“Daha henüz ortada görünür bir yenilgi yokken, daha dün akşam yüz binler Şişli ve Saraçhane’de nöbet bekliyorken, Türkiye’nin birçok şehrinde gösteriler sürmüşken, nasıl böyle bir başlık atabiliyorsun?” diye sorulabilir haklı olarak.
Beni böyle bir başlık atmaya iten sabahın erken saatlerinden beri canlı haberlerde gördüğüm resimler.
İnsanlardaki yorgunluk, bitkinlik, ama en önemlisi, fiziksel yorgunluk değil, manevi olarak bir zafer kazanılabileceğine inancın artık eskisi gibi olmadığını gösteren gözler ve davranışlardaki vücut dili ve bunun sözlere de yansıması.
Özgür Özel de, İmamoğlu da, eşi de başkaları da yenilgiyi kabullenmiş (bazı gazetecilerin deyimiyle: “Satın almış”) görünüyorlar ve bu yapılan haksızlığa ve dayanmak gerektiğine dair vurgularıyla sözlere de yansıyor.
Ve şu an bir hedef yok.
Bir hedefin olması ve onu herkesin doğru kavraması, o hedefin kendisi yanlış olsa bile, o yanlış hedef için, en iyi ve mükemmel bir haberleşmeden daha büyük bir uyum ve koordinasyon dolayısıyla inisiyatif gösterme ve yaratıcılık gücü sağlar.
Hedef’in yokluğu ise ölümcüldür. Şu an ifade edilmiş görünür hedef: Oy ve dayanışma sandıklarına gidilmesi ve sonra da yine Saraçhane’de toplanılması.
Günlerin yorgunluğu üzerine bu ne kadar olur, olursa bir tür “kuğu çığlığı” olarak kalmaz mı?
Bunlar soru işareti.
Ama bu hedef olarak söylenenler (oy atma ve miting alanında toplanma) eylem biçimleridir, hedef değildir. Şu an bir hedef yoktur.
Bugüne kadar siyasi bir hedef vardı, yanlış bir hedefti ama vardı. Ve o hedefe ulaşılamadı.
Bu bir yenilgidir. Bunun ağır sonuçları olacaktır.
Hele şimdiki hedefsizlik bunları katlayacaktır.
Ama yenilgi bizi şaşırtmadı. İlk başından beri, hedef, strateji, taktikler ve mücadele biçimleri alanındaki yanlışları ve yapılması gerekenleri söyleyerek bir yenilgi olmasını engellemeye çalıştık. Ama bizim gibi bir ihtiyar devrimcinin söz ve önerileri, bürokratlaşmış ve çapsız sol ve sosyalist örgütlerin duvarlarını, ana akım medyanın sansürünü aşamazdı. Aşamadı da.
Ama ne olursa olsun sanki dinleyen varmış gibi yine de görülen yanlışları ve önerileri söylemek gerekiyordu. Halkımızın dediği gibi: “İyilik yap denize at balik bilmezse halik bilir”.
Biraz bu yenilginin nedenleri üzerine konuşalım sıcağı sıcağına ve henüz hiç kimse bir yenilgi yaşandığının farkında değilken. Belki bir faydası olur, belki son anda bir kıpırdama yaratır.
İsmet Paşa satranç meraklısıydı onun bir sözünü okumuştum: “satrançta başta yapılmış bir yanlış hamle, bütün oyun boyunca bir handikap oluşturuyor” demiş. Üçüncü Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü yaşayan son kurmaylardan birinin bu sözlerini dikkate almak gerekir.
Bunun bir benzeri de gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesidir. Bu yanlış sonraki bütün düğmelerin de yanlış iliklenmesine yol açar.
Elbet düğmeleri tekrar çıkartıp yeniden doğru olarak ilikleyebilirsiniz ama toplum bir gömlek hatalar bir ilik ve düğme değildir, zaman akar, yapılan yanlışların temyizi yoktur.
Elbet, başta yapılan yanlışı, bir mücadele içinde, karşı tarafın hataları telafi edebilir ve sizin yanlışı düzeltmeniz için bir fırsat sunabilir. (İşin ilginci böyle bir durum da oluşmuştu, ama bu değerlendirilemedi.)
İlk yanlış hedefin yanlış belirlenmesiydi.
Şu an ortada bir hedef bulunmaması düğmelerin yanlış iliklenmeye sonra da devam edildiğini gösterir.
Bu yenilgi ve muhtemelen sonradan yol açacağı moral bozukluğu üzerine Erdoğan’ın yapacağı yeni hamleler tam bir bozgunun geleceğinin işaretlerini veriyor.
Seçimlerde de benzeri yaşanmıştı. Kriz ve mahalli seçimler bu şokun nispeten kolay atlatılmasını ama kolay atlatıldığı için de yanlışın sürmesine ve bugünkü yenilgiye yol açtı.
Kitleler oylarıyla ya da sokağa dökülerek önceki yanlışların tahribatı nötralize edip yeni bir başlangıç ve doğru hamleler için olanakları sunuyorlar ama var olan örgütler, önderler bunları bozuk para gibi harcamaya devam ediyorlar.
Muhtemelen bu yenilgiyi de tam bir umutsuzluk, moral bozukluğu, özele çekilme, politik mücadeleden uzak durma gibi yenilgi sonrası sendromlar izleyebilir.
Bu da Devlete ve Erdoğan’a çok daha geniş bir hareket alanı sağlayabilir.
O halde daha şimdiden birtakım sonuçlar çıkararak en azından “kervan yolda düzülür” mantığıyla bu yöndeki gidişi engellemek için neler yapılacağı üzerine kafa yorup, “bu muharebeyi kaybettik, ama bir muharebeyi kaybetmek bir savaşı kaybetmek demek değildir” diye savaşı sürdürmek ve kazanmak için hazırlık yapılabilir.
Bu arada hemen şunu belirtelim ki, toplumsal olaylarda süreçlerin nasıl gelişeceği katiyen bilinemez. Ama tıpkı doğa bilimlerindeki modeller yapıp süreçlerin genel eğilim ve yasalarını belirlemek gibi birtakım öngörülerde bulunup, en kötü durum senaryoları üzerinden görevler belirlenebilir.
Bu tür davranışlar, her an hiç beklenmedik mucizevi gelişmelerin olmayacağı anlamına gelmez.
Kötümser öngörülerimizde yanılmayı en çok biz isteriz. Hatta bu satırlar kendi öngörülerimizi yanlış çıkarmak içindir.
*
Gelelim yapılan yanlışlara.
Birinci yanlış nedir?
Seçimlerdeki yanlışın aynen devam ediyor oluşudur.
Seçimler aslında Erdoğan’ın devam edip etmeyeceği referandumu idi. Hukuken Seçim, politik olarak ise, başkanlık sistemi nedeniyle politik olarak Referandum idi.
Hiçbir gücü olmayan bir meclisin de seçilecek olması onun bir referandum olduğunu örtmeye yarıyordu.
Referandumlarda sadece iki yol vardır çoğunluk veya azınlık?
Bu gibi durumlarda, zafer için stratejik hedef karşı tarafın azınlığa düşürülmesidir, Buna bağlı olarak aday belirlenirken kendinize en uygun adayı değil, karşı taraf karşısında en çok oy alıp onu azınlığa düşürecek aday belirlemeniz gerekir.
Muhalefet ise, seçimlerin bir referandum olduğu gerçeğini atladı ve aday olarak da bütün anketlerde seçilemeyeceği belli olanı gösterdi.
Halbuki zafer bir tepsi içinde sunulmuştu. Hazır kazanması garanti iki aday vardı. Birisine hukuki bir engel çıkarılmıştı ama, ikincisi vardı ve onun seçileceği, bütün anketlerin gösterdiği gibi daha garantiliydi.
Peki CHP’nin başında olduğu muhalefet ne yaptı?
Bütün anketlerde Erdoğan karşısında seçilemeyecek olanı aday gösterdi.
Bu saçmalığa milleti ikna için de sözde sol “Ana Akım Medya”, T24’ten, Duvar’dan tutun da Madyascope’ye kadar, bütün medya harekete geçti. En yakınımızdaki en radikaller bile bu havaya kapıldılar.
Ama burada en büyük suçu HDP işledi. Tarih önüne eşi az rastlanır bir fırsat çıkarmışken, muhalefetin yenilgisi, yani Erdoğan’ın kazanması, kendisinin de yenilgisi olacağından, muhalefetin yenilgisi engellemek hedefiyle hareket edip bu yanlışların yapılmasını engellemeye çalışarak, hem bu yenilgiyi engelleyebilirdi, hem de engelleyemese bile bir “Türkiye Partisi”ne dönüşebilir ve yanlış seçimi ve dolayısıyla yenilgiyi engellemek için gösterdiği çabayla ve fedakarlıkla muazzam bir güven kazanabilir ve muhalefetin lideri olabilir ve yenilginin sorumluluğundan kurtulup yenilginin kendi üzerindeki olumsuz etkisini minimumda tutabilirdi..
HDP’nin tek söyleyeceği şuydu: “Önemli olan Erdoğan’ın yenilgisidir, bunun sağlayacağı moral ve mücadele azmi ve hareket alanıdır. Bunun için biz kendi istediğimizi değil, Erdoğan’ın kazanmasına engel olacak bir adayı desteklemeye hazırız. Bunu da halka sorarak güvenilir ve birbirini denetleyen anketlerle tespit edebiliriz. Altılı Masa böyle davranırsa biz desteklemeye varız.”
Bu tavır hem muhalefeti yenilgiden kurtarır hem de HDP’yi muhalefetin birinci partisi ve “Türkiye Partisi” yapardı.
Ama Kürt hareketinin kültürel sınırlılıkları ve Kürt Hareketine bulaşmış, bürokratik yapılar olan, etkisiz, Kürt Hareketinin sırtında birer parazit gibi yaşama olanakları bulan Türk solcu ve sosyalistlerinin hınk deyiciliği, Türk liberalleri ve Kürt milliyetçilerinin güçlü etkileri gibi nedenlerle, HDP böyle bir politika izlemedi.
Bizim önerilerimiz duymazdan gelindi.
Hasılı Seçim yenilgisine yol açan muhalefetin tamamen yanlış karar ve davranışları oldu. Bunun dersi bile çıkarılmadı. Akşener son anda şunu yapmış falan. Bunlar vesiledir. Yanlış baştan yapılmış hedef ve aday doğru belirlenmemiştir.
Dikkat edin, şimdi de aynı durum oldu.
Aslında yine iki adaydan Ankara Belediye Reisi, bütün anketlerde, en büyük farkı atıyordu Erdoğan’a. Neredeyse iki misli.
Bu durumda kendini değil, şu Erdoğan’ı yenmeyi baş hedef olarak alan bir önder veya parti ne yapar? Ne yapması gerekir?
Örneğin İmamoğlu, kendi başında dolaşan tevkifat gibi tehditleri sorun etmeden, (ki bunlar aday olmasıyla ilgiliydi) “önemli olan Erdoğan’ın yenilmesidir, bugün için onu en garantili biçimde yenebilecek olan Mansur Yavaş olarak görülmektedir. Ben içeri girmişim vs. bunların önemi yoktur. Muhalefetin adayı Mansur yavaş olabilir. Arada geçen zamanda bir değişim olursa bu kamuoyu yoklamalarıyla elbet belirlenebilir. Ama esas ilke, Erdoğan karşısında bir zafer kazanması en garantili adayı bulmak ve desteklemektir” diyerek, aslında hem kendi siyasi ihtirasları açısından hem de muhalefeti bir hedefte birleştirmek için çok akıllıca bir hamle yapabilirdi.
Böyle bir hamleyle, hem kendini hem de içki arkadaşı Müslüman hocayı kurtaran Bektaşi gibi, hem muhalefeti hem de kendini kurtarırdı.
O zaman diyelim ki yine İstanbul belediyesine kayyum atamak için şimdiki gibi davranışlar yapılsaydı bile çok daha büyük ve çok farklı kesimlerden kitleler harekete geçebilirdi. Alanlarda sadece CHP’ye oy verenler ve bunalmış gençler değil, başka toplum kesimleri de olurdu.
Kendi ihtiraslarını, Erdoğan’ın saldırılarını bahane ederek öne geçirdi. Ve burada da Erdoğan’ın yenilmesi için değil, kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmek veya aday olmasının engellenmesini engellemek için.
Bunda da aslında hile yaptı. Şimdiden partili üyelerin adayı belirlemesi gibi bir hileye baş vurdu. Tüm anketlerde birinci olan adayı oyun dışı bıraktı.
İmamoğlu kemiksiz, ihtiraslı bir insan insandır hata yapar diyelim. Peki bunca yılın CHP’si ne yaptı?
CHP, pek ala “esas olan Erdoğan’ın yenilmesidir, bugün için aday konularıyla halkın sorularını gözden kaçırma gibi bir durumda olmayalım, zamanı geldiğinde, Erdoğan karşısında en çok oy alacak olanı aday göstermekten yanayız. Ekrem kardeşim, siz de üzerinizde hukuki baskılar var, biz bunlara karşı destek ve bunları aşmak için elbet direniş göstereceğiz. Ama on binlerce insan kurban durumdayken, Demirtaş gibiler bile içerdeyken, sizin adaylığınız sorunu, problemin genel bir hukuk ve adalet sorunu olduğunu gizlemeye yol açar ve kişi sorununa dönüştürür. Bu da bizzat sizi savunmamızı zorlaştırır. Bu rejim bir dikta rejimidir kendini aday göstererek bu tehditlerden ve hukuksuzluklardan kurtulmaya çalışman yanlıştır. Önemli olan tüm muhalefetin birleştirilmesidir.” diyebilirdi. Demedi.
Ama burada da aynı “Ana Akım Medya”yı görüyoruz. Hiç birisi bu gidişin, bu ön seçimin, Ekrem İmamoğlu’nun içeri girmemek için kendini aday yapma çabalarının ve bunun için adeta hileli seçim yapılmasının yanlış olduğuna dair bir şey yazmadı. Herkes Erdoğan’ın İmamoğlu’nu engellemek istediğinden söz ederek yangına körükle gitti.
Halbuki muhalefetin görevi karşı tarafın kötü amaçlarını açık etmek değildir. Kendi yanlışları ve hamleleri üzerine düşünmesi ve bunları halkın karşısında samimiyetle ve acımasızca açıklamaktır. (Burada şimdi bizim yaptığımızı yapmak olabilir.)
(Tabii biz burada kendimize en yakın olana yine iğneyi batırmalıyız. HDP, seçimlerden sonra açıkça nerede yanlış yaptığını, muhalefetin yenilgiden kurtaracak hamleleri yapmamakla muhalefetin yenilgisine yol açtığını söyleseydi, sonraki bütün gelişmeleri hata bugünü de etkileyebilirdi. Çünkü bu hatasını kabul etme, HDP’nin Erdoğan’a karşı en geniş cephe için kendi spesifik hedeflerinden taviz verdiği anlamına da gelirdi. Ve bugünkü yanlışı da engelleyici bir etkisi olurdu.)
Bu ikinci yanlış yapıldı, Erdoğan’ı seçtirmeme hedefinin yerini, İmamoğlu’nu seçtirmek için tutuklanmasını engelleme gibi bir hedef aldı. Bunun yol açtığı yan yanlışlara girmeyelim bile. (Örneğin erken seçim zorlaması gibi.)
Ama buna rağmen hiç düşünülmeyen bir şey oldu. Bunalmış ve umutsuzluk içinde bir çıkış arayan gençler, CHP’nin itidal ve hukuki itirazları bekle, adalete güven sözlerini takmadan sokağa döküldüler. Bu CHP yönetiminin mecburen biraz cesaret bulup sokak çağrısı yapmasına yol açtı, yoksa tüm bir kuşağı da kaybedebilirlerdi.
Gezi de tüm bir kuşağı kaybetmemek için, pazar günü Taksim’e gidişe destek olmuşlardı. Ama sonra Gezi’ye mesafe koymuşlar, nasıl olsa sonunda bize oy verecekler hesabı yapmışlardı. Muhtemelen bu kuşak da aynı akıbeti yaşayacaktır.
Sadece gençler sokağa akmadı, esas olarak CHP’ye oy veren kitleler meydanlara aktı.
(Bunda tıpkı Gezi’de Gül’ün polisleri çekmesi gibi, ilk gün Erdoğan’ın polislerinin, olayların büyümemesi için gösterici ve öğrencilere, nispeten yumuşak davranması da etkili oldu.)
İşte bu kitle hareketlenmesi Erdoğan’ın beklemediği bir gelişmeydi. Bu bakımdan başta yapılmış hatayı giderecek türden karşı tarafın bir hatası sayılabilirdi. Böylece tekrar baştaki yanlışı gideme olanağı ortaya çıkmıştı.
Ama CHP’nin liderliği yanlışları yapmaya devam etti.
Örneğin insanları (yani CHP’lileri) CHP binaları önünde, “baba ocağı”nda toplanmaya, sorunu Adalet ve Hukuk yerine İmamoğlu sorunu olarak koymaya, Polisin ilerde, hele gençler varken, tekrar şiddete baş vuracağı kesin olmasına ve buna parat mücadele biçimleri ve taktikler geliştirmek varken, polisin ilk günlerdeki yumuşak tutumunun süreceği yanılsamasına dayanmaya ve yaymaya, usulen herkes olsa da esas olarak CHP’li kitleyle yetinmeye devam etti. Erdoğan’ı istifaya zorlamak ve bu hukuksuz düzeni değiştirmek için uzun bir direniş ve mücadele değil, kısa vadeli, birkaç günlük direnişler çağrısı yapmaya devam etti. Bunların hepsi A’dan Z’ye yanlıştı.
Burada yine HDP’ye verip veriştirelim. Çünkü HDP bize en yakın olandır. Dostlara karşı gaddar, düşmanlara karşı anlayışlı olmalıyız. HDP bütün bunlar olurken bu yanlışlar üzerinde hiç durmadı. CHP’ye desteğe gitti sadece, onun tutarsızlıklarını ve yenilgiye mahkum bir strateji izlediğini göstermeye çalışmadı. Yani CHP’nin şahsında muhalefetin yenilgisinin kendisinin de yenilgisi olacağını yine unuttu ve bu bürokratik ve kafasız muhalefeti yenilgiden kurtarmak gibi bir görevi olduğunu görmezden geldi.
Bu ortamda, CHP’li kitlelerin birikmiş gayrı memnuniyetleriyle sokağa dökülüşü, herkesi zafer sarhoşu yapıverdi.
Ama çok yanlış gidiyordu, hatta her şey.
Birincisi, sorunu İmamoğlu sorunu olmaktan çıkarıp çok daha geniş kesimleri toplayacak bir hedef değişimi, yani baştaki hatadan kurtulma değişimi yapılmadı.
İkincisi, buna bağlı olarak, Kürtleri ve Mütedeyyinleri bu direnişe katmak ve onlarla çok daha geniş bir birlik kurmak için hiçbir şey yapılmadı. Hatta böyle bir soruna bile kafa yorulmadı. Zirve düzeyinde Diyarbakır’a yollanan mesajlar kitlelerin meydanlarda aynı bayraklar altında birleşmesinin yerini alamazdı ve alamadı da. Halbuki biraz böyle şeyleri sorun etseler Atatürk resimlerini ve İzmir marşlarını bir kenara bıraksalar, mütedeyyinler sokağa çıkmaya hazırdı.
Taktik mücadele biçimleri bakımından da bunun uzun ve sabırlı bir mücadele olduğunu söyleyerek, böyle bir mücadele için de, hem geniş kitleleri katmak, hem zaman içinde gücü azaltmayıp arttırmak için, örneğin parolasız, pankartsız, polisi silahsızlandıran ve böylece provokasyon ihtimalini de azaltan hamleler yapılmadı.
Polisle çatışma kitlesel bir hareketin sonu olurdu. Polisle çatışmayı engelleyecek biçimler bulmadan da bu hareket gereken gücü bulamazdı. Bu kısır döngüden çıkmayı sağlayacak hiçbir girişim yapılmadı. Böyle bir sorun bile ortaya koyulmadı.
Tabii işlerin bu hale gelmesinde ve yanlışlar yapılmasında yine “ana akım medya” baş sorumlulardan biridir. Bu yanlış ve saçma strateji, taktikleri bir deha ürünüymüş gibi sunup tartıştılar.
Her neyse, şimdi ne görüyoruz?
Hükümet bütün gücünü yığdı. Bütün gece beklendi ve sabaha karşı herkes yoruldu evlerine gitti. Ve İmamoğlu’nun tutuklandığı haberleri düşmeye başladı.
CHP yöneticileri uyumaya gitmeden önce, halkı bugün için başkan adayı ve dayanışma sandıklarına çağırdılar. Sonra da meydanlara gelinecekmiş.
Sandıklardan resimler düşüyor. Yorgun ve bezgin moralsiz insanlar. Sayıları az. Resim çekenlerin ve muhabirlerin kalabalık gösterme çabalarına rağmen mahşeri kalabalıklar yok, CHP seçmenleri veya üyeleri var giyiniş ve davranışlarından görülüyor. CHP’liler dışında kimseler yok.
Öyle görülüyor ki gösterilerin enerjisi sandıkların koyulduğu çadır veya salonlarda sönümlenecek.
Direnmiş olanların şu anda bir hedefi de yok.
Tutuklanmayı protesto gibi bir hedef koyulsa bile bununla bir kitlesel direniş sürdürülemez. En geniş kitlelerin katılımı sağlanamaz.
Muhtemelen şu birkaç gün, muhtemelen gençler ve öğrenciler biraz daha devam ederler ve tecrit edilmiş durumda olduklarından polis şiddetiyle veya başka biçimlerde ezilirler, tutuklanırlar ve dağıtılırlar.
Mart sonu Ramazan Bayramı, bugün ayın 23’ü. Yani bu hafta sönümlenmeyi yaşarız büyük bir olasılıkla. Bayram tatili ve sonrasında ise Erdoğan’ın zaferi pekişmiş olur.
Erdoğan’ın eli rahattır artık. Eğer kayyum niyeti varsa bunun için uygun zamanı da belirleyecektir. Örneğin hazır bunlar dağılmış ve yorulmuşken kayyum da atayayım, bir iki gün mızmızlanırlar sonra araya bayram girer ve bunu da kabullenirler diye de düşünebilir. Ya da bunu bayram sonrasında daha uygun bir zamanda başka bir vesileyle yapabilir.
Ancak bir gerçek var: günlerdir sokakta olanların artık bir hedefi yok.
Haydi önceden yanlış da olsa bir hedefi vardı bu saate kadar, İmamoğlu’nun tutuklanmasını engellemek. Engellenemedi.
*
O halde yapılması gerekenler neler?
Birincisi, burada çıkarıldığı gibi bu gidişin derslerini çıkarmak gerekiyor.
Gerçi tarihten çıkarılan tek ders tarihten hiçbir dersin çıkarılamadığı ve çıkarılamayacağıdır ama en azından savaş sanatı bakımından burada yapıldığı gibi bazı sonuçlara ulaşılabilir.
Önce şunu bilmek gerekiyor. Erdoğan, başkanlıktan seçimle ayrılmaz ve de ayrılamaz. Çünkü suçları öylesine çoktur ki, mahkemeler ve hapishaneden kurtulması çok zordur.
Bu nedenle Erdoğan iktidarda kalabilmek için her şeyi yapmıştır ve yapacaktır.
Belki hakkında hiçbir kovuşturmaya gidilmemesi ve bunun karşılığında çekilmesi gibi politik uzlaşmalarla ancak dışarda kalabilir.
Uluslararası durum da onun iktidarını sürdürmesine uygundur.
Ordu da arkasındadır. Çünkü Ordunun en gerici ve yayılmacı kesimlerinin emperyal hedefleri için aramakla bulunmayacak bir başkandır.
Hem aynı türden hedefleri vardır hem de kendilerine belli bir kitle desteği sağlamakta ve ellerini serbest bırakmaktadır.
O halde nüfusun ezici bir çoğunluğunu kapsayan bir kitle katılımı ve direnişi olmadan Erdoğan diktası yıkılamaz. (Ana akım medya ise sürekli “mış gibi” yapıyor u konuda)
Bunun için de gerekli biçimleri ve hedefleri yıllardır yazıyoruz.
En son iki gün önceki yazımızda tekrarladık.
Nasrettin Hoca gibi göle maya çalmaya devam edeceğiz. “Ya tutarsa” diye.
*
Bu arada şunu belirteyim. Gezi kuşağı başlangıçta her türlü örgütlenme çabasını reddettiği için ve öğrenecek zamanı olmadığından ve az çok öğrendiğinde Gezi hareketi de kalmadığından, Gezi’den bir şey kalmadı. Geziciler çok sonra sonra örgütlenme gereğini gördü ama gördüklerinde artık çok geçti.
Ondan sonra ana akım medyanın ve akademisyenlerin (bu arada şunu da belirteyim ki akademisyenler ve uzmanlar ana akım medya ile sembiyoz bir ilişki içindedir.) Gezi’ye övgüleri, bir ders çıkarılması sorununu bile gündeme getirmedi.
Halbuki biz Gezi’den birçok ders çıkardık ve bunları yazdık.
Özellikle oylama ve karar almanın reddedilmesi dolayısıyla örgütsüzlüğe mahkum olunması konusunda hem Gezi esnasında hem de sonrasında bir takım sonuçlar çıkardık ve öneriler geliştirdik.
Örneğin bunlardan birisi de karar alma yöntemi olarak çoğunluk ve azınlığı değil, en az reddedileni bulmaya yönelik, bizim “Oydaşma” dediğimiz bir yöntem oluğu, azınlık ve çoğunluk yönteminin hem anti demokratik olduğu ve kutuplaştırdığı, hem hiyerarşiyi ve rekabeti beslediği, hem azınlıkları görünmez ve etkilerini sıfırladığı, hem seçimi çok sınırlı alternatiflere hapsettiği, nüansları engellediği, hem metafizik siyah ve beyaz mantığına dayandığı ve aradaki grinin tonlarını sildiği için demokrasiyle uzlaşmadığı ve demokrasinin aracı olamayacağı idi.
Bu yöntemi ve sonucu Gezi’deki gençlerin azınlıkların korunmasına ilişkin hassasiyetlerinden yola çıkarak bir çözüm ararken bulduk. Yöntem öylesine dahiyane idi ki, bulanlar bile bulduklarının ne kadar dahiyane bir şey olduğunun farkında değillerdi.
Bu araştırmalar sonucu şuydu: sorun karar alma ve oylamanın kendisinde değildir.
Karar alma dolayısıyla oylama olmadan merkezi bürokratik aygıtlara karşı güçlü, onların direncini yıkacak insanların eylemlerinin koordinasyonu sağlanamaz.
Sorun kararın nasıl alınacağında ve karar alma yöntemindedir.
Bugün artık yeni kuşakların egemen olduğu cep telefonları ve gelişen olanaklar sayesinde tüm dünyadaki insanlar bile, ayrı dillerine, uzak mesafelere rağmen, tartışıp karar alabilirler. Şu an bunun alt yapısı vardır. Ama bu alt yapıya uygun karar alma yöntemi ve araçları yoktur. Biz bir bakıma buna kafa yormuştuk.
Altyapı, her şeyden önce, tüm insanların bir ağ oluşturmasına imkan veren, adeta onları bir köy meydanındaki gibi tartışma ve karar verme olanağı sunan cep telefonları ve internettir.
Ayrıca gerek Blockchain teknolojisi gerek bu teknolojiye dayanarak tüm dünyadaki insanların her birinin göz retinasıyla bir dünya vatandaşı kimliği edinmesini, gerçekliğini ve biricikliğini kanıtlayan World gibi Aplikasyonlar, hileli oy kullanmayı teknik olarak olanaksız kılmış bulunuyor.
Böylece elektronik oylama ve karar alma ilk kez gerçekleşme olanağı buluyor.
Buna ek olarak Yapay Zeka sayesinde neredeyse bütün diller otomatik olarak birbirine çevrilebiliyor.
Herhangi bir konuda neredeyse sınırsız kaynaklara başvurulabiliyor.
Yapılması gereken, biricikliği World ile kesinleşmiş bireylerin, önerileri tartışacağı ve çoğunluğu değil, en az direnç gösterilen öneriyi bulmaya yönelik Oydaşmayı karar yöntemi olarak kullanacak bir Aplikasyon yazılmasıdır.
Böylece bütün dünyadaki tüm insanlar bile ortaklaşa tartışıp kararlar alabilirler.
Fiilen bir dünya cumhuriyeti kurup ulusları ve ulusal devletleri nasıl ortadan kaldıracaklarını tartışıp karar alabilirler.
Keza her grup da kendi içinde tartışmak ve karar almak için bu olanağı kullanabilir.
Emin olun, bu eskiden hayal bile edilemeyecek eş zamanlı bir dünya devrimi olanağını bile ortaya çıkarmaktadır.
Bunun için şimdiden programcıların bu konuda bir şeyler yapması ve program yazması çok önemlidir.
Böylece örneğin, son gösterilerde sokağa çıkmış gençler, kendileri neler yapacaklarına tartışarak karar verebilirler, kararlarını bir politik partinin yönlendirme ve çağrılarından kurtarabilirlerdi. Farklı görüşleri ve önerileri ana akım medyanın sansüründen geçmeden tanıyabilirlerdi.
Yani, oylama ve karar almayı prensip olarak reddetmek yanlıştır ve tarihsel deney bu kaygıların haksız da olmadığını göstermiştir ama o korkuları giderecek araçlar vardır artık.
Herkeste bulunan cep telefonları sayesinde eskiden mümkün olmayan ağlar biçimindeki ilişki yöntemleri de aynı zamanda hiyerarşileri engellemek için de güçlü bir alt yapı sunmaktadır.
İşte “dersler çıkarmak” deyince önce bunlar üzerine tartışmak ve kafa yormak gerekiyor.
Bizim çıkardığımız ilk dersler bunlardı.
Keza sorun sadece bunlar da değil.
Bunlar işin teknik altyapısıyla ilgili.
Teknik altyapı dünya çapında tartışma ve karar almayı mümkün kılacak olgunluğa erişmişken, politika ve sosyoloji alanında hala yerlerde sürünüyoruz.
Tüm dünyada su geçirmez sınırlarla ayrılmış devletlerin egemenliği ve düşmanlık ve rekabetleri ortamında yaşıyoruz. Buna rağmen uluslara ve ulusal sınırlara her şeyimizi bilen ama kendisinin gerçek karar alanları ve kararları hakkında hiçbir şey bilemediğimiz devletlere, şirketlere, büyük kuruluşlara karşı, bırakalım bir politik hareketi, doğru dürüst bunları ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak gören bir fikir bile yok.
Bu sadece bir örnek.
Bu politik yerlerde sürünmenin temelinde de sosyolojik olarak ulusun ve ulusçuluğun ne olduğunun bilinmemesi yatıyor.
Ulus ve Devletin ne olduğunun bilinmemesinin ardında ise bir üstyapılar teorisinin bulunmaması var.
Bizim karar alma yöntemleri gibi teknik denebilecek konular kadar, aynı zamanda Ulus, Din ve Devlet konularında yoğunlaşmamızın ve ölmeden önce bu konularda kimi ulaştığımız sonuçları kayda geçirme çabaları var. Ayrıca bunların politik ve programatik sonuçları var. Maalesef hepsi şimdilik yazılarımızda dağınık olarak bulunuyor.
23 Mart 2025 Pazar
Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com
https://demirden-kapilar.blogspot.com/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder