Yazılı ve Sesli versiyorn bir arada
*
Maltepe Mitingini İzlerken Bir Kötümserin Kötümser Öngörüleri
Bugün Maltepe’deki Miting Meydanında muhtemelen yüz binlerce insan toplanmış bulunuyor. Alana sığmayan kitlenin yollarda olduğu ve oraları da doldurduğu, metro istasyonlarından paylaşımlarda hala akın akın insanların geldiği, metro istasyonlarının bile kalabalıktan adeta kilitlendiği video ve resimleri düşüyor.
Paylaşımlara bakıyorum, herkes katılımdan çok memnun. Bunu bir zafer havasında kutladıkları görülüyor. Ben ise uzaktan bu zaferde bir yenilgi görüyorum.
Bu belki gelişmelere, bir savaşta kurmayların yukarıdan bakarak, güçler, konumlanışları, stratejileri, taktiklerine bakarak bir sonuca uluşmaya çalışmakla ilgili, olayların içinden sıcak değil, yukarıdan soğuk bir bakış. Ya da ağaçlara değil de ormana bakış.
Ama önce şunu belirtmek gerekir, kitlelerin kendiliğinden patlaması ve aktive olması büyük bir bilinmeyen ve her an her şeyi değiştirebilir. CHP’yi önce sokağa çıkmağa zorladılar. Bunu başardılar ama henüz daha ileri gidemediler. Derinlerde yer etmiş bir perspektif yok. Örneğin “Erdoğan İstifa” gibi bir parolayı gösterilerin parolası haline getirip fiilen öne geçmiş olan CHP’yi de bunu savunmaya ve bu parolaya uygun bir strateji izlemeye zorlayamadılar. Henüz güçlü katılımlarıyla ileri itmeye çalışıyorlar ve yaratıcılık, yeni mücadele biçimleri, sürprizler, yepyeni örgütlenme biçimleri yok.
Tam da bu nedenle, CHP’nin hafta sonu şehir dışı mitingi ve firma boykotları ile hareketi kontrollü bir şekilde sönümlendirmeye çalışmasına direnemediler. Katılarak sönümlenmeye direniyorlar. Bu ise yetmez.
Ama kitle, eylem içinde öğrenir. Hızla değişebilir. Saraçhane ve diğer mitinglerin tecrübesi ve yarattığı değişimle, en azından CHP liderliğini daha ileri itmek ve Erdoğan’a dur demek için bu mitinge aktıkları görülüyor. Bunun sonuçları ne olur? Elbet öngörülemez. Bu bilinmeyen nedeniyle her türlü öngörü bomboş çıkabilir.
Kitlenin hareketlenmesi en büyük bilinmeyendir. Ancak örgütsüz ve hedefsiz bir kitle hareketinin, hele CHP önderliğinde, bu önderliği aşamadan, yapabileceği pek bir şey yok görünmektedir. Yaratıcılık mucizeleri görülürse o ayrı.
Adalet yürüyüşünün sonundaki miting ve Muharrem İnce’nin başkan adaylığı mitingi de bu kadar olmasa bile, oldukça büyük bir kitle toplamıştı. Aynı iyimserlikleri zirve yaptırmışlardı. Ama sonunda “Adam kazandı”.
Bu nedenle güçleri, güçlerin konumlanışını, strateji ve taktiklerini anlamaya çalışalım. Soruna böyle baktığımızda maalesef ortada pek parlak bir durum görülmüyor.
*
Bu sonuç iyimserlik ve kötümserlik sorunu değil.
Kaldı ki öyle bile olsa, herkesin “umudunu kesme yurdundan” diye umut sarhoşu olduğu ve umut pompaladığı günlerde umutlara karnı tok insan sayılırız artık. Umut, fakirin değil, küçük burjuvanın ekmeğidir, yemeye doyamadığı. Kötümserliğin mücadeleyi öldüreceği gibi bir yanlış varsayıma dayanır. Halbuki umut da kaybedilecek bir şeydir. Kaybedecek şeyi olmayanlar, umutsuzlar gerçek devrimci ve kararlı bir mücadeleyi sürdürebilirler.
Bir büyük devrimcinin dediği gibi, “Kötümserlik devrimci bir erdemdir”.
Biz de bir devrimci olarak başka türlü olamıyoruz.
Çok eskiden, kısa vadede değil ama uzun vadede, bir zamanlar Maocuların formülasyonuyla, “taktik olarak kötümser, stratejik olarak iyimser” idik. Sonunda sosyalizm galip gelecekti nasılsa.
Ama sonra devrimlerin “tarihin lokomotifleri” değil, “imdat frenleri” olduğunu öğrendikten sonra, Tarih’e derinden bakıp, konu üzerine biraz derinleşince, kötümserliğin, nasıl uzlaşmaz ve devrimci bir radikalizm için olmazsa olmaz olduğu sonucuna ulaştık.
Kötümserlik sübjektif bir anlamda kötümserlik değildir. Nesnel bir kötümserliktir. Tarih’in kendi yasaları kötümserliğin gerekliliğini gerektirir. Tarih kötümserdir. Ve tarihte iyi devrimciler kötümserlerdir.
Aslında Engels’in tarihte dikkati çektiği, en kaderci öğretilerin en devrimci öğretiler olması olgusu bile, bunun bir kanıtı olarak görülebilir.
Bırakalım sosyalizmi bir yana insanlığın varlığı bile kötümserlerin varlığına bağlıdır. Çünkü ancak kötümserler tutarlı ve radikal bir program geliştirebilirler.
Çünkü onların umutları bile yoktur. İşçilerin zincirleri vardı kaybedecek, kötümserlerde ise umut bile yoktur kaybedecek.
Kötümser olmak tutarlı ve uzun soluklu bir tutarlı ve radikal devrimci tutumun olmazsa olmazıdır.
“Umut” ve iyimser beklentiler, ancak o zaman ortaya çıkacak cesareti gösterebilir.
*
Ama umutlu veya umutsuz, iyimser veya kötümser olmanın bu genel, tarihsel, sosyolojik ve kategorik değerlendirilmesini bir yana bırakalım.
Somutta son direniş sürecinin evrimine bakalım.
Aslında ilk gün CHP, “Türk Mahkemelerine ve adaletine güvenmekten”, kararı beklemekten falan söz ediyordu.
Eğer İstanbul Üniversitesindeki öğrenciler kendiliğinden üniversiteden çıkıp fiilen bir gösteriye girişmeselerdi, bu iş tavsayacaktı. Öğrencilerin bu hamlesi, geniş bir kitle hareketinin ortaya çıkışı için bir işaret fişeği oldu.
Kitlenin sokağa çıkıp sahiplenmesi, CHP liderliğine hem daha ileri adım atma cesareti verdi, daha doğrusu onu öne itti, hem de protestonun kontrolden çıkmasını engellemek için, başına geçip kontrol altına alıp yönlendirmeye zorladı.
Doğrusu CHP bunu, CHP’li ve ulusalcı, ama esas olarak “sol” ana akım medyanın da desteği ile başarıyla yaptı denebilir.
Ama onların başarısı aslında hareketin başarısızlığa mahkumiyetinin giderek kesinleşmesi anlamına geliyordu.
Çünkü, CHP liderliğinin, hazır kitleler sokağa dökülmüşken, hareketi genişletme, katılımı tüm toplum kesimlerine yayma ve uzun vadeli bir kitle mücadelesine dönüştürme, onu daha kapsayıcı ve uzun vadeli bir program, strateji ve taktiklerle donatma gibi bir hedefi yoktu. Zaten eşyanın tabiatı (“fıtratı”) gereği de olamazdı. Ve bunlar olmadan da zafer kazanılamazdı.
Tek ihtimal, CHP’nin bu çizgisine rağmen, kitlenin kendi inisiyatifi ve yaratıcılığıyla bunu sağlayacak hedefler ve yöntemler geliştirmesi olabilirdi. Ama CHP’nin kitlesi Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle bunu yapacak yetenekten çok uzaktı ve kendinden memnun görünüyordu.
Bunun sonucu olarak hareket esas olarak CHP’li veya ona oy veren, şehirli, laik, ulusalcı, Türk milliyetçisi kesimlerle, esas olarak büyük şehirlerle, polisin her türlü provokasyonuna ve saldırısına açık biçimler içinde kaldı.
Özellikle üniversiteli gençlerin içinden konuyu İmamoğlu’ndan daha ileri götürmek isteyenler ve Hak, Hukuk, Adalet diyenler vardı ama bunlar kürsüye egemen olan CHP’nin söyleminde ve hedef belirlemelerinde belirleyici olmadı.
Aynı gençler başka yerlerde toplanma, yayma denemelerine de giriştiler ama yol yordam bulamadılar.
Öte yandan “Hak, hukuk, Adalet”in bir parça olsun tesisi için Erdoğan’ın istifası gibi bir somut hedef hiç ifade bile edilmedi.
Kitlenin içinden cılız “Hükümet İstifa” seslerinin duyulması bile halkın hala korktuğunu gösteriyordu. Çünkü “Hükümet” diye bir organın fiilen olmadığı başkanlık sisteminde, “Hükümet İstifa” demek, “Erdoğan İstifa” diyememenin bir göstergesiydi. Dolayısıyla, hareketin henüz bu noktadan uzak olduğunu ve bu cesareti pek bulamadığını ele veriyordu.
Bir toparlayıcı, uzun soluklu ve somut hedef olmadığı için, İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonra, hareket aslında hedefsiz kaldı, uzun vadeli ve sürekli bir direniş ve gösteri için ne hedef ne biçimler ve araçlar ne strateji yoktu.
(Zaten bu yokluğu göz önüne alarak daha ortada henüz bir yenilgi görülmemişken 23 Mart’ta “Bir Yenilginin Dersleri” başlıklı yazımızı yayınlamıştık.)
Bundan sonra, CHP liderliği, bu programsızlığını, hareketi hedefsiz bırakışını, daha geniş güçlerin katılımını sağlamak için hiçbir şey yapmamasını, uzun vadeli bir direniş ve protesto gösterisi arayışında olmamasını, yani yenilgiyi, sonunda ortaya çıkaracak olan yanlışlarını gizlemek ve göz boyamak için, yapılacakların en kötüsünü yaptı.
Erdoğan’ı istifaya zorlamayı bile bir hedef olarak koymadan bazı tüketim malı üreten firmaları veya iktidar yanlışı medya kuruluşlarını boykot etmeyi hedefe koydu. Yani Erdoğan’ı ve onun iktidarını hedef tahtasından çıkardı. Kitleyi birlikte değil, bireyler olarak mücadeleye yönlendirdi, yani örgütlenmeye değil.
Bu boykot çağrısının, sözde “Sol” ama aslında CHP’li ana akım medya tarafından, çok övülmesi ve çok doğru bulunmasının aksine, bu hedefin kendisi yanlıştı. Çünkü hedef şaşırtıyordu. Hem bu hedef hem de onun arşı alaya çıkan övgüleri, hareketin esas olarak küçük burjuva karakterinin, ki bu onun en büyük zaafıdır, tipik bir görünümüydü.
Ama bu yanlış hedefin kendisi bile saçma sapan, nerede, niçin, ne zaman kimler tarafından belirlendiği belli olmayan, gayrı ciddi bir listelemeye dayanıyordu. Yani yanlış içinde yanlış.
Öte yandan elbette var olan biçim altında, her gün ve üstelik provokasyona açık biçimde mitingler yapılamayacağından, mitingleri durdurup hafta sonu, şehir dışındaki bir miting alanında (Maltepe’de) mitinge çağırıyordu. Bu da ikinci yanlıştı.
Halbuki, Saraçhane kendiliğinden sürekli kitlesel katılımla, sembolik bir anlam kazanmıştı ve şehrin merkezindeydi. Ayrıca yeni kuşakların bilmediği, 1960 sonrasında işçi hareketinin bir mitingle ortaya çıktığı ilk yer olmak gibi çok özel bir anlamı vardı Saraçhane’nin.
Ayrıca hareketi yayma hedefinden de vaz geçilmişti. Sadece İstanbul’da bir miting vardı. Önceden yayıldığı yerlerden de geri çekilmiş oluyordu.
Bu durumda pazar günü Maltepe’de yapılacak mitinge esas olarak İstanbul’da CHP’ye oy verecek kitlenin geleceği ve CHP’nin renklerinin hakim olacağı çok belliydi ve şimdi gözlemler de bunu gösteriyor.
Miting alanı Türk bayraklarıyla dolu.
Elbet bu büyük katılım önemli, örneğin başka yerlerde başka mitingler yapmaya, biraz daha sert bir dile ve tanımlamalara yol açabilir bu büyük katılım. Ama esası etkileyeceğini söylemek şimdilik zor.
*
CHP, böylece düşmana, yani Erdoğan’a, tüm zayıf noktalarını da göstermiş ve üstü kapalı bir uzlaşma mesajı da vermiş oluyordu: “fazla üzerimize gelme, bak hareketi hem daha geniş kesimlere ve tüm ülke çapına yaymaya ve sana karşı yöneltmeye çalışmıyorum, hem uzatmak gibi bir niyetim de yok, uzatacak biçimler üzerinde de durmadım ve bunları aramadım. Gel bir yumuşama yapalım.” anlamına geliyordu bunlar nesnel olarak.
Erdoğan bunu görecek ve anlayacak kapasitededir.
Ayrıca kendisi de karşı tarafı bölmek, tereddütte bırakmak için esneklikler göstermenin ustasıdır. Kendisine karşı bayrak açmış, en ağır sıfatlarla saldırmış olanları sonra kendi yanına almayı defalarca başardı.
Eğer şu an kendi durumunun yeterince güçlü olduğuna karar verirse, tam da karşı tarafın tüm zayıflık ve güçsüzlüklerinin ve bu zayıflık ve kararsızlıkların üstü kapalı bir uzlaşma mesajı olarak ortaya çıkmasını göz önüne alarak hızlı bir karşı saldırıya geçebilir.
Veya tam tersine bunlara oynayıp işlerin biraz durulmasını bekleyebilir.
Ayrıca bunun için elinde, yine kendisinin ilan ettiği, on günlük bir bayram tatili var.
Ama henüz kendini yeterince güçlü hissetmiyorsa, bu zayıflığı ve üstü örtülü uzlaşma çağrısını, ortalığı biraz durultmak ve karşı saldırı için bir zaman kazanmak olarak değerlendirebilir.
*
Ama şunu unutmayalım: savaşta kararlılığın kendisi en büyük güçtür. Diğer güçsüzlükleri ve zayıflıkları da kapatır. Aksine kararsızlık ise gücü güçsüzlüğe dönüştürür.
Erdoğan, keskin sözlere takılmadan yapılanların gerçek anlamıyla baktığında, karşı taraf böylesine kararsız ve uzlaşmaya yatkın iken, saldırarak karşı tarafın kararsızlığını kullanarak onu dağıtmayı sağlayabilir, kendisinin bugünkü güçsüzlüğünü giderebilir.
Erdoğan’ın diğer yaptıklarına baktığımızda, karşı tarafın en küçük bir kararsızlığını ve zayıflığını gördüğünde kararlıca saldırdığını hep gördük.
17-25 Aralık’ta, kendisini bu kararlılığı kurtardı, güçsüzlüğünü güce çevirdi.
2015 Haziran seçimlerinde, kendisinin ağır yenilgisinden sonra, muhalefetin kararsızlığını kullanarak, yenilgiyi birkaç ayda, peş peşe saldırılarla ve yeni müttefikler bularak bir zaferle sonuçlandırmasında da aynı kararlılık görüldü.
“15 Temmuz Darbesi”nde, darbecilerin kararsızlığında, kendi kararlılığıyla, ikili oynayanları yanına çekerek bu rejimi oturttu.
Diğerlerini saymayalım bile.
Erdoğan, bunları yaparken karşı güçleri de bölmek için hamleler yaptı yeni müttefikler buldu, karşı tarafı bölmenin veya bir bölümünü tarafsız bırakmanın veya kendi yanına çekmenin yollarını aradı.
Şimdi de aslında gerçekleşmesini hiç istemediği PKK’nın silahlı mücadeleye son vermesi konusunu bitirmeyi erteleyerek, Kürtleri en azından kendi yedeğine çekmeye veya tam çekemese bile kararsız bir durumda, tereddütte tutmaya dikkat ediyor ve bunda da başarılı olduğu söylenebilir.
Zaten Mütedeyyinler için hiçbir şey yapmasına gerek yok, CHP’nin kitlesi, onları dışta tutuyor. Dolayısıyla onlar da tarafsız sayılabilirler. En azından kitlesel olarak meydanlara dökülmediler.
Zaten o kitle sokağa çıktığında, gösterilerde küçük burjuvazinin meşrebini yansıtan, bu bayram ve eğlence havası kaybolur, işçilerin ve emekçilerin ağır başlı ve kararlı, karşı durulmaz meşrebi ağırlığını koyar.
O halde Erdoğan bütün yıpranmışlığına, ekonomik krizin bütün olumsuz etkilerine ve bunun sonucu olarak halk desteğindeki bütün kayıplarına ve güçsüzlüğüne rağmen, bu güçsüzlüğü dengeleyip zaafları azaltacak bir güce, oyun alanına ve bu yeteneğe sahip görünmektedir.
Öte yandan rakibi (CHP) çok çapsızdır. Kitle hareketinin yönlendirmeleriyle onlardan cesaret alarak konuşmakta ve yol bulmaya çalışmaktadır.
Zaten Erdoğan’ın en büyük avantajı ve şansı böyle bir rakibe veya muhalefete sahip olmasıdır.
Bu muhalefetin bu kitle hareketi kabarışını da değerlendiremeyeceği neredeyse kesindir.
Bu gidiş ancak, hareketin CHP önderliğini ezip geçmesi ve kendi örgütlenme ve önderliğini yaratmasıyla olabilir ama bu da şimdilik olanaksız görünmektedir.
En azından bugün karşısında yer alabilecek, kendisinden yüz çevirmiş, CHP’liler kadar büyük bir kitle (Mütedeyyinler) tarafsız bekliyor.
Normal olarak kedisine karşı, Kürtler de yarı hayırhah yarı tarafsız ve tereddütlü durumdadır. CHP mütedeyyinler gibi onları da yanına çekmek için yapabileceklerini yapmıyor. Durumu jestlerle idare etmeye çalışıyor.
Yani Erdoğan’ın elindeki kartlar fena sayılmaz.
Ayrıca devletin polis, asker, istihbarat, para, medya vs. gücü zaten elinin altındadır. Ve de göstericilerden farklı olarak bunlar bir tek iradeye bağlı olarak hareket edebilirler. Avrupa ve ABD’nin tarafsızlığı ve hatta desteği de elinde olduğuna göre, güç dengesi hala Erdoğan’ın lehinedir.
Bu durumda kararlılık bütün dengeyi değiştirebilir.
Erdoğan artık zaten geri adım atamaz ve İmamoğlu’nun tutuklanmasını kaldırıp serbest bırakamaz. Bu kendisinin bir yenilgisi ve sonu olur. Köşeye sıkışmış bir kedi gibi saldırmak zorundadır.
Bu durumda eğer kararlı ve hızlı bir saldırı ile CHP’nin en yaralanabilir yerine bir hamle yaparak CHP’yi dağıtabilir ve kitle hareketini başı kesilmiş tavuğa döndürebilir.
Yapabileceği çok basittir: CHP’nin bugünkü yönetimini otomatik olarak düşürüp, Kılıçdaroğlu’nun ekibinin CHP’nin başına gelmesine yol açacak bir mahkeme kararı.
Böyle ir kararı alacak hakim ve savcılar elinin altında nasıl olsa var.
Bu durum CHP’lileri hem birbirine düşürür hem de başsız kılar. Kılıçdaroğlu böyle bir durumda başa geçmeyi reddetse bile sonuç değişmez.
Yukarıdan bakınca öyle görülüyor ki, Erdoğan açısından yeni darbeler indirerek yeni bir darbe yapmanın tam zamanıdır. Bunu yapabilecek kararlılığı araçları ve kapasitesi vardır. Ayrıca ilerde böyle bir fırsat eline geçmeyebilir de.
Erdoğan bunu yapmazsa, muhtemelen bizim bilemeyeceğimiz başka gerekçelerle yapmayacaktır.
Ama böyle bir anda saldırıya geçerek CHP’yi tam bir açmaza düşürebilir.
Diyelim ki, CHP halkı sokaklara çağırdı, (çağıramaz ya diyelim ki çağırdı) sokaklara çıkanlara, polisle engel olacaktır ve polis saldıracaktır.
Polisle çatışmalar çıktığında CHP halkı sakin olmaya ve evlerine kapanmaya çağıracaktır.
Belki heyecanlı gençler sokağa çıkıp polisle çatışmaya girebilirler ama onlar da zaten hemen hem tecrit olurlar hem de kolayca ezilebilirler.
Bu durumlarda Mütedeyyinler Erdoğan’ın yanına gelme eğilimi taşıyacaklardır.
Aslında şu an, Maltepe’de kitleyi görüp zafer sarhoşu olmuş, kendisinin zaferini kutlayan CHP, çok kritik, çok kötü, bıçak sırtı bir durumda, bir bozgun ve yenilginin sınırında bulunuyor.
Bunu şimdi yaşamaz ise, Erdoğan’ın başka gerekçelerle bu saldırıyı ertelemesi sayesinde olacaktır.
Ve CHP kendisini bu duruma kendisi düşürdü.
Bunda CHP’nin gençlik kolu işlevi gören (Sosyal Demokrat partilerin hep böyle kendilerine yarı muhalif gençlik kolları olur, partinin ilerdeki yöneticileri yaşları kemale erdiklerinde bunlardan çıkar. Ve bunların genellikle daha “sosyalist ve Marksist” bir dilleri de vardır. Türkiye’de bunlar CHP’nin içinde değil, dışındadırlar TİP, İşçi Partisi ve diğerleri.) sosyalist grup ve partiler, kendi farklı hedef ve mücadele biçimi önerileriyle CHP’yi sıkıştırmayan, Erdoğan’a karşı mücadelenin alternatif yollarını sunup önderliğe soyunmayan DEM de CHP’nin suç ortağıdır.
*
“Durmayalım düşeriz” diye bir kural vardır.
Bir isyanın (Son gösteriler elbette hukuki olarak bir isyan değildi ama sosyolojik olarak bir isyan çığlığıydı) durması hatta savunmaya çekilmesi onun sonunu getirir ve yenilgiye yol açar.
Yukarıda kısaca özetlenen taktikler, biçimler bir savunmaya geçildiğini, yayılma ve genişlemenin durduğunu, hedefin kalmadığını, uzun sürdürecek ve netice alacak bir hedef ve birikim olmadığını gösteriyor.
Bu yenilgi demektir.
Maltepe mitingi belki geçici bir moral sağlar ama gerisi için hiçbir palan, program yok.
Bu gibi durumlarda kararlı bir rakip tüm cepheyi dağıtabilir.
Ve bir yenilginin ortaya çıkaracağı hayal kırıklıkları vs. yenilginin kendisinden çok daha tehlikelidir.
Son on yılda sırf muhalefetin kararsızlığı, yanlışları vs. nedeniyle birbirini izleyen yenilgiler yaşandı.
Yeni bir yenilginin sonuçları ne olur kestirmek zordur. Çünkü ilk kez sokağa çıkılmıştı. Gençlik sokaktaydı.
Gençlerin hayal kırıklıkları beklentileri ölçüsünde büyük olacaktır.
Bunların da toplumu derinden sarsıcı uzun vadeli sonuçları olur.
Dileriz yanılıyoruzdur bu gidişi değerlendirmemizde.
Keşke yanılsak da Erdoğan peş peşe hatalar yapıp CHP’nin ve muhalefetin yanlışlarını nötralize etse.
Ama savaşta zaferi karşı tarafın yapacağı hatalara bağlamak zaten baştan yenilgidir.
Kötümserler en kötü durum senaryosuna göre kendilerini hazırlarlar ki kimseyi hayal kırıklığına uğratmasınlar.
Yaptığımız budur.
Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com
https://demirden-kapilar.blogspot.com/
Ek not:
Akşam bir arkadaşa telefon ettim Maltepe mitingi izlenimleri için. Erdoğan’ın hesaplarını bozacak bir kitle olduğunu söyledi.
Ben de bugün öğleyin, miting devam ederken, kötümser bir yazı yazdığımı söyledim.
Arkadaşım da bana geleceğe ilişkin tahminler yapma dedi. Ve “Bir yenilginin Dersleri” başlıklı yazımı kastederek, “yenilgi dedin ama doğru çıkmadı” dedi. (Bence aslında doğru çıktı. Şehir dışı miting ve boykotlar bir yenilgidir. Uygun koşullarda zafer yoksa ortada bir yenilgi vardır.)
Arkadaşımın bu sözleri üzerine, bu yazıyı yayınlamayayım bir deney olarak, bu notla birlikte kaydedeyim. Bakalım ne olacak diye düşündüm.
Sonra yazıyı bir daha okudum. Tekrar fikrim değişti. Boş ver yayınla dedim kendi kendime. Yanılsam ne olur ki, yanılmaktan mı korkacağız?
Kaldı ki öngörülerimin şöyle ya da böyle olması, çıkarsamalar bahsinde önerilerimi değiştirmemi gerektirmiyor. Zaten politika tahminlerden hareketle değil, gerçek durumdan hareketle yapılır ve gerçek duruma ilişkin yanılgılar, olgusal yanılgılardır, metodolojik yanılgılar değildir.
“Gidiş yolu doğru” derdi bir matematik öğretmenimiz okuldayken, işlemlerde ve hesaplarda hata yapılmış ve sonuç yanlış çıkmışsa bile, gidiş yolu doğruysa, notu kırmazdı.
Marksistler de metodolojik ve olgusal yanılgı ayrımını yaparlar.
Büyük yanılgılar metodolojik yanılgılardır, olgusal yanılgılar küçük yanılgılardır.
Bizzat Marks ve Engels, -onlar iyimserliği besleyen bir zamanda yaşadıkları için, devrimlerin tarihin lokomotifleri oldukları şeklindeki ilerleyen bir tarih kavrayışları ve beklentileri nedeniyle- iyimser beklentilerle her bunalımda bir devrim bekliyorlardı. Hemen hepsinde de yanıldılar. (Bu klasik, her bunalımda bir devrim bekleme iyimser geleneğinin son örneği Ernest Mandel’di her halde. O da her bunalımda bir devrim beklerdi.)
Evet Marks ve Engels’in iyimserliğe dayanan ön görüleri ve beklentileri hep yanlış çıktı. Ama buna rağmen temelde yöntemleri doğru olduğu için, o yanlışların büyük doğruları vardı.
Onların geleneğini sürdürelim. Ama bu sefer kötümser beklentilerle.
Ama onlardan farklı olarak, yanılma umuduyla.
Keşke yanılsak.
30.03.2025 00:19
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder