Söze habercilik ve tarafsızlık sıfatlarının ardına saklanıp, Siyonist-Nazi rejiminin, Amerikan Emperyalizminin egemenliğinin nesnel destekçiliğini yapmayan, objektif bir haberciliğin haksızlıklar karşısında tavırsız kalmak olmadığının, objektif olmanın objektivist olmak olmadığının, somut örneğini sunan, Fehim Taştekin’in 28 Şubat tarihli, “İran’a karşı savaş! ABD ve İsrail cehennemin kapılarını açtı! Tutmayacak senaryolar…” videosunda yer alan şu sözleri aktararak başlamak istiyorum.
““Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Deniliyor ki: “İran rejimi çok gaddar. Niye bu
saldırıları eleştiriyorsunuz? Yıkılsın gitsin bu rejim. Fırsat bu fırsat.”
Demokrasi Amerikan bombalarıyla gelmiyor. Hiçbir yere
gelmedi. En azından bizim şu kısa ömrümüzde gördüğümüz yaşadığımız
tonlarca şey var.
Küresel haydutluğun argümanlarını satmak bizim işimizde değil. Bu bizi demokrat da yapmaz. Emperyalist çarkın nasıl döndüğünü görmekle alakalı bir şey. Ya sağlam bir duruşunuz olur ya da kullanışlı aparat olursunuz.
İran'da rejimin kendi halkına karşı günahlarını
Amerikan-Siyonist bombardımanın gölgesinde konuşmanın bir anlamı yok. Bu
gayrimeşru savaşı meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Normal koşullarda zaten eleştiriler yapılabilir.
Yapıyoruz. Kimse aptal değil açıkçası. Herkes durumu görüyor.
Bugün gündem son derece basit: Pedofili bataklığındaki
Epstein rejimi ile soykırımcı rejimin sadece İran'a değil bütün bölgeye
dayattığı bir savaştan söz ediyoruz. Kaba yalanlarla yürütülen ve başlatılan ve
yürütülen bir savaş.
Amerika'nın hegemonyasını kabul edenlere bakıyorsunuz
“makul devlet”, “makul rejim”, reddedenler “terör devleti”, “terör rejimi”.
Yok böyle bir şey.” (Vurgular benim)
(Fehim Taştekin, “İran’a karşı savaş!
ABD ve İsrail cehennemin kapılarını açtı! Tutmayacak senaryolar…” https://youtu.be/p7XTu0pTFFM?si=p1dMAI2OwdVkz53I
)
*
Ben ise bir gazeteci değilim ve gazeteci olarak yazmıyorum,
bir Devrimciyim, bir Marksist’im, ABD ve İsrail hegemonyasına karşı kendi var
oluşu için direnirken, aslında aynı zamanda bütün küresel güney için de, bütün
alttakiler için de direnen İran’ın yanında yer alan bir insan olarak yazıyorum.
Ama tarafımın ezilenlerden yana olması, gerçekleri tahrif
etmem anlamına gelmez. Aksine ezilenleri kandırmamak, onlara gerçeği elimizden
geldiğince göstermektir. Çünkü “gerçek devrimcidir”. Eğer bir devrimci
gerçeği değiştirmek gereğini duyuyorsa, devrimcilikten uzaklaşmış, sistemin bir
parçası olmuş demektir.
Bu nedenle savaşa karşı tavır konusunda sayın Taştekin’in gerçeği
en özünden ifade eden sözlerine bir şey eklemek gereğini duymuyorum. Benim
yazabileceğim her şeyi birkaç cümlede en veciz şekilde ifade etmiş bulunuyor.
*
Bu yazıda eldeki verilere ve şimdiye kadarki gelişmelere
dayanarak savaşın nasıl bir evrim geçirebileceğine ilişkin bazı çıkarsamalar
yapmaya çalışacağız.
Elbette, “Savaşın ilk kurbanı hakikat” olduğundan
neyin gerçek neyin psikolojik savaş, propaganda savaşı olduğunu
bilemeyeceğimizden, ancak çok belli olgulara dayanarak, birtakım çıkarsamalarda
bulunacağız.
Ama bunlar, “savaşın kendi mantığı”ndan hareketle
çıkarsamalar olacaktır.
“Savaşın mantığı” tıpkı aksiyomatik bir sistem gibi,
binlerce yıllık savaşlardan çıkmış birtakım önermelere dayanır.
“Savaşın kendi mantığı olduğu” önermesinin
kendisi de bizzat bu savaşlardan çıkmış bir aksiyomatik önerme sayılabilir.
*
“Savaşta ilk kurban hakikattir” ama modern iletişim
çağında böyledir.
Ama eski çağlarda, yani Modern kapitalizme gelinceye kadar,
savaş sonuçlanıncaya kadar savaş alanının dışında kalanların savaş üzerinde bir
etkisi olmazdı. Çünküo zamanlar savaş geniş kitleler bir nesne olmaktan başka
bir anlamı taşımadığı için ve de o zamanlar haberleşmenin bugünkü gibi bir
anlamı ve olanağı bulunmadığı için, o savaşlarda ilk kurban, muhtemelen savaş
hazırlıklarının dayandığı planlar, strateji ve taktiklerdi.
Bunu da Moltke’ye atfedilen şu sözler veciz biçimde ifade
eder: “Hiçbir plan, düşmanla ilk temas anından sağ çıkamaz.”
*
Ama bu önerme bile, sınıfının genel ve uzun vadeli
çıkarlarını savunan politikacıların belirlediği hedefler için, iyi kötü savaşı
tanıyan, ciddi bir eğitimden geçmiş, kurmaylar tarafından hazırlanmış, bir
plana göre başlatılan ve yürüyen savaşlar içindir.
Bu savaş öyle değil.
Gerek Trump gerek Netanyahu, bir modern sınıfın bile değil,
Amerika’daki Hristiyan ve İsrail’deki Yahudi Siyonizminin gözlükleriyle dünyaya
bakan fraksiyonların, elitlerin vurdum duymazlığı karşısında işçilerin
tepkilerini gerici popülist akımlarda kendilerine yedek güç yapan
Finans-Kapital’in gözlükleriyle, hatta Trump ve Natenyahu gibi kendi
geleceklerini kurtarmanın derdine düşmüş hiçbir değer tanımayan hayvandan bile
daha kötü varlıkların gözlükleriyle hedeflerini belirliyorlar ve savaşı
başlatıyorlar.
Bunlar burjuva uygarlığının doğuş ve yükseliş çağında
dayandığını iddia ettiği veya en azından usulen de olsa öyleymiş gibi yapmaya
çalıştığı bir dönemin ortaya çıkardığı politikacılar değiller, bunlar
Finans-Kapital çağının, ölüm sayılarını ilginç bir film gibi izlerken, alttaki
banta geçen borsada fiyatları islemenin son derece sırnadan ve normal bir şey
olduğu bir dünyanın politikacıları.
Ama burjuva uygarlığının başka bir talihsizliği daha var.
Sovyetler Birliği çökmeden önce, Stalinist bir karşı devrime
uğramış olmasına rağmen, o Stalinist biçimde bile, en azından insanların
eşitliği gibi, paranın herşe oymlarığı gibi, insan hayatının insanlar için bir
şey yapmakla anlam kazanabileceği gibi görüşler savunulurdu. Bunlar adeta
dokunulmaz tabulardı. Bu çıpaya dayanarak veya bu gibi bazı burjuva
aydınlanmasından çıkmış ilkeleri kerteriz alarak sosyalistler politikalarını
belirler ve onların bakısı altında burjuva politikacıları bile en azından
usulen öyle görünmeye çalışırlardı.
Sosyalist ideallerin, ki bunlar savunulması sosyalistlere
kaldığı için sosyalist sanılan, aslında özü itibariyle burjuva toplumunun doğuş
çağının idealleriydi, (gerçek sosyalist idealler bugünkü gibi gerçekten
gelişmiş ve yayılmış bir toplumun sorunlarına, yabancılaşmaya, ilişkilerin
metalaşmasına, uluslara, devletlere karşı bambaşka bir amaçlar bütünü demektir.
Aslında geniş kitleler, ister özele çekilişleriyle, ister dine yönelişleriyle,
ister gettolara gönüllü kapanışlarıyla ister yalnızlıklarıyla ve insani
ilişkilerin sıcaklığını sadece cinsellikte aramalarıyla ve her seferinde yeni
bir yıkılış yaşamalarıyla vs. bu gerçek sosyalist programa ayaklarıyla her an
her saniye oy vermektedirler, hayatın her yerinden sosyalizm fışkırmaktadır ama
ne bunları gösterecek, bu kendiliğinden tepkileri bir programla
buluşturabilecek, bu programı bayrağına yazabilecek ve örgütlü bir harekete
dönüştürebilecek ve de dünyayı değiştirebilecek, ne sosyalist kaldı ne de bu
gelenekleri ve gerçek sosyalizmin ne olduğunu bilenler kaldı.) sosyalistlerin bu
yok oluşu, burjuva politikasını bile tersine seleksiyondan korur, nispeten daha
akıllı burjuvaların, sınıflarının genel ve uzun vadeli çıkarlarını savunana
politikacıların öne çıkmasını sağlardı.
Bu ortamda burjuvazinin veya burjuva devletlerinin
çıkarlarını “Atlantik’ten Urallara kadar bir tek Avrupa” diyen De Gaulle’ler
veya Brandt gibi detant (yumuşama) politikası ile gidip NAZİ rejiminin
kurbanları önünde diz çökebilen birileri çıkabiliyordu.
Sosyalistler, burjuva uygarlığının tersine seleksiyonunu
yavaşlatan veya engelleyen bir işlev görebiliyordu.
Bu işlev, canlıar alemindeki Predatorların (Yırtıcılar)
işlevine benzetilebilir. Yırtıcılar avlarının en zayıf ve güçsüzlerini avlayarak,
aslında avlarının soyunun yozlaşmasını engellemiş de olurlar. Bir bakıma kendi
işlerini zorlaştırırlar. Komünistler ve sosyalistler düşmanı oldukları
burjuvazi karşısında nesnel olarak böyle bir işlev de görüyorlardı. Burjuvazinin
içinden daha akıllı düşmanların ön çıkmasına, daha genel ve uzun vadeli düşünen
politikacıların ortaya çıkmasına hizmet ediyorlardı.
Ama bugün burjuva dünyası ve politikası, en hasta ve dar
kafalı politikacıların, cücelerin eline düşmüşse, bunda sosyalist hareketin ve
politikanın yokluğunun yeri çok büyüktür. Bir tersine seleksiyona geçerlidir
artık. Dolayısıyla artık sadece soysuzlaşmış cüceler ortalığı kaplamakta,
bunlarım da en soysuzlaşmış ve en cüce olanları öne çıkmaktadır.
“Kendi pisliklerinde boğulsunlar denebilir”. Bu olgular elbet
bütün çöküşteki uygarlıkların tipik belirtileridir.
Ama ortada korkunç bir başka gerçek var: Atom silahları.
Yeryüzündeki insan denen canlı türünün varlığına birkaç kez son verebilecek
silahlar.
Ve bu cüceler, bu soysuzlar, muazzam merkezileşmiş
devletlerin başına geçiyorlar ve her türlü denetimden uzak olarak korkunç
güçleri ele alıyorlar.
Adeta tanrının gücüyle donanmış hiçbir değer yargısı
bulunmayan çılgınların eline düşmüş oluyor insanlığın varlık ve yokluk sorunu.
Arkadi Strugatski & Boris Strugatski’nin bir romanından
uyarlanmış bir film vardı bir zamanlar ““Hard to Be a God” (Tanrı
Olmanın Zorlukları) isimli. Orada bir çılgın eline müthiş güçlü, gelecekten
gelmiş bir silahı ele geçirir. Bir çocuğun atom bombalarını ateşleyecek
düğmelerle oynaması gibi silahı oraya buraya yöneltip ateşler.
O filmin sonunda uzaydan gelişmeleri izleyen, gelişmiş bir
uygarlığın var olduğu başka bir gezegenden gelmiş insanlar, dayanamayıp,
herkesi uyutup oraya tarihsel gidişi düzeltmeye gelmiş elemanlarını ve o silahı
alarak geldikleri yere geri dönerler.
Ama maalesef evrende veya uzayda, insanları Atom silahlarına
sahip, Trump, Natenyahu gibilerden kurtaracak ve dünyayı gözleyen, insanlar
yok. Tanrı ise çoktan öldü.
Artık her şey, nesli tükenmek üzere olan, binlerce yıllık
sınıflı toplumlarda tecrübelerden süzülmüş uygarlık dinlerinin değerlerini ve
modern toplumun aydınlanma ve sosyalist hareketin eşitlikçi ve demokratik
değerlerini savunan insanların cılız omuzlarına binmiş bulunuyor.
O halde, klasik ölçülerle bakamayız bu savaşın başlamasına
ve gidişine. Burada herhangi bir biçimiyle aklı ve mantığı değil, hiçbir değere
inanmayan, sadece kendi çıkarını ve varlığını korumak üzerinden hareket
edenlerin, aklını ve mantığını göz önüne almak gerekiyor.
Bu nedenle “savaşın kendi mantığı vardır” önermesi
bile bu mantıksızlık çağında geçerli olmaktan çıkmıştır. Ama işte yukarıda anlatmayı
denediğimiz bu mantıksızlığın da bir mantığı vardır.
Savaşın kenhdi mantığı, mantıksızlığın bir mantığı olarak
daha somut bir anlam kazanmaktadır.
*
Elbet her savaşın bir gerçek ve sosyolojik denebilecek
nedeni vardır, bir de deklare edilmiş, açıklanmış bir nedeni ve de bir de
bahanesi veya bahaneleri vardır.
Bir ara “emperyalizm artık demode bir kavramdır, hala bu
kavramları mı kullanıyorsunuz?” (ki hala varlar) diyenler vardı. Bizim bir
kanıt getirmemize gerek yok. Tekrar kölelerin gemilerle Afrika’dan nakledildiği
sömürgecilik çağına geri dönmeyi öneren Trump’un yardımcıları var.
Bir zamanlar “artık faşizm tehlikesi yok” diyenler ortaya
çıkmıştı (ki hala varlar) Natenyahu bütün dünyanın gözü önünde, Hitlere rahmet
okutacak bir soykırım yaparken bunu destekleyen “Batılı değerler” var.
Elbet bu savaşın nedeni, Sovyetlerin çöküşü üzerine tek
kalmış ABD emperyalizminin, tekrar toparlanmış Rusya, son kırk yılda bir
milyara yakın insanı açlık ve yoksulluktan kurtarmış Çin ve onun bilim ve
teknikteki yükselişi, bunları etrafında “Küresel Güney”in İran’dan Güney
Afrika’ya ve Brezilya’ya keder orta sıklet ülkelerinin birleşmeye baylamasında
kendi egemenliğini sürdürme ve pekiştirme hedefi vardır.
Ama o ABD, muazzam bir borç dağının üzerinde durmaktadır. Ve
bu borçları ancak yeni borçlar alarak sürdürebilir. Bu borçlar ödenemez ve hizç
bir zaman ödenmeyecek borçlardır.
Bunu ancak yeni tahviller çıkarıp satarak ve bunların
karşılığında sadece kağıt ve mürekkep masrafından ibaret dolarlar basarak
sürdürebilir. Bunun için de Petrolde Doların uluslararası ödeme aracı olması,
dolayısıyla her ülkenin Dolar alması ve elinde bulundurması gerekir. Bu da ABD’ye
dünyaya enflasyon ihraç ederek, ABD’deki düzeni sürdürmesi olanağını sağlar.
Ama gerek Küresel Güney’in tekrar toparlanması, gerek Çin
ekonomisinin dünya tarihinde bir benzeri olmayan muazzam hızlı ve sürekli
büyümesi doların giderek uluslararası bir ödeme aracı olmaktan çıkacağının
dolayısıyla ABD’nhin adeta bir tür hiper enflasyona düşmesinin kaçınılmaz
olması, bunun muhtemelen ABD’de pek ala çok sert sınıf savaşlarına, belki iç
savaşlara yol açabilmesi ihtimali gibi süreçler ABD’yi var gücüyle henüz gücü
varken Çin’i olası tüm müttefiklerinden tecrit ederek, bunun için de onları ezerek
ve parçalayarak bu gidişi durdurmaya zorluyor.
Bunun için ilk elde, İran’ın birkaç parçaya bölünmesi veya
kendilerinin her dediğine itaat edecek bir rejim değişikliği gerekiyor. Bu
amaca ulaşılırsa, ikinci adım, Rusya’yı parçalama hedefini olası kılacaktır.
Ondan sonra da sıra Çin’e gelecektir. Ayrıca İran ve Venezüella örnekleriyle
diğer ülkelerin Çin ile ticaret ve iş yapmaları engellenmeye çalışılacaktır. Bunun
için de dünya denizleri ABD korsanlığına açılmaktadır.
Ama bunun için, aynı zamanda Ortadoğu’da da İsrail’in egemen
olması gerekmektedir. Ortadoğu sadece İnsan türünün Afrikadan çıkıp dünyaya
yayıldığı bir ilk kapı olduğu için değil, sadece neolitik devrimin (Hayvan ve
bitkilerin ilk ehlilileştirilmesi) ilk gerçekleştiği yer olduğu için değil,
sadece ilk uygarlıkların (Yani ilk, yazı, para, ve devletin ortaya çıkışı) değil,
sadece (aşiret bölünmelerine ve savaşlarına (Putlara, Totemlere) son vermek
için onların totemlerini bir Zigurratta veya Panteonda veya Kabe’de veya Nemrut
dağının tepesinde bir araya getirerek bir birleşmiş milletler benzeri Panteonu
ilk kez keşfettiği için değil, sonra da insanları geniş ticaret yolları veya bu
yolların emniyetini sağlayan imparatorluklar çerçevesinde iyi kötü eşit yurttaş
kılan veya en azından bir hukuka bağlayan, Hristiyanlık ve İslam gibi) tek
tanrılı dinlerin doğduğu yer olduğu için değil, hala üç kıtanın kesişim noktası
olduğundan insanlığını kaderinin bağlı olduğu yerdir.
Evet, dünyanın ekonomik merkezi pasifik kıyılarına kaymış
bulunuyor. Ama oradaki son hesaplaşma için önce çökertilmesi gereken yer Ortadoğu’dur.
Orada ABD’nin egemenliğine boyun eğmeyen hiçbir gücün kalmaması gerekmektedir.
İran’ın düşürülmesi, Orta Asya’nın kapılarını açmak, Çin’i kadaran kuşatmak ve Rusya’nın
çökertilmesini sağlamak için ön şarttır.
Yani özetle bu savaş ABD’nin Sovyetlerin çöküşü üzerine ele
geçirdiği dünyanın rakipsiz tek gücü olma, diğer deyişle Tek Kutuplu Dünya
düzeninin sürdürülmesi ve pekiştirilmesi için bir savaştır. Bu çerçevede büyük
savaşın bir muharebesi bile sayılabilir.
Bu nedenle, İran şu an kendi varlığı için savaşırken aynı
zamanda bir bakıma İnsanlığın var olması için de savaşıyor. Çünkü, ABD’nin
kazanacağı her savaş onun daha çok saldırganlaşmasına yol açmıştır ve
açacaktır.
Bu nedenle, sosyolojik olarak, savaşın gerçek nedeni
açısından, her insanın, insan olduğunu iddia edenin, İrah’ın yanında yer alması
ve ABD’nin bu savaşta bir yenilgiye uğraması için mevzideki yerini alması
gerekir.
Çünkü bir Marksist, bir sosyalist, bir devrimci bir
savaştaki tavrını her şeyden önce o savaşın gerçek nedenlerine, yani o savaşın
temelindeki sosyolojik nedenlere dayandırır. Bu nedenlerin temelinde de
ekonomik ilişkiler vardır.
Örneğin birinci dünya savaşı patlak verdiğinde, neredeyse
her ülkenin devrimci kararkterini yitirmiş partileri, ilk saldıran biz değildik
veya karşı taraf yayılmacılık için bu savaşı başlattı gibi değerlendirmelerin
ardına takılmışken, iki at arabasına sığacak kadar az sayıda kalmış Marksist,
bu savaşınr hir iki tarafının da yayılmacı emperyalist olduğunu, bunun bir Pazar
paylaşım savaşı olduğunu söyleyip, her ülkenin sosyalistlerinin esas görevinin
kendi burjuva ve devletlerine karşı savaşmak olduğu çıkarsamasını yapmışlardı.
Elbet bugün en azından tek kutuplu ABD egemenliğindeki bir
dünyaya karşı, çok kutuplu bir dünya, sosyalistlerin savunması gereken ilk hedeftir.
Böyle bir dünya, ABD’nin fütursuzca egemenliğini sınırlar, ülkelere ve halklara
daha geniş hareket alanları ve direniş gücü sağlar ve sosyalist harekete ve
insanlığa zaman kazandırır.
Bu nedenle her sosyalist, her devrimci ABD, İsnail ve
destekçisi batı ittifakı karşısında İran’ın ve Küresel Güney’in, Çok kutuplu
dünya hedefinin yanında yer almalıdır.
İnsanlığın yaşaması buna bağlıdır
*
Bu savaşın sosyolojik temeli ABD’nin dünya egemenliğini
koruma ve bnu tehdit edebilecek bir gücün ortaya çıkmasını engellemedir.
Gerçek neden budurn ama bunlar hiçbir zaman deklare edilmez.
Ancak stratejlyer bu gibi hedefleri diplomatların, akademisyenlerin okudukları
yayınlarda belirlerler ve sonra da bunlara göre doktrinler oluşturulup, savaş
ve siyahlanma planları yaparlar.
Ama savaşların bir de bahanesi vardır. Deklare edilen bir
bahane.
Bu bahane bu savaşta, İran’ın Nüklear silah yapabilecek
kapasitede olmasıdır.
Buna ancak gülünür. İsrail, her türlü kontrolü reddeder ve
en az 15 atom bombası olduğu herkesin bildiği bir sırken bu gerç ek sadece batı
medyasının insanı kusturacak iki yüzlülüğünü gösterir.
Ayrıca Hamaney7i öldürerek aslında İran’ın belki de bundan
sonra Nüklear silah yapmasının yolunu açtılar. Çünkü o otom bombasının dine
iygin olmadığına ilişkin fetva vermişti.
Neyse bu bahane kısmını geçelim.
*
Gelelim, deklare edilmiş gerekçeye ve hedefe.
İran’daki halk ayaklanmasına destek ve hükümetin
değiştirilmesi, yani İran’ın parçalanması veya parçalanmasa bile en azından
Batı yanlısı bir hükümetin gelmesi.
Elbet bu deklare edilmiş hedef temelde büyük bir önem
taşımaz. Ama bu gibi hedef belirlemeleri, Taktiği belirler, stratejiyi
belirler. Bu da güçlerin yer alışını ve mücadele biçimlerini.
İşte savaşın mantığı tam bu noktada önem taşımaktadır.
Çünkü savaşın mantığı ABD ve İsrail’in seçtikleri yöntemler,
strateji ve taktikerle bu kendi belirledikleri hedefe karşı çalışmaktadır. Ve
bu çelixki onları ister istemez bir Atom silahını kullanma zorunda
bırakacaktır.
Sorun tam da budur.
Şimdi bunun nasıl bir mantıkla işleyeceğini görelim.
*
İran’ın bu savaşta zafer kazanması için bir zafer kazanması,
yani ABD ve İsrail güçlerini askeri olarak yenmesi gerekmemektedir.
İran’ın varlığını ve bu günkü politikasını sürdürmesi, yani
bir politika ve rejim değişikliği olmaması, ABD ve İsrail’ni yenilgisi anlamına
gelecektir.
Çünkü bunu sağlayamadan savaşa son vermeleri veya
çekilmeleri nesnel olarak onların amaçlarına ulaşamadan savaşa son vermeleri
yani yenilgiyi kabul etmeleri anlamına gelecektir.
Bu yenilgi bizzat onların egemenlik hedeflerine ulaşmalarını
engelleyen tüm güçlerin daha geniş bir hareket alanı bulmalarını sağlayacaktır.
İşte sorun burada.
ABD ve İsrail, kendilerini bağladılar.
Bu bağlar onları ister istemez, sonunda Atom bombası
kullanmaya itecektir savaşın mantığı ile.
(Arada başka gelişmeler olur ve durum değişebilir. Bu ayrı
konu.)
*
Şimdi bu mantığın nasıl çalışacağını ele alalım.
Birincisi, savaşın hedefi ile o hedefe ulaşmak için seçilen
araçların, mücadele biçimlerinin ve taktiklerin vs. birbirine uygun olması
gerekir.
ABD ve İsrail ise, İran’ı bombalayarak bu hedefe
ulaşamazlar.
Tarihte hiçbir savaş, karşı tarafı bombalayarak, bir rejim
değişikliği sağlamamıştır.
Xaksine bombalamalar var olan rejimi güçlendirir ve ülkedeki tüm insanları en
azından var oluş kaygısıyla bile devletin ve hükümetin yanında yer almaya
zorlar.
Örneğin 1991’de Saddam’a karşı savaş, saddam’ın devlet
cihazını parçalayamamış ve Saddam iktidarda kalabilmişti. Veya Hitler Sovyet’ler
e saldırdığında, Sovyet halkının hemen isyan edip rejimi devireceğini
bekliyordu. Aksine Sovyet halkı her türlü fedakarlığı yapar hale geldi.
Bernzeri tersinden Hitler Almanyası’nda yaşandı.
ABD ve batılı müttefikleri Dresden, Hamburg, Münih gibi şehirlerde
sivil halka yönelik bombardımanlarla adeta bir atom bombası kadar büyük
tahribata ve ölümlere yol açmalarına rağmen, bu bir çözülmeye değil, aksine
Hitler’in rejiminin pekişmesine yol açtı.
ABD’nin kuzey vietnamı bombalamaları da hiçbir çözülme
yaratmadı, aksine Vietnam halkının direnişini pekiştirdi.
Sonuç: havadan uçaklar veya roketlerle bombardımanlarla iyi
kötü istikrarlı bir rejim, bombalayanlarla ittifak yapmaya n-hazınr belli
güçler olsa bile bir rejim değişikliğina yol açamaz aksine var olan rejimi
güçlendirir.
O halde ABD ve İsrail’in belirledikleri hedef ile seçtikleri
savaş biçimi arasında kendi amacını baltalayan, hükümeti veya rejimi
zayıflatmak bir yana güçlendiren bir ilişki bulunmaktadır.
Bu yöntem çok daha zayıf rejim ve hükümetlerde bile işe
yaramamıştır.
Kaldı ki, İran kurumları olan, binlerce yıllık devlet
geleneği olan bir ilkedir. Ayrıca çok büyük bir halk devrimi üzerinde ortaya
çıkmış bir rejimdir.
Ayrıca devrimin ilk dönemlerinden beri sürekli ekonomik
yaptırımlara uğrayan, devrimin hemen ertesinde, ABD’nin ve batılıların
desteğiyle Saddam7ın savaş açıp devrimin ortaya çıkardığı hükümetin henüz
yerleşmediği bir dönemde, Irak’ın saldırısıyla başlayan bir savaşı on yıla
yakın sürdürmüş ve buradan başarıyla çıkmış bir tarihsel tecrübeye de sahiptir.
Ayrıca bütün bürokratik rejimlerde olduğu gibi bir yozlaşma
olsa da hala seçilen organları ve seçimler vardır. Kadınların toplum
hayatındaki yeri, en ön sıradadır. Batılı ülkelerdekinden bile daha çok kadın
her türlü işte ön planda bulunmaktadır. Kadın haklarını başını açmakla
özdeşleştiren bir kafanın anlayamayacağı bir gerçektir bu.
Ayrıca İran uzun tecrübelerle, desentralize bir biçimde bu
savaşı sürdürecek şekilde yapılanmıştır.
Daha birçok faktör sayılabilir. Dolayısıyla bombaların İran’da
bir rejim deişikliği sağlamak bir yana aksine rejimi ve İran halkının direncini
güçlendireceği kesindir.
Vaürsayalım ki, ABD ve İsrail bombaların bütün yeraltı depolarını
yok etti. İran göklerinde ABD ve İsrail uçakları rahatça geziyor ve istediği
yere bomba atıyor. İran hiçbir yere füze yollayamıyor.
Bu durumda bile İran rejimi barış istemeyecektir.
Bu en olumsuz durumda bile, İran rejiminin teslim olmayı
reddetmesi ve çizgisini sürdürmesi, ABD ve İsrail için kesin yenilgi anlamına
gelir. Çünkü bundan sonra yapabilecekleri hiçbir şey yoktur.
İster istemez, o son derece masraflı, ayrıca kendilerini de
tecrit edecek, bombardımana son vermek zorunda kalacaklardır.
Dikkat edelim, küçücük Gazze’de bile İsrail hala Hamas’a
teslim olmayı kabul ettirebilmiş değildir. Hamas yaşıyor ve her fırsatta etkisiz
de olsa vurmaya devam ediyor.
Özetle, bu en sötü durum bile ABD ve İsrail’in yenilgisi
anlamına gelecekti. Çünkü deklare ettikleri ve savaşın sağlayacağını umdukları
hedeflerine ulaşamamış olacaklardır.
Bu durumda bu yenilgiden kurtulmak için önlerinde iki yol
kalır.
İran’ı işgal etmek.
Ancak bu pratik olarak olanaksızdır.
Çünkü en azından bir buçuk veya iki milyon askeri İran
topraklarına çıkarmak gerekir. Bu ise, işgalcilere karşı bir halk savaşını başlatır.
Ayrıca İran, Rusya ve Çin’in ve diğerlerinin sadece lojistik
desteğiyle bile bu işgale karşı uzun vadeli gerilla savaşıyla ikisini de yener.
Ama ABD zaten bugünkü politik durumda, zaten böyle bir karar
çıkartamaz. İsrail’e gelince zaten onun böyle bir işe girişecek hiçbir gücü ve
kaynağı da yoktur.
Bu durumda bir yenilgiden nasıl kurtulacaklardır?
Çünkü gerek Trump’un gerek Natenyahu’nun gelecekleri
yenilgilerini zafer olarak satabilmelerinde olacaktır. Ama İran teslim olmadığı
sürece bir zafer kazandıklarını ilan edemeyeceklerdir.
Bu savaşı kazanmalarının tek yolu vardır. İran’ı teslim
olmaya zorlamak.
Bunun tarihte bir örneği var.
ABD’nin hiç gereği yokken, aslında Sovyetler’e göz dağı
verebilmek için, İki Japon şehrini, Hiroşima ve Nagazaki’yi Atom bombasıyla yok
etmesidir. Bu iki bomba Japon İmparatoru’nun teslim olmasıdır.
Kaldı ki İran bu koşulda bile pes etmeyebilir. Çünkü çok büyük
bir ülkedir. Dünya kamuoyu böyle bir bombalamada büyük tepki gösterir. Bu da
yine Trump ve Natenyahu’yu kurtarmaz.
Ama bunların önünde tek japonya örneği olduğundan bu yola
baş vurabilirler.
Daha doğrusu, Trump atom silahını kullanma işini İsrail’e
havale eder. Kendisi bununla ilgisizmiş gibi davranmayı dener.
Ancak kullansalar da, kullanmasalar da ne yarlarsa
yapsınlar, Trup da Natenyahu da iktidarlarını kaybetmeye yazgılıdırlar.
Evet bu savaşın sonunda bir hükümet veya rejim değişikliği
olacaktır ama İran’da değil, İsrail ve ABD’de.
Ama bütün bunlar İran’ın zaferi anlamına gelecektir.
Bu da insanlık için iyi haberdir.
*
Evet savaşın mantığı ya da savaşı başlatanların
mantıksızlığının mantığı, onların kendi ayaklarına sıktığı sonucuna yol
açmaktadır.
Ama bu İran açısından “en kötü durum senaryosu”dur.
*
Saldırganlar açısından durum daha da kötüdür.
Şöyle bir s öz vardır: “Amateurs talk about tactics, but
professionals study logistics.” (Amatörler taktik üzerine konuşur, fakat
profesyoneller lojistik çalışır.)
Bir savaş demek örneğin her askere üç öğen yemek, onlara
giyecek, mermi, silah akışını sağlamak, onların kullandıkları araçların bakım,
yedek parça, yakıt teknik eleman ihtiyaçlarını karşılamak ve bunları planlamak
demektir. Yani lojistik demektir.
Sadece ABD’nin uçak gemisinin basınçla çalışan süper modern
tuvaletlerinin bir aksamasının bile ne gibi sonuçlara yol açtığı görülüyor.
Kaldı ki, en temel bir sorun var. ABD ile İran arasında iki
okyanus bulunuyor. Yani her şeyin binlerce kilometre öteden getirilmesi
gerekiyor. Hele Amerikan stanratları ve yüksek tüketim düzeyi ve yaşam
standartları göz önüne alındığında bu muazzam bir yüktür ve giderdir.
Ayrıca ABD’nin yolladığı gemiler, uçaklar, roketler, mermiyer
en fazla bir aylık bir saldırıyı sürdürecek kadardır bütün Askeri uzlanların
neredeyse oy birliğiyle bildirdiğine göre. Zaten güçlerin böyle bir savaşa
hazır olmadığın söyleyen komutanı Trump görevden aldı.
Bu Trump ve Natenyahu’yu kısa zamanda kesin bir sonuç
almaya, bunun için de tüm güçleriyle bombardımanı sürdürmeye zorlayacaktır ve
zorlamaktadır.
Ancak bu bombardımanların istenen sonucu sağlamayacağını
yukarıda gördük.
Yani bu savaşta İran’ın elinde cevap verecek hiçbir şey
olmas a bile, Trump ve Natenyahu için zaman penceresi en fazla bir aydır, haydi
iki aydır.
Sadece lojistik bakımdan da değil, aynı zamanda politik
olarak da. Trump’un yeniden seçilmek için bir zafere ihtiyacı vardır. Bu işi
yaz gelmeden bitirmek zorundadır. Natenyahu da zaten şimdiye kadar desteğini gariban
Gazze’lileri öldürmekte sağladığı başarılarla sürdürebildi. Yani onun da kısa
zamanda bir başarıya ihtiyacı var.
Ama bu kısa zaman pencersi bu başarıyı sağlamaz. Bu durumda ne
yapacaklar?
İran’ı işgal edemezler. Pratik olarak şu an olanaksız.
Olduğuna yukarıda
değindik.
Tek çareleri kalıyor bu sefer zaman darlığında: Atom silahını
kullanmak. Ve İran ‘ı teslim olmaya zorlamak.
Bunu da İsrail yapacaktır.
Ama bu silahı kullansa da kullanmasa da bu savaş sadece
İsrail’deki Natenyahu rejiminin değil, İsrail devletinin sonu olacaktır.
Bir filistin devletinin eşit yurttaşları olarak kalmak isteyen
Yahudiler elbette kalabilir ama Siyonistler ve siyonust devletin sonu
gelecektir.
*
Görüldüğü gibi savaşın mantığı İsrail’in ve ABD’de Trump rejiminin
sonunu ve buna bağlı olarak da Avrupa’daki hükümetlerin de sonunu haber
veriyor.
Bunlar binlerce Filistinli ve İranlının canları bahasına da
olsa, insanlık için hayırlı gelişmelerdir.
Onlar insanlığın yaşaması için canlarını verdiler.
*
Dileriz olayların gelişimi bu noktalara varmaz.
Ama İran’ın bırakalım teslim olmayı veya rejim değişikliğini
veya hiçbir cevap verememeyi bir yana, ABD, İsrail ve müttefiklerine vurduğu
darbeler, muhtemelen, ABD ve İsrail’i daha da erken bir atom silahı kullanmaya
itecek gibi görünüyor.
Bu da sadece onların ömrünü kısaltacaktır.
Ama bütün kalbimle dilerim ki savaşın mantığına dayanan bu
yazı ve öngörüler yanlış çıkar, Trump ve Natenyahu geri adım atıp, savaşa son
verir ve geri çekilirler.
Hani ne diyorlar aklın kötümserliği kalbin iyimserliği.
Mantık kötümser sonuçlar öngörüyor, yürek iyimser sonuçlar umut ediyor.
3 Mart 2026 Salı
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder