3 Mart 2026 Salı

Savaşın Mantığı

Söze habercilik ve tarafsızlık sıfatlarının ardına saklanıp, Siyonist-Nazi rejiminin, Amerikan Emperyalizminin egemenliğinin nesnel destekçiliğini yapmayan, objektif bir haberciliğin haksızlıklar karşısında tavırsız kalmak olmadığının, objektif olmanın objektivist olmak olmadığının, somut örneğini sunan, Fehim Taştekin’in 28 Şubat tarihli, “İran’a karşı savaş! ABD ve İsrail cehennemin kapılarını açtı! Tutmayacak senaryolar…” videosunda yer alan şu sözleri aktararak başlamak istiyorum.

““Son olarak şunu söylemek istiyorum.

Deniliyor ki: “İran rejimi çok gaddar. Niye bu saldırıları eleştiriyorsunuz? Yıkılsın gitsin bu rejim. Fırsat bu fırsat.”

Demokrasi Amerikan bombalarıyla gelmiyor. Hiçbir yere gelmedi. En azından bizim şu kısa ömrümüzde gördüğümüz yaşadığımız tonlarca şey var.

Küresel haydutluğun argümanlarını satmak bizim işimizde değil. Bu bizi demokrat da yapmaz. Emperyalist çarkın nasıl döndüğünü görmekle alakalı bir şey. Ya sağlam bir duruşunuz olur ya da kullanışlı aparat olursunuz.

İran'da rejimin kendi halkına karşı günahlarını Amerikan-Siyonist bombardımanın gölgesinde konuşmanın bir anlamı yok. Bu gayrimeşru savaşı meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Normal koşullarda zaten eleştiriler yapılabilir. Yapıyoruz. Kimse aptal değil açıkçası. Herkes durumu görüyor.

Bugün gündem son derece basit: Pedofili bataklığındaki Epstein rejimi ile soykırımcı rejimin sadece İran'a değil bütün bölgeye dayattığı bir savaştan söz ediyoruz. Kaba yalanlarla yürütülen ve başlatılan ve yürütülen bir savaş.

Amerika'nın hegemonyasını kabul edenlere bakıyorsunuz “makul devlet”, “makul rejim”, reddedenler “terör devleti”, “terör rejimi”.

Yok böyle bir şey.” (Vurgular benim)

(Fehim Taştekin, “İran’a karşı savaş! ABD ve İsrail cehennemin kapılarını açtı! Tutmayacak senaryolar…https://youtu.be/p7XTu0pTFFM?si=p1dMAI2OwdVkz53I )

*

Ben ise bir gazeteci değilim ve gazeteci olarak yazmıyorum, bir Devrimciyim, bir Marksist’im, ABD ve İsrail hegemonyasına karşı kendi var oluşu için direnirken, aslında aynı zamanda bütün küresel güney için de, bütün alttakiler için de direnen İran’ın yanında yer alan bir insan olarak yazıyorum.

Ama tarafımın ezilenlerden yana olması, gerçekleri tahrif etmem anlamına gelmez. Aksine ezilenleri kandırmamak, onlara gerçeği elimizden geldiğince göstermektir. Çünkü “gerçek devrimcidir”. Eğer bir devrimci gerçeği değiştirmek gereğini duyuyorsa, devrimcilikten uzaklaşmış, sistemin bir parçası olmuş demektir.

Bu nedenle savaşa karşı tavır konusunda sayın Taştekin’in gerçeği en özünden ifade eden sözlerine bir şey eklemek gereğini duymuyorum. Benim yazabileceğim her şeyi birkaç cümlede en veciz şekilde ifade etmiş bulunuyor.

*

Bu yazıda eldeki verilere ve şimdiye kadarki gelişmelere dayanarak savaşın nasıl bir evrim geçirebileceğine ilişkin bazı çıkarsamalar yapmaya çalışacağız.

Elbette, “Savaşın ilk kurbanı hakikat” olduğundan neyin gerçek neyin psikolojik savaş, propaganda savaşı olduğunu bilemeyeceğimizden, ancak çok belli olgulara dayanarak, birtakım çıkarsamalarda bulunacağız.

Ama bunlar, “savaşın kendi mantığı”ndan hareketle çıkarsamalar olacaktır.

Savaşın mantığı” tıpkı aksiyomatik bir sistem gibi, binlerce yıllık savaşlardan çıkmış birtakım önermelere dayanır.

Savaşın kendi mantığı olduğu” önermesinin kendisi de bizzat bu savaşlardan çıkmış bir aksiyomatik önerme sayılabilir.

*

Savaşta ilk kurban hakikattir” ama modern iletişim çağında böyledir.

Ama eski çağlarda, yani Modern kapitalizme gelinceye kadar, savaş sonuçlanıncaya kadar savaş alanının dışında kalanların savaş üzerinde bir etkisi olmazdı. Çünküo zamanlar savaş geniş kitleler bir nesne olmaktan başka bir anlamı taşımadığı için ve de o zamanlar haberleşmenin bugünkü gibi bir anlamı ve olanağı bulunmadığı için, o savaşlarda ilk kurban, muhtemelen savaş hazırlıklarının dayandığı planlar, strateji ve taktiklerdi.

Bunu da Moltke’ye atfedilen şu sözler veciz biçimde ifade eder: “Hiçbir plan, düşmanla ilk temas anından sağ çıkamaz.”

*

Ama bu önerme bile, sınıfının genel ve uzun vadeli çıkarlarını savunan politikacıların belirlediği hedefler için, iyi kötü savaşı tanıyan, ciddi bir eğitimden geçmiş, kurmaylar tarafından hazırlanmış, bir plana göre başlatılan ve yürüyen savaşlar içindir.

Bu savaş öyle değil.

Gerek Trump gerek Netanyahu, bir modern sınıfın bile değil, Amerika’daki Hristiyan ve İsrail’deki Yahudi Siyonizminin gözlükleriyle dünyaya bakan fraksiyonların, elitlerin vurdum duymazlığı karşısında işçilerin tepkilerini gerici popülist akımlarda kendilerine yedek güç yapan Finans-Kapital’in gözlükleriyle, hatta Trump ve Natenyahu gibi kendi geleceklerini kurtarmanın derdine düşmüş hiçbir değer tanımayan hayvandan bile daha kötü varlıkların gözlükleriyle hedeflerini belirliyorlar ve savaşı başlatıyorlar.

Bunlar burjuva uygarlığının doğuş ve yükseliş çağında dayandığını iddia ettiği veya en azından usulen de olsa öyleymiş gibi yapmaya çalıştığı bir dönemin ortaya çıkardığı politikacılar değiller, bunlar Finans-Kapital çağının, ölüm sayılarını ilginç bir film gibi izlerken, alttaki banta geçen borsada fiyatları islemenin son derece sırnadan ve normal bir şey olduğu bir dünyanın politikacıları.

Ama burjuva uygarlığının başka bir talihsizliği daha var.

Sovyetler Birliği çökmeden önce, Stalinist bir karşı devrime uğramış olmasına rağmen, o Stalinist biçimde bile, en azından insanların eşitliği gibi, paranın herşe oymlarığı gibi, insan hayatının insanlar için bir şey yapmakla anlam kazanabileceği gibi görüşler savunulurdu. Bunlar adeta dokunulmaz tabulardı. Bu çıpaya dayanarak veya bu gibi bazı burjuva aydınlanmasından çıkmış ilkeleri kerteriz alarak sosyalistler politikalarını belirler ve onların bakısı altında burjuva politikacıları bile en azından usulen öyle görünmeye çalışırlardı.

Sosyalist ideallerin, ki bunlar savunulması sosyalistlere kaldığı için sosyalist sanılan, aslında özü itibariyle burjuva toplumunun doğuş çağının idealleriydi, (gerçek sosyalist idealler bugünkü gibi gerçekten gelişmiş ve yayılmış bir toplumun sorunlarına, yabancılaşmaya, ilişkilerin metalaşmasına, uluslara, devletlere karşı bambaşka bir amaçlar bütünü demektir. Aslında geniş kitleler, ister özele çekilişleriyle, ister dine yönelişleriyle, ister gettolara gönüllü kapanışlarıyla ister yalnızlıklarıyla ve insani ilişkilerin sıcaklığını sadece cinsellikte aramalarıyla ve her seferinde yeni bir yıkılış yaşamalarıyla vs. bu gerçek sosyalist programa ayaklarıyla her an her saniye oy vermektedirler, hayatın her yerinden sosyalizm fışkırmaktadır ama ne bunları gösterecek, bu kendiliğinden tepkileri bir programla buluşturabilecek, bu programı bayrağına yazabilecek ve örgütlü bir harekete dönüştürebilecek ve de dünyayı değiştirebilecek, ne sosyalist kaldı ne de bu gelenekleri ve gerçek sosyalizmin ne olduğunu bilenler kaldı.) sosyalistlerin bu yok oluşu, burjuva politikasını bile tersine seleksiyondan korur, nispeten daha akıllı burjuvaların, sınıflarının genel ve uzun vadeli çıkarlarını savunana politikacıların öne çıkmasını sağlardı.

Bu ortamda burjuvazinin veya burjuva devletlerinin çıkarlarını “Atlantik’ten Urallara kadar bir tek Avrupa” diyen De Gaulle’ler veya Brandt gibi detant (yumuşama) politikası ile gidip NAZİ rejiminin kurbanları önünde diz çökebilen birileri çıkabiliyordu.

Sosyalistler, burjuva uygarlığının tersine seleksiyonunu yavaşlatan veya engelleyen bir işlev görebiliyordu.

Bu işlev, canlıar alemindeki Predatorların (Yırtıcılar) işlevine benzetilebilir. Yırtıcılar avlarının en zayıf ve güçsüzlerini avlayarak, aslında avlarının soyunun yozlaşmasını engellemiş de olurlar. Bir bakıma kendi işlerini zorlaştırırlar. Komünistler ve sosyalistler düşmanı oldukları burjuvazi karşısında nesnel olarak böyle bir işlev de görüyorlardı. Burjuvazinin içinden daha akıllı düşmanların ön çıkmasına, daha genel ve uzun vadeli düşünen politikacıların ortaya çıkmasına hizmet ediyorlardı.

Ama bugün burjuva dünyası ve politikası, en hasta ve dar kafalı politikacıların, cücelerin eline düşmüşse, bunda sosyalist hareketin ve politikanın yokluğunun yeri çok büyüktür. Bir tersine seleksiyona geçerlidir artık. Dolayısıyla artık sadece soysuzlaşmış cüceler ortalığı kaplamakta, bunlarım da en soysuzlaşmış ve en cüce olanları öne çıkmaktadır.

“Kendi pisliklerinde boğulsunlar denebilir”. Bu olgular elbet bütün çöküşteki uygarlıkların tipik belirtileridir.

Ama ortada korkunç bir başka gerçek var: Atom silahları. Yeryüzündeki insan denen canlı türünün varlığına birkaç kez son verebilecek silahlar.

Ve bu cüceler, bu soysuzlar, muazzam merkezileşmiş devletlerin başına geçiyorlar ve her türlü denetimden uzak olarak korkunç güçleri ele alıyorlar.

Adeta tanrının gücüyle donanmış hiçbir değer yargısı bulunmayan çılgınların eline düşmüş oluyor insanlığın varlık ve yokluk sorunu.

Arkadi Strugatski & Boris Strugatski’nin bir romanından uyarlanmış bir film vardı bir zamanlar ““Hard to Be a God” (Tanrı Olmanın Zorlukları) isimli. Orada bir çılgın eline müthiş güçlü, gelecekten gelmiş bir silahı ele geçirir. Bir çocuğun atom bombalarını ateşleyecek düğmelerle oynaması gibi silahı oraya buraya yöneltip ateşler.

O filmin sonunda uzaydan gelişmeleri izleyen, gelişmiş bir uygarlığın var olduğu başka bir gezegenden gelmiş insanlar, dayanamayıp, herkesi uyutup oraya tarihsel gidişi düzeltmeye gelmiş elemanlarını ve o silahı alarak geldikleri yere geri dönerler.

Ama maalesef evrende veya uzayda, insanları Atom silahlarına sahip, Trump, Natenyahu gibilerden kurtaracak ve dünyayı gözleyen, insanlar yok. Tanrı ise çoktan öldü.

Artık her şey, nesli tükenmek üzere olan, binlerce yıllık sınıflı toplumlarda tecrübelerden süzülmüş uygarlık dinlerinin değerlerini ve modern toplumun aydınlanma ve sosyalist hareketin eşitlikçi ve demokratik değerlerini savunan insanların cılız omuzlarına binmiş bulunuyor.

O halde, klasik ölçülerle bakamayız bu savaşın başlamasına ve gidişine. Burada herhangi bir biçimiyle aklı ve mantığı değil, hiçbir değere inanmayan, sadece kendi çıkarını ve varlığını korumak üzerinden hareket edenlerin, aklını ve mantığını göz önüne almak gerekiyor.

Bu nedenle “savaşın kendi mantığı vardır” önermesi bile bu mantıksızlık çağında geçerli olmaktan çıkmıştır. Ama işte yukarıda anlatmayı denediğimiz bu mantıksızlığın da bir mantığı vardır.

Savaşın kenhdi mantığı, mantıksızlığın bir mantığı olarak daha somut bir anlam kazanmaktadır.

*

Elbet her savaşın bir gerçek ve sosyolojik denebilecek nedeni vardır, bir de deklare edilmiş, açıklanmış bir nedeni ve de bir de bahanesi veya bahaneleri vardır.

Bir ara “emperyalizm artık demode bir kavramdır, hala bu kavramları mı kullanıyorsunuz?” (ki hala varlar) diyenler vardı. Bizim bir kanıt getirmemize gerek yok. Tekrar kölelerin gemilerle Afrika’dan nakledildiği sömürgecilik çağına geri dönmeyi öneren Trump’un yardımcıları var.

Bir zamanlar “artık faşizm tehlikesi yok” diyenler ortaya çıkmıştı (ki hala varlar) Natenyahu bütün dünyanın gözü önünde, Hitlere rahmet okutacak bir soykırım yaparken bunu destekleyen “Batılı değerler” var.

Elbet bu savaşın nedeni, Sovyetlerin çöküşü üzerine tek kalmış ABD emperyalizminin, tekrar toparlanmış Rusya, son kırk yılda bir milyara yakın insanı açlık ve yoksulluktan kurtarmış Çin ve onun bilim ve teknikteki yükselişi, bunları etrafında “Küresel Güney”in İran’dan Güney Afrika’ya ve Brezilya’ya keder orta sıklet ülkelerinin birleşmeye baylamasında kendi egemenliğini sürdürme ve pekiştirme hedefi vardır.

Ama o ABD, muazzam bir borç dağının üzerinde durmaktadır. Ve bu borçları ancak yeni borçlar alarak sürdürebilir. Bu borçlar ödenemez ve hizç bir zaman ödenmeyecek borçlardır.

Bunu ancak yeni tahviller çıkarıp satarak ve bunların karşılığında sadece kağıt ve mürekkep masrafından ibaret dolarlar basarak sürdürebilir. Bunun için de Petrolde Doların uluslararası ödeme aracı olması, dolayısıyla her ülkenin Dolar alması ve elinde bulundurması gerekir. Bu da ABD’ye dünyaya enflasyon ihraç ederek, ABD’deki düzeni sürdürmesi olanağını sağlar.

Ama gerek Küresel Güney’in tekrar toparlanması, gerek Çin ekonomisinin dünya tarihinde bir benzeri olmayan muazzam hızlı ve sürekli büyümesi doların giderek uluslararası bir ödeme aracı olmaktan çıkacağının dolayısıyla ABD’nhin adeta bir tür hiper enflasyona düşmesinin kaçınılmaz olması, bunun muhtemelen ABD’de pek ala çok sert sınıf savaşlarına, belki iç savaşlara yol açabilmesi ihtimali gibi süreçler ABD’yi var gücüyle henüz gücü varken Çin’i olası tüm müttefiklerinden tecrit ederek, bunun için de onları ezerek ve parçalayarak bu gidişi durdurmaya zorluyor.

Bunun için ilk elde, İran’ın birkaç parçaya bölünmesi veya kendilerinin her dediğine itaat edecek bir rejim değişikliği gerekiyor. Bu amaca ulaşılırsa, ikinci adım, Rusya’yı parçalama hedefini olası kılacaktır. Ondan sonra da sıra Çin’e gelecektir. Ayrıca İran ve Venezüella örnekleriyle diğer ülkelerin Çin ile ticaret ve iş yapmaları engellenmeye çalışılacaktır. Bunun için de dünya denizleri ABD korsanlığına açılmaktadır.

Ama bunun için, aynı zamanda Ortadoğu’da da İsrail’in egemen olması gerekmektedir. Ortadoğu sadece İnsan türünün Afrikadan çıkıp dünyaya yayıldığı bir ilk kapı olduğu için değil, sadece neolitik devrimin (Hayvan ve bitkilerin ilk ehlilileştirilmesi) ilk gerçekleştiği yer olduğu için değil, sadece ilk uygarlıkların (Yani ilk, yazı, para, ve devletin ortaya çıkışı) değil, sadece (aşiret bölünmelerine ve savaşlarına (Putlara, Totemlere) son vermek için onların totemlerini bir Zigurratta veya Panteonda veya Kabe’de veya Nemrut dağının tepesinde bir araya getirerek bir birleşmiş milletler benzeri Panteonu ilk kez keşfettiği için değil, sonra da insanları geniş ticaret yolları veya bu yolların emniyetini sağlayan imparatorluklar çerçevesinde iyi kötü eşit yurttaş kılan veya en azından bir hukuka bağlayan, Hristiyanlık ve İslam gibi) tek tanrılı dinlerin doğduğu yer olduğu için değil, hala üç kıtanın kesişim noktası olduğundan insanlığını kaderinin bağlı olduğu yerdir.

Evet, dünyanın ekonomik merkezi pasifik kıyılarına kaymış bulunuyor. Ama oradaki son hesaplaşma için önce çökertilmesi gereken yer Ortadoğu’dur. Orada ABD’nin egemenliğine boyun eğmeyen hiçbir gücün kalmaması gerekmektedir. İran’ın düşürülmesi, Orta Asya’nın kapılarını açmak, Çin’i kadaran kuşatmak ve Rusya’nın çökertilmesini sağlamak için ön şarttır.

Yani özetle bu savaş ABD’nin Sovyetlerin çöküşü üzerine ele geçirdiği dünyanın rakipsiz tek gücü olma, diğer deyişle Tek Kutuplu Dünya düzeninin sürdürülmesi ve pekiştirilmesi için bir savaştır. Bu çerçevede büyük savaşın bir muharebesi bile sayılabilir.

Bu nedenle, İran şu an kendi varlığı için savaşırken aynı zamanda bir bakıma İnsanlığın var olması için de savaşıyor. Çünkü, ABD’nin kazanacağı her savaş onun daha çok saldırganlaşmasına yol açmıştır ve açacaktır.

Bu nedenle, sosyolojik olarak, savaşın gerçek nedeni açısından, her insanın, insan olduğunu iddia edenin, İrah’ın yanında yer alması ve ABD’nin bu savaşta bir yenilgiye uğraması için mevzideki yerini alması gerekir.

Çünkü bir Marksist, bir sosyalist, bir devrimci bir savaştaki tavrını her şeyden önce o savaşın gerçek nedenlerine, yani o savaşın temelindeki sosyolojik nedenlere dayandırır. Bu nedenlerin temelinde de ekonomik ilişkiler vardır.

Örneğin birinci dünya savaşı patlak verdiğinde, neredeyse her ülkenin devrimci kararkterini yitirmiş partileri, ilk saldıran biz değildik veya karşı taraf yayılmacılık için bu savaşı başlattı gibi değerlendirmelerin ardına takılmışken, iki at arabasına sığacak kadar az sayıda kalmış Marksist, bu savaşınr hir iki tarafının da yayılmacı emperyalist olduğunu, bunun bir Pazar paylaşım savaşı olduğunu söyleyip, her ülkenin sosyalistlerinin esas görevinin kendi burjuva ve devletlerine karşı savaşmak olduğu çıkarsamasını yapmışlardı.

Elbet bugün en azından tek kutuplu ABD egemenliğindeki bir dünyaya karşı, çok kutuplu bir dünya, sosyalistlerin savunması gereken ilk hedeftir. Böyle bir dünya, ABD’nin fütursuzca egemenliğini sınırlar, ülkelere ve halklara daha geniş hareket alanları ve direniş gücü sağlar ve sosyalist harekete ve insanlığa zaman kazandırır.

Bu nedenle her sosyalist, her devrimci ABD, İsnail ve destekçisi batı ittifakı karşısında İran’ın ve Küresel Güney’in, Çok kutuplu dünya hedefinin yanında yer almalıdır.

İnsanlığın yaşaması buna bağlıdır

*

Bu savaşın sosyolojik temeli ABD’nin dünya egemenliğini koruma ve bnu tehdit edebilecek bir gücün ortaya çıkmasını engellemedir.

Gerçek neden budurn ama bunlar hiçbir zaman deklare edilmez. Ancak stratejlyer bu gibi hedefleri diplomatların, akademisyenlerin okudukları yayınlarda belirlerler ve sonra da bunlara göre doktrinler oluşturulup, savaş ve siyahlanma planları yaparlar.

Ama savaşların bir de bahanesi vardır. Deklare edilen bir bahane.

Bu bahane bu savaşta, İran’ın Nüklear silah yapabilecek kapasitede olmasıdır.

Buna ancak gülünür. İsrail, her türlü kontrolü reddeder ve en az 15 atom bombası olduğu herkesin bildiği bir sırken bu gerç ek sadece batı medyasının insanı kusturacak iki yüzlülüğünü gösterir.

Ayrıca Hamaney7i öldürerek aslında İran’ın belki de bundan sonra Nüklear silah yapmasının yolunu açtılar. Çünkü o otom bombasının dine iygin olmadığına ilişkin fetva vermişti.

Neyse bu bahane kısmını geçelim.

*

Gelelim, deklare edilmiş gerekçeye ve hedefe.

İran’daki halk ayaklanmasına destek ve hükümetin değiştirilmesi, yani İran’ın parçalanması veya parçalanmasa bile en azından Batı yanlısı bir hükümetin gelmesi.

Elbet bu deklare edilmiş hedef temelde büyük bir önem taşımaz. Ama bu gibi hedef belirlemeleri, Taktiği belirler, stratejiyi belirler. Bu da güçlerin yer alışını ve mücadele biçimlerini.

İşte savaşın mantığı tam bu noktada önem taşımaktadır.

Çünkü savaşın mantığı ABD ve İsrail’in seçtikleri yöntemler, strateji ve taktikerle bu kendi belirledikleri hedefe karşı çalışmaktadır. Ve bu çelixki onları ister istemez bir Atom silahını kullanma zorunda bırakacaktır.

Sorun tam da budur.

Şimdi bunun nasıl bir mantıkla işleyeceğini görelim.

*

İran’ın bu savaşta zafer kazanması için bir zafer kazanması, yani ABD ve İsrail güçlerini askeri olarak yenmesi gerekmemektedir.

İran’ın varlığını ve bu günkü politikasını sürdürmesi, yani bir politika ve rejim değişikliği olmaması, ABD ve İsrail’ni yenilgisi anlamına gelecektir.

Çünkü bunu sağlayamadan savaşa son vermeleri veya çekilmeleri nesnel olarak onların amaçlarına ulaşamadan savaşa son vermeleri yani yenilgiyi kabul etmeleri anlamına gelecektir.

Bu yenilgi bizzat onların egemenlik hedeflerine ulaşmalarını engelleyen tüm güçlerin daha geniş bir hareket alanı bulmalarını sağlayacaktır.

İşte sorun burada.

ABD ve İsrail, kendilerini bağladılar.

Bu bağlar onları ister istemez, sonunda Atom bombası kullanmaya itecektir savaşın mantığı ile.

(Arada başka gelişmeler olur ve durum değişebilir. Bu ayrı konu.)

*

Şimdi bu mantığın nasıl çalışacağını ele alalım.

Birincisi, savaşın hedefi ile o hedefe ulaşmak için seçilen araçların, mücadele biçimlerinin ve taktiklerin vs. birbirine uygun olması gerekir.

ABD ve İsrail ise, İran’ı bombalayarak bu hedefe ulaşamazlar.

Tarihte hiçbir savaş, karşı tarafı bombalayarak, bir rejim değişikliği sağlamamıştır.
Xaksine bombalamalar var olan rejimi güçlendirir ve ülkedeki tüm insanları en azından var oluş kaygısıyla bile devletin ve hükümetin yanında yer almaya zorlar.

Örneğin 1991’de Saddam’a karşı savaş, saddam’ın devlet cihazını parçalayamamış ve Saddam iktidarda kalabilmişti. Veya Hitler Sovyet’ler e saldırdığında, Sovyet halkının hemen isyan edip rejimi devireceğini bekliyordu. Aksine Sovyet halkı her türlü fedakarlığı yapar hale geldi.

Bernzeri tersinden Hitler Almanyası’nda yaşandı.

ABD ve batılı müttefikleri Dresden, Hamburg, Münih gibi şehirlerde sivil halka yönelik bombardımanlarla adeta bir atom bombası kadar büyük tahribata ve ölümlere yol açmalarına rağmen, bu bir çözülmeye değil, aksine Hitler’in rejiminin pekişmesine yol açtı.

ABD’nin kuzey vietnamı bombalamaları da hiçbir çözülme yaratmadı, aksine Vietnam halkının direnişini pekiştirdi.

Sonuç: havadan uçaklar veya roketlerle bombardımanlarla iyi kötü istikrarlı bir rejim, bombalayanlarla ittifak yapmaya n-hazınr belli güçler olsa bile bir rejim değişikliğina yol açamaz aksine var olan rejimi güçlendirir.

O halde ABD ve İsrail’in belirledikleri hedef ile seçtikleri savaş biçimi arasında kendi amacını baltalayan, hükümeti veya rejimi zayıflatmak bir yana güçlendiren bir ilişki bulunmaktadır.

Bu yöntem çok daha zayıf rejim ve hükümetlerde bile işe yaramamıştır.

Kaldı ki, İran kurumları olan, binlerce yıllık devlet geleneği olan bir ilkedir. Ayrıca çok büyük bir halk devrimi üzerinde ortaya çıkmış bir rejimdir.

Ayrıca devrimin ilk dönemlerinden beri sürekli ekonomik yaptırımlara uğrayan, devrimin hemen ertesinde, ABD’nin ve batılıların desteğiyle Saddam7ın savaş açıp devrimin ortaya çıkardığı hükümetin henüz yerleşmediği bir dönemde, Irak’ın saldırısıyla başlayan bir savaşı on yıla yakın sürdürmüş ve buradan başarıyla çıkmış bir tarihsel tecrübeye de sahiptir.

Ayrıca bütün bürokratik rejimlerde olduğu gibi bir yozlaşma olsa da hala seçilen organları ve seçimler vardır. Kadınların toplum hayatındaki yeri, en ön sıradadır. Batılı ülkelerdekinden bile daha çok kadın her türlü işte ön planda bulunmaktadır. Kadın haklarını başını açmakla özdeşleştiren bir kafanın anlayamayacağı bir gerçektir bu.

Ayrıca İran uzun tecrübelerle, desentralize bir biçimde bu savaşı sürdürecek şekilde yapılanmıştır.

Daha birçok faktör sayılabilir. Dolayısıyla bombaların İran’da bir rejim deişikliği sağlamak bir yana aksine rejimi ve İran halkının direncini güçlendireceği kesindir.

Vaürsayalım ki, ABD ve İsrail bombaların bütün yeraltı depolarını yok etti. İran göklerinde ABD ve İsrail uçakları rahatça geziyor ve istediği yere bomba atıyor. İran hiçbir yere füze yollayamıyor.

Bu durumda bile İran rejimi barış istemeyecektir.

Bu en olumsuz durumda bile, İran rejiminin teslim olmayı reddetmesi ve çizgisini sürdürmesi, ABD ve İsrail için kesin yenilgi anlamına gelir. Çünkü bundan sonra yapabilecekleri hiçbir şey yoktur.

İster istemez, o son derece masraflı, ayrıca kendilerini de tecrit edecek, bombardımana son vermek zorunda kalacaklardır.

Dikkat edelim, küçücük Gazze’de bile İsrail hala Hamas’a teslim olmayı kabul ettirebilmiş değildir. Hamas yaşıyor ve her fırsatta etkisiz de olsa vurmaya devam ediyor.

Özetle, bu en sötü durum bile ABD ve İsrail’in yenilgisi anlamına gelecekti. Çünkü deklare ettikleri ve savaşın sağlayacağını umdukları hedeflerine ulaşamamış olacaklardır.

Bu durumda bu yenilgiden kurtulmak için önlerinde iki yol kalır.

İran’ı işgal etmek.

Ancak bu pratik olarak olanaksızdır.

Çünkü en azından bir buçuk veya iki milyon askeri İran topraklarına çıkarmak gerekir. Bu ise, işgalcilere karşı bir halk savaşını başlatır.

Ayrıca İran, Rusya ve Çin’in ve diğerlerinin sadece lojistik desteğiyle bile bu işgale karşı uzun vadeli gerilla savaşıyla ikisini de yener.

Ama ABD zaten bugünkü politik durumda, zaten böyle bir karar çıkartamaz. İsrail’e gelince zaten onun böyle bir işe girişecek hiçbir gücü ve kaynağı da yoktur.

Bu durumda bir yenilgiden nasıl kurtulacaklardır?

Çünkü gerek Trump’un gerek Natenyahu’nun gelecekleri yenilgilerini zafer olarak satabilmelerinde olacaktır. Ama İran teslim olmadığı sürece bir zafer kazandıklarını ilan edemeyeceklerdir.

Bu savaşı kazanmalarının tek yolu vardır. İran’ı teslim olmaya zorlamak.

Bunun tarihte bir örneği var.

ABD’nin hiç gereği yokken, aslında Sovyetler’e göz dağı verebilmek için, İki Japon şehrini, Hiroşima ve Nagazaki’yi Atom bombasıyla yok etmesidir. Bu iki bomba Japon İmparatoru’nun teslim olmasıdır.

Kaldı ki İran bu koşulda bile pes etmeyebilir. Çünkü çok büyük bir ülkedir. Dünya kamuoyu böyle bir bombalamada büyük tepki gösterir. Bu da yine Trump ve Natenyahu’yu kurtarmaz.

Ama bunların önünde tek japonya örneği olduğundan bu yola baş vurabilirler.

Daha doğrusu, Trump atom silahını kullanma işini İsrail’e havale eder. Kendisi bununla ilgisizmiş gibi davranmayı dener.

Ancak kullansalar da, kullanmasalar da ne yarlarsa yapsınlar, Trup da Natenyahu da iktidarlarını kaybetmeye yazgılıdırlar.

Evet bu savaşın sonunda bir hükümet veya rejim değişikliği olacaktır ama İran’da değil, İsrail ve ABD’de.

Ama bütün bunlar İran’ın zaferi anlamına gelecektir.

Bu da insanlık için iyi haberdir.

*

Evet savaşın mantığı ya da savaşı başlatanların mantıksızlığının mantığı, onların kendi ayaklarına sıktığı sonucuna yol açmaktadır.

Ama bu İran açısından “en kötü durum senaryosu”dur.

*

Saldırganlar açısından durum daha da kötüdür.

Şöyle bir s öz vardır: “Amateurs talk about tactics, but professionals study logistics.” (Amatörler taktik üzerine konuşur, fakat profesyoneller lojistik çalışır.)

Bir savaş demek örneğin her askere üç öğen yemek, onlara giyecek, mermi, silah akışını sağlamak, onların kullandıkları araçların bakım, yedek parça, yakıt teknik eleman ihtiyaçlarını karşılamak ve bunları planlamak demektir. Yani lojistik demektir.

Sadece ABD’nin uçak gemisinin basınçla çalışan süper modern tuvaletlerinin bir aksamasının bile ne gibi sonuçlara yol açtığı görülüyor.

Kaldı ki, en temel bir sorun var. ABD ile İran arasında iki okyanus bulunuyor. Yani her şeyin binlerce kilometre öteden getirilmesi gerekiyor. Hele Amerikan stanratları ve yüksek tüketim düzeyi ve yaşam standartları göz önüne alındığında bu muazzam bir yüktür ve giderdir.

Ayrıca ABD’nin yolladığı gemiler, uçaklar, roketler, mermiyer en fazla bir aylık bir saldırıyı sürdürecek kadardır bütün Askeri uzlanların neredeyse oy birliğiyle bildirdiğine göre. Zaten güçlerin böyle bir savaşa hazır olmadığın söyleyen komutanı Trump görevden aldı.

Bu Trump ve Natenyahu’yu kısa zamanda kesin bir sonuç almaya, bunun için de tüm güçleriyle bombardımanı sürdürmeye zorlayacaktır ve zorlamaktadır.

Ancak bu bombardımanların istenen sonucu sağlamayacağını yukarıda gördük.

Yani bu savaşta İran’ın elinde cevap verecek hiçbir şey olmas a bile, Trump ve Natenyahu için zaman penceresi en fazla bir aydır, haydi iki aydır.

Sadece lojistik bakımdan da değil, aynı zamanda politik olarak da. Trump’un yeniden seçilmek için bir zafere ihtiyacı vardır. Bu işi yaz gelmeden bitirmek zorundadır. Natenyahu da zaten şimdiye kadar desteğini gariban Gazze’lileri öldürmekte sağladığı başarılarla sürdürebildi. Yani onun da kısa zamanda bir başarıya ihtiyacı var.

Ama bu kısa zaman pencersi bu başarıyı sağlamaz. Bu durumda ne yapacaklar?

İran’ı işgal edemezler. Pratik olarak şu an olanaksız.

 Olduğuna yukarıda değindik.

Tek çareleri kalıyor bu sefer zaman darlığında: Atom silahını kullanmak. Ve İran ‘ı teslim olmaya zorlamak.

Bunu da İsrail yapacaktır.

Ama bu silahı kullansa da kullanmasa da bu savaş sadece İsrail’deki Natenyahu rejiminin değil, İsrail devletinin sonu olacaktır.

Bir filistin devletinin eşit yurttaşları olarak kalmak isteyen Yahudiler elbette kalabilir ama Siyonistler ve siyonust devletin sonu gelecektir.

*

Görüldüğü gibi savaşın mantığı İsrail’in ve ABD’de Trump rejiminin sonunu ve buna bağlı olarak da Avrupa’daki hükümetlerin de sonunu haber veriyor.

Bunlar binlerce Filistinli ve İranlının canları bahasına da olsa, insanlık için hayırlı gelişmelerdir.

Onlar insanlığın yaşaması için canlarını verdiler.

*

Dileriz olayların gelişimi bu noktalara varmaz.

Ama İran’ın bırakalım teslim olmayı veya rejim değişikliğini veya hiçbir cevap verememeyi bir yana, ABD, İsrail ve müttefiklerine vurduğu darbeler, muhtemelen, ABD ve İsrail’i daha da erken bir atom silahı kullanmaya itecek gibi görünüyor.

Bu da sadece onların ömrünü kısaltacaktır.

Ama bütün kalbimle dilerim ki savaşın mantığına dayanan bu yazı ve öngörüler yanlış çıkar, Trump ve Natenyahu geri adım atıp, savaşa son verir ve geri çekilirler.

Hani ne diyorlar aklın kötümserliği kalbin iyimserliği.
Mantık kötümser sonuçlar öngörüyor, yürek iyimser sonuçlar umut ediyor.

3 Mart 2026 Salı

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

demirden-kapilar.blogspot.com

 

Hiç yorum yok: