28 Şubat 2022 Pazartesi

“Keriz Silkelemek”

Eskiden “mapusçular alemi”nde “keriz silkelemek” diye bir deyim vardı. “Mapusçular alemi” ne demek? “Mapusçu adam” iyi hapis yatan adam demektir. Çok hapiste yatmış olmak, hapislere girip çıkmak insanı “Mapusçu” yapmaz. Mapusta yatmayı bilmek gerekir.

İşte o alemde, “keriz silkelemek” diye bir söz vardı. Özellikle dolandırıcılıktan yatanların kullandığı, onların mesleğine ilişkin bir deyimdi. Tabii o dolandırıcılar zamanında borsa falan yoktu. Bu nedenle “keriz silkelemek” sözü herkesçe bilinmezdi.

Sonra Borsa çıkmış, Büyük borsa oyuncularının veya spekülatörlerinin yaptığı bir iş olmuş bu “keriz silkelemek”. Bir menkulün fiyatını çeşitli numaralarla suni olarak yükseltip, bu işin acemilerinin değersiz menkulleri almasını ve fiyatının yükselmesini sağlayıp onları sümsüklemek anlamını kazanmış.

Bu Ukrayna’daki savaş da NATO’nun ve NATO ülkelerinin, o silkelenen kerizlerin diliyle söylersek, “demokrasilerin” silkelediği kerizleri görmeyi sağladı diyebiliriz.

Batı demokrasileri” her zaman olduğu gibi, konuyu bir Rusya-Ukrayna savaşı olarak koymakta, kabul ettirmekte ve tartıştırmakta yine çok başarılı. Hep öyledir. “Zengin dağdan aşırır fakir düz yolda şaşırır.

İlk “keriz silkeleme”, savaşı bir NATO-Rusya arasındaki savaş olarak değil, Ukrayna-Rusya savaşı olarak ortaya koyma, bunu kabul ettirme ve bu çerçevede tartıştırma düzeyinde oluyor. O zaman herkes, bin tutam tuz alıp, “S.kim hıyardır” diyen NATO ülkelerinin peşinden koşuyor.

Sorunun NATO-Rusya değil de Ukrayna-Rusya çatışması düzeyde koyulup tartışılmasını sağlamanın kendisi başlı başına müthiş bir ideolojik üstünlük. Dolayısıyla Rusya’nın tecridinde hayati önemi var.

Birinci kategori kerizler hemen sorunu NATO’nun Ukrayna-Rusya olarak koyuşunu benimseyip, sorunu bu düzeyde tartışıyorlar.

Böyle yaparak aslında NATO’nun propaganda ve ideolojik egemenliğinin basit araçlarına dönüştüklerinin farkına bile varmıyorlar.

Bu NATO’nun propaganda ve ideolojik egemenlik savaşının gönüllüleri, Ukrayna bayraklarıyla NATO ve Rusya arasındaki savaşta maşallah en ön safta cansiperane savaşıyorlar.

İyi savaştıklarını, bombalarıyla kesin bir hava, kara ve deniz, hatta sanal uzay üstünlüğü sağladıklarını doğrusu teslim etmek gerekiyor.

İnsanları nefes alamaz duruma düşürmüşler.

Nereden mi biliyorum? Kendimden.

Benim yazılarımı, hele en önem verdiğim yazılarımı neredeyse kimse okumaz ve paylaşmaz. Mesela en son beşincisini yayınladığım, “Marksizmin Yeniden İnşası” diye bir yazı yazıyorum. Bence çok önemli, ilk defa ifade edilen şeyler söylüyorum. Örneğin bütün Marksistlerin aslında milliyetçi olduğunu, Uluslar ve ulusçuluğun kendini enternasyonalist ve milliyetçiliğin düşmanı olarak tanımlayan Marksistlerin omuzlarında zafer kazanıp dünyaya egemen olduğunu falan söylüyorum. Marksistlere demediğimi bırakmıyorum: Marks, Engels, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı vs. hiç kimse elimden kurtulamıyor.

Ama garip bir şekilde, Allah’ın bir tek Marksist kulu çıkıp da “Biz Marks’a Lenin’e laf söyletmeyiz. Bize ve ustalarımıza Marksist diyerek hakaret ediyorsun” diye lafa girip argümanlarımıza karşı bile çıkmadı. Yazık, savunacak kimse kalmamış bizim Marks, Engels, Lenin ve diğer ustalarımızı.

Ama yine garip bir şekilde Cumartesi günü artık mecburen, biraz da herkes “ne diyorsun?” diye sorduğu için hızlıca, özensizce ve öyle üzerine hiç düşünmeden, sadece bir devrimci veya sosyalistte olması gereken reflekslerle yazdığım yazı epeyce beğeni topladı ve paylaşıldı.

Doğrusu şaşırdım kaldım. (Hatta şunu da itiraf edeyim. “Nerede yanlış yaptım da birazcık olsun yazıyı okuyan ve paylaşan çıktı?” diye kendimden şüphe ettim.)

Ancak paylaşan, karşı çıkan ve beğenenlere bakınca şaşırmadım. Beğenen ve paylaşanların demode ve külüstür sayılsa da, hala “Batı Demokrasi”lerinin söylediklerine inanmama gibi bir reflekslerini kaybetmemiş, “Batı Demokrasileri”nden gelen her söze kuşkuyla bakan, bu araçlarla yön bulmaya çalışan “eski tüfekler” veya “dinazorlar” veya “yaşayan fosiller” veya “iflas etmiş dükkancının” değil de, örneğin büyük bir sermaye ile yeni açılmış bir süpermarketin malı olan, iflas etmiş dükkancının mallarını hor gören, modern Cyberspace savaşçısı Gün Zileli’nin benzetmesiyle “iflas etmiş bir dükkân sahibinin elde kalmış son mallar”ıydı.

Bilirim Türkiyeli Marksistler de beni hiç sevmezler. Çünkü kutsal bildikleri her şeyi yıkmakla uğraştığımı bilirler.

Ama buna rağmen yazımı beğenme ve paylaşmaları, NATO propaganda ve ideolojik savaş aygıtının gönüllü savaşçılarının bombardımanının onları ne kadar bunalttığının bir göstergesiydi. Denize düşenin yılana sarılması gibi, benim gibi bir yılanın yazısından bile medet umar olmuşlardı.

Sadece bu kadar da değil tabii.

En yakın bildiğim arkadaşların bile, bana özelden, tavrıma karşı hayal kırıklıklarını ifade edip, dikkatli veya ağır sözlerle eleştirmeleri veya sessiz kalarak en azından tavrımı desteklemediklerini, yanlış bulduklarını göstermelerinden, en yakın bildiğimiz tanıdıkları bile etkisi altına almış, propaganda ve ideolojik mücadeleyi “Batı Demokrasileri”nin kazandığını gösteriyordu.

Ancak yalanların ömrü kısadır, ya da “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”.

Örneğin ABD’nin niyetinin Saddam diktatörlüğünü ve ondaki kimyasal silahları engellemek için girmediğini savunan kalmadı artık.

Elbet bir gün gelecek, bugün cansiperane bir şekilde Ukrayna topraklarındaki NATO-Rusya savaşını Ukrayna-Rusya savaşı olarak tanımlayanların neyin araçları olduğu görülecektir.

Ancak biz bu gibi dolduruşa gelmelere alışığız. Yıllardır bunların saldırılarına karşı dura dura derimiz eşek derisi gibi kalınlaştı. Öyle iğne batırmalardan etkilenmez.

*

Bir örnek verelim.

Örneğin Türkiye’deki ezici çoğunluk için, Türkiye’deki yoksullara, kadınlara, gençlere, ezilen azınlıklara dayanan, en demokratik hareket, yani Kürt Özgürlük Hareketi bir “terör örgütü”, onun önderi Öcalan “göbeğini kaşıyan” bir “Bebek katili”, en aklı başında görünen solcunun bile hemen Erdoğan’ın dolduruşuna gelip hakkında “Erdoğan’la anlaşmıştır” diye düşündüğü bir “canavar”dır adeta.

Ama biz yıllardır, bunun böyle olmadığını, bunun özel savaş dairesinin propagandası olduğunu yazarız. Her seferinde herkesin dolduruşa gelmesine karşı bıkmadan mücadele ederiz. Bu geçen zamanda defalarca haklı çıktık ama bu kimsenin bir zamanlar söylediklerinin özeleştirisini yapmasına da yol açmadı.

Bir örnek. Öcalan CIA ve MOSSAD tarafından Türk devletine teslim edildiğinde, Öcalan mahkemeye çıkarıldığında, herkes onun canını kurtarmak için teslim olduğunu, Öcalan’ın ve Kürt hareketinin ve de PKK’nın bittiğini söylerken, bizler Öcalan’ın aslında bir strateji değişikliği yaptığını, ortada bir teslimiyet olmadığını savunuyorduk.

Peki bunca zaman geçti ne oldu?

Bizim dediklerimiz parlak bir şekilde doğrulandı.

Suriye’nin elinde esir ve rehinken Orta Doğu’nun en büyük ve demokratik gerilla hareketini örgütleyen Öcalan, Türk Devletinin elinde esir ve rehinken, Ortadoğu’nun en demokratik legal kitle örgütünü ve hareketlerini örgütledi. Bu örgüt HDP’dir ve Türkiye’deki kadın, LBGT, ezilen azınlık hareketleri vs. yani cılız demokratik muhalefet ve hareketlerin hepsi de bu hareketin yarattığı ekosistemde soluk alıp var olabilen hareketlerdir. HDP, (yani Öcalan’ın “Türkiye’lileşmek” denen Türkiye’yi demokratikleştirerek Kürtlerin üzerindeki baskıyı da ortadan kaldırma, bunun için de Türklerin ezilenlerini demokrasi mücadelesine kazanma ve bu mücadeleyi örgütleme projesi) Öcalan’ın bizzat Kürt hareketi içindeki dar kafalı milliyetçilerle uzun mücadelelerle kabul ettirebildiği bir projedir.

Bu sadece bir örnek bunun gibi daha niceleri var. Örneğin şimdi herkes, Ah Kıvılcımlı ne kadar değerliymiş, Din meselesini, Kürt meselesini o zaman bile nasıl ele almış diyor. Sosyalistler Kıvılcımlı’nın değerini bilmemişler diyorlar. Ya biz bunu yarım asındır söylüyorduk. Biz o sosyalistler içinde değil miyiz? Yeniçerinin “ben yeni öğrendim" demesi gibi, tarihi kendi kavrayışlarıyla başlatanlara ne denebilir ki?

*

Neyse analizimize devam edelim.

Bu birinci kategori, yani savaşı Ukrayna-Rusya savaşı olarak gören ve bu çerçevede tartışan ve tavır belirleyenler iki ana bölümde sınıflanabilir. (Aslında bu tavırlar bir arada ve iç içe geçmiştir.)

a)      Bağımsız bir devletin topraklarına saldıran ve onu işgal eden Rus Ayısı. Hiçbir bağımsız devletin topraklarına girilmemelidir.

(Örneğin Gün Zileli: “Batı’nın ve Türkiye’nin Suriye topraklarına girmesine karşı çıkıyoruz da benzerini Rusya bir başka ülkeye karşı yaptığı zaman neden sesimiz çıkmıyor?”)

b)     Batı demokrasileriyle birleşmek isteyen bir komedyeni başkan seçmiş, demokratik, sivil ve uygar Ukrayna’ya karşı Putin denen Diktatör. Diktatöre karşı Demokrasi.

(Örneğin Yavuz Baydar: “Rusya, Kiev’i ele geçirip yönetimi indirip başta Zelenski, seçilmiş hükümetin üyelerini katledecek ve bir kukla hükümet kuracak.”)

Bunların aslında pek “keriz” olmadığını da görelim.

Olayı NATO-Rusya çatışması olarak alınca, biraz olsun eski reflekslerle, NATO “demokrasinin savunucusu” değil de “emperyalist saldırganlığın” bir aracı olarak tanımlandığında, Rusya ne kadar diktatör veya saldırgan olursa olsun, az çok ezilenler veya halk diye bir derdi olanların, iki gerici gücün savaşında izlemesi gereken bir tek tavır vardır: Yenilgicilik.

Yani NATO ülkelerindeki bütün barış taraftarlarının veya sosyalistlerin bir tek görevi olur iki gerici gücün savaşında. Savaşı iç savaş çevir.

Bu NATO-Rusya savaşı olarak ele alma, karşı tarafın tavrını tartışma konusu bile yapmaz, otomatik olarak “kendi” devletini veya NATO’yu baş düşman ilan etmeyi gerektirir. Karşı taraftaki Rus’ların da kendi devletlerine benzeri bir tavır koyup koymamasını sorun etmez, kendi görevini doğru yapmaya bakar.
Bu da öncelikle, NATO’nun dağıtılmasını, yurttaşı bulunduğu ülkenin NATO’dan çıkmasını talep etmek, en azından acil olarak NATO’nun Ukrayna’ya yayılmayacağını, üye almayacağını resmen dünya kamuoyu önünde açıklaması ve bunu uluslararası hukuka da uygun bir biçimde kayda geçirilmesi gibi hedefler için acıl mücadeleyi gerektirir.

NATO propagandasının aracı olmak istemeyen, Rusya ve NATO’yu iki emperyalist ve militer güç gören, kendisi bir NATO ülkesinde bulunan her kendine asgari olarak barışçı diyen veya sosyalist olduğnu söyleyen herkesin asgari yapması gereken bunlardır.

Yani savaşı Nato-Rusya savaşı olarak görmek otomatikman böyle sonuçlar çıkarmayı gerektirir birazcık aklı olanlar için.

Eh bu da kolay bir iş değildir.

Bunu yapmaktan kaçmanın yolu, bu savaşı NATO ve Rusya arasında bir savaş değil, Ukrayna ve Rusya arasında bir savaş olarak tanımlamaktır.

Sorunu bir Ukrayna-Rusya sorunu olarak koyduğunuzda, hem demokrasiyi, hem işgale direnişi savunuyor görünüp kendinizi hiçbir riske atmadan demokrasi ve bağımsızlık savaşçısı olarak gösterebilirsiniz.

Yani “kerizler” aslında pek de “keriz” olmayabilirler.

İnsan çıkarlarına aykırı olsaydı, matematik aksiyomlar tartışma konusu olurdu diye bir söz vardır.

Onları da anlamak gerekir. Olayı bir NATO-Rusya çatışması olarak görmenin ve ele almanın kendisi bile, NATO’nun ideoloji ve propaganda savaşına karşı savaşa girişmek demektir. Bu ise birçok tehlikeler içerir. Örneğin on binlerin her zaman olduğu gibi devletlerinin ve propagandanın trenine bindiği ve on binlerce kişinin yürüyüşler yaptığı bir ortamda, akıntıya karşı durmak, “Almanya NATO’dan Çık, NATO kendini dağıtsın, NATO Ukrayna’ya yayılmayacağının garantisini versin” parolalarıyla yürümek kolay değildir.

Yani bizi diktatör seviciliğiyle, bir ülkenin işgalini onaylamakla suçlayanlar aslında kendi devletleri ve NATO ile karşı karşıya gelmek istemedikleri veya zaten onları destekledikleri için sorunu böyle koymaktadırlar.

Biz “kerizleri silkeliyorlar” deyip onları kandırılmış kurbanlar olarak görüyoruz ama onların önemli bir bölümü hiç de keriz gibi görünmüyor.

*

Bir de olayı Rusya-Ukrayna savaşı olarak görüp, ikisi de boktur, biz halkların yanındayız diyenler var. Bunların ise akıl yürütmesi ilk adımı atıyor ama ikinciyi atmıyor.

Twitter’da hemen gözüme çarpan bir örnek: Alkan Okuducu: “Bizim yanında olduğumuz taraf, Rusya ve Ukrayna’nın masum halkalarıdır. Ne Oligarkların Prensi Putin ne de Cia uşağı Zelenski’nin yanındayız.

Ama sosyalistler ve ciddi pasifistler burada kalmazlar. Derler ki, halklardan yana olmak, kendi devletine karşı çıkmakla olur. Devletimiz NATO üyesi, o halde Türkiye’nin NATO’dan çıkması, NATO’nun Dağıtılması, Ukrayna’nın NATO üyeliğine alınmaması deyip, somut bir politika olarak bunu savunması gerekir.

*

Ukrayna’yı destekleyenlerin benzerleri çok daha az ve etkisiz olarak Rusya’yı destekleyenler arasında var. Bunlar da Ukrayna’daki faşistlerin gücünü öne çıkarıyorlar örneğin. Yani sorunu doğru koymamak insanı birdenbire ideolojik olarak yanlış şeyleri savunuyor duruma düşürür.

Sosyalistler için sorun şudur. En güvenilmezlerle bile ittifaklar yapılabilir. Sosyalistlik odur ki, bu ittifakı yaparken teorik ve ideolojik olarak onun karakterini ifşadan vaz geçmemeli.

*

Şimdi gelelim bizim ele alışımıza.

Bütün bu ele alışların temel yanlışı nerede?

Her şeyden önce özne ve hedefleri tanımlamakta.

Biz diyoruz ki, Olaya biz dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar ve güçler açısından bakarız. Yani Türkiye, Türkiye İşçi Sınıfı, Kürdistan, Kürt Ulusu vs. bizim çıkarını savunacağımız özne olamaz.

Ve Dünya işçilerinin kısa değil uzun vadeli, kısmi değil genel çıkarlarını savunmamız gerekir. Ta Manifesto’den beri sosyalistliğin tanımı böyle yapılmıştır.

Peki bu genel ve tarihsel çıkarlar nasıl tanımlanır: Devletlerin, Milletlerin ve Sermayenin egemenliğini yıkmak. (Bunun için de önce “kendi” devletine, milletine, burjuvazine düşman olmak ona karşı savaşmak.)

Ama bugün böyle fiili bir özne yok. Bunun olması için tarihsel öznenin bu yüz yıllık yenilgilerin etkisinden kurtulması, elektronik çağında yapısı değişen ve yeniden şekillenen ve ağırlık noktası Atlantikten Pasifiğe kayan bu arada hızla yeni, geleneksiz ve genç işçi kuşaklarıyla dolan işçi sınıfının kendisini toparlayacak, yeni duruma uygun Teori, program, stratji, taktik ve örgütlenme biçimleri geliştirecek zamana ihtiyacı var.

Bunun için de bir dünya savaşının çıkmaması gerekir. Aksi takdirde insanların kalmadığı bir dünyaya sosyalizm falan da gelemez.

O halde birinci hedeften çıkan ikinci hedef insanlığın yaşaması ve bir dünya savaşının engellenmesidir.

Peki insanlığın yaşaması için nasıl bir strateji izlemek gerekiyor.

Bugün Dünyadaki atom güçlerine bakalım. ABD, Avrupa, Rusya, Çin vs. bunların hepsi kapitalist ülkeler. Bir kısmı sermaye oligarşisi bir kısmı bürokratik oligarşiler tarafından yönetiliyor.

Bir kere bunlardan herhangi birinin aşırı güçlenmesi bizlerin aleyhine olur. Çünkü diğerine bir atom savaşı için cesaret verir. Bizim için en iyi durum, tıpkı Soğuk savaş döneminde olduğu gibi bir dehşet dengesinin sürmesi olabilir. Tabii bir şey yapabilecek gücümüz olmadığı koşullarda.

Bu da bizleri şu anki Rusya NATO savaşında daha zayıf olan Rusya’nın ezilmesine, tecrit edilmesine ve dağılmasına karşı onu destekleme, ABD ve Avrupa’nın bu savaştan zararlı çıkmasını sağlama görevi verir.

Bu tavırda taraflardan birinin ideolojik ve propaganda makinesinin parçası olmak yoktur. Karakterler doğru tanımlanmıştır. Ama taktik tavır var olan güç ilişkileri içinde işçi sınıfı ve onun uzun vadeli çıkarlarına göre tanımlanmıştır. Strateji, egemen emperyalist ve kapitalist güçlerin birinin diğerine üstünlük sağlamasına karşı durmk, eşit veya birbirini yok edemeyecek güçlerin birbirini yıpratması ve bunun diğer ezilenlere hareket alanı sağlamasıdır.

Buna karşı ancak bu özne açısından, bu öznenin hedef tanımlarına uygun olup olmadığı açısından bu strateji ve taktik eleştirebilir.

*

Peki bu özne ve hedefler açısından şöyle bir karşı strateji savunulamaz mı?

“Aksine nasıl olsa ABD eninde sonunda Rusya ve Çin’i de çökertecektir. Hatta Avrupa’yı da çökertmesi mukadderdir. Çünkü Avrupa bir Avrupa Birleşik Devletleri olacak ve ABD’ye direnecek irade ve güçten yoksundur. Yani Dünyanın tek egemeninin ABD olmasını engellemek olanaksızdır. O halde ona direnmekten vaz gelmeli, aksine tek başına bir an önce yeryüzünün patronu olmasına yardım edilmelidir. ABD Kapitalist uygarlığın modeli ve idealidir. Hiç karşı-devrim yaşamadığı aksine iki (Bağımsızlık savaşı ve iç savaş) hatta üç (siyahların sivil haklar hareketi) devrim yaşadığı için aynı zamanda çok güçlü ve zengin olduğu için çok büyük esnekliği vardır. Onunla mücadele etmekten ise, onun arabasına binilir, onun bir an önce tüm dünyaya bir atom savaşı çıkarmadan egemen olması, Rusya, Çin, Avrupa Birliği’ni dağıtması desteklenmelidir. Karşısında atom silahları kullanacak bir güç kalmayınca o da kullanmaz, insanığın yaşaması tehlikeye girmez. O zamnan bir tek güce karşı daha iyi mücadele edilebilir.”

 Bu da bir akıl yürütmedir örneğin. Özne ve hedef doğru tanımlanmıştır ama strateji farklıdır.

Ancak bu ve benzeri akıl yürütmelerle tartışabiliriz biz.

*

Örnekteki gibi bir strateji öneren argümanın bizce hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü tarihsel deney, sermayenin gücünü pekiştirdikçe saldırganlaştğını göstermiştir. Onun kabadayığılı güçsüzleredir.

 O halde elimizde tek yol var. Örneğin NATO’nun Rusya’yı zayıflatıp, bertaraf etmesine karşı durmak gerekir. Çin’i tecrit edip zayıf düşürüp ezmesine karşı durmak gerekir. Ne kadar eşit güçlerin dengesi olursa o kadar iyidir.

Ayrıca böyle bir durum ezilenlere daha büyük hereket alanı sağlar.

Bu durumda en azından biz NATO ülkelerinde yaşayan sosyalistler olarak, NATO’nun bu savaştan başarısız çıkması, Rusya’nın Ukrayna’nın NATO’ya alınmayacağına dair güvenceler alabilmesi için mücadele etmeliyiz.

Biz sorunu bizimle aynı amaçlar ve özne açısından koyanlarla tartışabiliriz.

Böyle bir tartışma hiçbir şekilde ne NATO’nun ne de Rusya’nın propaganda aygıtının aracı olmayı gerekirmez. İkisi de boktandır, bizim çıkarlarımız bu dengenin olabildiğince korunmasından, birinin diğerini yok edememesinden yanadır.

Kaldı ki, böyle strateji düzeyinde suskun kalarak, politik olarak benzeri bir sonuç da savunulabilir.

Savaş NATO ve Rusya arasındadır. İkisi de gericidir. İkisine de karşı çıkmak gerekir. Benim görevim NATO üyesi bir ülkenin yurttaşı olarak NATO’ya karşı çıkmak onun bu savaşta yenilgisi için mücadele etmektir. Yenilgicilik bunu gerektirir.

Genel ve uzun vadeli çıkarlar ve strateji açısından bakmayıp, iki emperyalist gücün çatışmasıdır diye bakanlar da fiilen aslında yenilgicilik gereğince bizim savunduğumuz politikayla aynı politikayı savunmalıdırlar.
O halde sorunun tartışılmasını, Ukrayna-Rusya değil, NATO-Rusya çatışması olarak ele almaya ve tartışmaya çekmek gerekiyor.

Bizzat bunun kendisi, sorunu bir Ukrayna-Rusya sorunu olarak koyan ve kendini görünmez kılan NATO’nun propaganda ve ideoloji gücünü zayıflatır. Böylece aynı zamanda yenilgicilik çızgisi de izlenerek kendi burjuvazi, devlet ve milletlerimize karşı da mücadeleye girmiş oluruz.

Savaş NATO ve Rusya savaşıdır, bu savaş şimdi Ukrayna topraklarında olmaktadır.

Sorunu böyle koymek kendi devletlerimize ve Nato’ya karşı savaşa girmektir.

Belki böyle silkelenen kerizlerin sayısını azaltabiliriz.

28 Şubat 2022 Pazartesi

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

Bloğum: Demirden Kapılar

https://demirden-kapilar.blogspot.com/

Youtube Kanalım:
https://www.youtube.com/user/demiraltona

Podcast

https://soundcloud.com/demirden-kapilar

Facebook

https://www.facebook.com/demiraltona/

Twitter

https://twitter.com/demiraltona

Instagram

https://www.instagram.com/demiraltona

Steemit

https://steemit.com/@demiraltona

Kitaplar (İndirilebilir)

https://disk.yandex.com.tr/d/zgV6eNZL329XUu

Academia

https://independent.academia.edu/DemirKucukaydin

Mail ile otomatik yazılarımı almak istiyorsanız şu adrese bir boş email yollayınız:

yorumlar-subscribe@lists.riseup.net

Mail listesinden çıkmak için şu adrese bir boş mail yollayınız:
yorumlar-unsubscribe@lists.riseup.net

Hiç yorum yok: