da yapılan suikast Birinci Dünya Savaşı’nın sebebi değil vesilesidir; savaşın sebebi kapitalist ülkelerin arasındaki rekabet, Pazar ve hammadde kaynaklarının paylaşılmasıdır denilir.
Gezi Parkı ve bir parçacık yeşillik uğruna orada gençlerin verdiği mücadele de belki de bir devrime dönüşebilecek bu direnişin sebebi değil vesilesidir. Sebep ise çok daha derinlerdedir. Artık ulusu İslam ve Türklük ile tanımlamış, Kürtleri ve diğer dillerden olanları; Alevileri, diğer dinlerden olanları ve dinsizleri dışlayan ve ezen bu merkezi, bürokratik askeri mekanizma; yurttaşların haklarını onlara lütufmuş gibi gösteren ve onları istediği zaman ve yerde istediği gibi geri alabilen bu devlet ve toplumsal yapıdır.

Kürt mücadelesi esas olarak ulusun bir dille, etniyle tanımlanmasına, bunun sonuçlarına bir direnişti her şeyden önce. Bunun merkezi, kırlar, dağlar ve Kürtlerin yoğun yaşadığı illerdi.
Bulutsuz gökte çakan bir şimşek gibi, hiç kimsenin beklemediği yerde ve anda ortaya çıkan şimdiki direniş ise bir bakıma ulusun İslam’la tanımlanmış yanına ve bürokrasinin Türklüğe ağırlık veren, İslam’ı ona yamayan ulusçuluğuna karşı; Anadolu Burjuvazisinin İslam’a ağırlık veren Türklüğü İslam’a yamayan ulusçuluğuna bir direniştir. Bunun popüler dildeki karşılığı yaşam tarzı ile ifade edilmektedir. Fakat aslında ikisi de politik olanın nasıl tanımlandığına ilişkin olduğundan, aynı ulusal sorunun farklı iki görünümünden baka bir şey değildirler.
Şimdiye kadar sistem bu iki direnişi birbirine karşı kullanarak varlığını sürdürdü. Şimdi ilk kez bunların birleşmesi ve var olan sistemi kökünden değiştirmesi olanağı ortaya çıkıyor.
Bu özlemler ve direnişler ancak demokratik bir program ve bayrakla birleşebilir. Ne var ki, bu program ve bayrağın ne olabileceğine dair yeterince düşünsel bir hazırlık yapabilmiş değillerdir.
Ancak devrim dönemleri, yirmi yılların yirmi günlerde aşıldığı dönemlerdir. İnsanları kendi denemeleriyle hızla eğitirler. Bu nedenle, bu açığı böyle pratikte, eylem içinde kapatma olasılığı hiç yok değildir.
Bu iki farklı kökenli demokratik özlem, gerek tarihsel gerek güncel nedenlerle birbirine karşı kuşkuludur. Aleviler ve şehirliler, Kürt hareketinin bir barış yapmasının İslam’la ulusu tanımlayan AKP’nin güçlenmesine hizmet edebileceğinden çekindikleri için, barış sürecine karşı soğuk kalmışlardır.
Kürtler de, aslında İslam’la tanımlanmış bir ulusçuluğa karşı direnişin de sembolü olan Atatürk ve Türk bayrağı sembolleri ve diğer sınıfsal ve kültürel özellikleri nedeniyle Türkiye’nin tarihinde hiç görmediği bu büyüklük ve derinlikteki bu direnişe benzeri bir kuşku ve güvensizlikle bakmışlardır.
Bu direnişin nasıl bir mecraya döküleceğini ve izleyeceği yolu bu iki temel gücün ve çelişkinin aşılıp aşılamayacağı belirleyecektir. Eğer aşılamaz ve bu direnişler ortak bir bayrak ve program etrafında birleşemezse, bu direniş AKP’ye bir direniş olarak kalır, dar sınırlarını aşıp geniş Kürt ve Müslüman kesimleri kendi bayrağı etrafında toplamayı başaramaz. Gücünü kısır bir AKP karşıtlığı içinde tüketir. Bu da muhtemelen sonu “kardeş kavgası”na son verme bahanesiyle gelecek, herkesin ölümü görüp da sıtmaya razı olacağı, bir darbe ve askeri bürokratik oligarşinin tekrar gücünü ve itibarını kazandığı bir rejimle son bulur. Yani bugünkü sistem aynen devam eder.
Bunu amaçlayanlar başından beri bu büyük özgürlükçü direnişi bir AKP karşıtlığına indirgemek isteyen kimi CHP’li ve ulusalcı çevreler oldular.
Başından beri Atatürklü Türk bayraklarıyla (Atatürk Müslümanları, Türk Bayrağı Kürtleri dışarıda tutmaya yarar), sırf AKP karşıtı parolalarının direnişin parolaları haline getirerek direnişi yönlendirmeye kalktılar.
Direniş ulusalcıların bu çabalarına hemen hemen hiç olumlu bir yankı göstermedi. Onları itmedi, dışlamadı ama sahiplenmedi de. Hatta “Mustafa Keser’in Askerleriyiz” parolasıyla bunları yanlış bulduğunu onlara hatırlattı.
Aynı çevreler sürekli olarak gerek Müslümanların gerek Kürtlerin bu direniş saflarında yer almalarını engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Örneğin Sırrı Süreyya’nın konuşmasını engellediler. Anti Kapitalist Müslümanların Cuma Namazını engellemek istediler.
Ama her iki engelleme çabası da sınırlı kaldı. Yeterince büyük bir katılımla olmasa da Cumalar kılındı, kandiller kutlandı. Öcalan’ın selamları, Kürt ve Tük bayraklarıyla birlikte mücadele eden direnişçilerin resimleri, Sırrı Süreyya’nın direnişin ilk başlatıcılarından ve sembollerinden biri olması.
Böylece Direniş birleştirici özelliğini korudu. “Her yer taksim her yer direniş”, yani direnişi tüm ülke safına ve en geniş saflara yayalım sloganı ile “Faşizme karşı omuz omuza”, yani anti demokratik, baskıcı, keyfi idareye karşı kim olursan ol safımıza gel sloganı kendini kabul ettiren atıldığında direnişçilerde kendiliğinden yankı bulan sloganlar oldular.
Ama bu sloganlar aynı zamanda henüz programsızlığın da bir göstergesidir. Devrimler programlarını parti programları gibi yazmazlar. Onlarca yıllık düşünsel ve entelektüel dönüşümlerle insanların zihninde gerçekleşmiş değişimlerin tortusu olarak beklerler ve gerektiği anda ortaya çıkarlar.
Bu programlar en somut ifadesini de bayraklar ve sembollerde bulurlar. Fransız devrimi, hürriyet, eşitlik ve adalet bugünkü Fransız bayrağının üç renginde bulmuştu örneğin. Sosyal eşitlik ideali 19. Ve yirminci yüzyıl boyunca kızıl ve kara bayraklarla ifade edildi.
Ama bugün sadece Türkiye’deki bu direnişin değil, dünyadaki mücadelelerin de bir bayrağı yok. Hürriyet, eşitlik, adaleti temsil eden üç renk, artık Fransız ulusunun bayrağı ve Fransız kapitalizmini ve emperyalizminin fetihlerinin bir aracı ve sembolü haline gelmiş bulunuyor. Kızıl bayrak ise, uzun yıllar bürokratik kastların egemenliğinin aracı oldukları için başlangıçtaki özelliklerini yitirmiş bulunuyorlar.
Biraz da bu nedenle bu direnişin bir bayrağı yok. Çünkü ne Fransız devriminin Hürriyet, Eşitlik ve Adalet özlemi, ne de ezilenlerin eşitlik özlemi gerçekleşmiş değil. Program yeni koşullara uygun olarak aktüalize edilmek, bilgisayar programcılarının diliyle söylersek, “update” yapılmak koşuluyla hala aynı ama bu programın sembolü olan bayraklar kirlenmiş bulunuyor.
Burada şu soru ortaya çıkıyor. Birleştirici ve temiz bir bayrak ne olabilir.
Bu direnişin bayrağı Türk bayrağı olursa, Kürtleri dışlar; Atatürk olursa içten Müslümanları dışlar. Halbuki başarıya ulaşmak için genişlemek; genişlemek için de sözde yumuşum ama içerikte radikal olmak zorunda.
Bayrak öncelikle hiçbir dine, dile, “ulusa”, dile, etniye, siyasi görüşe vurgu yapmayan, hepsinin kendini ifade edebileceği ve kendine yer bulabileceği bir bayrak olmalı.
Bu beyaz bayrak olabilir. Beyaz bayrak hemen hemen hiçbir dine, ulusa, siyasi veya ideolojik görüşe bir gönderme yapmamaktadır. Aynı zamanda barışın rengidir.
Beyaz bayrak bu direnişin bayrağı olursa tüm farklı demokratik özlemleri bir araya getirebilir ve bir tek ortak program etrafında birleştirebilir.
Elbet kimseden kendi inancından, görüşünden, dilinden vs. vazgeçilmesi istenmemektedir ve istenemez. Bu beyaz bayrağın alt köşesine herkes de kendini tanımladığı kimliğini küçük bir sembolle koyabilir. Beyaz bir bayrağın sol veya sağ alt köşesinde, bir Beşiktaşlı kendi renklerini ve sembolünü, bir fenerli, Galatasaraylı, Trabzonsporlu kendi renklerini ve sembollerini, bir CHP’li veya bir AKP’li, bir Müslüman veya bir Alevi, bir Türk veya bir Kürt kendi renklerini ve sembollerini koyabilir.
Bu beyazın sembolize ettiği eşitliğin ve kimseye imtiyaz tanımamanın tanındığını gösterir ve bunu tanıyan öznenin de kim olduğunu. Böylece bir Türk veya bir Fenerli, bir Kürt veya bir Beşiktaşlı; bir Alevi veya Galatasaraylı; Bir Sünni veya bir Trabzonsporlu olmak arasında bir fark olmaz. Devletin karşısında hepsi eşit olur. Devletin görevi bu eşitliği sağlamak ve korumakla sınırlı olur.
O halde, direnişin bayrağı beyaz olmalıdır. Beyiz hiçbir dile, dine vs. gönderme içermediği; barışın sembolü olduğu için birleştiricidir.
Ayrıca Beyaz’ın başka üstünlükleri de vardır.
Böyle bir bayrak tüm Türkiye’deki direnişi birleştirip genişletmekle kalmaz, tüm Orta Doğu’nun da bölünmesine ve kanamasına son verebilir.
Yapması çok pratiktir. Beyaz bir çarşafı almak, olduğu gibi veya birkaç parçaya bölmekle elde edilebilir. Herkesin elinin altında böyle bir bayrağı yapacak bir malzeme vardır.
Bu bez parçasını, bir sopaya, bir şemsiyeye takmak yeter.
Ama beyaz bir bez parçasının aynı zamanda binlerce yıllık Şark medeniyetlerinin firavunlara, nemrutlara karşı direnişin sembolü olmuş peygamberlerin geleneğine dayanan bilgeliğini de yansıtır.
Kefen bezi bilindiği gibi beyaz bir bez parçasından başka bir şey değildir. Şark’ın sembolü olan sarık, sonra egemenlerin elinde bir güç ve zenginliğin sembolü kavuğa dönüşmüş ise de kökeninde, kafaya sarılmış bir kefen bezinden başka bir şey değildir. Dünya malına zerrece değer vermemenin, ölüme hazır olmanın, bir kefen bezinden başka şeyim yok işte onu da kafamda sarılı taşıyorum demenin bir ifadesidir.
Elimizde modern devrimlerin bayrağı olarak yapacak bir sopa yoksa onu kefen bezimiz olarak kafamıza da sarabiliriz. Bayrağımız kefen bezimizdir o da kafamızdadır diyebiliriz.
(Lütfen bu maili okuyanlar, eğer buradaki öneriye esas olarak katılıyorlarsa çoğaltıp başkalarına da yaysınlar. Bugün bu direnişin en kritik saatleridir. Direnişin başarısı bugün Taksim7e meydanlara gelecek yığınların gücüne ve sayısına bağlı olduğu kadar onun sembollerine, bayraklarına, yani hangi programı benimsediğine de bağlı olacaktır.)
Demir Küçükaydın
16 Haziran 2013 Pazar

11:07   

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...