29 Kasım 2021 Pazartesi

Sosyalistler Niçin “Sınıf” Değil de “Kimlik Politikası” Yapmalıdırlar? (Erken Seçim, Demirtaş’ın Soruları, A. D. Topuz’un “Alevilik, kimlik ve eşitlik” Yazısı Üzerine)

 

Aslında bu yazıda kısaca erken seçim konusunu ele alıp, erken seçimin, sadece iktidarın değil, muhalefetin de çıkarına olmadığı; ama erken seçim istermiş gibi yapmanın muhalefet partilerinin (ve de iktidarın) çeşitli derecelerde çıkarına olduğu; bunun söz ve davranışlarda nasıl ifadesini bulduğu; gerçekten böyle niyeti olan bir partinin veya hareketin nasıl, hangi parolalar ve mücadele biçimleriyle hareket edeceği veya etmesi gerektiği konusunu ele alacaktım.

Ancak bu analizden şu an kendi davranışımın ne olması gerektiğini düşününce, nasıl olsa olayların gelişimini etkileme gücüm olmadığı ve olayları yorumlamakla yetinmenin gazetecilerin işi olduğundan hareketle, bu konuyu değil de örneğin, olası bir seçime ilişkin olarak, Demirtaş’ın Türkiyeli solculara basit sorular sorup, soruları(n)a basit yanıtlar[i] istediği soruları ve cevaplarım üzerine yazayım bari, böylece Demirtaş’ın mektubunun tartışılmasına ve „gündem olmasına“ da bir katkım olabilir diye düşündüm.

Gerçi Demirtaş’ın bütün soruları programatik veya stratejik değil, taktiğe, seçmlerdeki tavra, (seçimlerde tavır taktik bir sorundur) ilişkindi ama, bu vesileyle solun veya sosyalistlerin seçimlerdeki taktikleri, bu konuda doğru soruların ve cevapların neler olabileceği konusu ele alınıp belki küçük de olsa bir birikim yapılabilirdi.

Ancak konuyla ilgili yazılanlara bakarken TKP’li Kemal Okuyan ile yapılmış bir söyleşiye rastladım. Orada Okuyan’ın Aslında üç parti başka görüşmeler de yapıyor. Bunlar içerisinde EMEP, SOL Parti ve TKP’nin temasları belli bir olgunluğa ulaştı. En azından içerik itibariyle antiemperyalist, sınıf karakterli, laikliğe vurgu yapan bir çerçeve konusunda yol aldık. Üç parti arasındaki farklılıklar bilinerek bu görüşmeler yürüdü, yürüyor.[ii] sözlerine ama özellikle de „antiemperyalist, sınıf karakterli, laikliğe vurgu yapan“ sözlerine takıldım ve bu konuyu da ayrı bir yazıda ele almalı diye düşündüm.

Ancak yine Artı Gerçek’te, Ali Duran Topuz’un Alevilik, eşitlik ve kimlik“[iii]başlıklı yazı serisinin ikincisinde, eşitsizliğe itirazın iki türünü ayırması:

Eşitsizliğe itiraza dönelim şimdi tekrar. Bu itirazı yürütecek kişi ya da grupların, toplumların karşısına birbirine zıt iki yol çıkar. Birinci yol, saldırı altında olan, tehdit altında olan kimliğini toplumdaki eşitsizlik piramidinin üst kesimine taşımak üzere hareket etmek, yani en nihayetinde merkezi büyük gücün, devletin nezdinde “makbul kimlik” olarak yer bulabilmek. Bu yolda eşitsizlik piramidine itirazdan çok o piramitteki yerini beğenmeme söz konusu. Diğer yol ise eşit yurttaşlık fikrini, eşitliğin temel olduğu bir toplum tasavvuru ile beraber savunmak ve bu fikir çerçevesinde siyaset yapmak. Birincisi, kimlikçi siyaset ikincisi ise kimlikten kaynaklansa bile kimlikçi denilemeyecek siyasettir. Kimlik siyaseti, siyaseten baskı ya da saldırı altında olan kimlik ise kaçınılmazdır; “kimlikçi siyaset” ise açık bir tuzak niteliği taşır.[iv]; ve eşitsizliğin temelinde devletin var olduğunu vurgulaması:

Hemen belirtelim ki, kimlikçi siyaset doğrudan kimliği tehdit altında olanların hatası biçiminde ortaya çıkmaz, eşitsizliği koruyan ve sürdürmek isteyen güçlerin, en neticede devletin yönelttiği bir yoldur o. Yani kimlikçi siyasetin en büyük oyuncusu ve fabrikatörü bizzat devlettir.[v] Okuyan’ın üçlemesiyle („antiemperyalist, sınıf karakterli, laikliğe vurgu yapan“) sözleriyle birleşince bu yazının konusu ve başlığı, hem de kısa vadeli ve taktik değil, temel teorik ve programatik önemi nedeniyle ortaya çıktı.

*

Önce bugün Türkiye gibi „kimlikler“ temelinde toplumun bölündüğü bir ülkede sosyalistlere ve demokratlara „kimlik temelli bir politika önermek yangına körükle gitmek, bölünmeyi iyice derinleştirmek anlamına gelmiyor mu?“ deneceği bellidir.

Ancak bu itiraz iki noktayı gözden kaçırır.

·        Türk devletinin ve ulusunun „kimlik temelli“ bir devlet ve ulus olduğu gerçeğini atlar.

·        Kimlik temelli politika yapmanın iki farklı biçimini atlar.

İşte Topuz’un yazısı bu ayrımı ve ayrıma vurgu yaptığı için önemlidir.

Örneğin devletin ve ulusun kimliği devleti ve ulusu her hangi bir dille, dinle, soyla, tarihle, kültürle tanımlamaya karşı bir „kimlik“ olsa, yani devlet ve ulus din, dil, ırk, tarih, kültür körü olsa „kimlik temelli“ olmaz.

Böyle bir sistem için için bize en güzel analojiyi spor kulüpleri sunar. Devlet ve ulus kendini şu veya bu spor takımıyla tanımlamaz. Bu bir takımın renklerini taşımayı mecbur kılmaz, başka takımları tutan insanlardan aldığı vergilerle bir takımın tarihini okutmaz, tesislerini yapmaz, o takımın şarkılarını, marşlarını okullarda zorunlu olarak öğretmez. Yani şu veya bu takımı tutmanın Devlet katında hiç bir politik anlamı olmaz. (Gerçekte Türkiye’de bu ne kadar böyle o ayrı sorun) Örneğin Beşiktalılık kimliği, politikanın yani vergi ve zorun konusu olduğunda politik bir anlam kazanır. Kimlikler politik anlamları olduğunda sorun olurlar.

Peki Türkiye öyle mi?

Devlet ve Ulus kendini Türklükle (ve Sünne Müslümünlıkla) tanımlamış bulunuyor.

Yani en başta adı Türk, öğrenilmesi zorunlu dil Türkçe. Kendini Türk kabul etmeyen ve/veya ana dili Türkçe olmayan insanlardan aldığı vergilerle okullarda zorunlu olarak Türkçe, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türklüğü öven marşları vs. zorla öğretiyor ve okutuyor ve hatta bunu tartışma konusu yapmayı bile kanunlarla yasaklıyor.

Demek ki, Devlet yurttaşlara eşit davranmıyor, yurttaşlar arasında biçimsel ve hukuki eşitlik yok. Bizzat devlet ve ulusun kendisi, yurttaşların hukuki ve biçimsel eşitsizliğin nedeni, devletin ve ulusun bizzat kendisi bir „kimlik politikası“ üzerinde var oluyor ve bu kimlik politikasını sanki yokmuş gibi kabul etmeye zorluyor.

İşte burada Türkiye’nin ve Dünya’nın sosyalistlerine ve Okuyan’ın EMEP ve Sol Parti ile uzlaştıklarını söylediği noktaya geliyoruz.

Böyle bir devletin ve milletin içinde „anti emperyalizm“den, „sınıf karakterli politika“dan, sınıf eksenli politika“ dan ve „Laikliğe vurgu“dan söz etmek, en temel, hukuki ve biçimsel eşitsizlikleri sorun etmemek; sanki daha „temel“ ekonomik ve sosyal bir eşitliği gündeme alırmış gibi yapıp gündemden ve mücadelenin ana hedefi olmaktan çıkarmaktır.

Yani ülkede devlete herkes gibi vergi veren ama vergileri örneğin devletin de kimliği olan Türk ve Sünni Müslüman kimliğine zorla akıtılmasını, bu en temel eşitsizliği ana sorun etmeyip, var olan düzenin devamına sol görünüp destek vermek demektir.

Bu nedenle, TKP ve benzerleri, bırakalım sol veya sosyalist olmayı bir yana, demokrat, hatta liberal bir parti bile değildir. Bu merkezi, bürokratik, ırkçı, Türk ve Sünni olmayanların üzerinde baskı oluşturan devlete destek olan, Devletçi ve en gericisinden Türk milliyetçisi bir partidir.

Sadece TKP ve benzerleri mi?

Dünyada hangi sosyalist veya Enternasyonalist parti ulusun bir dille, dinle, soyla tarihle tanımlanmasını problem etmiştir ki? Hiç biri. Aksine neredeyse bir dil, tarih, kültür vs. Ile tanımlanmış ulusların neredeyse hepsini sosyalistler kurmuşlar veya bu ulsul hareketlerin soldan destekleyicisi olmuşlardır.

Türkiye Komünist Partisi içinde Devletin ve Ulusun Türklükle tanımlanmış olmasını yanlış bulan ve sorun eden bir kimse var mıydı? Sadece Türkiye’de mi, hiç bir yerde yoktu.

En ulusal baskıya karşı olanlar, „ulusların kendi tayin hakkı“nı savunuyorlardı, yani ulusun bir dille, bir tarihle, tanımlanmasını sorun etmeyip, başkalarının da aynı dile, tarihe dayanan uluslar kurmalarını talep ediyorlardı. Bunun adı da güya „kimlikçi“ politika değil, „sınıf ve emek eksenli“ politika yapmak oluyordu.

Yani aslında devletler fiilen belli kimliklere dayandığından, bunları sorun etmeyerek, kimlik politikası yapmayı reddederken kimlikçi bir politika yapıyorlardı. Eşitsizlik karşısında susmak ve onu yok etmek için mücadele etmemek onu desteklemek demektir.

Burada şu itirazı yapanlar olabilir: „Sosyalistler başka ulusların ezilmesine karşı çıkıyorlar ve ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunuyorlardı, bu çok haksız bir itham.“

Hayır değil. Ezilen kimliklerin de o ezilen kimliklere dayanan, (örneğin Kürtlerin Kürtlüğe dayanan) devletler veya politik birimler kurmasını istemek, tıpkı örneğin Alevilerin devletin kendilerini tanımasını istemesi ve sünnilerle eşit muamele etmesini istemesi gibidir. Devletin bir dili veya dini (veya tarihi, soyu, ırkı, kültürü olmasını) sorun etmez, bunu olağan hatta gerekli kabul eder).

Somutlarsak, Alevilere ya da Kürtlere, sünnilik ya da Türklük ile „eşit statü“ değil, Türk ve Sünniliğin statüsünün kaldırılması, dillerin, dinlerin hiç bir statüsünün olmaması, tamamen kişilerin özel sorunu olması bir takım tutmaktan farksız olması için mücadele gerekir. Demokratik program ve politika budur.

İşte tam da bu anlamda ve içerikte kimlik politikası yapıldığında, devletin ve ulusun fiili kimliği sorun edildiği, ezilenlerin kimliğinin de ezen kimlik yok edilerek eşitlendiği  kimlikçi olmayan bir kimlik politikası yapılmış olur. Olmayan budur. Türkiye’deki bütün tıkanıklığın temelinde Sosyalistlerin kimlikçi politikayı reddederek, fiilen devletin bir dil veya din kimliğiyle tanımlanmasını sorun etmeyerek kimlikçi politika yapmaları, yani bırakalım sosyalist olmayı, fiilen demokrat, (demokrasi: tüm yurttaşların biçimsel ve hukuki eşitliğidir) bile değillerdir.

Biçimsel ve hukuki eşitliğin olmadığı, devletin dil, din, etni, soy, tarih, kültür, ırk vs. körü olmadığı bir ülkede ve ulusta sosyalizmden, sosyal eşitlikten, „emek“ veya „sınıf eksenli“ politikadan söz etmek, bu şark despotluğuna soldan destek vermektir.

Peki buna karşı nasıl müadele edilebilir?

Devletin ve ulusun kimlikleri tanıması ve kimliklerle tanımlanması için değil, devletin hiç bir kimliğinin olmaması, tek kimliğininin kimliksizlik olması için mücadele ederek, bunu politikanın temeli yaparak mücadele edilebilir ve edilmelidir.

Yani bir kaç fırça darbesiyle somutlarsak: devletin ve ulusun dili, dini, soyu sopu, ırkı, tarihi olmaz. Herkesin ana dilinde eğitim hakkı olur. Resmi dil olmaz. Okullada Türk Tarihi ve Edebiyatı vs. okutulmaz. Herkes kendi ana dilinde aynı Tarih ve Edebiyatı okur. Bu bütün dillerden, dinleden, cinslerden, kültürlerden yurttaşların ortaklaşa yazdıkları bir Tarih ve Edebiyat kitabı olar.

Elbette devletin aldığı vergilere dayanmadan, kendini Türk veya Kürt kabul edenler, Kürt veya Türk tarihi, dili inceleme, yayma vs. örgütleri, kurabilirler, tıpkı çeşitli inançlardan insanların gönüllü bağışlarıyla ibadet yerleri açmaları, imam veya başka görevlilerin maşlarını karşılamaları gibi. Bütün bunlar, yurttaşların temel fikir, örgütlenme ve ifade özgürlüğü sorunudur, yani özel sorunlardır.

Böyle bir Devlet ve Ulus Demokratik bir devlet ve ulus olur. Bu olmadan sanki varmış gibi sosyal eşitliği, yani sosyalizmi sorun etmek, bu eşitsizliği savunmaktır.

Bu biçimsel eşitlik olmadan, sosyal bir eşitliğe gidilemez.

İşte kısaca anlattığımız bu konu Programatiktir.

Türkiye’de esas sorun seçimlerde kime oy verileceği değildir.

İşte Demokratik bir hareketin, zayıflığı bir yana, yokluğunun nedeni budur.

O halde ulusun bir dille, dinle, tarihle, ırkla, soyla, kültürle vs. tanımlanmasını sorun etmeyen „sınıf temelli“, „emekten yana“ „anti-emperyalist“ politika değil, esas sorunu ulusun ve devletin bunlarla tanımlanması olark gören bir „kimlik“ politikası ve programı izlemeli sosyalistler ve demokratlar.

Ancak böyle bir program bugünkü bölünme çizgileriyle bölünmeyi sağlayabilir. Bugünkü laik ve müslüman, alevi veya Sünni, Türk ve Kürt vs. bölünmeleriyle bölünmeden bir çıkış yoktur.

Türklerin, Kürtlerin, Müslümanları, Alevilerin, „Laiklerin“ politik olanı, yani ulusu ve devleti bunlarla tanımlayanlar ve böyle tanımlamayı reddedenler olarak bölünmesi olmadan; bugünkü bölenmeleri aşmak, dolayısıyla bir Balkanlaşma veya Lübnanlaşma ve hatta bir iç savaş engellenemez.

Gerçek devrimci dönüşüm böyle bir bölünmeden çıkabilir. Muhammedin yaptığı, aşiretleri birleştirmek değildi, aşiretler bölünmesiyle bölünmekti. Babalar ve oğulları, Allah’ın kulluğunda eşitliği savunanlarla aynı aşiretten olanların eşitliğini savunanlar olarak bölmekti. Bugün gerekli olan böyle bir bölünmedir.

Ama işte bunun için de, önce sosyalistlerin „sınıf politikası“ „emek eksenli politika“, „sosyalist politika“  dedikleri, işçi sınıfını kendi iktisadi sorunlarına hapseden, özünde sendikalist politika yapmayı ve bugünkü devlete fiili destek vermeyi bırakıp, „kimlik politikası“ yapması, bunun için öncelikle kendi içlerinde bu bölünmeyi başlatmaları gerekiyor. Bu sadecae „laik sosyalistler“ için değil, Müslüman sosyalistler veya „anti-kapitalist Müsümanlar“ için de geçerlidir.

Sosyalistler, tüm kimlikleri kişilerin özel soru yapan, ulusun ve devletin tek kimliği olarak kimliksizliği hedefleyen bir politikayı temel programatik eksenlerine koyduğunda bu burjuva ve küçük burjuvaların „emek eksenli“ veya „Sınıf eksenli“ politikası olmakan çıkar, gerçekten işçi sınıfının demokrasi eksenli politikası olur.

Demokrasi olmadan, yani insanların biçimsel ve hukuki eşitliği olmadan, işçilerin bölünmelerine son verilemez ve sosyal eşitlik gündeme gelemez ve bu alanda yeni kazanımlara ulaşılamaz.

28.11.2021

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

https://demirden-kapilar.blogspot.com/

Hiç yorum yok: