1 Nisan 2013 Pazartesi

Ortadoğu Devrimi 21 Mart 2013’te Başladı (III)

Din aracılığıyla Toplum, ilk kez yetmiş bin (70.000) yıl önce ortaya çıktı ama Toplum, Bayram denen şeyi bunun altmış bin yıllık döneminde bilmiyordu, tasavvur bile edemezdi. Çünkü bayramlar düzenli bir artı ürünü var sayarlar 60.000 yıl boyunca Toplum hep bir kıtlık içindeydi. Toplum’a geçişle birlikte aletler hızla gelişme, çeşitlenme, karmaşıklaşma ve mükemmelleşmesine rağmen, avların çeşitliliği artmasına büyük hayvanlar da avlanabilir olmasına rağmen avcılık ve toplayıcılıktan başka bir şey bilinmiyordu. Her an açlıktan yok olabilirdi küçük topluluklar. Kıtlıkta ise bayram mümkün değildir, ama şölen hem mümkün hem de gereklidir.
Şölenler tesadüfî artı ürünlerin tüketilmesinin ve bu tüketim esnasında topluluğun birliğinin pekiştirilmesinin araçlarıdırlar. Bir bakıma şölen kıtlığın egemen olduğu toplumların rastlantısal olarak oluşmuş artı ürünleri tüketmeleri ve kutlamalarıdır denilebilir. Dönemsel değil rastlantısaldırlar. Emek üretkenliği o kadar düşüktür ki, çalışılmayan günlerde yaşamayı sağlayacak düzenli bir artı ürün yoktur. Bu nedenle tesadüfî olarak elde edilmiş artı ürünün, günlük ya da kısa dönemli olağan tüketimden fazlasının, çürümekten, bozulmaktan, yok oluştan kurtarılması ve vücutta kıtlık günleri için rezervler oluşturulması şölenlerin temel özelliği ve var oluş nedenidir. Bu bakımdan Şölenler, Bayramlara tamamen zıt bir özellikten; artı ürün yokluğundan, kıtlıktan kaynaklanırlar.

Elbet şölen bir başka işlevle, kıtlık ortadan kalktıktan sonra da devam etmiştir, ama artık Platon’un Şölen’inde de olduğu gibi, işlevi ve yapısı tamamen başkalaşmış; genellikle üst sınıfların aşırı bolluğunun ve eğlencelerinin bir aracı haline gelmiştir.
Düzenli bir artı ürünün yokluğu, bu artı ürünü saklama diye bir problemin yokluğuna, bu yokluk da, ihtiyaçlar bütün keşif ve icatların temeli olduğundan, rastlantısal artı ürünü saklayacak araçların (çömlekçilik) yokluğuna neden olduğundan, o rastlantısal artı ürünü saklama ve biriktirme imkânı da yoktur. Tek yol, şölenler ile o rastlantısal artı ürünü bir an önce en verimli bir biçimde tüketmektir. Ama bunu aynı zamanda küçük kabilenin dayanışmasını bozmayacak ve güçlendirecek bir şekilde yapmaktır.
İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıkla geçirdiği altmış bin (60.000) yıl boyunca sürekli kıtlık vardı. (Yeryüzündeki tüm toplumlarda görülen kurbanın kökeninde, topluluğun yaşaması için topluluğun bir üyesinin kurban edilmesi, yani kıtlık olmalıdır. Bu kurban da muhtemelen avcı ve toplayıcı yetişkinler ve bilgi ve tecrübesine büyük ihtiyaç duyulan yaşlılar değil;  çocuklar olabilirdi. Neredeyse yeryüzündeki bütün toplumlarda geçmişte çocuk kurbanının izleri vardır ve bizzat Kurban Bayramı, Hallowen gibi bugünkü bayramlar bile bunun bir kalıntısıdır. Bu bayramların öyküleri bile bunu doğrular aslında.)
Bayramlar ise dönemseldirler, düzenli olarak kutlanırlar. Bu ise her şeyden önce, çalışılmayan bayram günlerinde yaşamayı sağlayacak bir artı ürünü ve bu artı ürünün düzenli olarak temin ediliyor olabilmesini var sayar.
Yuvarlak hesap on bin yıl önce, insanlar buğdayı, koyunu vs. ehlileştirdiler. İlk kez sürekli kıtlık tehlikesini atlattılar; Avcı ve toplayıcılıktan çiftçiliğe ve hayvancılığa geçtiler. Düzenli bir artı ürün onları korumayı gerektirdi; artı ürünleri saklayacak, çömlekçilik keşfedildi, yerleşik hayata geçildi, köyler, evler vs. keşfedildi.
Bu devrim ilk önce, Verimli Hilal” denen (İran’daki Zagros dağları, Güneydoğu Torosları ve Amanoslar’dan bugünkü Filistin-İsrail’e giden yay ve özellikle bunun etekleri) denilen ve büyük bölümü bugün Türkiye denen devletin topraklarında veya bugün Kürdistan denilen coğrafyada gerçekleşti.
Hayvan ve bitkilerin ehlileştirilmesi, öylesine büyük bir emek üretkenliği artışı idi ki, neolitik devrimi yapan kabilelerin nüfusunun hızla artmasına ve yayılmasına yol açtı. (Bugün ismiyle pek de müsemma olmayarak İndo-Avrupa (veya Germen) dil ailesindekiler, bu devrimi yapan kabilelerin, çiftçi ve hayvancılık yapan torunlarıdır. Birkaç bin yıl içinde, Atlantik kıyılarından Hint alt kıtasına kadar hızla yayıldılar. Bugün bu yayılma bölgesini tek bölen yer Türkiye’dir. Türkiye’de fatih azınlığın dili egemen dil olduğundan genler ve dil arasında bir çakışma yoktur. Popülâsyon genetik olarak bu devrimi yapanların torunlarıdır ama dilleri Altay Ural dil ailesindendir. Yerliler fatih azınlığın dilini konuşur olmuştur.)
Bu muazzam hızlı yayılış karşısında, daha önceden yayılınan coğrafyada bulunan avcı ve toplayıcı toplumlar büyük bir hızla yok olmuşlardır. Sadece Bask, Kafkaslar, Hindistan’ın Güneyi (Dravidler) gibi yayılışın merkezine en uzak ve engelli yerlerde yok olmadan, muhtemelen bu devrimin kazanımlarını taklitle veya öğrenerek edinecek bir zaman da bularak, yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bu halkların dilleri, Neolitik Devrim öncesinden kalmadır. (Basklıların Çerkezlerle akraba olduğu hikâyelerinin ardında böyle bir ortaklık bulunmaktadır. Bunlar sonradan indogermen dilleri konuşanların ele geçirdiği bölgelerdeki, neolitik devrim öncesinden kalan halkların daha eski ve dolayısıyla bugün bilinen büyük dil ailelerine dahil olmayan dilleridir.)
Homo Sapiens ise aşağı yukarı 300.000 yıldır var. Neolitik devrim ise, ilk kez yuvarlak hesap 10.000 yıl önce gerçekleşti. Yani bizlerle tamamen aynı fiziksel ve ruhsal özelliklere sahip Homo Sapiens yeryüzündeki 300.000 yıllık varlığının yüzde doksan yedisinde, toplayıcılık ve avcılıkla tam bir kıtlık içinde yaşadığına göre, düzenli bir artık ürünün, yani bayramların mümkün oluşu, şunun şurası dünkü bir gelişmedir diyebiliriz.
(Daha sonra Neolitik devrim birbirinden bağımsızca birçok kez, (yanlış hatırlamıyorsak Amerika kıtasında üç kere, Asya’da iki kere, Afrika’da üç kere ve bir de Yeni Gine yüksek yaylalarında) yapıldı. Bunların her birine de aynı şekilde yapanların ve ilk yayıldığı yerlerdekilerin dillerinin hızlı yayılışı eşlik eder.)
Bayramlar tarihteki büyük devrimlerin kutlanışlarıdır. Ama Newroz, bu kutlanabilir oluşun da bir kutlanışı sayılabilir. Çünkü Bayramları (Düzenli bir artık ürünü ve periyodik olarak çalışılmayan günleri) mümkün kılan devrimin bayramıdır.
Neolitik Devrim bölgede iki büyük bayramla kutlanmaktadır. Biri Newroz’dur. Muhtemelen özellikle tarımla geçinen halklardan çıkma olmalıdır. Çünkü güneş ve mevsimler tarımsal üretim için hayati önemdedirler. Kutlanışı da güneş takvimine göredir zaten. Her yıl gün ve gecenin aynı uzunlukta olduğu tarihte, baharın gelişinin sınırında, 21 Mart’ta kutlanır. Hıdrellez, Paskalya vs. de bu bayramın farklılaşmış versiyonları olsa gerektir.
Diğeri Kurban Bayramı’dır. Muhtemelen hayvanlılıkla meşgul göçebe ve çoban kabilelerden çıkmış olmalıdır. Kutlanışı da Ay takvimine göredir, bu nedenle her yıl on gün oynar. Göçebeler, hayvancılıkla yaşayanlar, denizci ve balıkçılar için Ay genellikle daha işlevsel bir takvimdir.
İnsanlık tarihinin bu gelmiş geçmiş bu en büyük devrimi ilk kez bir bakıma tam da bölgenin birliği çağrısı ile günün politik mücadelelerinde bir paradigma değişiminin ilanı olan yerlerde yapıldı.
Her şeyden önce, paradigma değişiminin kendisi bir devrimdir. Son iki yüzyıldaki bütün devrimler, ulusal devletleri veri kabul edip, bu devletin içinde bir sınıf veya iktidar değişimini hedefliyordu. Ulusun kendisi ve devleti değil, devletin kimin elinde olduğu ve yapısı tartışılıyordu. Devrimler ve devrim çağrıları ulusa karşı değil, ulus için ve ulus içindeydi. Bu sefer devrimci olan, devrimde devrim olan, devrimin ve devrim çağrısının ulusa karşı olmasıdır. Bu çağrı elbet henüz olgunlaşmış ve tüm sadeliği ve açıklığıyla ortaya çıkmamıştır. Hatta ulusal anlam kazanmış bir bayramda, bir ulusal baskıya karşı bir ulusun özgürlük mücadelesinde, bunun sembolü olan bir bayramda ilk ifadesini bulmuştur. Bütün bunlar onun bu yeni olan, esas devrimci olan yanını örtmektedir. Ama önemli olan paradigma değişimi ve bunun yapılmış olmasıdır. Zamanla elbet taşlar yerine oturacak, anlaşılırlık ve sadelik bugünkü karmaşık dilin ve belirsizliklerin yerini alacaktır. Ortadoğu Devrimi bu nedenle ve bu anlamda 21 Mart 2013’te başladı. Bu anlamda bir semboldür.
Yoksa biz bu devrimin programını daha 2004 yılında Açılım adlı bir dergi projesinin çıkış bildirisi olarak yazmış bulunuyorduk. Ama ne o dergi çıkabiliyor ne de o program girişimcilerden bir yankı görüyordu.
Aynı programı bir yıl sonra 2005 yılında Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji adlı sempozyumda, Ragıp Zarakolu, Ertuğrul Kürkçü, Haluk Gerger’e karşı öneriyor ve savunuyor onların bildirileriyle aynı kitapta yayınlıyor ama ne bu konuşmacılar tarafından üzerine bir tek söz bile edilmiyordu. Konuşmacılar kendilerinin bildirileri bulunan bu kitaptan neredeyse utanıyorlardı.
Daha sonra bu programı defalarca, Çatı Partisi Girişimi’nde, Demokrasi İçin Birlik Hareketi Kongresinde, Halkların Demokratik Kongresi kuruluş kongresinde, ön hazırlıklarında vs., defalarca sunmamıza rağmen, ne bir komisyonda bile adının anılmasını ne de kongrelerde bir alternatif program olarak gündeme alınması bir yana zikredilmesini bile sağlayamıyorduk. Elbet bunda etkisi iyice artmış Öcalan’ın İlkel milliyetçi dediği Kürtler ile aslında birer gerici milliyetçiden başka bir şey olmayan ve küçük gruplarını korumaktan başka bir hedefi olmayan bürokratikleşmiş küçük örgütlerin çıkar ortaklığı içindeki Türk Sosyalistlerinin engellemeleri belirleyiciydi.
Ama şimdi, olayların dayatması, sadece binlerce, milyonlarca insanı Kürtlerin kurtuluşunu Ortadoğu’nun kurtuluşu çerçevesinde ele almaya zorluyor ve bizim programımız karşısında onun adını bile anmamak için direnenleri bile hizaya sokuyordu.
Bu nedenle paradigma değişimine Devrim Anlayış ve Çağrısındaki devrimci niteliğinden dolayı Devrim’de Devrim denebilir.
Newroz ise, sadece bir bayram değil, bayramları mümkün kılan neolitik devrimin bayramı olduğundan, bayramların bayramı sayılabilir.
Bu bakımdan Devrim’de Devrim, Bayramların Bayramı’nda başladı diyebiliriz.
*
21 Mart 2013, Devrimlerin Kutlanışlarının devriminde gerçekleşen bir devrimde devrimdir: bu devrim, paradigmanın ulus içinde ve ulus için değil; ulusa karşı olarak değişmesindedir.
Tabii hangi ulus ve ulusçuluk, ne kadar karşı, gerçekten karşı mı yoksa onu kurtarma çabası mı? Gibi bütün sorular da elbet ortada durmaktadır.
Farklı güçler ve sınıflar için bütün bunlar farklı anlamlar ifade ediyor, ama tartışmanın ve mücadelenin ekseni, Ulus İçin’den Ulus’a Karşı’ya kaymış bulunmaktadır, bu paradigma değişimine Türk Devleti Ulus’u kurtarmak için girmiş olsa bile.
Bu zamanla daha iyi ve net olarak ortaya çıkacaktır.
Soruyu doğru sormak çözümün yarısıdır. Önceden soru yanlıştı, doğru cevap verme olanağı yoktu.
Eskiden soru: “Türkiye Nasıl Kurtulabilir?” veya “Kürtler veya Kürdistan Nasıl Kurtulabilir” şeklindeydi.
Şimdiki soru, Türkiye’nin ya da Kürtlerin kendisinin kurtulamayacağı varsayımından hareket etmekte veya bu varsayımı kabul etmeyi zorlamaktadır.
Şimdi soru Ortadoğu kurtulmadan Türkiye veya Kürtler veya Araplar, Farslar, Aleviler, Müslümanlar, Hıristiyanlar vs. kurtulamaz varsayımından hareket etmekte, Ortadoğu nasıl kurtarılabilir biçiminde ortaya koyulmaktadır.
Devrim bu anlamda 21 Mart 2013 tarihinde Diyarbakır’da başladı.
Bu nedenle Yazımın başlığı Türk veya Kürt veya Türkiye veya Kürdistan devrimi değil, bir coğrafya parçasını tanımlamaktan başka bir işlevi olmayan; hiç bir ulusa veya devlete hiçbir gönderme taşımayan Ortadoğu Devrimi.
21 Mart 2013’te başlayan devrim, Türkler ve Kürtler tarafından başlatılsa bile, Türklere ve Kürtlere karşı bir devrim olmak zorundadır. Kürtlere ve Türklere karşı bir devrim, Türklüğün veya Kürtlüğün (veya diğerlerinin) hiçbir politik anlamının olmadığı; tıpkı gerçekten laik bir ülkedeki bir din gibi, kişilerin özel sorunu olduğu; bir futbol takımı tutmaktan farksız olduğu bir devrim demektir. Ortadoğu devrimi böyle olacaktır ve olmak zorundadır. Aksi takdirde en kanlı boğazlaşmalar içinde çürüyüp gidecektir.
(Bu yazı serisine her biri bağımsız bir yazı olan ama birbirini tamamlayan yazılar olarak devam etmeyi planlıyorduk. Ama okuyuculardan bu biçime karşı şikâyet geldiğinden, yazıyı burada bitiriyoruz. Devamını, devamı gibi değil ama bağımsız yazılarda ve aktüel gelişmelerle bağlantı içinde ele almaya devam edeceğiz. Böylece okuyucu arkadaşların da istekleriyle kendi planımız arasında bir orta yol, bir optimum çözüm bulmaya çalışacağız.)
Demir Küçükaydın
31 Mart 2013 Pazar

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...