Söze habercilik ve tarafsızlık sıfatlarının
ardına saklanıp, Siyonist-Nazi rejiminin, Amerikan Emperyalizminin
egemenliğinin nesnel destekçiliğini yapmayan, objektif bir haberciliğin
haksızlıklar karşısında tavırsız kalmak olmadığının, objektif olmanın
objektivist olmak olmadığının, somut örneğini sunan, Fehim Taştekin’in 28 Şubat
tarihli, “İran’a karşı savaş! ABD ve İsrail cehennemin kapılarını açtı!
Tutmayacak senaryolar…” videosunda yer alan şu sözleri aktararak başlamak
istiyorum.
““Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Deniliyor ki: “İran rejimi çok gaddar. Niye
bu saldırıları eleştiriyorsunuz? Yıkılsın gitsin bu rejim. Fırsat bu fırsat.”
Demokrasi Amerikan bombalarıyla gelmiyor. Hiçbir yere gelmedi. En azından bizim şu kısa ömrümüzde gördüğümüz yaşadığımız tonlarca şey var.
Küresel haydutluğun argümanlarını satmak
bizim işimizde değil. Bu bizi demokrat da yapmaz. Emperyalist çarkın nasıl
döndüğünü görmekle alakalı bir şey. Ya sağlam bir duruşunuz olur ya da
kullanışlı aparat olursunuz.
İran'da rejimin kendi halkına karşı
günahlarını Amerikan-Siyonist bombardımanın gölgesinde konuşmanın bir anlamı
yok. Bu gayrimeşru savaşı meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Normal koşullarda zaten eleştiriler
yapılabilir. Yapıyoruz. Kimse aptal değil açıkçası. Herkes durumu görüyor.
Bugün gündem son derece basit: Pedofili
bataklığındaki Epstein rejimi ile soykırımcı rejimin sadece İran'a değil bütün
bölgeye dayattığı bir savaştan söz ediyoruz. Kaba yalanlarla yürütülen ve
başlatılan ve yürütülen bir savaş.
Amerika'nın hegemonyasını kabul edenlere
bakıyorsunuz “makul devlet”, “makul rejim”, reddedenler “terör devleti”, “terör
rejimi”.
Yok böyle bir şey.” (Vurgular
benim)
(Fehim Taştekin, “İran’a karşı savaş!
ABD ve İsrail cehennemin kapılarını açtı! Tutmayacak senaryolar…” https://youtu.be/p7XTu0pTFFM?si=p1dMAI2OwdVkz53I
)
*
Ben ise bir gazeteci değilim ve gazeteci olarak
yazmıyorum, bir Devrimciyim, bir Marksist’im, ABD ve İsrail hegemonyasına karşı
kendi var oluşu için direnirken, aslında aynı zamanda bütün küresel güney için
de, bütün alttakiler için de direnen İran’ın yanında yer alan bir insan olarak
yazıyorum.
Ama tarafımın ezilenlerden yana olması,
gerçekleri tahrif etmem anlamına gelmez. Aksine ezilenleri kandırmamak, onlara
gerçeği elimizden geldiğince göstermek gerekir. Yani objektivist değil objektif
olmak gerekir. Çünkü “gerçek devrimcidir”. Eğer bir devrimci gerçeği
değiştirmek, olduğundan başka türlü görmek veya göstermek gereğini duyuyorsa,
devrimcilikten uzaklaşmış, sistemin bir parçası olmuş demektir.
Bu nedenle savaşa karşı tavır konusunda sayın
Taştekin’in gerçeği en özünden ifade eden sözlerine bir şey eklemek gereğini
duymuyorum. Yani farklı hareket noktalarından gelerek aynı noktada buluşuruz.
Bu nedenle, Taştekin, benim yazabileceğim her
şeyi birkaç cümlede en veciz şekilde ifade etmiş bulunuyor.
*
Bu yazıda eldeki verilere ve şimdiye kadarki
gelişmelere dayanarak, savaşın nasıl bir evrim geçirebileceğine ilişkin bazı
çıkarsamalar yapmaya çalışacağız.
Elbette, “her savaşın ilk kurbanı hakikat”
olduğundan, neyin gerçek neyin psikolojik savaş, propaganda savaşı olduğunu
bilemeyeceğimizden, ancak çok belli olgulara dayanarak, birtakım çıkarsamalarda
bulunacağız.
Ama bu çıkarsamalar, “savaşın kendi mantığı”ndan
hareketle çıkarsamalar olacaktır.
“Savaşın mantığı” tıpkı aksiyomatik bir
sistem gibi, binlerce yıllık savaşlardan çıkmış birtakım önermelere ve bunlara
bağlı çıkarsamalara dayanır.
“Savaşın kendi mantığı olduğu”
önermesinin kendisi de bizzat bu savaşlardan çıkmış bir aksiyomatik önerme
sayılabilir.
*
“Savaşta ilk kurban hakikattir” ama modern
iletişim çağında böyledir.
Ama eski çağlarda, yani Modern kapitalizme
gelinceye kadar, savaş sonuçlanıncaya kadar savaş alanının dışında kalanların
savaş üzerinde bir etkisi olmazdı. Çünkü o zamanlar savaş geniş kitleler bir
nesne olmaktan başka bir anlamı taşımadığı için ve de o zamanlar, haberleşmenin
bugünkü gibi bir anlamı ve olanağı bulunmadığı için, o savaşlarda ilk kurban,
muhtemelen savaş hazırlıklarının dayandığı planlar, strateji ve taktiklerdi.
Bunu da Moltke’ye atfedilen şu sözler veciz
biçimde ifade eder: “Hiçbir plan, düşmanla ilk temas anından sağ çıkamaz.”
*
Ama bu önerme bile, sınıfının genel ve uzun
vadeli çıkarlarını savunan politikacıların belirlediği hedefler için, iyi kötü
savaşı tanıyan, ciddi bir eğitimden geçmiş, kurmaylar tarafından hazırlanmış,
bir plana göre başlatılan ve yürüyen savaşlar içindir.
Bu savaş öyle değil.
Gerek Trump gerek Netanyahu, bir modern sınıfın
bile değil, Amerika’daki Hristiyan Siyonizm’inin ve İsrail’deki Yahudi Siyonizm’inin
gözlükleriyle dünyaya bakan fraksiyonların, elitlerin vurdum duymazlığı
karşısında işçilerin tepkilerini gerici popülist akımlarda kendilerine yedek
güç yapan Finans-Kapital’in gözlükleriyle, hatta Trump ve Natenyahu gibi kendi
geleceklerini kurtarmanın derdine düşmüş, hiçbir değer tanımayan, hayvandan
bile daha kötü, varlıkların gözlükleriyle hedeflerini belirliyorlar ve savaşı
başlatıyorlar.
Bunlar burjuva uygarlığının doğuş ve yükseliş çağında
dayandığını iddia ettiği veya en azından usulen de olsa öyleymiş gibi yapmaya
çalıştığı bir dönemin ortaya çıkardığı politikacılar değiller, bunlar
Finans-Kapital çağının, ölüm sayılarını ilginç bir film gibi izlerken, alttaki
bantta geçen borsada fiyatları izlemenin son derece sıradan ve normal bir şey
olduğu bir dünyanın politikacıları.
Ama burjuva uygarlığının başka bir talihsizliği
daha var.
Sovyetler Birliği çökmeden önce, Stalinist bir
karşı devrime uğramış olmasına rağmen, o Stalinist biçimde bile, en azından
insanların eşitliği gibi, paranın herşey olmadığı gibi, insan hayatının
insanlar için bir şey yapmakla anlam kazanabileceği gibi görüşler savunulurdu.
Bunlar adeta dokunulmaz tabulardı. Bu çıpaya dayanarak veya bu gibi bazı
burjuva aydınlanmasından çıkmış ilkeleri kerteriz alarak sosyalistler
politikalarını belirler ve onların bakısı altında burjuva politikacıları bile
en azından usulen öyle görünmeye çalışırlardı.
Sosyalist ideallerin, ki bunlar savunulması
sosyalistlere kaldığı için sosyalist sanılan, aslında özü itibariyle burjuva
toplumunun doğuş çağının idealleriydi.
(Bu vesileyle barantez arası şunu belirtmeden
geçmeyelim. Gerçek sosyalist idealler bugünkü gibi gerçekten gelişmiş ve
yayılmış bir kapitalist toplumun sorunlarına, yabancılaşmaya, ilişkilerin
metalaşmasına, uluslara, devletlere karşı bambaşka bir amaçlar bütünü demektir.
Aslında geniş kitleler, ister özele çekilişleriyle, ister dine yönelişleriyle,
ister gettolara gönüllü kapanışlarıyla ister, yalnızlıklarıyla ve insani
ilişkilerin sıcaklığını sadece cinsellikte aramalarıyla ve her seferinde yeni
bir yıkılış yaşamalarıyla, bu sefer insani sıcaklığı ev hayvanlarında
aramalarıyla vs. bu gerçek sosyalist programa her an her saniye, ayaklarıyla oy
vermektedirler: Hayatın her yerinden sosyalizm fışkırmaktadır ama ne bunları
gösterecek, ne bu kendiliğinden tepkileri bir programla buluşturabilecek, ne bu
programı bayrağına yazabilecek ve ne örgütlü bir harekete dönüştürebilecek ve
de dünyayı değiştirebilecek, ne sosyalist kaldı ne de bu gelenekleri ve gerçek
sosyalizmin ne olduğunu bilenler kaldı.)
En Aydınlanmacı, yani özünde burjuva
uygarlığının ufkunu aşamayan biçimiyle bile sosyalistlerin bu yok oluşu,
burjuva politikasını bile tersine seleksiyondan korur, nispeten daha akıllı
burjuvaların, sınıflarının genel ve uzun vadeli çıkarlarını savunan burjuva politikacıların
öne çıkmasını sağlardı.
Bu ortamda burjuvazinin veya burjuva
devletlerinin çıkarlarını “Atlantik’ten Urallara kadar bir tek Avrupa”
diyen De Gaulle’ler veya Brandt gibi “detant” (yumuşama) politikası ile
gidip NAZİ rejiminin kurbanları önünde diz çökebilen birileri çıkabiliyordu.
Sosyalistler, burjuva uygarlığının tersine
seleksiyonunu yavaşlatan veya engelleyen bir işlev görüyorlardı bir bakıma.
Bu işlev, canlılar alemindeki Predatorların
(Yırtıcılar) işlevine benzetilebilir. Yırtıcılar aslında avlarının en zayıf ve
güçsüzlerini avlayarak, nesnel olarak avlarının soyunun yozlaşmasını engellemiş,
en güçlü, hızlı ve sağlıklıların kalmasını da sağlamış olurlar. Ama diyalektik
olarak bir bakıma kendi işlerini de zorlaştırırlar. Çünkü kalanlar daha
sağlıklı, güçlü ve hızlılar olacağından kendilerinin yozlaşmasını da engellemiş
olurlar. Çünkü avcıların da ancak en sağlıklı, güçlü ve hızlı olanları bu daha
güçlü, sağlıklı ve hızlı olanları avlayabilirler.
İşte komünistler ve sosyalistler düşmanı
oldukları burjuvazi karşısında nesnel olarak böyle bir işlev de görüyorlardı.
Burjuvazinin içinden daha akıllı düşmanların ön çıkmasına, daha genel ve uzun
vadeli düşünen politikacıların ortaya çıkmasına hizmet ediyorlardı. Ve
burjuvazinin bu daha akıllı politikacıları karşısında da sosyalistlyerin daha
akıllıları vs. öne çıkabiliyordu biraz olsun.
Ama bugün burjuva dünyası ve politikası, en hasta
ve dar kafalı politikacıların, cücelerin eline düşmüşse, bunda sosyalist
hareketin ve politikanın yokluğunun yeri çok büyüktür. Bir tersine seleksiyona geçerlidir
artık. Dolayısıyla artık sadece soysuzlaşmış cüceler ortalığı kaplamakta,
bunlarım da en soysuzlaşmış ve en cüce olanları öne çıkmaktadır.
*
“Kendi pisliklerinde boğulsunlar”
denebilir.
Bu olgular elbet bütün çöküşteki uygarlıkların
tipik belirtileridir.
Ama ortada korkunç bir başka gerçek var: Atom
silahları.
Yeryüzündeki insan denen canlı türünün varlığına
birkaç kez son verebilecek silahlar.
Ve bu cüceler, bu soysuzlar, muazzam
merkezileşmiş, her türlü demokratik kontrol mekanizmasından bağımsızlaşmış,
aksine kendi yurttaşlarının korkunç bir kontrolünde uzmanlaşmış devletlerin
başına geçiyorlar ve her türlü denetimden uzak olarak korkunç güçleri ele
alıyorlar.
Adeta tanrının gücüyle donanmış hiçbir değer
yargısı bulunmayan çılgınların eline düşmüş oluyor insanlığın varlık ve yokluk
sorunu.
Kendi egemenliklerin sonunda insanlığın sonunu
gören ve bunun şimdiden “İsrail’deki Siyonist NAZİ’lerin “Samson Opsiyonu”),
(Ahdi Atik’teki (Tevrat) Samson’on sütunları yıkarak kendisiyle birlikte
herkesi de beraber götürür.) veya Amerika’daki Siyonist Hristiyanların
apokaliptik (kıyamet) “Armageddon” savaşı beklentilerile ideolojik arka planını
geliştirmeleri ve bunların Trump ile Beyaz Saray Oval Ofis’te dua
okumaları, insanlığı bekleyen bu kıyametin gerçek habercileridir.
Arkadi Strugatski & Boris Strugatski’nin bir
romanından uyarlanmış bir film vardı bir zamanlar ““Hard to Be a God” (Tanrı
Olmanın Zorlukları) isimli. Orada filmin sonunda, bir çılgın müthiş güçlü,
gelecekten gelmiş bir silahı ele geçirir. Bir çocuğun atom bombalarını
ateşleyecek düğmelerle oynaması gibi silahı oraya buraya yöneltip ateşler.
O filmin sonunda, gelişmiş bir uygarlığın var
olduğu başka bir gezegenden gelmiş ve bu gelişmeleri izleyen uzaylı insanlar,
dayanamayıp, gezegendeki herkesi uyutup, oraya tarihsel gidişi düzeltmeye
gelmiş elemanlarını ve o çılgının eline geçmiş silahı da alarak, geldikleri
yere geri dönerler.
Ama maalesef evrende veya uzayda, insanları Atom
silahlarına sahip, Trump, Natenyahu gibilerden kurtaracak ve uzaydan dünyayı
gözleyen, insanlar yok. En sonunda bu dünyada olmasa bile öbür dünyada adaleti
sağlayacak olan ezilenlerin Tanrısı ise çoktan öldü.
Artık her şey ya da tek umut, nesli tükenmek
üzere olan, binlerce yıllık sınıflı toplumlarda tecrübelerden süzülmüş uygarlık
dinlerinin değerlerini ve modern toplumun aydınlanma ve sosyalist hareketin
eşitlikçi ve demokratik değerlerini savunan insanların cılız omuzlarına binmiş
bulunuyor.
O halde, klasik ölçülerle bakamayız bu savaşın
başlamasına ve gidişine. Burada herhangi bir biçimiyle aklı ve mantığı değil,
hiçbir değere inanmayan, sadece kendi çıkarını ve varlığını korumak üzerinden
hareket edenlerin, aklını ve mantığını, daha doğrusu akıl ve mantık dışılığını göz
önüne almak gerekiyor.
Bu nedenle “savaşın kendi mantığı vardır”
önermesi bile bu mantıksızlık çağında geçerli olmaktan çıkmıştır. Ama işte
yukarıda anlatmayı denediğimiz bu mantıksızlığın da bir mantığı yani sosyolojik
bir açıklaması vardır.
“Savaşın kendi mantığı”, mantıksızlığın
bir mantığı olarak, daha somut bir anlam kazanmaktadır.
*
Elbet her savaşın bir gerçek ve sosyolojik
denebilecek nedeni vardır, bir de deklare edilmiş, açıklanmış bir nedeni
ve de bir de bahanesi veya bahaneleri vardır.
Bir ara “emperyalizm artık demode bir kavramdır,
hala bu kavramları mı kullanıyorsunuz?” (ki hala varlar) diyenler vardı.
Bunlara karşı, bizim bir kanıt getirmemize gerek
yok. Tekrar kölelerin gemilerle Afrika’dan nakledildiği sömürgecilik çağına
geri dönmeyi öneren Trump’un yardımcıları var.
Bir zamanlar “artık faşizm tehlikesi yok”
diyenler ortaya çıkmıştı (ki hala varlar).
Natenyahu bütün dünyanın gözü önünde, Hitlere
rahmet okutacak bir soykırım yaparken bunu destekleyen “Batılı değerler”
var.
Elbet bu savaşın nedeni, Sovyetlerin çöküşü
üzerine tek kalmış ABD emperyalizminin ve bu orantısız güç ilişkileri içinde
oluşmuş tek kutuplu dünyanın, tekrar toparlanmış Rusya, son kırk yılda bir
milyara yakın insanı açlık ve yoksulluktan kurtarmış Çin ve onun bilim ve
teknikteki yükselişi, bunları etrafında “Küresel Güney”in İran’dan Güney
Afrika’ya ve Brezilya’ya kadar başta orta sıklet ülkelerinin birleşmeye başlamasında
kendi egemenliğinin yok oluşunu gören ABD ve Batılılardır.
Ama o ABD, muazzam bir borç dağının üzerinde
durmaktadır.
Ve bu borçları ancak yeni borçlar alarak
sürdürebilir. Bu borçlar ödenemez ve hiçbir zaman ödenmeyecek borçlardır.
Bu soygun düzenini ancak yeni tahviller çıkarıp
satarak ve bunların karşılığında sadece kağıt ve mürekkep masrafından ibaret
dolarlar basarak sürdürebilir. Bunun için de Petrolde Doların uluslararası
ödeme aracı olması, dolayısıyla her ülkenin dolar alması ve elinde bulundurması
gerekir. (Yani bir ülkedeki, para basma tekelini elinde bulunduran devletin
bütçesi açık verdikçe para basması ve ehnflasyon aracılığıyla dolaylı vergi
almasının, dünya ölçüsündeki benzeridir.) Bu da ABD’ye dünyaya enflasyon ihraç
ederek, ABD’deki düzeni sürdürmesi olanağını sağlar.
Bütün bunlar için de ABD ve yedeği durumundaki batılı
ülkelerin rakipsiz egemen güç konumunu sürdürmesi gerekmektedir..
Ama gerek Küresel Güney’in tekrar
toparlanması, gerek Çin ekonomisinin dünya tarihinde bir benzeri olmayan
muazzam hızla ve sürekli büyümesi, gerek Küresel Güney ülkelerinin bu soygun
sistemine son vermek için girişimleri, (Altına yönelme, Ticareti kendi
paralarıyla veya Çin’in para birimişle yapmaları vs.) doların giderek
uluslararası bir ödeme aracı olmaktan çıkacağının, dolayısıyla ABD’nin adeta
bir tür hiper enflasyona düşmesinin kaçınılmaz olması, bunun da muhtemelen
ABD’de pek ala çok sert sınıf savaşlarına, belki iç savaşlara yol açabilmesi
ihtimali, ABD’yi ve onula kader birliği etmiş batılı müttefiklerini, var güçleriyle,
henüz güçleri varken, Çin’i olası tüm
müttefiklerinden ve ticari ortaklarından tecrit ederek, bunun için de onları ezerek
ve parçalayarak bu gidişi durdurmaya zorluyor.
Bunun için ilk elde, İran’ın birkaç parçaya
bölünmesi (yani Balkanlaştırılması veya Lübnanlaştırılması) veya kendilerinin her dediğine itaat edecek
bir rejim değişikliği gerekiyor.
Bu amaca ulaşılırsa, ikinci adım, Rusya’yı
parçalamak Rusya çapında Parçalanmış bir Yugoslavya yaratmaktır.
Ondan sonra da sıra Çin’e gelecektir.
Ayrıca İran ve Venezüella örnekleriyle diğer
ülkelerin Çin ile ticaret ve iş yapmaları engellenmeye çalışılacaktır.
Bunun için de dünya denizleri şimdiden ABD
korsanlığına açılmaktadır. Tük uluslararası ilişkilerin dayandığı biçimsel
sistem, bizzat onu kurmuş ve sözde de olsa korumuş ABD tarafından yıkılmaktadır.
Ama bunun için, aynı zamanda Ortadoğu’da da Siyonuist
NAZİ İsrail devletinin egemen olması da gerekmektedir. Bunun için de tekrar
İran’ın yıkılması ve parçalanması gerekmektedir.
*
Ortadoğu sadece İnsan türünün Afrikadan çıkıp
dünyaya yayıldığı bir ilk kapı olduğu için değil, sadece “Neolitik Devrim”in
(Hayvan ve bitkilerin ellileştirilmesi) ilk gerçekleştiği yer olduğu için değil,
sadece Mezopotamya ve Nil boylarında,
ilk uygarlıkların, nişastalı bitkiler temelinde ilk uygarlıklar (yani ilk,
yazı, para, sınıflar ve devlet) ortaya çıktığı için değil, sadece (aşiret
bölünmelerine ve savaşlarına (Putlara, Totemlere) son vermek için, kabilelerin totemlerini
bir Zigurratta, (Panteonda, Kabe’de veya Nemrut dağının tepesinde) bir araya
getirerek, bir birleşmiş milletler benzeri, Panteonu ilk kez keşfettiği yer
olduğu için değil, daha sonra da geniş ticaret yolları veya bu yolların
emniyetini sağlayan imparatorlukların ilk ortaya çıktığı yer olduğu için değil,
sonra da bu imparatorluklarda yaşayan insanları, iyi kötü eşit kılan veya en
azından bir hukuka bağlayan, Hindistan’daki gibi taşlaşmış bir kast sisteminin
oluşmasını engelleyen (Hristiyanlık ve İslam gibi) tek tanrılı dinlerin doğduğu
yer olduğu için değil, jeopolitik olarak hala üç kıtanın kesişim noktası
olduğundan, bu kesişim noktasında dünya Petrol ve güz rezervlerinin en büyük
bölümü bulunduğundan, insanlığını kaderinin bağlı olduğu yerdir.
Evet, dünyanın üretim ve dolayısıyla ekonomik
merkezi pasifik kıyılarına kaymış bulunuyor. Ama oradaki son hesaplaşma için
önce kesinlikle köpeksiz köy yapılması gereken yer, Ortadoğu’dur.
Orada ABD’nin egemenliğine boyun eğmeyen hiçbir
gücün kalmaması gerekmektedir. İran’ın düşürülmesi, Orta Asya’nın kapılarını
açmak, Çin’i karadan kuşatmak, Ortadoğu’dan petrol almasını engellemek ve
Rusya’nın çökertilmesini sağlamak için ön şarttır.
Yani özetle bu savaş ABD’nin Sovyetlerin çöküşü
üzerine ele geçirdiği dünyanın rakipsiz tek gücü olma, diğer deyişle “Tek
Kutuplu Dünya” düzeninin sürdürülmesi, korunması ve pekiştirilmesi için bir
savaştır.
Bu çerçevede İran’a saldırı, bu büyük savaşın
bir muharebesi bile sayılabilir.
*
Bu nedenle, İran şu an kendi varlığı için
savaşırken aynı zamanda bir bakıma İnsanlığın var olması
için de savaşıyor.
O halde her insanım diyenin ve insanlığın yok
olmasına karşı bir şey yapmak isteyenin önce İran’ın başarısı için ABD ve
batılı müttefiklerine karşı siperde yerini alması gerekiyor.
Aksi takdirde, ABD’nin kazanacağı her savaş onun
daha çok saldırganlaşmasına, cüretkar ve pervasız olmasına açacaktır ve
açmıştır.
Somut örneği var. Maduro’nun satın alınanlar
aracılığıyla kolayca kaçırılması, ABD’nin cüretini arttırdı ve örneğin bir
dünya savaşına yol açabilecek bir şekilde, Putin’e karşı dronelerle suikast
düzenleme, İran’ın gizlenmeyi reddeden halkım ölürken benim canımın ne değeri
var diyerek evinde kalan önderi Hamaney’i ailesiyle birlikte öldürme cesareti
verdi.
Bu nedenle, sosyolojik olarak, savaşın gerçek
nedeni açısından, her insanın, insan olduğunu iddia edenin, İran’ın yanında yer
alması ve ABD’nin bu savaşta bir yenilgiye uğraması için elinden geleni ardına
koylmaması gerekir.
Çünkü bir Marksist, bir sosyalist, bir devrimci
bir savaştaki tavrını her şeyden önce o savaşın gerçek nedenlerine, yani o
savaşın temelindeki sosyolojik nedenlere dayandırır. Bu nedenlerin temelinde de
ekonomik ilişkiler, yani kapitalizm, finans-kapital, emperyalizm vardır, asker,
medya, sanayi kompleksi vardır.
Savaşta tavrın ne olacağını bu nedenle önce onun
gerçek nedenlerine dayandırmak gerekir.
*
Örneğin birinci dünya savaşı patlak verdiğinde,
neredeyse her ülkenin devrimci karakterini yitirmiş partileri, “ilk saldıran
biz değildik” veya “”karşı taraf yayılmacılık için bu savaşı başlattı gibi
değerlendirmelerin ardına takılmışken, iki at arabasına sığacak kadar az sayıda
kalmış Marksist, bu savaşın, her iki tarafının da yayılmacı emperyalist dolayısıyla
bunun bir paylaşım savaşı olduğu gerçeğine dayanıp, her ülkenin
sosyalistlerinin esas görevinin “kendi” burjuvazi ve devletlerine karşı
savaşmak olduğu çıkarsamasını yapmışlardı.
Bugün de durum benzerdir.
Bugün en azından tek kutuplu ABD egemenliğindeki
bir dünyaya karşı, çok kutuplu bir dünya, ABD ve batılı müttefikleri karşısında
“Küresel Güney”in savunusu sosyalistlerin temel görevidir.
Böyle bir dünya, ABD’nin fütursuzca egemenliğini
sınırlar, ülkelere ve halklara daha geniş hareket alanları ve direniş gücü
sağlar ve sosyalist harekete ve insanlığa zaman kazandırır.
Bu nedenle her sosyalist, her devrimci ABD, İsrail
ve Batılılar karşısında İran’ın ve Küresel Güney’in, Çok Kutuplu Dünya
hedefinin yanında yer almalıdır.
İnsanlığın yaşaması buna bağlıdır
*
Bu savaşın sosyolojik temeli ABD’nin dünya
egemenliğini koruma ve bunu tehdit edebilecek bir gücün ortaya çıkmasını
engellemektir dedik.
Gerçek neden budur ama bu hiçbir zaman deklare
edilmez.
Ancak stratejler bu gibi hedefleri
diplomatların, akademisyenlerin okudukları yayınlarda veya özel toplantılarda belirlerler
ve sonra da bunlara göre doktrinler oluşturulup, savaş ve silahlanma planları
yaparlar.
Ama savaşların bir de bahanesi vardır.
Deklare edilen bir bahane.
Bu bahane bu savaşta, İran’ın Nükleer silah
yapabilecek kapasitede olmasıdır.
Buna ancak gülünür.
İsrail, her türlü kontrolü reddeder ve en az 15
atom bombası olduğu herkesin bildiği bir sırken, bu gerçek sadece batı
medyasının insanı kusturacak iki yüzlülüğünü gösterir.
Ayrıca Hamaney’i öldürerek aslında İran’ın belki
de bundan sonra Nüklear silah yapmasının yolunu açtılar. Çünkü Hamaney, büyük
bir dirence rağmen atom bombasının dine uygun olmadığına ilişkin fetva
vermişti.
İran bomba yapmak istemediğini, uluslararası
kontrole açık olduğunu ifade ediyordu.
Neyse bu bahane kısmını geçelim.
*
Gelelim, deklare edilmiş gerekçeye ve hedefe.
İran’daki halk ayaklanmasına destek ve hükümetin
değiştirilmesi, yani İran’ın parçalanması veya parçalanmasa bile en azından
Batı yanlısı bir hükümetin gelmesi.
Elbet bu deklare edilmiş hedef temelde büyük bir
önem taşımaz. Ama bu gibi hedef belirlemeleri, Taktiği belirler, stratejiyi
belirler. Bu da güçlerin yer alışını ve mücadele biçimlerini.
İşte savaşın mantığı tam bu noktada önem
taşımaktadır.
Çünkü savaşın mantığı ABD ve İsrail’in seçtikleri
yöntemler, strateji ve taktiker bizzat bu kendi belirledikleri hedefe
karşı çalışmaktadır.
Ve bu çelişki onları kendi kurdukları tuzağa
düşürmektedir ve bu tuzaktan çıkabilmek için ister istemez bir Atom silahını
kullanma zorunda bırakacaklardır.
Çünkü İran7ı ezseler bile, taş üstünde taş
bırakmasalar bile, İran’ı parçalayamadıkları veya kendilerinen uydusu bir
hükümeti başa geçiremedikleri sürece savaşa son vermeleri, yenilmeleri anlamına
gelecektir.
Yenilmeleri ise, tek kutuplu dünyanın sonu,
dolar egemenliğinin sonu anlamına gelecektir
Sorun tam da budur.
Şimdi bunun nasıl bir mantıkla işleyeceğini
görelim.
*
İran’ın bu savaşta zafer kazanması için bir
zafer kazanması, yani ABD ve İsrail güçlerini askeri olarak yenmesi
gerekmemektedir.
İran’ın varlığını ve bu günkü politikasını
sürdürmesi, yani bir politika ve rejim değişikliği olmaması ya da İran’ın
balkanlaşmaması, ABD ve İsrail’in yenilgisi anlamına gelecektir.
Çünkü bunu sağlayamadan savaşa son vermeleri
veya çekilmeleri nesnel olarak onların amaçlarına ulaşamadan savaşa son
vermeleri yani yenilgiyi kabul etmeleri anlamına gelecektir.
Bu yenilgi bizzat onların egemenlik hedeflerine
ulaşmalarını engelleyen tüm güçlerin daha geniş bir hareket alanı bulmalarını
sağlayacaktır.
İşte sorun burada.
ABD ve İsrail, kendilerini bağladılar.
Bu bağlar onları ister istemez, sonunda Atom
bombası kullanmaya itecektir savaşın mantığı ile.
(Arada başka gelişmeler olur, örneğin ABD’de
Trump’un yetkileri alınabilir, Natenyahu tutuklanabilir vs. ve koşullar
değişebilir. Bu ayrı konu.)
*
Şimdi bu mantığın nasıl çalışacağını ele alalım.
Birincisi, savaşın hedefi ile o hedefe ulaşmak
için seçilen araçların, mücadele biçimlerinin ve taktiklerin vs. birbirine
uygun olması gerekir.
ABD ve İsrail ise, İran’ı bombalayarak bu hedefe
ulaşamazlar.
Tarihte hiçbir savaş, karşı tarafı bombalayarak,
bir rejim değişikliği sağlamamıştır.
Aksine bombalamalar var olan rejimi güçlendirir ve ülkedeki tüm insanları en
azından var oluş kaygısıyla bile devletin ve hükümetin yanında yer almaya
zorlar.
Örneğin 1991’de Saddam’a karşı savaş, Saddam’ın
devlet cihazını parçalayamamış ve Saddam iktidarda kalabilmişti.
Veya Hitler Sovyet’ler e saldırdığında, Sovyet
halkının hemen isyan edip rejimi devireceğini bekliyordu. Aksine Sovyet halkı
her türlü fedakarlığı yapar hale geldi. Milyonlarda (27 milyon) insanını kurban
verme pahasına Hitler’i yendi.
Benzeri tersinden Hitler Almanyası’nda bile yaşandı.
ABD ve batılı müttefikleri Dresden, Hamburg,
Münih gibi şehirlerde, askeri olarak hiç gereği yokken, sivil halkı Hitler’e
karşı ayaklanmaya sevk etmek için, sivil halka yönelik bombardımanlarla,
özellikle Dresden’de, adeta bir atom bombası kadar büyük tahribata ve ölümlere
yol açmalarına rağmen, bu bir çözülmeye değil, aksine Hitler’in rejiminin
pekişmesine yol açtı.
ABD’nin kuzey Vietnam’ı bombalamaları da hiçbir
çözülme yaratmadı, aksine Vietnam halkının direnişini pekiştirdi.
Sonuç: havadan uçaklar veya roketlerle
bombardımanlarla iyi kötü istikrarlı bir rejim, bombalayanlarla ittifak yapmaya
hazır belli güçler olsa bile, bir rejim değişikliğine yol açamaz, aksine var
olan rejimi güçlendirir.
O halde ABD ve İsrail’in belirledikleri hedef
ile seçtikleri savaş biçimi arasında kendi amacını baltalayan, hükümeti
veya rejimi zayıflatmak bir yana güçlendiren bir ilişki bulunmaktadır.
Bu yöntem çok daha zayıf rejim ve hükümetlerde
bile işe yaramamıştır.
Kaldı ki, İran kurumları olan, binlerce yıllık
devlet geleneği olan bir ülkedir. Ayrıca Rejim, devrimi izleyen ve o devrime
dayanan bir karşı devrimle şekillenmesine rağmen yine de çok büyük bir halk
devrimi üzerinde ortaya çıkmış bir rejimdir.
Ayrıca devrimin ilk dönemlerinden beri sürekli
ekonomik yaptırımlara uğrayan, devrimin hemen ertesinde, ABD’nin ve batılıların
desteğiyle Saddam’ın savaş açıp devrimin ortaya çıkardığı hükümetin henüz
yerleşmediği bir dönemde, Irak’ın saldırısıyla başlayan bir savaşı on yıla
yakın sürdürmüş ve buradan başarıyla çıkmış bir tarihsel tecrübeye de sahiptir.
Ayrıca bütün bürokratik rejimlerde olduğu gibi
bir yozlaşma olsa da hala seçilen organları ve seçimler vardır. Kadınların
toplum hayatındaki yeri, en ön sıradadır. Batılı ülkelerdekinden bile daha çok
kadın her türlü işte ön planda bulunmaktadır. Kadın haklarını başını açmakla
özdeşleştiren bir kafanın anlayamayacağı bir gerçektir bu.
Ayrıca İran uzun tecrübelerle, desentralize bir
biçimde bu savaşı sürdürecek şekilde yapılanmıştır.
Daha birçok faktör sayılabilir. Dolayısıyla
bombaların İran’da bir rejim değişikliği sağlamak bir yana aksine rejimi ve
İran halkının direncini güçlendireceği kesindir.
*
Varsayalım ki, ABD ve İsrail bombaların bütün
yeraltı depolarını yok etti. İran göklerinde ABD ve İsrail uçakları rahatça
geziyor ve istediği yere bomba atıyor. İran hiçbir yere füze yollayamıyor.
Bu durumda bile İran rejimi barış
istemeyecektir.
Bu en olumsuz durumda bile, İran rejiminin
teslim olmayı reddetmesi ve çizgisini sürdürmesi, ABD ve İsrail için kesin
yenilgi anlamına gelir.
Çünkü bundan sonra yapabilecekleri hiçbir şey
yoktur.
İster istemez, o son derece masraflı, ayrıca uzun
vadede kendilerini de tecrit edecek, bombardımana son vermek zorunda
kalacaklardır.
Dikkat edelim, küçücük Gazze’de bile İsrail hala
Hamas’a teslim olmayı kabul ettirebilmiş değildir. Hamas yaşıyor ve her
fırsatta etkisiz de olsa vurmaya devam ediyor.
Özetle, İran için bu en kötü durumda bile, ABD
ve İsrail’in savaşa son vermeleri, yenilgileri anlamına gelecektir.
Çünkü deklare ettikleri ve savaşın sağlayacağını
umdukları hedeflerine ulaşamamış olacaklardır.
Bu durumda bu yenilgiden kurtulmak için
önlerinde iki yol kalır.
İran’ı işgal etmek.
Ancak bu pratik olarak olanaksızdır.
ABD halkından onay alması ihtimali neredeyse
sıfırdır.
Çünkü en azından bir buçuk veya iki milyon
askeri İran topraklarına çıkarmak gerekir.
Varsayalım ki bunu yaptılar. Bu uzun ve masraflı
bir savaş demektir. Kesinlikle böyle bir savaşa onay sağlayacak güçleri yok.
Varsayalım ki bu güc ü de bulup çıktılar. Sonuç kesin bir yenilgi olacaktır.
Ham da Vietnam ve Afganistan’dan da daha büyük bir yenilgi.
Çünkü böyle bir kavra savaşı, işgalcilere karşı
bir halk savaşını başlatır.
Ayrıca İran, Rusya ve Çin’in ve diğerlerinin
sadece lojistik desteğiyle bile bu işgale karşı uzun vadeli gerilla savaşı
yürütebilir.
Ama ABD zaten bugünkü politik durumda, zaten
böyle bir karar çıkartamaz. İsrail’e gelince zaten onun böyle bir işe girişecek
hiçbir gücü ve kaynağı da yoktur.
Bu nedenle, İran’a bir iki milyon asker çıkarma
yolu çıkışsızdır. Bunu geçiyoruz.
Bu durumda bir yenilgiden nasıl
kurtulacaklardır?
Bu savaşı kazanmalarının tek yolu vardır. İran’ı
teslim olmaya zorlamak.
Bunun için, halı bombardımanı, taş üstünde taş
bırakmama yolu deneyeceklerdir. Ama bu da aksine İran’daki birliği ve direnci
güçlendirecektir. Hitler Almanyası’nda bile bu yöntem işe yaramadı.
Bu durumda, Trump’un gerek Natenyahu’nun
gelecekleri, yenilgilerini zafer olarak satabilmelerinde olacaktır. Ama İran
teslim olmadığı sürece bir zafer kazandıklarını ilan edemeyeceklerdir.
Bu durumda ellerinde İran’ın teslim olmasını
sağlayabilecek son bir silahları kalır: Atom bombasına baş vurmak.
Bunun tarihte bir örneği var.
Bu örnek, aslında ABD’nin hiç gereği yokken, Sovyetler’e
göz dağı verebilmek için, İki Japon şehrini, Hiroşima ve Nagazaki’yi Atom
bombasıyla yok etmesidir. Bu iki bomba ve Japon İmparatoru’nun kayıtsız şartsız
teslim olmasıdır.
Kaldı ki İran bu koşulda bile pes etmeyebilir.
Çünkü çok büyük bir ülkedir. Dünya kamuoyu böyle
bir bombalamada büyük tepki gösterir. Bu da yine Trump ve Natenyahu’yu
kurtarmaz.
*
Ama bu deccalların önünde, tek Japonya örneği
olduğundan, bu yola baş vurabilirler.
Daha doğrusu, Trump atom silahını kullanma işini
İsrail’e havale eder. Kendisi bununla ilgisizmiş gibi davranmayı dener.
Ama Atom silahı kullanıldığı andan itibaren tüm
kartlar yeniden karılmış olur.
Eğer İran bu arada Atom bombası yapmaya karşı
olan Hamaney öldüğünden, fetvası geçersiz sayılıp arada kendisi de Atom bombası
yapmışsa, buna kendisi cevap verebilir.
Böyle bir savaştan İsrail sağ çıkamaz ama İran
sağ çıkar.
Rusya ve Çin’in böyle bir durumda büyük bir
olasılıkla, İnsanlığın yok olmasını engellemek için daha sakin ve sorumlu
davranacakları ön görülebilir.
Bu durumda bile Trump ve Natenyahu ayakta
kalamaz.
*
Ancak kullansalar da, kullanmasalar da ne yaparlarsa
yapsınlar, Trump da Natenyahu da iktidarlarını kaybetmeye yazgılıdırlar.
Evet bu savaşın sonunda bir hükümet veya rejim
değişikliği olacaktır ama İran’da değil, İsrail ve ABD’de.
Ve bütün bunlar İran’ın zaferi anlamına
gelecektir.
Bu da insanlık için iyi haberdir. Ama İran’da
ölecek binlerce ve belki de milyonlarca insanın pahasına.
*
Evet savaşın mantığı ya da savaşı başlatanların
mantıksızlığının mantığı, onların kendi ayaklarına sıktığı sonucuna yol
açmaktadır.
Ama bu İran açısından “en kötü durum
senaryosu”dur.
*
Saldırganlar açısından durum daha da kötüdür.
Şöyle bir söz vardır: “Amateurs talk about
tactics, but professionals study logistics.” (Amatörler taktik üzerine konuşur,
fakat profesyoneller lojistik çalışır.)
Bir savaş demek örneğin her askere üç öğen
yemek, onlara giyecek, mermi, silah akışını sağlamak, onların kullandıkları
araçların bakım, yedek parça, yakıt teknik eleman, siyah mermi ihtiyaçlarını
karşılamak ve bunları planlamak demektir. Yani lojistik demektir.
Sadece ABD’nin uçak gemisinin basınçla çalışan
süper modern tuvaletlerinin bir aksamasının bile ne gibi sonuçlara yol açtığı
görülüyor.
Kaldı ki, çok temel bir sorun var.
ABD ile İran arasında iki okyanus bulunuyor.
Yani her şeyin binlerce kilometre öteden getirilmesi gerekiyor. Hele Amerikan
yüksek tüketim düzeyi ve yaşam standartları göz önüne alındığında bu muazzam
bir yüktür ve giderdir.
Ayrıca ABD’nin yolladığı gemiler, uçaklar,
roketler, mermiler en fazla bir aylık bir saldırıyı sürdürecek kadardır, bütün
Askeri uzmanların neredeyse oy birliğiyle bildirdiğine göre.
Zaten güçlerin böyle bir savaşa hazır olmadığın
söyleyen komutanı Trump görevden aldı.
Bu Trump ve Natenyahu’yu kısa zamanda kesin bir
sonuç almaya, bunun için de tüm güçleriyle bombardımanı sürdürmeye
zorlayacaktır ve zorlamaktadır.
Ancak bu bombardımanların istenen sonucu
sağlamayacağını yukarıda gördük.
Yani bu savaşta İran’ın elinde cevap verecek
hiçbir şey olmasa bile, Trump ve Natenyahu için zaman penceresi en fazla bir
aydır, haydi iki aydır.
Sadece lojistik bakımdan da değil, aynı zamanda
politik olarak da. Trump’un yeniden seçilmek için bir zafere ihtiyacı vardır.
Bu işi yaz gelmeden bitirmek zorundadır.
Natenyahu da zaten şimdiye kadar desteğini
gariban Gazze’lileri öldürmekte sağladığı başarılarla sürdürebildi. Yani onun
da kısa zamanda bir başarıya ihtiyacı var.
Ama bu kısa zaman penceresi bu başarıyı
sağlamaz.
Bu durumda ne yapacaklar?
İran’ı işgal edemezler. Pratik olarak şu an
olanaksız.
Olduğuna
yukarıda değindik.
Yine tek çareleri kalıyor. Ama bu sefer zaman
darlığından dolayı: Atom silahını kullanmak. Ve İran ‘ı teslim olmaya zorlamak.
Bunu da İsrail yapacaktır.
Ama bu silahı kullansa da kullanmasa da bu savaş
sadece İsrail’deki Natenyahu rejiminin değil, İsrail devletinin sonu olacaktır.
Bir filistin devletinin eşit yurttaşları olarak
kalmak isteyen Yahudiler elbette kalabilir ama Siyonistler ve Siyonist NAZİ devletinin
sonu gelecektir.
*
Görüldüğü gibi savaşın mantığı İsrail’in ve
ABD’de Trump rejiminin sonunu ve buna bağlı olarak da Avrupa’daki hükümetlerin
de sonunu haber veriyor.
Bunlar binlerce Filistinli ve İranlının canları
bahasına da olsa, insanlık için hayırlı gelişmelerdir.
Onlar insanlığın yaşaması için canlarını
verdiler ve vermiş olacaklar.
Sorun şudur, bu zaferin muhtemel meyvelerini
yiyecek olanlar ne yapıyor ve yapacak?..
Bizim önereceğimiz tek şey bulunduğumuz her
yerde ABD ve İsrail saldırganlığına karşı direniş, ocakları yakmaktır. İran’ın
sırtındaki yükü bir parça olsun hafifletmektir.
*
Dileriz olayların gelişimi bu noktalara varmaz.
Ama İran’ın bırakalım teslim olmayı veya rejim
değişikliğini veya hiçbir cevap verememeyi bir yana, ABD, İsrail ve
müttefiklerine vurduğu darbeler, muhtemelen, ABD ve İsrail’i daha da erken bir
atom silahı kullanmaya itecek gibi görünüyor.
Bu da sadece onların ömrünü kısaltacaktır.
Ama bütün kalbimle dilerim ki savaşın mantığına
dayanan bu yazı ve öngörüler yanlış çıkar.
Trump ve Natenyahu geri adım atıp, savaşa son
verir ve geri çekilirler.
Ya da ABD ve israil’deki politikacılar gidişi
görüp onları iktidardan uzaklaştırıp bir barış anlaşması yapmak için yeni ve
daha aklı başında bir takım politikacılara başa getirirler.
*
Aklın kötümserliği kalbin iyimserliği.
Mantık kötümser sonuçlar öngörüyor, yürek
iyimser sonuçlar umut ediyor.
Bu dünyada umuda hala yer var mı?
Walter Benjamin’in dediği gibi.
“Umut bize yalnızca umutsuzlar hatırına
verilmiştir.”
3 Mart 2026 Salı
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder