11 Ekim 2012 Perşembe

Kıvılcımlı Niçin ve Nasıl Bir Gerici Milliyetçiydi?


Yukarıdaki başlık ve aşağıdaki satırlar birçoklarını şaşırtacaktır.
Çünkü bu satırların yazarı, aynı zamanda Kıvılcımlı adına bir Sempozyum düzenlemeye kalkıyor; Kıvılcımlı hakkında yazdığı yazılar kalınca bir kitap dolduruyor; kıvılcımlı için siteler açıyor; Eserlerini yaymak ve okunması için kendi yazılarına harcayacağı zamandan alıp uğraşıyor.
Ama Kıvılcımlı’ya böylesine değer veren, onun kitaplarını ve fikirlerini suskunluktan kurtarmak, tartışılması ve anlaşılması için bunca çaba gösteren insan, aynı zamanda Kıvılcımlı’nın gerici bir milliyetçiliği savunduğunu, gerici bir milliyetçi olduğunu söylüyor?
O Kıvılcımlı ki, “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” adlı çalışmasıyla milliyetçiliğe karşı enternasyonalist ve sosyalist tavrın ilk ve hala en önde geleni olarak görülmektedir. Kıvılcımlı’yı adeta eleştirilemez görüldüğü noktadan eleştirip bir de sadece “milliyetçi” bile değil, bir de önüne “gerici” sıfatı takarak “gerici bir milliyetçi” olduğunu söylemek; hem de Kıvılcımlı’nın bilinmesi, okunması, tartışılması için çabalamak!..
Bu bir çelişki değil mi?
Değil.
Aksine, Kıvılcımlı’yı anmak, onun mirasını sürdürmek ancak böyle olabilir.
Çünkü Kıvılcımlı’yı okumuş olmasaydık; onun fikirleri ve hayatıyla tanışmış olmasaydık, onu şimdi böyle eleştiremezdik. Kendisinin bu eleştirisini bizzat ona borçluyuz; aslında Burada Kıvılcımlı’yı eleştiren biz değiliz, bizdeki Kıvılcımlı’dır.
Tabii burada Kıvılcımlı bir semboldür. Bütün bu önermeler, Marks, Engels, Lenin, Troçki, Luxemburg gibi bütün diğer Marksist teorisyenler için de söylenebilir.
Aşağıda iki ayrı yazıda Kıvılcımlı’nın bir gerici milliyetçi olduğu iddia edilmekte, bu kanıtlanmakta ve eleştirilmektedir.

Ancak bu yazılar doğrudan doğruya Kıvılcımlı ile polemik biçiminde değil de, başkalarının eleştirisi biçiminde yapılmıştı.
Birincisi,  özünde bir pozitivist olan, vulgar Marksist Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman olduk?” kitabının eleştirisi biçimindedir.
Biliniyor, Kıvılcımlı’nın “Din’in Türk Toplumuna Etkileri” diye bir kitabı var. Kıvılcımlı bu kitabında, “Türklerin Müslümanlaşması”nı ele almaktadır. Erdoğan Aydın’ın kitabı aslında Kıvılcımlı’nın bu kitabının yüzeysel bir versiyonu olarak da okunabilir.
Yazı okununca, Erdoğan Aydın’a yaptığımız eleştirinin aynen Kıvılcımlı için de geçerli olduğu görülecektir. Yani Erdoğan Aaydın’ın şahsında eleştirilen aynı zamanda Kıvılcımlı’dır.
İkinci Eleştiri ise, Marks’a yöneliktir. Kıvılcımlı bu yazıda Marks’ın şahsında eleştirilmektedir.
Bilindiği gibi, Kıvılcımlı, meşhur “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” adlı kitabına Marks’ın sözüyle başlar. Kitaba  “Marks «Başkalarını ezen halkın kendisi hür olamıyacaktır»der.” diye girişir. Bütün kitap bu temel önerme üzerinde yükselir.
Eleştirimiz, Marks’ın milliyetçiliğin panzehiri, enternasyonalizmin en veciz ifadesi gibi görülen bu sözlerinin aslında, gerici bir milliyetçiliğin millet kavramına dayandığı ve bunu yansıttığıdır.
Yani Marks’ın bu önermesi gerici milliyetçiliğin önermesi olduğuna göre, bu önermeye dayanan Kıvılcımlı da (ve bugün yeryüzünü kaplamış yüz binlerce sosyalist de) birer gerici milliyetçidir. Bu varsayımdan hareketle Kıvılcımlı’nın dayandığı Marks’ın sözü ele alınıp, bunun gerici milliyetçi karakteri gösterilmektedir. Marks’ın b.u sözü gerici milliyetçiliğin bir parolasıysa, Kıvılcımlı’da bir gerici milliyetçidir. İkinci yazıyı da bu bağlamda koyuyoruz.
Kıvılcımlı’nın anısını yaşatmak, onu en acımasız biçimde eleştirmekle olabilir.
Biz de Kıvılcımlı’yı böyle anarak anısına layık davrandığımızı düşünüyoruz.
Lütfen okuyun.
Çünkü o satırlar Kıvılcımlı’yadır ama aynı zamanda sizedir de. Okuyunca nasıl bir gerici milliyetçi olduğunuzu göreceksiniz.
Tabii sadece sizlere değil, bizzat kendimedir de, bir zamanlar o görüşleri savunan bir insan olarak aynı zamanda bir özeleştiridir de.
10 Ekim 2012 Çarşamba
Demir Küçükaydın

Türklerin Müslümanlaşması mı? Müslümanların Türkleşmesi mi?

(Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman Olduk” Kitabına Eleştiri)

Daha önce “Biz” i Türkler, Türklük, Türk Ulusu vs. olarak ele almanın sosyalizmle ve sosyalistlikle uzlaşmayacağını, bunun en gericisinden milliyetçilik olduğunu ele almıştık.[1]
Şimdi bir başka somut örnekte, bunun nasıl gerici, tarihi allak bullak eden bir tarih anlayışına yol açtığını veya onunla bir arada bulunabileceğini görelim.
Aslında bu konuyu, daha önce, Tersinden Kemalizm adlı kitapta, Kıvılcımlı’yı eleştirdiğimiz bölümde, onun “Dinin Türk Toplumuna Etkileri” başlıklı yazısını eleştirirken kısaca ve dolaylı biçimde ele almıştık[2]. Burada bu eleştiriyi biraz daha detaylandıralım, ete kemiğe büründürelim.
Örnek olarak ele alacağımız kitap, Erdoğan Aydın’ın “Türklerin Müslümanlaştırılmasının Resmi Olmayan Tarihi – Nasıl Müslüman Olduk?”  (Başak Yayınları, 1994)
Dikkat edelim. Erdoğan Aydın’ın kitabının adı, “Türkler Nasıl Müslüman Oldu?” gibi bir isim değil. “Nasıl Müslüman Olduk?”. Yani biz zamiriyle soruluyor soru. Soruyu soran özne, yani “biz”: Türkler’dir. Diğer bir ifadeyle, Erdoğan aydın bir Türk olarak konuyu tartışmaktadır.
Hâlbuki daha önce görmüştük ki, klasik Marksist bakış açısından, bir sosyalistin, bir Marksist’in “biz”i ancak ve ancak, dünya işçi sınıfı olabilir. Marksist veya Sosyalist, tüm olayları bu öznenin bakış açısından ele alır ve almalıdır. Bu nedenle “biz” olarak bir ulusun, hele hele bu “biz”in, son derece gerici; kendini bir dil, tarih, soy ile tanımlamış bir ulus, yani Türklük olması, hiçbir şekilde kabul edilemez.
Peki, Erdoğan Aydın bir Marksist mi? Ya da öyle olduğunu mu iddia ediyor?
Böyle bir iddiası yoksa, elbette sorun yoktur. Türkler Türklerin nasıl Müslüman olduğu üzerine yazabilirler.
Çünkü daha sonra görüleceği gibi, Türklerin nasıl Müslüman olduğu, ancak Türklerin sorabileceği bir sorudur. Marksist açıdan böyle bir soru olanaksızdır veya saçmalıktır. Bir Marksist böyle bir soru soramaz çünkü bu sorunun kendisi ideolojik ve yanlış bir sorudur ve yanlış sorulara doğru cevaplar verilemez.
Ama bir Marksist’in, Marksist olduğu iddiasındaki birinin, “biz” zamiriyle, Türklüğü özne olarak kabul ederek böyle bir soru sorması katmerli bir yanlıştır.
Bu nedenle önce bakalım Erdoğan Aydın Marksist mi? Ya da böyle bir iddiası var mı?
Evet, Erdoğan Aydın kendisinin bir Marksist olduğu iddiasındadır. Örneğin aynen şöyle yazıyor:
Tarihsel Materyalist bir dünya görüşünün savunucusu olarak...” (sayfa: 18)
Marksizm, Tarihsel Materyalizmin kısaltılmış bir ifadesinden başka bir şey olmadığına göre, Erdoğan Aydın bir Marksist olduğu iddiasındadır.
(Burada Tarihsel Materyalizmin bir “Dünya görüşü” değil, bir bilim, ama her şeyden önce bir yöntem olduğu konusunu ise, konuyu dağıtmamak için bir kenara bırakıyoruz.)
O halde, bir yandan kendisinin Marksist olduğunu iddia eden, hatta kitabını Marksist açıdan yazdığı iddiasında olan ama diğer yandan, kendisini Türk olarak tanımlayan, olaylara Türkler açısından bakan; Türk ulusçusu olarak yazan bir yazar karşısındayız.
Bu ikisinin bir arada bulunamayacağı, ortadakinin Marksizm postuna bürünmüş bir milliyetçilik, hem de ilkel ve gerici bir milliyetçilik olduğu açıktır.
Ama haydi yine bir kredi daha açalım. Denebilir ki, “bu yargı çok acımasız. Onun biz olarak Türklüğü kastetmesi, Türk olarak yazması, Türk milliyetçisi olduğu anlamına gelmez. İnsan pek ala Türk olabilir de Türk milliyetçisi olmayabilir.”
Bu doğru değildir. Çünkü bu günkü Türk ulusunun, Orta Asya’dan gelmiş Türkler olduğunu soya, ırka, tarihe dayanan bir milliyetçiliğin taraftarları savunabilir. Erdoğan Aydın’ın kitabının adı ve içeriği, nasıl Müslüman olduk sorusuna, Orta Asya’da cevap arıyor. “Türklerin Müslümanlaştırılmasının Resmi Olmayan Tarihi”dir kitabının adının ilk bölümü. Yani bu “biz”, Orta Asya’da 1000 yıldan önce Müslümanlaşanları içeriyor. Burada var olan gizli varsayım, bu günkü Türk Ulusunun, Orta Asya’dan gelen Türklerin ahfadı olduğu varsayımıdır. Bütün Emin Oktay Tarih kitapları, bütün Türk Dil ve Tarih Kurumu, bütün üniversiteler, bu hikâyeyi anlatır ve inşa ederler.
Bu günkü Türklerin, Orta Asya’dan gelen Türklerin ahfadı olduğu iddiası, ırka, soya dayanan bir milliyetçiliğin iddiasıdır. Ve bizim “Tarihsel Maddeciliği dünya görüşü” olarak benimsemiş, “Türk-Marksisti” Erdoğan Aydın (“Türk-Marksist”, “Kapitalist-Sosyalizm” gibi bir saçmalıktır ve kendi içinde çelişir. İkisi bir arada olmaz.) ırkçı Türk ulusçuluğunun bu yalanını olduğu gibi kabul edip, fiilen bu yalanın yayılmasına hizmet ederek, onu yayarak ırkçı Türkçü ve Marksist nasıl olunabileceğinin bir örneğini bizlere sunuyor.
Bunun nasıl bir Irkçı Türkçülük olduğunu gösterebilmek için, başka tür bir Türk ulusçuluğunun, örneğin “kültürel ve Anadolucu” bir Türk ulusçuluğun da bu soruyu sorabileceğini ve buna bambaşka bir cevap verebileceğini gösterelim.
Pek ala şöyle bir Türk Ulusçuluğu da mümkündür: (ki böyle bir Türk ulusçuluğu Türk burjuvazisinin bu günkü ihtiyaçlarına ve tarihsel olaylara daha denk düşer.)
“Bizans topraklarını feth eden Oğuzlar geldiğinde, Anadolu’da şehirler ve köyler boş değildi. Orada binlerce yıldır yaşamış insanların torunları yaşıyordu. Keza bu fatihler de bu insanları katledip sürmediler. Onların üzerine egemen oldular. Ve bu egemen fatihler, fethettikleri yerlerin ahalisine göre çok küçük bir azınlıktılar.
Bütün dünyada bu böyledir. Fatihler fetih ettikleri ülkelerin nüfusunun çok küçük bir yüzdesini oluştururlar. Ve kısa bir süre sonda, ya fetih ettikleri ülkenin daha gelişmiş kültürü tarafından fetih edilirler, yani onun dili ili dillenir ve diniyle dinlenirler veya o yerli ahaliden daha gelişmiş bir uygarlık ve kurumlar sistemine sahipseler, yerli ahali fatihlerin dili ve dinini benimser. Bu da kısa zaman içinde, fatihlerin genetik olarak çoğunluktaki yerli ahaliyle karışmaları, bir süre sonra onların fiziksel özelliklerine de sahip olmaları sonucunu doğurur.
Anadolu’da da tarih boyunca defalarca böyle olmuştur. Son arkeolojik kazıların ve antropolojik araştırmaların da kanıtladığı gibi, örneğin Hitit kalıntılarının bulunduğu yerde bu gün yaşayanlar Orta Asya’dan gelenler veya daha önceki tarihlere gelmiş akıncıların ve fatihlerin torunları değil, bizzat o Hititlilerin torunlarıdır. Bu bütün dünyada da böyledir.
Bu şöyle bir benzetmeyle daha iyi anlaşılabilir. Eskiden üzerine yazı yazılabilecek papirüs, kağıt, deri gibi malzemeler az bulunuyordu ve pahalıydı. Bu nedenle, aynı papirüs üzerindeki yazılar silinerek, veya zamanla silindiği için, defalarca farklı uygarlıkların farklı yazılarıyla bile kullanılabiliyordu. (Hiçbir silinme tam olmadığından, bu gün çok özel tekniklerle, bir papirüsün üzerindeki farklı yazılar okunabilmektedir.) Böylece, bir papirüs hep aynı olmasına rağmen üzerindeki yazılar, dil vs. zamanla değişiyordu. İşte bu günkü Anadolu da böyledir. İnsanlar hep aynı insanlardır. Onların dilleri ve dinleri sürekli değişmiştir, tıpkı bir papirüsün üzerine başka yazılar yazılması gibi.
Bu yaklaşımdan hareketle, bu günkü Türk ulusu da, böyle bu tarihin ürünüdür, bütün bu halkların ve uygarlıkların kültürünün mirasçısıyız bir Türkler. Bu Kültürün içinde Orta Asya’dan gelen fatih Oğuz’ların oranı,  onların küçük bir fatih azınlık olarak genetik oranından daha fazla değildir.”
Böyle bir Türk ulusu ve biz tanımında okullarda Orta Asya Türkleri bu Türk ulusunun tarihi olarak değil; Hititler, Yunanlılar, Romalılar, Bizans vs. tarihleri okutulur; Türklük bu tarihin devamı olarak tanımlanır. Böyle bir ulus tanımı da yine ulusu bir tarihle tanımlamış gerici bir ulusçuluğa dayanır ama bugünkü Tarih gibi kafatasçı değil de kültürel kriterleri ulusun tarihini oluştururken kullanmış olur.
Böyle bir milliyetçilik de Türk milliyetçiliğidir, ama 1920-30’ların ideolojik atmosferine göre şekillenmiş kana, ırka dayanan bir Türklükle değil, daha günün ihtiyaçlarına uygun, globalleşmenin ve post modernitenin çokluğu ve çeşitliliği zenginlik gören yaklaşımlarına uygun daha “çağdaş”, daha kültüre göre tanımlanmış bir milliyetçilik olur.
Yani böyle bir Türk milliyetçiliği de mümkündür ve bu gün, ilk örnekleri Halikarnas Balıkçısı’nda görülen, böyle bir Türk milliyetçiliğini savunanlar da vardır.
Ve böyle bir milliyetçilik, olgulara daha denk düşer görünen bir milliyetçiliktir de.
Şimdi böyle bir milliyetçilik açısından, “Nasıl Müslüman Olduk?” sorusu, bu günkü Türk ulusunu, Orta Asya’dan gelenlerin ahvadı olarak gören ırkçı ve kana dayanan Türk milliyetçiliğinden farklı bir anlama ve içeriğe sahip olurdu. O zaman bu soru, Anadolu’da binlerce yıldır yaşayanların, fatihler küçük bir egemen azınlık olmalarına rağmen nasıl Müslüman olduğunu; ya da Balkan, Kafkas göçleri ve katliamlarla Anadolu’nun nasıl Müslüman bir çoğunluğa ulaştığını araştırırdı.
Yani kültüre dayanan bir Türk milliyetçisi için “nasıl Müslüman olduk?” sorusunun cevabı, Anadolu’nun, İslamiyet zırhıyla kuşanmış göçebe fatihlerce fethi ile daha sonraki dönemlerde ahalinin nasıl Müslüman olduğu (örneğin, Haraçtan kurtulmak için, daha az vergi vermek için) ve nihayet yirminci yüzyılın başlarında, yerli Hıristiyanların katledip sürülmesi ve Balkan ve Kafkaslardan gelenler vs. gibi noktalarda yoğunlaşırdı.
Yani Erdoğan Aydın’ınkinden çok farklı bir yer ve zamanda arardı böyle bir milliyetçilik  “Nasıl Müslüman olduk?” sorusunun cevabını. Erdoğan Aydın’ın kitabı, yani ırka, soya dayanan bir Türk milliyetçisinin cevabı, yer olarak Orta Asya ve zaman olarak 7-13. yüzyıllar arasında yoğunlaşırken, kültüre dayanan bir Türk milliyetçisinin cevabı, yer olarak Anadolu (Balkan ve Kafkaslar)ve zaman olarak da diğerinin bittiği yerde, 12-13 yüzyıllar sonrasında başlardı.
Erdoğan Aydın bu sorunun cevabını Orta Asya’da ve 13 yüzyıl öncesinde aradığından, Irkçı, kana dayanan Türk milliyetçiliğinin bütün yalanlarına ve varsayımlarına dayanmakla, onları kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda onları yayıyor ve pekiştiriyor.
Sanırız bu örnek, Türkiye’de ilerici, demokrat ve hatta “tarihsel maddeci dünya görüşünü benimsemiş” solcu, aydın ve de Komünistlerin nasıl saf kan gerici milliyetçiler olduklarını; onların ilerici ve demokratlığının ancak böyle gerici ve ırkçı bir milliyetçilik içinde “ilerici” ve “Demokrat”lık olduğunu yeterince açık olarak gösterir.
*
Ancak İster Kültür’e ve Anadolu’ya dayansın; ister, ırka, soya ve Orta Asya’ya dayansın her iki milliyetçilik de, ulusların tarihi olmadığı gerçeğini inkar ederler ve uluslara bir tarih yaratma çabasıdırlar. İkisi de gerici milliyetçiliklerdir bu nedenle.
Şu çok basit gerçek bir türlü kavranılmaz: ulusların tarihi yoktur. Türk ulusu, Türk Ulusunun kuruluşuyla birlikte ortaya çıkmıştır. Ondan önce bir tarihi yoktur ve olamaz, ister Anadolu’ya ve kültüre; ister Orta Asya’ya ve Türklüğe dair bir tarih iddiası, bütünüyle ulusçuların bir inşasıdır.
Bir an için Orta Asya’dan gelenlerin, Anadolu’nun yerli ahalisini yok edip onun yerini aldıklarını, bu günkü Türk ulusunu oluşturanların, onların genetik, kültürel devamcıları olduklarını var sayalım.
Birçok kez Tarihteki kavimler kendilerinin kendilerini tanımladıkları isimlerle değil ama genellikle uygarların onlara verdikleri isimlerle adlandırılırlar. Aslında Türk ulusunun adı da böyledir. Biz bunu bir yana da bırakalım ve Türklerin kendilerini Türk olarak tanımladıklarını var sayalım.
Bu koşulda bile O gelenlerin Türklüğü ile, Türk ulusunun Türklüğü arasında hiçbir ilişki yoktur ve olmazdı.
Ulus olarak Türklük, tamamen politik bir kavramdır. Türklüğün, o ulus ırkçı bir Türk kavramına bile dayansa, genetik ve soya dayanan bir Türklükle ilişkisi yoktur.
Bir zamanlar kendilerine Türk diyen insanlar için ise, Türklüğün politik hiçbir anlamı bulunmuyordu. Bu sadece uzaklardaki ortak bir kökene veya yine bu kökenle bağlantılı ortak bir dile tekabül ediyordu. O insanlar, şu veya bu toteme bağlıydılar. Onların tüm davranışlarını, toplumsal üstyapılarını bu belirliyordu.
Yani Türkler Müslümanlaşmadı, şu veya bu totemden, şu veya bu boylar Müslüman oldular, şu veya bu boyun, soyun örgütlenme ve hukukunun yerini İslam hukuku ve örgütlenmesi aldı. Türklerin Müslümanlaştığı, Türk milliyetçiliğinin yarattığı bir kavramdır, Irka göre tanımlanmış bir Türk ulusuna Tarih yaratma çabasının sonucu ortaya çıkan bir uydurmadır.
Burada karışıklığı yaratan, bir zamanlar şu veya bu soydan veya boydan insanların, uzak bir ortaklığa bir gönderme ile, hiçbir dinsel veya politik anlamı olmadan Türk olarak kendilerini tanımlamaları ile, bu günün sadece politik olanın tanımlanmasının aracı Türk kavramının, aynı sözcükle karşılanmasıdır. Yani Tarih’teki Türkler Türk değildiler ve olamazlardı; onlar ancak Kınık boyundan, Kayı boyundan veya Müslüman, Hıristiyan olabilirlerdi. Boy ya da Din, bunlar tüm toplumsal yaşamı, ilişkileri ve örgütlenmeyi belirliyordu.
Ama ulus olarak Türk ulusundan olanlar ise, şu veya bu boydan, şu veya bu dinden olamazlar. Politik anlamı olmadan, elbette şu veya bu boydan, şu veya bu dinden olduklarını söyleyebilirler ama bunun hiçbir politik anlamı yoktur ve olmamalıdır. Özel olarak, inanç olarak, kültürel olarak (ki hepsi aynı anlamdadır, yani politik olmayan anlamında) öyle olabilirler.
Ama bir toteme dayanan bir dinin ya da uygarlık dininin bir inanç olduğu da tam ulusçuluğun dayandığı bir kabuldür.
Yani insanlar, Türk ise, Türk ulusundan ise, Müslüman, Hıristiyan ya da Kayı boyundan, atmaca soyundan olamaz. Müslüman, Hıristiyan, Atmaca soyundan, Kayı boyundan ise Türk olamaz, Türk ulusundan olamaz. Çünkü dinler aslında bir inanç değildir, tümüyle üstyapıyı örgütlerler. Nasıl Müslüman olmak için, putu parçalamak, yani kabilenin totemini parçalamak, kan kardeşliği yerine din kardeşliğini geçirmek gerekirse; Türk olmak için de Müslüman olmaktan çıkmak; Allah’ın kanunları yerine Türk ulusunun kanunlarını; Allah’ın sınırları yerine ulusun sınırlarını, Din kardeşliği yerine ulus kardeşliğini geçirmek gerekir. Aynı şekilde Komün’ün soyun, totemin, Şaman’ın kanunları ve aşiret kardeşliği yerine Türk ulusunun kanunları ve kardeşliği geçer.
Tekrar edelim. O Orta Asya’dakiler için Türklük hiçbir şey ifade etmiyordu. Onlar önceleri şu veya bu boydan, soydandılar. Onlar şu veya totemin soyundan olarak vardılar. Daha sonra da Müslüman veya başka bir dindendiler. O zaman da onlar için Türklük hiçbir şey ifade etmiyordu. Nasıl Müslümanlık ile onların boyları arasında bir ilişki yok idiyse, onların boyları ve sonraki dinleri ile Türklük arasında da bir ilişki yoktu ve yoktur.
Uluslar, dolayısıyla da Türklük, ne tarih, ne de soy, kan, kültür vs. ile ilgili değildir. Bir ulus olmak için, bunların hiç biri gerekmez. Bu gerici ulusçuluğun bir uydurması, inşasıdır.
Dünyanın ilk ulusu olan Amerikan ulusunun bir tarihi yoktu ve Amerikan ulusu için bir Tarih gerekmemişti. Aksine ulus tarihsiz olarak ortaya çıkmıştı. Dil ve soy ise hiç söz konusu bile değildir. Aynı dil ve soydan insanlara karşı bir savaş içinde bu ulus kurulmuştu.
O halde, bir soy veya tarihin olduğu, ulusun onun sonucu ortaya çıktığı, bir ulusçu yalanıdır. Hem de gerici ulusçuluğun bir yalanıdır.
Çünkü, tıpkı ABD’de olduğu gibi, ulusların tarihi olmadığı anlayışıyla da bir ulusçu olunabilir. İlk aydınlanmanın demokratik ulusçuluğu aşağı yukarı böyle bir şeydi. Ulusların bir tarihi olduğu, gerici ulusçuluğun bir kabulüdür.
İster Kültüre ve Anadolu’ya dayansın, ister ırka, soya dayanıp köklerini Orta Asya’da arayan ulusçuluk olsun, ulusların bir tarihi olduğuna inanan ve bunu savunan ulusçuluklar gerici ulusçuluklardır.
Demokratik bir ulusçuluk, ulusların bir tarihi olduğu ilkesini reddeder ve tarihsiz, Tarihe karşı olarak ulusu kurmaya çalışır.
Çünkü, demokratik bir ulusçuluk, insan haklarına dayanır ve insanı bir soy, tarih, dil, bölge ile tanımlamayı reddeder.
Demokratik ulusçuluk, “Vatanım Yeryüzü, Milletim İnsanlık” diyen ulusçuluktur. Çünkü, ulusçuluk özünde, politik diye ayrı bir alanın varlığının kabulü ve daha önceki çağlarda hukuki ve politik olanı belirleyenin, yani dinlerin özel’e atılmasıdır.
Bütün insanlar dini, dili vs. eşittir önermesinin özü, ulusçuluk öncesi toplum yaşamını, hukukunu, devletin örgütlenmesini vs. belirleyen dinlerin buradan uzaklaştırılması, özele atılmasıdır.
Bunun için de ulusçuluğun, yani demokratik bir ulusçuluğun tarihe ihtiyacı yoktur.
Sonuç olarak, Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman Olduk?”  sorusu, ulusların tarihi olduğunu savunan gerici ulusçuluğun bir sorusudur.
Ulusların tarihi olmadığından yola çıkan ise, bu tarihsiz şeyin, nasıl yaratıldığını anlatır?
Devrimci ve demokratik ulusçuluğun sorusu ise şudur?
“Anadolu’nun Müslüman ahalisinden nasıl Türk ulusu yaratıldı?”
İşte o “nasıl Müslüman Olduk?” sorusu, Müslüman Anadolu ahalisinden, Orta Asya Türklüğüne, kana, ırka dayalı bir ulusu yaratanların bir sorusu olarak ortaya çıkar ve bu yaratılışın nasıl olduğunu gösterir bizlere.
Yani, bizzat gerici ulusçuluğun sorusunun kendisi (“Nasıl Müslüman olduk” sorusu), demokratik bir ulusçuluğun sorusunun (“Anadolu’nun Müslüman ahalisinden nasıl bir Türk ulusu yaratıldı” sorusunun)somut bir örnek olarak cevabıdır.
Cevap: “böyle sorularla”dır.
Erdoğan aydın, kitabıyla, kana, soya, ırka dayanan bir ulusun inşasına veya pekişmesine hizmet etmektedir.
*
İşte, Aleviler içinde ilerici bilinen, demokrat bilinen ve hatta “Tarihsel maddeciliği bir dünya görüşü” olarak benimseyen Erdoğan Aydın’ın nasıl boğazına kadar bir gerici milliyetçilik içinde olduğu.
Tabii burada Erdoğan Arkadaşımıza haksızlık etmiş olmamak için şunu belirtelim. Bu yaklaşım ve görüşler sadece Erdoğan’ın değil, Türk sosyalistlerinin ve hatta dünya sosyalistlerinin yüzde doksan dokuzunun görüşleridir. Biz sadece Erdoğan Aydın’ı bir örnek olarak seçtik.
Onu seçmemizin nedeni ise meşrebimiz. Bizim meşrebimiz de, yakınlarımıza ve arkadaşlarımıza karşı gaddar, bize uzak olanlara ve düşmanlarımıza karşı anlayışlı ve toleranslı olmak olarak özetlenebilir.
Demir Küçükaydın
25 Mayıs 2006 Perşembe
*

Marks  Niçin ve Nasıl Bir Milliyetçiydi?


Kendini sosyalist ve demokrat olarak niteleyenlerin çoğu, milliyetçiliği olumsuz bir “şey” olarak görürler ve kendilerinin de milliyetçi olmadıklarını düşünürler.
Ne var ki, bütün bu kendilerinin milliyetçi olmadığını düşünenlerin bilmediği, anlamadığı ve kolay kolay da anlayamayacağı gerçek şudur ki, bu milliyetçi olmadığını düşünen sosyalist ve demokratların hepsi milliyetçidir.
Sanılanın aksine, milliyetçi olmamak çok zordur.
İnsan milliyetçi olmadığını, hatta milliyetçiliğin düşmanı olduğunu düşünürken bile, milliyetçiliğin ne olduğunu bilmiyorsa, tam da bunu bilmediği için milliyetçi olur.
Bunun da çok basit iki nedeni vardır.
1)     Milliyetçiliğin ne olduğunu bilmemek, nötral bir durum değildir; miliyetçiliğin ne olduğun bilmeyenler otomatik olarak milliyetçidirler.
2)     Milliyetçiler milliyetçiliğin ne olduğunu, dolayısıyla da kendilerinin milliyetçi olduğunu anlayamazlar.[3]
Bugün yeryüzünde milliyetçiliğe düşman veya karşı olduğunu düşünenlerin hepsi de milliyetçidir, çünkü milliyetçiliğin ne olduğunu bilmezler.
Komedi olan şudur ki, tam da milliyetçi oldukları için milliyetçiliğin ne olduğunu bilemezler.
Ve trajedi olan şudur ki, milliyetçiliğin ne olduğunu bilmedikleri için de kendi öznel yargılarına rağmen milliyetçilidirler, hem de genellikle en gericisinden.
Bu durumdan çıkabilmek gerçekten çok zordur[4].
Neden ve Nasıl?
Bu yazılarda tam da bunu açıklamaya çalışacağız.
Ama geçici olarak şöyle bir imge, belki bu zorluğun çapı hakkında bir fikir edinmeyi sağlayabilir: Bir insanın bir kuyunun dibinde olduğunu, ama bir kuyunun dibinde olduğunu bilmeden, bir kuyuya düşmemek için hep önüne baktığını varsayalım. Bu insan kuyuya düşmemek için yere baktığı sürece, bir kuyuda olduğunu kavrayamaz. İşte kendilerinin milliyetçi olmadığını düşünen, hatta milliyetçiliğin düşmanı olduklarını düşünen sosyalistlerin durumu budur. Milliyetçi oldukları için milliyetçi olduklarını göremezler.
Ama imgeler yetmez, bu durumu kavramlarla da açıklamayı deneyelim, hem de bizzat Marks örneği üzerinden. Çünkü Marksizmin bu zorluğu aşabilmesi için 150 yıl gerekti[5].
Eğer Marks’ın neden ve nasıl bir milliyetçi olduğu gösterilirse, belki kendilerine Marksist ve Sosyalist diyenlerin de bir parça olsun yukarı bakmaları ve kuyunun ağzını görmeleri, yani aslında birer milliyetçi olduklarını görmeleri sağlanabilir.
Bilindiği gibi bugün dünyadaki Marksistler, sosyalistler hatta demokratlar, milliyetçi olmadıklarını ifade ederken, bunun en özlü ifadelerinden biri olarak Marks’ın “Başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olamaz[6]  sözünü zikrederler.
Bu yazıda, Marks’ın bu veciz sözünün nasıl olup da milliyetçiliği, hem de gerici bir milliyetçiliği savunduğunu ve ifade ettiğini göstereceğiz.
Ama bunun için önce Marks’tan ve bu sözden biraz uzaklaşalım[7]. Oku ileri fırlatmak için yayı gerelim; ileri sıçramak için geriye gidip hız alalım.
*
Milliyetçi olmadığını düşünenler neden milliyetçidirler?
Çünkü bu milliyetçi olmadığını düşünenler, milliyetçiliğe karşı olduklarını söyleyenler, milliyetçilerin milliyetçilik anlayışına sahiptirler.
Bu anlayışa göre milliyetçilik, başka milletlerin varlığını veya bu milletlerin haklarını inkar etmek, onları baskı altına almaktır
Somutlarsak, bu anlayışa göre, örneğin bugü Türkiye’de Kürtlerin varlığını ve ayrılma hakkını inkar ediyorsanız veya inkar etmiyorsanız bile örneğin Kürtçe eğitim ve Kürtçe konuşma gibi haklarını reddediyorsanız milliyetçisinizdir.
Yine bu anlayışa göre, örneğin, Kürtlerin diyelim ki anadilde eğitim haklarını, bölgesel özyönetim haklarını hatta ayrılma haklarını tanıyorsanız milliyetçi değilsinizdir.
Türkiye’deki sosyalistlerin büyük bölümü, pratikte değilse bile ilke düzeyinde, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımakta, bu ilkeye bağlı olarak da Kürtlerin ayrılma hakkını da savunmaktadırlar veya öyle yaptıklarını düşünürler. (Bunu kendi kabul ettikleri ilkeler çerçevesinde ne kadar yaptıkları ayrı bir konu.) Dolayısıyla da enternasyonalist olduklarını ama milliyetçi olmadıklarını düşünürler.
Üzerinde hiç düşünülmemiş bu kabul aslında baştan aşağı yanlıştır.
Çünkü bu kabul, milliyetçi olmadığını düşünen milliyetçilerin milliyetçilik tanımıdır.
Bunu basit bir akıl yürütmeyle bile görmek mümkündür.
Örneğin Kürtlerin anadilde eğitim hakkını veya ayrılma hakkını sözde değil fiilen de kabul etmek ve savunmak, bırakalım milliyetçi olmamayı gerektirmek bir yana, Türk milliyetçisi olmakla bile çelişmez.
Milliyetçilik, başka milletlerin haklarını reddetmek veya onları baskı altına almak olarak değil de bir milletin çıkarlarını savunmak olarak tanımlandığında bu apaçık ortaya çıkar.
Çünkü pekala Kürtlerin haklarını tanıyarak da Tük milletinin çıkarlarını savunulabilir.
Kürtler ayrıldığı veya kendi iradeleleriyle özgürce Türklerle aynı devlet içinde birleştiği takdirde Türklerin daha özgür, daha demokrat ve daha müreffeh bir yaşam sahibi olabileceği düşünülebilir, ki bu gerçekten de isabetli bir düşüncedir[8].
Böyle bir akıl yürütmeyle  tam da Türk milletinin çıkarlarını savunmak için, Kürtlerin haklarını savunabilirsiniz.
Bu akıl yürütmeden hemen çıkarsanabileceği gibi, Türkiye’nin milliyetçi olmadıklarını düşünen ve buna içtenlikle inanan bütün demokrat ve sosyalistleri aslında birer Türk Milliyetçisidirler.
Çünkü sosyalistler, Kürtlerin ana dilde eğitim hakkını veya ayrılma hakkını, dünyanın en “Enternasyonalist”, en “Marksist”, en “Devrimci” veya en “Demokrat” gerekçeleriyle de savunsalar da, somut sonuçları itibariyle ve pratik olarak, akıllı ve uzak görüşlü bir Türk milliyetçisinin savunabileceklerinden farklı bir şeyi savunmuş olmazlar.
Birisi, enternasyonalist gerekçelerle de olsa fiilen, nesnel olarak sonuçları itibariyle Türk milletinin daha müreffeh, daha demokratik ve özgür yaşamasını savunmuş ve sağlamış; diğeri Türk milletinin çıkarına yönelik  gerekçelerle olsa da nesnel olarak ve sonuçları itibariyle örneğin Kürtlerin özgürlüğünü, baskıdan kurtulmasını, ayrı devlet kurma hakkını, yani Enternasyonalizm veya Marksizm veya devrimcilik adına savunulmuş olanları savunmuş olur.
O halde, genel olarak “ulusal sorun”da veya daha somut olarak “Kürt Sorunu”nda, Türkiye’deki “Devrimci”, “Demokrat” ve/veya “Enternasyonalist”lerin savunduğu her şey, pek ala bir Türk Milliyetçisi olarak da savunulabilir.
Dikkat edilirse, burada milliyetçiliğin tanımları farklıdır, biz bir ulusun çıkarlarını genel olarak savunmayı milliyetçilik olarak tanımlarken, bir ulusun çıkarlarını akıllıca ve uzun vadeli olarak savunanlar veya milliyetçi olmadığını düşünen enternasyonalistler, Marksistler, milliyetçilikten başka ulusları baskı altına almayı ve onların haklarını inkar etmeyi anlamaktadırlar.
Demek ki, milliyetçiliği başka bir ulusun haklarını ve eşitliğini reddetmek olarak tanımlamanın kendisi, bir ulusun çıkarlarını akıllı bir şekilde savunmanın veya “enternasyonalizmin” milliyetçilik tanımından başka bir şey değildir. Yani enternasyonalizmin ve akıllı milliyetçiliğin milliyetçilik tanımları özdeştir. Diğer bir ifadeyle, Enternasyonalistler, akıllı ve uzun vadeli düşünen milliyetçilerle aynı milliyetçilik tanımını paylaşırlar.
O halde milliyetçiliğin karşıtı olduğu, enternasyonalizm olduğu söylenen şey, akıllı ve uzun vadeli olarak bir ulusun çıkarlarını savunmaktan, yani milliyetçilikten başka bir şey değildir.
Kendilerinin milliyetçi değil, enternasyonalist olduklarını söyleyenler, başka ulusları ezmeye karşı olduklarını söyleyenler, farkına varmadan aynı zamanda akıllı bir milliyetçi olduklarını söylemiş olurlar.
En başta söylediğimize  tekrar dönersek: o milliyetçi olmadığını düşünenlerin aslında milliyetçiler olduklarını, ama milliyetçiliğin milliyetçilik tanımıyla milliyetçiliği tanımladıkları için milliyetçi olmadıklarını düşündüklerini söylemiştik.
Bu örneklerle ne demek istediğimiz daha somut ve iyi olarak anlaşılmış olsa gerektir.
Burada Marks’ın sözüne gelirsek: “Başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağı” ilkesi, enternasyonalizmin olduğu gibi aynı zamanda akıllı bir milliyetçiliğin; bir ulusun çıkarlarını daha akıllı ve uzun vadeli olarak savunmanın ilkesidir.
Sonuç, Marks’ın sözü, milliyetçilerin milliyetçilik tanımını kabul eder ve çıkarsamasını öyle yapar.
Ergo: Marks bir milliyetçidir.

*
Burada küçük bir hatırlatma yapalım.
Biz tam da bu gerçekten hareketle, yani enternasyonalist veya marksist veya milliyetçi olmadığı düşünülen gerekçelerle savunulan her şeyin milliyetçi gerekçelerle savunulabileceği gerçeğinden hareketle ve bizzat bunu gösterebilmek için, bir zamanlar “Bir Türk milliyetçisi olarak” yazılar yazıyorduk. O yazılarda en enternasyonalistlerden daha radikal pozisyonları bir Türk milliyetçisi olarak savunuyorduk.
Hem de bunları, 2000’li yılların başlarında, herkesin Kürt hareketinin ve Öcalan’ın bittiğini düşündüğü; Kürtlerin, PKK’nın ve Öcalan’ın yanında görünmekten korktuğu; bizzat Kürtlerin ve PKK’nın bile çok ciddi bir demoralizasyon yaşadığı bir dönemde, Avrupa’da çıkan Özgür Politika’ya yazdığımız ilk yazılarda yapıyorduk.
Böyle yapmamızın nedeni tam da yukarıdaki açıklamaların dayandığı mantıktı.
“Bir Türk Milliyetçisi” olarak yazarak, sosyalistlere, enternasyonalistlere, aslında sosyalizm, demokrasi ve enternasyonalizm adına savundukları her şeyin bir Türk milliyetçisi olarak da savunulabileceğini göstermeye ve onları milletler ve milliyetçilik üzerine düşündürmeye çalışıyorduk.
Ancak, bu yapmaya çalıştığımız hiçbir zaman anlaşılamadı. Milliyetçiler milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamazlar ilkesi burada da yürürlülüğünü sürdürüyordu.
O dönemde yazdığımız yazıların bir derlemesi olan “On Yıl Öncesinden Bugünkü Gelişme ve Tartışmalara İlişkin Yazılar” başlıklı kitap şuradan indirilebilir:
Doğrudan PDF dosyası olarak adresi şöyle:
*
Yukarıda, “Başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olamaz” sözünün aslında milliyetçi bir ilkeyi savunduğunu gösterdik.
Şimdi bir adım daha atalım, Marks’a ve ortaya koyduğumuz ulus teorisini yok sayan, okumamakta ısrar eden Marksistlere daha ağır bir ithamda bulunalım.
Başka ulusların varlığını inkar etmeden, başka ulusları ezmeden ve onlar üzerinde tahakküm kurmadan da bir ulusun çıkarlarının savunulabileceği anlayışı, sadece milliyetçi bir anlayış değildir, aslında gerici milliyetçi bir anlayıştır.
Neden ve nasıl?
Bunu anlayabilmek için önce “Gerici Milliyetçilik” dediğimiz şeyin ne olduğunu tanımlayalım.
Aslında bizim görüşümüze göre, milliyetçiliğin kendisi kategorik olarak her biçimiyle gericiliktir. Ama bizim milliyetçilik tanımımıza henüz gelmediğimizden şimdilik bunu bir yana bırakıyoruz. Burada, piyasada yaygın, eleştirdiklerimiz ve muhataplarımızca kabul edilebilir kavramlar içinde konuşuyoruz.
İşte bu genel gericilik içinde nispeten daha demokratik olarak tanımlanabilecek milliyetçilikler de vardır. Bu bağlamda bir açıklama yapalım.
Sık sık gazetelerde ya da politika ve sosyoloji kitaplarında “Alman usulü kültüre, tarihe vs.” dayanan millet anlayışı ile “Fransız usulü” bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlanan millet anlayışının ve kuruluşlarının olduğundan söz edilir[9].
Bu farklı olduğu söylenen millet anlayışları yani milliyetçilikler, aslında sadece nötral bir farklılık şeklinde ifade edilemeyecek, çok temelden, birbirine zıt bir farklılığa karşılık düşerler. Biri daha demokratik, diğeri daha gerici bir millet ve milliyetçilik anlayışını ifade eder.
Diyelim ki, milletlerin tarihte derin kökleri olan, aynı soydan ve dilden gelen insanlardan oluştuğuna dair bir millet ve milliyetçilik anlayışına sahipsiniz. Bu milleti de böyle tanımlamaya yol açar, ama böyle bir millet ve milliyetçilik, otomatikman diğer soydan, dilden, dinden, tarihten olduğu düşünülenleri dışlama ve baskı altına alma sonucunu doğurur. Bu tür gerici bir ulusun ve ulusçuluğun tipik örneği Alman ve Türk milletleri ve milliyetçilikleridir.
Ama  ulusu bir toprak parçasında yaşayanlarla ve ortak demokratik ideallerle tanımlayan; dil, din, soy vs. körü olan, ulusu bunlarla tanımlamayan, hatta bunlarla tanımlamaya karşı tanımlayan, bunlara hiçbir politik anlam vermeyen  bir  milliyetçilik ve milletler de vardır. Bunlar milleti dile, soya, dine vs. göre tanımlanmadıklarından, kimseyi dilinden, soyundan, dininden dolayı baskı altına almazlar. Devlet veya ulus, tıpkı gerçekten laik bir ülkedeki devletin dinler karşısında tarafsız ve dinsel farklılıklara kör olması gibi, dil, soy, ırk, tarih vs. farklılıkları karşısında da tarafsız ve kör olur. Bu tür uluslara ve ulusçuluğa örnek olarak Amerikan ve İsviçre ulusları ve ulusçulukları gösterilebilir.
O halde, bir ulusu, dile, dine, tarihe, soya, ırka vs. göre tanımlayan; ulusların böyle birimler olduğunu söyleyen uluslar ve ulusçuluklar, tanımı gereği gerici, demokratik olmayan bir ulus ve ulusçuluk anlayışını yansıtırlar. Biz bu nedenle bu tür ulus anlayışına dayanan ulusçuluğa “gerici ulusçuluk” diyoruz.
Ulusu ve ulusçuluğu böyle tanımlamayı reddeden, böyle dile, dine, soya, ırka göre tanımlamaya karşı tanımlayan ulusçuluklara ise “demokratik ulusçuluk” diyoruz.
Tekrar edelim, bu iki biçim de tarihsel olarak bir karşı devrimi ifade ederler ve her ikisi de gericiliktir; ama gerici milliyetçilik, bir karşı devrim içinde karşı devrimdir; katmerli gericiliktir.
Özetle “gerici ulusçuluk” derken, ulusu bir dil, din, tarih, soy, etni, “ırk” vs. veya bunların bir kombinasyonuyla tanımlayan ulusçuluğu anlıyoruz. Ulusu bunlarla tanımlamayı reddeden, belli bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlayan ulusçuluğa da “demokratik ulusçuluk” diyoruz.
*
Şimdi bu iki farklı ulusçuluğun ilişkisine bakalım.
Bu iki ulusçuluk sadece farklı değildir, birbirine zıttır ve bir arada bulunamazlar.
Nasıl hem Allaha hem de Putlara tapılamaz ise, biri diğerini dışlar ise, demokratik ulusçuluk ile gerici ulusçuluk bir arada bulunamaz, biri diğerini dışlar. Puta tapıldığı an Allah’a tapmanın ortadan kalkması gibi, bir ulus bir dille, bir dinle, bir tarihle vs. tanımlandığı an demokratik, yani bunlarla tanımlanmaya karşı tanımlanmış olma niteliğini yitirir. Bu nedenle bu iki farklı ulusçuluğun olduğu yerde bu farklı ulusçuluklar arasında bir savaş kaçınılmazdır.
Bunun en tipik kanıtı ve örneği, ABD’deki meşhur iç savaştır.
Bu iç savaş, ekonominin ve sınıfların kavramlarıyla açıklanabileceği gibi[10], üstyapının kavramlarıyla da aynı şekilde açıklanabilir.
Güney eyaletleri, ırka dayanan ve ulusu beyazlarla tanımlayan bir ulusçuluğu savunuyordu. Kuzeydekiler ise, ulusun böyle tanımlanmasını reddediyordu. Kuzey ve Güney savaşı, iki farklı ulusun değil; iki farklı ulusçuluğun ve ulus anlayışının savaşıydı: demokratik ulus ve ulusçulukla gerici ulus ve ulusçuluğun.
Amerika’yı Amerika yapan da, gerici ulusçuluğa karşı demokratik ulusçuluğun kazandığı zaferdir[11].
*
İki gerici ulus ve ulusçuluk, ortak çıkarlar varsa ve konjonktür uygunsa bir arada aynı devlet içinde bulunabilir. Ama biri demokratik biri gerici iki ulus ve ulusçuluk bir arada ve aynı devlet içinde bulunamaz.
Yani örneğin bugün Türkiye’de milleti hem Türklük veya Kürtlükle tanımlamaya karşı tanımlayıp, hem de Türklük veya Kürtlükle tanımlayamazsınız, tıpkı hem Allah’a hem putlara tapamayacağınız gibi. Biri varsa diğeri olamaz.
Ama biri Türklükle, diğeri Kürtlükle tanımlanmış iki ulus, ayrı ayrı karar verip aynı devlet çatısı altında birleşebilirler. Ama böyle bir devlet veya ulusta da ulusu Türklükle veya Kürtlükle tanımlamaya karşı bir ulus var olamaz. Tıpkı putlara tapanın aynı zamanda Allah’a tapamayacağı gibi. Bu ikisinden birinin var ve egemen olması diğerinin yok olmasıyla sonuçlanır.
Tekrar edelim, demokratik ve gerici ulusçuluk bir arada bulunamazlar. Ama iki gerici ulus ve ulusçuluk bir arada bulunabilir. Yani ulusu bir dille tanımlayan Kürtler ve Türkler diyelim, aynı devlet içinde bir arada yaşamaya karar verebilirler. Bu uzlaşmayı güçlerin durumuna göre yapabilirler. Ama dikkat edilsin burada birleşenler, kendini dille tanımlamış iki gerici ulus ve ulusçuluktur. Birleştikleri gibi ayrılabilirler de.
Demokratik bir ulus ile gerici bir ulusun ve ulusçuluğun farkını şöyle somut olarak anlatabiliriz.
Gerici ulusçuluğa göre tanımlanmış iki ulusun aynı devlet içinde yaşadıkları bir durumda, okullarda Kürtler Kürtçe derslerde Kürt Tarihi, Türkler Türkçe derslerde Türk Tarihi okur. Türkçe ve Kürtçe, bu uluslarda linguistik, nötral değil, politik kavramlar ve dillerdir.
Ama demokratik bir ulusçuluğa göre şekillenmiş bir ulusta, herkesin istediği dili ana dil olarak seçme ve ana dilinde eğitim hakkı olur. Ortak bir haberleşme diline gerek olup olmadığına veya bunun ne olacağına o demokratik ulusun yurttaşları demokratik olarak karar verebilirler. Ve örneğin İngilizce’yi böyle bir dil olarak seçebilirler. Dilin hiçbir politik anlamı olmadığından, o ulus İngilizce’yi ortak konuşma dili olarak seçtiği için İingiliz ulusu olmaz. Yani dillerin, dolayısıyla Türkçe ve Kürtçe’nın politik bir anlamı yoktur, sadece linguistik, politika dışı bir anlamı vardır. Yani Türkçe Türkçe değildir, Kürtçe Kürtçe değildir. İkisi de birer dildirler.
Ama daha da ötesi var. Demokratik bir ulusçuluğa göre kurulmuş demokratik bir ulusta, herkes kendi ana dilinde, aynı tarihi, yani Kürt ve Türk uluslarının tarihini değil; ulusların tarihi olmadığını anlatan, ulusların tarihi olduğu fikrinin gerici ulusçuluğun bir yalanı olduğuna dair demokratik bir ulusçuluğun anlayışını yaratan tarihi okurlar.
Demokratik ulusçuluk ile gerici ulusçuluk arasındaki uzlaşmazlık çok açıktır.  Hem ulusların tarihi olmadığını (yani Kürt ve Türk tarihi diye bir şey olmadığını, bunların uydurma olduğunu) okutup hem de ulusların tarihini, yani Kürt ve Türk tarihini okutamazsınız. Bu ikisi birbiriyle çelişir.
Elbette demokratik bir ulusta ve ulusçulukta, fikir ve örgütlenme özgürlüğü mutlak olduğundan, okulun dışında insanlar, Türkler veya Kürtler olarak bir araya gelebilirler, Kürtlerin ve Türklerin tarihleri üzerine yayınlar yapabilirler vs.. Ama bunların hiçbir politik anlamı olmaz.
Bu tıpkı, okullardaki derslerde Darwin yasalarını, DNA’ları, Fosilleri vs. öğrenip okuldaki dersten çıktıktan sonra Cami’de , Kilisede veya Havra’da İnsan’ı Allah’ın çamurdan yarattığını ve cennetten kovduğunu öğrenmek ve öğretmek gibidir. Demokratik bir ulusçuluk, insanların bu hakkını da garanti eder. Ama bütün bunların politik bir anlamı olmaz. Tıpkı Fenerbahçeli ve Beşiktaşlıların birlikler kurması gibi bir anlamdan fazlasına sahip olmaz bütün bunlar.
Evet demokratik bir ulus ve ulusçulukla gerici bir ulus ve ulusçuluk bir arada var olamaz ama iki gerici ulus ve ulusçuluk bir arada olabilir. Yine okul örneğine dönersek, Pekala Türk okullarında Türk Tarihi, Kürt okullarında Kürt tarihi okunabilir. Tabii konjonktür, bir arada yaşamayı zorluyorsa ve çıkarlar ortaksa birlik olabilir ve sürebilir ama bu tür birlikler ilk krizde bölünmeyle ve gerici ulusların ve ulusçulukların karşılıklı savaşlarıyla son bulur. Balkanlar ve Rusya bunun en açık örneğidir.
Şimdi, Selahattin Demirtaş veya Abdullah Öcalan “biz” derken Kürtleri kastettiği sürece, henüz demokratik ulusçu değiller gerici ulusçulardır. Türk aydınları, sosyalistleri, enternasyonalistleri veya komünistleri, var olan Türklükle tanımlanmış ulusa ve devlete karşı, her hangi bir dille, dinle, soyla, tanımlamayı reddeden bir ulus ve devleti savunmadıkları sürece, Kürtlerin haklarını istedikleri kadar savunsınlar ve kabul etsinler, gerici ulusçulardır.
Yani bugün Türkiye’deki tartışmalar aslında iki gerici ulusçuluk arasında olmaktadır. İki gerici ulusçuluk nasıl birlikte ayrılmadan yaşayacaklarını tartışmaktadırlar. Kürtler “Ben de senin eşitin olayım, Devletin adının Türkiye olmasını, resmi Dilin Türkçe olmasını sorun yapmıyorum” demekte Türkler henüz bunu hazmetmeye hazır olmadığını ifade etmekte ve bunun sonunda bölünmeye yol açacağını söylemektedirler.
Ancak, aynı gerici ilkeye göre bir araya gelmiş iki ulus, ilk zorlukta, çıkar ortaklığı kalktığında uzun vadede bölünürler.  Ve bu ayrılma da muhtemelen, Çek ve Slovakların, İsveç ve Norveçlilerin ayrılığı gibi uygarca da değil, gazetalarin üçüncü sayfalarından da görüleceği gibi çok da kanlı olur.
Ama kanlı veya kansız, bu bölünme aynı gerici ulusçuluğa dayanan iki gerici ulusun bölünmesi olur. Bu bölünme insanlığa ve o ulusları oluşturan insanlara hiçbir şey kazandırmaz, ikisi de gericiliğin batağında boğulur.
Ama Türkiye ve Kürdistan’da ulusu Kürtlükle veya Türklükle tanımlamayı reddeden demokratik ulusçuluk ve uluslarla; ulusu Türklük ve Kürtlükle tanımlayan ulus ve ulusçuluklar arasında, tıpkı Amerika’daki iç savaş gibi bir bölünme ve savaş olursa, demokratik ulus ve ulusçuluk yenilse bile, insanlara daha kurtarıcı bir mesaj bırakmış, geleceğin başarılarının tohumunu atmış olur.
Gerçi şimdilik Avrupa Birliği perspektifi ve Kürtlerin, Türklerle birlikte Orta Doğu’dan çıkıp Avrupa’ya katılma hedefi bir Kürt ve Türk ayrılığı ve savaşını uzak bir ihtimal olarak gösteriyorsa da, uzun vadede bir alt üstlük, bir kriz ve bu perspektifin yitirilmesi durumunda Yugoslavya’daki gibi bir savaş kaçınılmazdır.
Yani Türkiye’deki en ciddi Demokratik Hareket olan Kürt hareketi bile aslında gerici bir ulus ve ulusçuluk anlayışından kopmuş değildir. İşin ilginci bu hareket tıpkı sosyalistler gibi, milliyetçi olmadığını düşünmekte ve milliyetçiliğe karşı olduğunu da iddia etmektedir[12].
Bir de karşı tarafa, Türk tarafında ulusçu olmadığını düşünenlere bakalım.
Her hangi bir liberal yazarı alın bakın, şöyle satırlar göreceksinizdir. “Avrupa ya da globalleşme artık ulus devletle bir arada yaşayamıyor. Ulus devletin sonu geliyor. Avrupa Birliği ulus devlete son veriyor.
 Bu gibi satırlarda ifade edilen ulus ve ulusçuluk anlayışı, tam da ulusların bir dil, din, tarih, soya dayandığı anlayışıdır. Yani bir dile, dine, tarihe, dayanmayan bir ulusun veya ulusçuluğun artık ulus veya ulusçuluk olmadığını düşünmektedir. Ama ulusu ve ulusçuluğu böyle tanımlamanın kendisi tamı tamına gerici bir ulusçuluktur: yani ulusları tarihe, dile, soya vs. dayanan birlikler olarak anlamaktadır
Görüldüğü gibi, aslında Türkiye’de bırakalım ulusçu olmamayı bir yana, henüz demokratik bir ulus ve ulusçuluk anlayışı bile yok. Ve gerek entelektüel, gerek politik hayata, Marksistinden liberaline, beyaz Türkünden Kürdüne kadar, bütünüyle gerici bir ulus ve ulusçuluk anlayışı egemendir.
Zaten eğer demokratik bir ulus ve ulusçuluk anlayışı olsaydı, ulusçuluk olmayanı şimdilik bir kenara bırakıyoruz,  şimdi Kürt ve Türk uluslarının ve ulusçuluğunun tarihleriyle alay eden, onun saçmalıklarını ve yalanlarını ortaya çıkarmış zengin bir literatür bulunur, en azından aydınlar ulusların tarihleri olduğu anlayışıyla alay eder bir durumda olurdu.
Böyle bir entelektüel egemenlik uzun vadede, demokratik ulusçu, politik ve sosyal bir harekete temel olur; Kürt ve Türk ulusçularıyla demokratik ulusçular arasında gerçek bir mücadelenin temelleri atılmış olurdu.
O zaman diyelim ki aydınlar veya demokrat veya sosyalist olduğunu düşünenler, “Biz” derken Türkleri veya Kürtleri değil Kendini politik olarak Türklük veyla Kürtlükle tanımlayanlara karşı olanları kastederdi.
Çünkü, demokratik bir ulusçuluğu içselleştirmiş birinin “biz”i, Türkleri veya Kürtleri değil, Demokratik Ulusçuları içerir, yani ulusu Kürt veya Türklük ile tanımlamayı reddedenleri; “Biz”i Türk ya da Kürt ulusu olanlar, onun için “öteki”dir, kendisiyle savaşılacak bir düşmandır.
*
Buraya kadar söylenenleri toparlarsak, bir Türk ulusçusu, pekala Türk ulusunun çıkarlarına daha uygun olacağı için, Kürtlerin üzerindeki baskıya karşı çıkabilir  ve örneğin Kürterin ayrılma hakkını ve kendi özgür iradeleriyle birleşme hakkını savunabilir.
Böyle yapmakla, ulusçu olmaktan çıkmayacağı gibi, bunun için gerici bir ulusçuluk anlayışını terk etmesi gerekmez. Aslında Türk ulusu olarak Kürt ulusunun haklarını tanımak, kabullenmek veya savunmak gerici bir ulusçuluğu akıllıca savunmaktan başka bir şey değildir.
Bunun en somut örneği de bizzat Kürt Ulusul hareketidir. Kürt hareketinin durumu tamı tamına böyledir. Kürt ulusu ve ulusal hareketi, Türk ulusunun varlığını reddetmemektedir. Hatta Türklerin ayrılma hakkını savunduğu bile söylenebilir. Yani Türklerin kendi özgür iradeleriyle Kürtlerle birleşmesinden yanadır aslında bu günkü Kürt ulusçuluğu.Yani başka ulusların varlığını inkar ve onları baskı altına alma yoktur bu ulusçulukta. Ama ulusu bir dille, bir tarihle tanımladığı için gerici bir ulusçuluktur.
Ulusların tarihi olmadığı, demokratik bir ulus olmak için, ulusun tarihle, dille, dinle, soyla tanımlanmasını reddetmek gerektiği anlayışının burada yeri yoktur.
Ama birbirlerini tanıyan ve birlikte bir devlet içinde olabilen her iki ulus ve ulusçuluk da ulusların böyle tanımlanmasını reddeden demokratik ulusçuluk karşısında birer diktatörlüktür ve demokratik bir ulusun varlığını tanımazlar ve tanıyamazlar. Çünkü tanıdıkları an kendileri yok olurlar.
Burada denklemi tersinden, eşitliğin diğer tarafından formüle edersek, Demokratik bir ulus veya ulusçuluk da, ulusu Kürtlük veya Türklükle tanımlamayı reddeder. Ulusu böyle tanımlamayı reddetmekle tanımlar. Demokratik bir ulus veya ulusçuluk da gerici ulus veya ulusçuluk karşısında bir diktatörlüktür.
O halde bu formülü şöyle de ifade edebiliriz: Demokratik bir ulus veya ulusçuluk, ulusu bir dille, bir dinle, bir tarihle vs. tanımlayan ulusları ve ulusçulukları ezmek zorundadır. Aksi takdirde kendisi onlar tarafından ezilir.
O halde, “gerici ulus ilkesine göre tanımlanmış ulusları ve ulusçuları ezmeyen bir ulus özgür olamaz” sonucuna ulaşırız.
Görüldüğü gibi, demokratik bir ulusçuluğun geçerli olması için, Marks’ın formülünün tam tersi doğrudur.
Toparlarsak, “başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” sözü, gizli bir varsayım olarak, ulusların tarihe, dile vs. dayandığı şeklindeki gerici ulusçuluğun ulus anlayışına dayanır ve ancak böyle bir varsayım üzerinden formüle edilebilir.
Demokratik bir ulus ve ulusçuluk açısından böyle bir formül mümkün değildir.
Çünkü demokratik bir ulus veya ulusçuluk açısından bu denklem ancak söyle ifade edilebilir: “Ancak dile, dine, tarihe göre tanımlanmış ulusları ve ulusçuluğu ezen bir ulus özgür olabilir.”
Görüldüğü gibi, Marks’ın enternasyonalizmin en özlü ifadesi veya ulusçuluğun panzehiri olarak ifade edilen formülü aslında hem milliyetçi bir formüldür hem de gerici milliyetçiliğin millet anlayışına dayanan bir formüldür.
*
Yukarıda Abdullah Öcalan veya Selahattin Demirtaş’tan gerici ulusçuluğun sınırları içindeler diye söz ederken onların bir demokratik ulusçuluğa kapalı olduğunu söylemek istemiyoruz. Aslında onlar gerici bir ulusçuluğun kavramları içinde gerici bir ulusçuluğa karşı çıkmaya çalışıyorlar. Abdullah Öcalan örneğin birçok yerde örnek olarak Amerikan ve İsviçre uluslarını örnek gösterir. Sık sık “Anayasal Vatandaşlıktan” veya “Türkiye Ulusundan” söz ederler.
Diğer yandan Marks da, bir yandan böyle milliyetçi ve aynı zamanda gerici milliyetçiliğe dayanan formülasyonlar yapar ama aynı zamanda Kuzey’in Güney’e karşı savaşını destekler. Bu çelişkiler aynen bütün Engels, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı gibi büyük Marksistlerde görülebilir.
Zaten sorun buradadır, bu çelişkili bir durumdur. Birbiriyle uzlaşamayan iki anlayış, iki farklı ulusçuluk bir aradadır. Bir arada olasının nedeni de ulusların ve ulusçuluğun ne olduğunun bilinmemesidir. Ulusların ve ulusçuluğun ne olduğu bilinmediği an genellikle gerici ulusçuluğun ulus anlayışı egemen olur, politik olarak buna karşı olunsa bile.
Marksizm egemen ve yaygın biçimiyle bu çelişkiyi, demokratik ulusçuluk ve uluslara karşı savaş yönünde aşamadı; aksine gerici ulusçuluk anlayışı demokratik ulusçuluğa dayanan programları Stalinizmin yükselişiyle birlikte tasfiye etti. Bırakalım uluslara karşı savaşı bir yana, en gerici ulusçuluk Marksizm biçiminde ortaya çıktı.
Elbette zındık Marksizm, devrimci ve eleştirel ruhu yaşatan ve resmi marksizmlerce lanetlenip, koğuşturulan, susuşa boğulan Marksizm, Demokratik milliyetçiliği de eleştirip aşarak uluslara karşı mücadeleye de ulaştı ama bütün bunlar bilinmez kaldı ve kalıyor.
Peki Kürt Özgürlük hareketinin evrimi nasıl olacak?
Kürt hareketi bu çelişik durumdan demokratik bir ulusçuluğa doğru mu evrilecek yoksa gerici ulusçuluk anlayışı, demokratik ulusçuluğun ögelerini iyice bastırıp yok mu edecek?
Şu an verili koşullar çok olumsuz sinyaller veriyor. Şimdilik bunu başarabilecek kavramsal araçları yok. Dünyada böyle bir entelektüel bir birikim ve iklim yok. Bizim bu yöndeki çabalarımız hiçbir yankı bulmuyor hem Türk sosyalistlerinin hem de gerici Kürt milliyetçilerinin suskunluk ve düşmanlık duvarına çarpıyor.
Kürt Özgürlük Hareketi, şimdilik gerici bir ulusçuluğa dayanarak şekillenmiş bir biçim içinde ulusa demokratik ögeleri doldurarak bunu aşmaya çalışıyorlar. Abdullah Öcalan’ın kitaplarının özü budur. O Kürt ulusuna Demokratik geleneklere dayanan bir tarih yazmaya ve yaratmaya çalışıyor. Ama en demokratik ögelerle de doldursa, yazdığı tarih gerici ulus anlayışının dayandığı bir tarih olmaktan çıkmaz. Şimdilik bu demokratik içeriğin gerici biçimi parçalayacağı yönünde bir ize pek rastlanmıyor. Gelişmeler aksi yönde.
Türkiye’nin sosyalistleri bir mucize olup demokratik ulusçular haline dönüşseler Kürt özgürlük hareketinin önemli bir bölümü de aynı yolu izleyebilir. Ne var ki, Türklerdeki çürüme, Türk sosyalistlerini de iyice sardığı için, Kürt özgürlük hareketinin böyle bir dönüşüm geçirmesini destekleyici değil engelleyici bir işlev görüyorlar.
Kürt hareketi el yordamıyla bir şeyler bulmaya, Kürt hareketi olmaktan çıkmaya çalışıyor.
*
Marks’ın öğretisi zorunlu bir koşul veya sonuç olarak ulusçuluğu veya gerici ulusçuluğu içermiyordu. Bunlar onda geçmişin kalıntıları, öğretiyi mantık sonuçlarına götürememenin, yeterince olgunlaşmamanın sonuçları olarak vardılar.
Tıpkı Hegel’in sistemi ve yöntemi arasında olduğu gibi çelişkili bir yan, Marksizm’de de, onun altyapı ve üstyapıya ilişkin kavramları ve teorileri arasında vardı.
Bu nedenle Marks, Altyapının kavramlarıyla Kuzey’i destekler ve iki farklı ulusçuluğun bir arada bulunamayacağını zımnen ifade ederken; aynı Marks, üstyapının kavramlarıyla bununla çelişen ve gerici bir milliyetçiliğe dayanan ve onu savunan formülasyonlar yapmaktaydı.
Egemen Marksizm tıpkı diğer Hegelciler gibi bunun gerici yanını aldı ve geliştirdi, bugün dünyada egemen olan görüş budur.
Ama Tıpkı Marks ve Engels’in Hegel’in yöntemini alırkan yaptığı gibi, onun devrimci ve eleştirel yanını alıp geliştirenler ve o gerici sistemi atanlar da olabilirdi ve olmuştur.
Biz tam da bunu yapmaya çalıştık ve kanımızca yaptık. Bunu yaparken, Marksizm’e yabancı olan kavramları atmamız, ya da kimi kavramların Marksizmle bir arada bulunamayacağını göstermemiz yetti.
Bu yazıda bunun küçük bir örneğini vermeye çalıştık.
Bugün Türkiye’de ihtiyaç olan şey kendine sosyalist diyen gerici milliyetçiler değil; şurada anlatılan türden demokratik bir milliyetçiliği savunabilecek radikal demokratlardır.
Demokratik veya değil, milliyetçi olmamak ve milliyetçiliğe karşı olmak ise, milletlere karşı olmakla mümkün olur.
Milletler politik olanı ulusal olanla tanımlamış topluluklardır.
Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, politik olanın ulusal olanla tanımlanmasına karşı olmadan; yani en demokratik biçimiyle bile olsa milletlere; dolayısıyla devletlere, sınırlara karşı savaşmadan ve bu savaşı en başa almadan milliyetçi olmaktan kimse kurtulamaz.
Zaten uluslar ortadan kaldırılmadan, bırakalım sınıf farklılıklarını bir yana, insanlığın yok olma tehlikesi ortadan kaldırılamaz.
O halde, bu sonuçları politik olarak şöyle ifade edebiliriz:
Türkiye’de acil olarak, demokratik bir ulusçuluğu savunacak radikal demokratlara ihtiyaç vardır.
Dünyada, uluslara karşı İnsan’lık bayrağını açacak İnsanlara ihtiyaç vardır.
Sosyalizm değildir insanlığın acil gündemi.
Sosyalist olduğunu düşünenler, Türkiye’de Radikal Demokrat, dünyada da İnsan olmalıdırlar.
Bugün Türkiye’de sorun, Liberaller ve Ulusalcılar karşısında sosyalistlerin birliği değil; gerici ulusçulara ve uluslara karşı demokratik bir ulusçuluğun propagandası ve örgütlenmesidir.
Bugün dünyada sorun, ulusal devletler içinde işçilerin kapitalistlere karşı mücadelesi değil; İnsanların, yani politik olanın ulusal olanla çakışmasını reddedip buna savaş açanların; Türk, Alman, Fransız, Amerikan vs. uluslarına karşı dünya çapında bir hareketinin yaratılmasıdır.
Bunun için de Marks’tan başlamak, Marksizmi ulusçuluktan arındırmak gerekiyor.
Çünkü Marksizm ulusçuluğun ne olduğunu çözemediği için fiilen ulusçu olmuştur.
Demir Küçükaydın
02 Ocak 2011 Pazar




[1] (Bakınız: “Murat Belge, “Biz”, “Toplum”, Ulus ve Marksizmhttp://www.koxuz.biz/index.php?option=com_content&task=view&id=717&Itemid=360 )
[2] Tersinden Kemalizm’de geçerayak şöye demiştik:
“Örneğin, Kıvılcımlı, “Dinin Türk Toplumuna Etkileri” diye kitap yazar. Kitabın konusu yüzlerce yıl önceki Şamanizm, İslamiyet gibi dinler olmasına rağmen ve o zamanlar bu gün anladığımız anlamda Türk diye bir şey olmamasına rağmen, bu Türk deyişi, bütünüyle ulusçuluğun yarattığı tarihin bir ürünü olmasına rağmen, bunu olduğu gibi kabul ederek, “Türk Toplumu”ndan söz etmekte hiçbir sorun görmez.
Devrimci dönemin ulusçuluğu bir tarihe gereksinim duymuyordu. İlk ulusun, Amerika’nın bir tarihe ihtiyacı yoktu bir ulus olmak için, bir etniğe, bir dile vs. ihtiyacı olmadığı gibi.
Fransız devrimi, Fransız ulusunun köklerini Frank krallığının tarihinde değil devrimde ve devrim günlerinde buluyordu. Ulus, tarihe karşı olarak ortaya çıkmıştı.
Ama gerici dönemin etniye, dile, soya, kana dayanan ulusçuluğu, tarihi de ulusların tarihi haline getirmiştir. Ve işte, Kıvılcımlı gibi bir Marksist bile, niyeti ne olursa olsun, hatta Türk derken, ilkel sosyalizmi, Komünü kastetsin, tarihe bu gerici ulusçuluğun yarattığı tarihin kavramlarıyla bakmakta, o tarihte bir yanda “din” bir yanda “Türkler” görmektedir. Yani uluslar ve onların tarih boyunca farklı dinleri türünde bir tarih tasavvurunu farkına varmadan savunmaktadır.
Halbuki, din var ise, bu ister Şamanizm ister İslam olsun, ulus yoktu. Ulus varsa din yoktu. Yani “din” ve “Türk Toplumu” bir arada ayrı şeyler, karşılıklı ilişki içindeki şeyler olamazdı. Çünkü “Türk Toplumu”nun kendisi bir dindi. “Dinin Türk Toplumuna Etkisi”, “dinin dine etkisi” veya “modern topumun din dediğinin, modern toplumun dinine etkisi” anlamına gelebilirdi. Elbette bu da önemli bir inceleme konusudur ama onun ele aldığı bu değildi ve bunu anlayamıyordu.
Hasılı modern toplumun dininin bir teorisinin olmaması, onun kapitalizm öncesi toplumun dininin ne olduğunu anlamasını da engelliyor ve bu kanaldan Marksizm, burjuva ideolojisi tarafından teslim alınıyor; modern toplumun dinin en gerici biçimlerinin bir savunucusuna dönüşüyor ve tüm yaratıcılığını yitiriyordu.
Beşikçi’nin “din bir inançtır” sözlerine hiçbir Marksist’ten itiraz gelmemesinin nedeni de buydu. Çünkü onlar da aslında Beşikçi’nin savunduğunu, modern toplumun dininin gerici bir biçimini savunuyorlardı.
Kıvılcımlı bunun trajik sonuçlarından sadece biriydi.”
[3] Aslında bu ikinci önerme de matematiksel olarak birinci önermenin bir başka formülasyonu olarak görülebilir. Bu bir ilişkinin ifadesidir. Birinde bilginin veya bilgisizliğin sonucu olarak milliyetçilik; diğerinde ise milliyetçiliğin sonucu olarak bilgi veya bilgisizlik biçiminde formüle edilmektedir.
[4] Marksizmin kaderini belirleyen de bu zorluk olmuştur bir bakıma. Tarihsel maddeciliğin (Marksizmin) tarihi, bir bakıma bu zorluğun aşılmasının, ama aşmak için girilen çıkmaz sokakların ve aynı zamanda kavramlarda sağlanan derinleşmelerin tarihidir.
[5]Marksizmin Marksist Eleştirisi” adlı kitabımızın özellikle “Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı” bölümünde daha önce ayrıntısıyla bunu göstermiştik. Kitap şu adresten indirilebilir veya sipariş edilebilir:
[6] Bu sözün bir çok farklı çeviri versiyonları vardır. “Başka bir halkı ezen bir halk özgür olamaz” veya “Başka bir ulusu ezen bir ulus, kendi tutsaklık zincirini kendisi hazırlar” gibi. Hepsinde kastedilen ulustur ve ana fikir aynıdır.
[7] Elbette Marks, öznel niyetleri bakımından milliyetçi değildi ve hatta milliyetçiliğin düşmanıydı. Ama kendi öznel niyetine ve değerlendirmesine rağmen, milliyetçiliğe karşı olduğu düşünülen bu sözlerle nasıl nesnel olarak milliyetçilik hem de gericisinden bir milliyetçilik yaptığını ve onu savunduğunu göreceğiz. Dolayısıyla bugün yeryüzünü doldurmuş marksistlerin, sosyalistlerin ve hatta demokratların da.
[8] Zeten Marks’ın sözü de tamı tamına bu anlama gelmektedir.
[9] Fransız milliyetçiliği olarak tanımlanan da aslında bir gerici restorasyondan geçmiş bir milliyetçiliktir. Birinci ve İkinci Paris Komanlerinin milliyetçiliği demokratik bir milliyetçiliğe denk düşer. Ama konuyu dağıtmamak için bu “Ayrıntı”ları geçiyoruz.
[10] 1. Enternasyonal tarafından A. Lincoln'ün yeniden başkan seçilmesi dolayısıyla yollanan, Marx'ın kaleme aldığı metinde İç Savaş tam da ekonomi ve sınıfların kavramlarıyla ele alınmaktadır.
"Efendim;
Büyük çoğunlukla yeniden seçilmenizden dolayı Amerikan halkını kutlarız. İlk seçilmenizin ihtiyatlı parolası köleci iktidara direnme olduysa, yeniden seçilmenizin muzaffer savaş narası Köleciliğe Ölüm' dür.
Muazzam Amerikan mücadelesinin başlamasıyla birlikte, Avrupa işçileri içgüdüsel olarak, yıldızlı bayrağın kendi . sınıflarının kaderini taşıdığını hissettiler.
Topraklar uğruna girişilen ve korkunç destanı başlatan yarışma, muazzam bakir toprakların göçmenin emeğine karılık mı, yoksa kölecinin serserisine fahişelik mi edeceğini belirlemek için değil miydi?"
Marks’ın sözleri her ne kadar bugün Kızılderililerin el koyulan topraklarını “bakir” olarak tanımlarken Avrupa merkezli ve ilerlemeci, “emeğe karılık” derken bugün seksist denebilecek, zamanını yansıtan ifadeler içeriyorsa da, parolası,  üstyapının kavramlarıya “Gerici ulusçuluğa ölüm” diye de ifade edilebilir.

[11] Ne var ki, Amerika haricinde her yerde, demokratik ulusçuluk yenildi ya da hiç ortaya çıkmadı veya bir politik ve sosyal hareket oluşturacak bir güce ulaşmadı.
Dikkat edilirse, bu tür gerici ulusçuluğun 1848 devrimlerinden sonra tüm dünyada yayıldığı ve Marksizm düşüncesiyle bu ulusçuluğun aynı zamanda ortaya çıktığı da görülür.
Burjuvazinin iyice gericileşmesi, gerici ulusçuluğun yükselişiyle atbaşı gider. Buna karşılık sosyalist hareket ve işçi hareketi, 1848den 1920’lere kadar, bir ölçüde demokratik bir ulusçuluğu çok net olmayan bir biçimde savunmuştur. 1920’lerden sonra ise, güçsüz olduğundan veya güçlü olduğunda da tecrit olup bürokratik çarpılmaya uğradığından veya bürokratik çarpıklıklar nedeniyle demokratik gelenekleri unuttuğundan, işçi ve sosyalist hareket bile demokratik bir ulusçuluğu savunamaz.
Bu durumda egemeni ve ezileniyle, burjuvazisi ve işçisiyle, gerici ulus ve ulusçuluk anlayışı bu güne kadar adeta rakipsiz bir egemenlik kurmuştur. Amerakan İç Savaşından sonraki savaşlar, demokratik ve gerici uluslar ve ulusçuluklar arasında değil, gerici ulusçuluklar arasında olmuştur.
İşte bizler böyle bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla ulus derken, hep gerici ulusçuluğun ulus anlayışı ve kavramıyla düşünen gerici ulusçularız. Bütün tartışmalar gerici ulusçuluğun ulus anlayışıyla olmaktadır. Henüz kimse açıktan ve cepheden demokratik bir ulusçuluğu savunmuyor.
[12] Örneğin “Demokratik Toplum Kongresi” sözcüsü ve hazırlayıcılarından Cemal Coşkun 27.12.2010 tarihli Günlük’te şunları diyor:
Ulus devletin felaketten başka bir şey getirmediği ortada. Ki; devletin tarih sahnesinde yer aldığı 5 bin yıllık devletçi zihniyetin kadının köleleştirilmesiyle başlayan süreçte bir dizi felaketi günümüze kadar getirdi. Şimdi ulus devleti inceleyen, eleştiren ve ona karşı mücadele eden bir oluşumun kalkıp da yeni bir ulus devlet oluşturmaya çalıştığını söylemek, iyi niyetli bir yaklaşım değil. Ulus devletin getirdiği felaketleri gören bir oluşum, yeni bir ulus devleti nasıl getirir? Bundan dolayı zaten, kapitalistlerin ulus devletlere yaklaşımından ders çıkarılarak bağımsız Kürt devletinden vazgeçildi ve Demokratik Özerklik dendi. Bu da yalnız Kürtler için değil, demokratikleşme ihtiyacı olan her ülkenin faydalanması noktasında kamuoyuyla paylaşıldı. Bu örgütlenme modeli ulus devletin panzehirini yaratmıştır.

Hiç yorum yok:

Süreyya Erdem’in Ardından - İnanılmaz Rastlantılar ve İki Resmin Hikayesi

Facebook verilerimizi toplayıp Big Data olarak kullanıyor ama en azından dostlarla haberleşme ve onları uzaktan da olsun izleme ve hatır...