12 Ekim 2019 Cumartesi

Tarihin, Marksizm’in ve Kıvılcımlı’nın Kayıp Halkası: Komün


2019’da Tekrar Yayınlanma İçin Kısa Bir Sunuş

Aşağıdaki metin 2001 yılında Almanya’da Wremen kasabası yakınlarında yapılan Kıvılcımlı Sempozymu’na sunduğum bildirinin yazılı şeklidir.
Sunumu sözlü olarak yaptığım 2001 yılı ile yazıya geçirdiğim 2012 yılı arasında teorik evrimimde önemli bir gelişme oldu ve 2004  yılında Marksizm’in Kizi’nin aslında Din’in ve Ulus’un ne olduğu konusunda bir teorisi, daha genel bir ifadeyle bir üstyapı teorisi bulunmaması nedeniyle olduğu, sonucuna ulaştım ve sonrasında Marksist bir Ulus ve Din teorisini oluşturmaya çalıştım. Ve sanırım esas olarak başardım ve alt üst edici sonuçlara ulaştım. Bunları dağınık da olsa yazılarımda işlemeye çalışıyorum.

Ulaştığım bu noktadan bir Kıvılcımlı değerlendirmesini de 2008 yılında yapılan bir Kıvılcımlı sempozyumuna sunduğum (Şuradan indirilebilir) “Marksizm’de Yapı ve Özne Çelişkisi, Kıvılcımlı’nın Katlıları ve Eleştirisi” başlıklı bildiriyle yapmıştım. (Bu bildirinin 2012’de yayınlanmış bir versiyonu da şu adresten okunabilir: “Kıvılcımlı’nın 42. Ölüm Yıldönümü Vesilesiyle Eleştirel Bir Değerlendirme”.
Bu özelliği nedeniyle bu yazı aslında teorik evrimimde belli ve sonradan aştığım bir anı ifade eder.
Kısaca şöyle özetlenebilir. Marksizmin Aydınlanma’nın eleştirisini yeterince radikal olarak yapamadığı, onun kalıntılarından arınması gerektiği tespitimiz yanlış değildi, bu bağlamda yine aydınlanmanın bir kalıntısı olan ilerleyen bir tarih anlayışının da bir kalıntı olduğu da pek yanlış değildi ama Aydınlanma’nın esas kalıntısının Aydınlanma’nın din kavramında ve bunu kabullenmiş olmakta oluğunu henüz görememiştik. Bunun görülememesinin nedeni de Aydınlanma’nın bir din olduğunu ve bu dinin kendini din kavramının tanımı üzerinden tanımlayan ve böylece kendi tanımını bir sosyolojik tanımmış gibi kabul ettirmesinden kaynaklandığını göremiyorduk.
Özetle, elbette aşağıda okunacak yazıdaki görüşler yanlış değildir, aksine doğruluğu giderek ortaya çıkmaktadır. Ama eksiktir denebilir. Yanlışın bir yanına dokumaktadır, bu anlamda yanlışı henüz tam doğru bir yerde değil, yanlışı yanlış bir yerde aramaktadır denebilir.
Yine de bu yazının güncelliğini koruduğu kanısındayım. Hem de bugünün en acil sorunları bakımından.
Tipik bir örnek verilebilir. Daron Acemoğlu’nun şu sıralar çok bilenen ve tartışılan bir kitabı var. Türkçede “Ulusların Düşüşü” adıyla yayınlandı.
Bu kitabı okuyan Acemoğlu’nun geri kalmışlık, ilerleme ve Demokrasi konularındaki görüşleri ile Kıvılcımlı’nın görüşleri arasındaki benzerliği ve paralelliği görmeden gelemez.
Ama Acemoğlu neden bazı ulusların merkezi ve bürokratik devletlerin egemenliği altında kaldığını açıklayamamakta veya bunun nedenlerine girmekten kaçınmaktadır. Bir bağıntıya dikkati çekmekte ama bu bağıntının niçin ve nasıl olup ortaya çıktığının bir açıklamasını sunmamaktadır.
Bunun sırrı ise, Kıvılcımlı’da  yani Kıvılcımlı’nın açıklamasında kullandığı Komün’dedir. Kıvılcımlı’nın “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” adlı kitabını okuyanlar bunu derhal görebilir.
Komün sadece kapitalizm öncesi tarihi değil, bugünkü tarihi de anlamanın anahtarıdır.
Yani günümüzde çok tartışılan demokrasi, gerilik ve ilerilik sorunun cevabı bile Komün ile bağlantılıdır.
Ya da bir başka örnek. Weber’in Kapitalizm ve Protestanlık arasında bağ kurması yıllardır tartışılır, ama oraların niye Protestan olduğunun cevabı hiç birinde yoktur. Bunun cevabı yine Komün’dedir.
Veya Türkiye’de (bütün Doğu’da veya eski uygarlık beşiklerinde de denebilir) nasıl olup da bu merkezi, bürokratik, keyfi devletlerin varlığını sürdürebildiği, niye en küçük bir demokratik dönüşümün olmadığının cevabı yine Komün’dedir, Komün’ün binlerce yıllık kazınmışlığındadır.
Yani konu mücadele stratejilerinden programa kadar canlı politikayla yakından bağlantılıdır.
Ne yazık ki, Komün bilinmez ve anlaşılmaz kalmaya devam etmektedir.  Koman sadece tarihin, Marksizmin ve Kıvılcımlı’nın değil, bugünün de kayıp halkasıdır.
Aşağıdaki bildiri buna son verebilmek için bir başlangıç vuruşuydu. Ne yazık ki orada kaldı. Bizim teorik ve politik işlerden zamanımız olmadı.
Aydınlar veya Marksistler de liberal veya ulusalcı geçişler getirmekten böyle sorunlara kafa yormadı.
Şimdi belki birileri okur da kafasının bir yerinde belki bir soru işareti kalır diye tekrar yayınlıyoruz.
Demir Küçükaydın
12 Ekim 2019 Cumartesi




Birinci Bölüm: Marksizm’in Krizi ve İlerleyen Tek Yönlü Tarih Anlayışı

Marksizm’in Yenilenmesi Gereği

Sartre’ın dediği gibi, “Marksizm çağımızın entelektüel ufku” olmaya devam etmektedir. Onu ret çabalarının hepsi ondan geriye düşmekle sonuçlanmaktadır. Ama bu Marksizm’in değişmesi ve gelişmesi gereğini ortadan kaldırmamaktadır, aksine buna olan ihtiyaç her zamankinden fazladır.
Ama Marksizm’in gelişmesinden ne anlamak gerekiyor? Çünkü aklı başında hiç kimse ilke düzeyinde böyle bir gelişme ve yenilenmenin gereğini inkâr etmiyor.
Marksizm’in gelişmesi, her şeyden önce, onun, aydınlanmanın ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından, aydınlanmanın kalıntılarından kurtulması ve arınması demektir. Marksizm, “Mongolfiye kardeşlerin balonu gibi”,  Aydınlanma’nın safralarından kurtulduğu ölçüde yükselebilir ve çağımızın sorunlarına daha derin ve tutarlı cevaplar verebilir.
Bugün bütün sosyalist harekete egemen, ilerlemeci ve açık uçlu olmayan bir tarih anlayışıyla, Marksizm’in Bugünkü krizi arasında derin bir ilişki bulunmaktadır. Marksizm aydınlanmanın safralarından arınmayı, radikalleşmeyi ve çağımızın sorunlarına bir cevap vermeyi, bu ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından kurtulduğu ölçüde başarabilir.
Ve tam da bu noktada Kıvılcımlı’nın bu yenileme için hayati önemi, bu yenilemenin diğer kaynaklarıyla akrabalığı ve bunları birleştirebilecek kayıp bir halka olduğu ortaya çıkar.
Çünkü aydınlanmanın ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından uzaklaşmak, radikalleşmek demek; aynı zamanda Marksizm’in ilerlemeci olmayan ve açık uçlu bir tarih ve zaman kavramına dönüşü demektir. Bu Marksizm’in ütopyacı boyutunun yeniden canlanması demektir; bir uygarlık projesi olarak ortaya çıkması demektir; romantik boyutunun ve kaynaklarının ortaya çıkması demektir; Avrupa merkezcilikten kurtulması demektir.
Ama bütün bu sorunların hepsinde Kıvılcımlı’nın o hiç değer verilmeyen ya da bir fantezi olarak görülen görüşleri, birdenbire hayati bir önem kazanır.

İlerlemeci ve Tek Yönlü Tarih Anlayışı

Bizlerin tarih ve toplum anlayışlarımızın içine derinlemesine sinmiş, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışı, son derece yenidir ve aslında şimdi çoktan geçersizliği açığa çıkmış bir anlayıştır.
Bu anlayış insanlık tarihinin tümü göz önüne alındığında, tarihin çok küçük bir bölümü içinde; Aydınlanma ile yirminci yüzyılın ortalarına kadar kısa bir dönem içinde yükselmiş ve yıkılmıştır.
Ama bu anlayış, aslında Marksizm’i revize eden, bayağılaştıran ideolojik veya teorik kaynaklar aracılığıyla bizler, yani bugün ortalığı kaplamış sosyalist kuşaklar üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir.
Bu ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışı, sosyalistlerin bu dünyayı anlamalarının ve onun problemleriyle cepheden yüzleşmelerinin önündeki en büyük engel olduğu gibi, tam da bu nedenle, aynı kuşakların, Kıvılcımlı’nın eserinin temelini oluşturan görüşler karşısındaki suskunluk veya ciddiye almaz görünüşün de nedenidir.
Binlerce yıl boyunca insanlık, dairesel, periyodik ya da dönemsel denebilecek bir tarih ve zaman anlayışına sahipti. Güneş, sabah doğuyor akşam batıyordu. Mevsimler dönemsel olarak birbirini izliyor, her yıl aynı çevrim bir kez daha tamamlanıyordu. İnsanlar doğuyor, büyüyor, ölüyor, topraktan gelip toprağa gidiyorlardı.
Bu, zaman tasavvurunu belirliyor ve bu da tarih anlayışına da yansıyordu. Tarih de günler, yıllar, canlıların hayatları gibi aynı çevrimsel veya dairesel zaman kavramına uygun bir şekilde dönüyordu. İbni Haldun’un anlattığı gibi, Medeniyetler, devletler kuruluyor, gelişiyor, yaşlanıyor ve sonunda çöküyorlardı.
O zamanlar zaman, şimdiki dijital saatlerde olduğu gibi akmıyor, “feleğin çarkı” gibi veya kadranlı saatlerde olduğu gibi dönüyordu. “Devran döner”di, akmazdı.
Ancak burjuva uygarlığının, kapitalizmin ve sanayileşmenin ortaya çıkışıyla birlikte, bu çevrimsel, dairesel veya dönemsel diyebileceğimiz zaman ve tarih anlayışının yerini, önce akan ve doğrusal, sonra da evrim teorisiyle ve daha sonraki pozitivizmin desteğiyle, doğru boyunca yükselen bir zaman ve tarih anlayışı aldı.
Evrende bulutsulardan yıldızlar ve gezegenler oluşuyordu. Atomlar basitten karmaşığa doğru gelişiyordu. Uygun koşulların olduğu gezegenlerde, atomlardan moleküller, kristaller ve organik kristaller oluşuyordu. Oradan kendini üreten karmaşık moleküller. Bu evrimin zirvesi olarak ilk basit tek hücreli canlılar ya da virüsler ortaya çıkıyordu. Sonra ilk tek hücreliler, süngerler, yumuşakçalar, kabuklular, omurgalılar, memeliler, primatlar ve nihayet en tepede yine bu evrimin zirvesindeki taç: insan ortaya çıkıyordu.
İnsan’la birlikte toplum ortaya çıkıyor ve toplum da ilkel sosyalizm, kölecilik, feodalizm, kapitalizm biçiminde gelişiyordu. Ve nasıl cansız varlıklar ilk canlıda, canlılar insanda evrimin zorunlu yasalarına uyarak bir zirveye ulaşıyorlardıysa, toplum da sosyalizme doğru ilerliyordu.
Bu tek yönlü ve yükselen, doğrusal tarih anlayışı içinde “devrimcinin görevi” de, “tarihin tekerleğini hızlandırmak” olarak tanımlanıyordu. Devrim: bu gelişimin önündeki engelleri temizlemek, onun önünü açmak olarak (Üretici güçlerin gelişimine engel olan üretim ilişkilerinin tasfiyesi örneğin) anlaşılıyordu. Devrimci eylem, bu tekerleği hızlandırma ve temizlime çabasından başka bir şey ifade etmiyordu.
Örneğin Reformizmle polemiğinde, Rosa Luksemburg, en iradeci, devrimci müdahaleyi savunduğu yerlerde bile, politikanın “gelişmenin izlediği yöne göre belirlendiği”; “Siyasal mücadele için hangi sonuçların zorunlu olduğu bu yönden çıkarılır” der. M. Löwy’nin belirttiği  gibi, “sosyal demokrasinin bilinçli müdahalesi, belirli bir anlamda, bir “yardımcı” unsur, her durumda nesnel biçimde zorunlu ve kaçınılmaz olun sürece yönelik bir “uyarıcı” olmaya devam eder.” (s.129) der.

Açık Uçlu Tarih Anlayışı

Bu Tarih anlayışı, aslında Tarihsel Maddeciliğin Tarih anlayışı değildir. Tarihsel Maddecilik ilk programatik belgesi olan Komünist Manifesto’nun daha ilk satırlarında, sınıf mücadelesinin devrimle veya yıkılışla bitebileceğinden[1] söz eder. Yani kökende metodolojik olarak, açık uçlu bir tarih anlayışı vardır.
Ne var ki, ilkesel düzeyde açık uçlu olmakla birlikte, bu açık uçluluk, o zamanki burjuva uygarlığının gençliği ve teknik yenliklerin iyimserliği koşullarında, işçi hareketinin de sürekli güçlendiği; birbiri peşi sıra başarılar elde ettiği bir çağda, geleceği fiili olarak uçlardan birinin belirleyeceği (devrim), diğerinin (çöküş) pratik olarak ihmal edilebilir olduğu sonucuna yol açıyordu. Çöküş, teorik bir olasılık olmanın ötesinde tarihsel veya politik bir anlam ifade etmiyor ve fiilen unutuluyor ve bu unutmaya paralel olarak da, aydınlanmanın düzgün doğrusal ve evrimci tarih anlayışı, bizzat Marksizm içinde bile egemen oluyordu.
Bu tek yönlü anlayış ilk darbeyi, kapitalist uygarlığın gençliğini yitirmesinin ilk ifadesi olan, Birinci Dünya Savaşının ateşleri içinde Rosa Luxemburg’un kaleminden “ya sosyalizm ya barbarlık” formülüyle yedi. Marksist tarih anlayışına, tekrar açık uçluluk girdi, bu anlamda kaynağa dönüldü. Marks, Manifesto’da açık uçluluktan geçmişe ilişkin olarak söz etmişti; şimdi ise açık uçluluk tekrar aktüel bir sorun oluyor, hem de reformizme ve sosyal şovenizme karşı mücadelenin metodolojik temelini oluşturuyordu.
Bu muazzam bir devrimdi, bir paradigma değişikliğiydi. Bu anlayış ya da paradigma içinde sosyalizm artık tarihin akış yönünde değildir, ona doğru zorunlu bir gidiş yoktur. Sosyalizm artık sadece bir olanak olarak ve olasılıklardan biri olarak ortaya çıkar.
Daha sonra bu açık uçlu tarih anlayışı, Troçki tarafından da savunulur.
Ama bu açık uçluluğa rağmen, sorun hala, üretici güçlerin önündeki engellerin kaldırılması olarak görülmektedir, üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileri nedeniyle “yıkıcı güçlerhaline geldiği, bu ilişkilerden kurtulduğu takdirde ilerlemeye devam edebileceği yaklaşımı varlığını sürdürmektedir.
Yani henüz, üretici güçlerin ilerlemesinin bizzat bir yıkıma doğru gitmek anlamına geldiği veya gelebileceği anlayışı yoktur. Devrimler henüz tarihin “imdat frenleri” değil; onu felaketli bir yola sapmaktan alıkoyacak, tarih treninin yönünü değiştirecek makas değişimleri gibidir. Henüz tarihin ilerlemeci olmayan bir anlayışına geçiş yoktur, ama en azından tek yönlü, tarihin gidişini hızlandırıcı anlayış artık devrimci Marksizmce terk edilmiş, kaynağa dönülmüştür.
Burada, tek uçlu tarih anlayışının Devrimci Marksizm’ce terk edilmişliği ayrımını vurgulamak gerekiyor. Çünkü gerek İkinci Enternasyonal, gerek 1920’lerin ortalarından sonra Sovyet bürokrasisinin egemenliği altına giren Üçüncü Enternasyonal, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışının sadık bir savunucusu, olmaya, Üçüncü Enternasyonal’de olduğu gibi, tek yönlü ve ilerlemeci yanını tekrar canlandırmaya devam etmişlerdir. Sadece bu kadar da değil, Sosyal Demokrasi, bu ilerleyen tarih anlayışında, süreklilik içindeki kopuklukları, yani sıçrama ve devrim momentlerini bile reddeder ve iyice vülger bir anlayışı savunurken; Stalinizm, en azından ilke düzeyinde bunları savunmakla birlikte, bu kopuklukları birbirini izleyen zorunlu aşamalar olarak görerek, birbirini izleyen aşamaların ilerleyen tarih anlayışını savunur.

Program Sorunu ve Tarihin Kavranışı İlişkisi

Marksizm’in bütün bayağılaştırılmalarının temelinde, bu metodolojik yanlış; düzgün, tek yönlü ve aşamalı ilerleyen bir tarih anlayışı vardır. Bunun politik ifadesi de daima, reformizm olmuştur. Her kritik momentte, devrimci eğilimler, bu ilerleyen, düzgün ve aşamalı gelişen tarih anlayışıyla karşı karşıya gelmişlerdir.
Devrimci Marksizm’in bu tarih anlayışına eleştirisi özellikle iki noktada yoğunlaşır:
a)      Belli aşamaların bütün toplumlarca geçileceği anlayışının reddi. Yani “eşitsiz ve bileşik bir gelişim” anlayışı. Troçki “Sürekli Devrim” teorisini bu metodolojik ilkeyle temellendirmişti.
b)      Diğeri ise, tek yönlülüğe olan itiraz, açık uçlu bir tarih anlayışıdır. (Rosa Luxemburg: “Ya barbarlık ya Sosyalizm”) 
Kıvılcımlı’nın tarih anlayışı, kesinlikle ikinci ve üçüncü enternasyonallerin aşamalı, düz giden tarih anlayışıyla çelişmektedir. Onda “eşitsiz ve kombine gelişim” adeta tüm tarihin bir hareket yasası olarak ortaya çıkar. Gerçi geleceğe yansıtmaz ama bütün tarih de bir açık uçlu tarih olarak çıkar ortaya. Ve bu açık uçlu tarih: aslında, çöküşlerin tarihidir.
Kıvılcımlı’da çöküş ve sıçrama aynı şeyin iki farklı veçhesidirler. Çöküşler aynı anda sıçramadırlar. Devrim “kıyamet”tir. Bu da açık uçluluk içinde bir paradigma değişimidir; ilerleyen bir tarihin tam bir aşılması değildir aslında. Bir tür yaratıcı yıkıcılık söz konusudur.
Ancak Kıvılcımlı bunun günümüzde geçersiz olduğunu; pratik olarak bu paradigmanın aşıldığını; modern toplumda “Sosyal Devrimin keşfiyle” tarihsel devrimler döneminin aşıldığından söz eder ve modern tarihi ele alırken, ilerleyen bir tarih anlayışına döner bir bakıma. Modern tarihi ele alışında Stalinizmin ve Sovyetlerin sadık bir izleyicisi olmasıyla bunun arasında bir ilişki olduğu aşikardır.
Özetle, Troçki, Luxemburg ve Kıvılcımlı’da, yani eleştirel ve devrimci Marksist gelenekte henüz, ilerlemeci tarih anlayışına köklü ve bilinçli bir itiraz yoktur, ilerleme bir biçimde kabul edilmekte, bu ilerlemenin kendisinin nasıl gerçekleştiği tartışma konusu yapılmakta, açık uçluluk itirazı bile, üretici güçlerin yıkıcı güçler haline gelip gelmemesi bağlamında yapılmaktadır.
Marksizm’in, bu ilerlemeci tarih anlayışından arınması, Aydınlanmanın, Sosyal Demokrasinin ve Stalinizmin egemenliği altında unutulmuş, kayıp bir halkasına dayanarak, bu gelenekten esinlenerek Walter Benjamin tarafından başarılmıştır.
Ama ilerlemeyen bir tarih algısı için de komün olmazsa olmaz koşuldur. O Komün ki, tarihin, Kıvılcımlı’nın, Tarih Tezi’nin ve Marksizm’in kayıp halkasıdır.

İlerlemeci Olmayan Tarih Anlayışı

Eğer tarih açık uçlu ise, bu uçların her birinden bakışa göre tarihin anlamı da değişebilir.
Eğer bir çöküşün ardından ya da çöküşün arifesinde geçmişe bakarsanız, Tarih size, bir yükseliş olarak değil, uçuruma doğru bir gidiş olarak görünecek demektir. Böyle bir bakış açısından, devrim, bir barbarlığı ve çöküşü, uçurma doğru gidişi engelleyen bir “imdat freni” olarak görülür. Bu fren zamanında çekilemediği için, toplum uçuruma yuvarlanmıştır ya da yuvarlanacaktır.
Bir devrimci dönüşümün ardından gelebilecek iyimser gelecek beklentilerinin olduğu bir çağda ise, en azından devrim, tarihin lokomotifi olarak görülür. Aslında aynı olgu, bulunulan yere göre farklı görünmektedir. Bu tıpkı ışığın parçacık ve dalga özellikleri göstermesi gibidir.
Unutulmuş açık uçlu tarih anlayışına dönüş ve bu açık uçluluğun öne çıkarılması, ilk adım, “ya barbarlık ya sosyalizm” birinci dünya savaşında ortaya çıktı. İkinci ve köklü adım, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, “tarih meleği alegorisi” veya “devrimler tarihin imdat frenleridir” formülüyle, Walter Benjamin tarafından atılmıştır.
Benjamin’in bu yaklaşımı, Tarihsel Maddeciliğin, tarih ve zaman kavramında bir tür Kopernik devrimidir.
İlerlemenin yerini bir açık uçluluk almıştır ama bu açık uçlulukta bu sefer fiilen çöküş olasılığı pratik bir öneme sahiptir; bir devrim ise sadece teorik ya da çok küçük bir olasılıktır. Marksların döneminin tam tersi bir fiili olasılık dönemindeyizdir artık
Geleceğin Marksizm’i, geleceğin sosyalist mücadeleleri, her şeyden önce, Tarihsel Maddeciliğin, bu gelişimine ve kazanımına dayanmak, buradan hareket etmek zorundadırlar. Tarih ilerlememekte çöküşe doğru gitmektedir; bizler uçuruma doğru son hızla giden bir trendeyizdir artık. Böyle bir zaman ve tarih kavrayışı olmadan günümüzün sosyal mücadeleleri temellendirilemez.
Benjamin bu devrimci dönüşümü yaptığında, henüz bir Nüklear Kıyamet; çevre felaketiyle yaşamın ya da toplumsal yaşamın koşullarının ortadan kalkması veya AİDS, Ebola gibi hastalıklar, genlerle oynamanın ve Klonlamanın tehlikeleri vs. bilinmiyordu. Ama Bugün, burjuva uygarlığı artık tam bir kriz yaşamaktadır. O ilerlemeci ve iyimser tarih anlayışını destekleyecek hiç bir veri bulunmamaktadır. Bugünün dünyasında Benjamin’in Faşizm ve Savaşı göz önüne alarak formüle ettiği ilerlemeci olmayan tarih anlayışı, çok daha derin ve aktüel bir anlama sahiptir.

İlerlemeci Olamayan Tarih Anlayışı ve Uygarlık Krizi

Açık uçlu ve ilerlemeci olmayan tarih anlayışının, ne gibi sonuçlara yol açtığına, politik faaliyet bakımından ne gibi paradigma değişikliklerine yol açtığına kısaca değinmek gerekiyor.
İlerlemeci bir tarih anlayışı bakımından, devrimci program, üretici güçlerin gelişimini engelleyen siyasi ve ekonomik ilişkilerin düzenlenmesiyle sınırlıydı. Bütün devrimci veya reformist partilerin programlarında bu ortak bir özellikti, ayrılık, programın neleri içereceği noktasında değil, taleplerin neler olacağı noktasındaydı. Bu yaklaşımda, bir siyasi ve ekonomik sistem sorgulanır, bir uygarlık değil. O uygarlığın değerleri sorgulanmaz. Eleştiri ve program ekonominin ve politik olanın (devletin) örgütlenmesine ilişkindir.
Ama ilerlemeci olmayan, bir uçuruma gidişi durdurmaya yönelik bir devrim açısından ve böyle bir tarih anlayışından sırf böyle bir programla yetinilemez. Çünkü, eğer sorun “üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak olarak formüle edilirse; buna bağlı olarak ekonomik ve politik program ve talepler formüle edilirse, kötümser, felakete giden bir tarih ve tarih anlayışı açısından bu, uçuruma gidişi hızlandırmak anlamına gelir. Başka bir uygarlık tasavvuru; başka bir yola girişi içermelidir artık program; dolayısıyla sadece üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri tasfiyeye yönelik bir ekonomik ve politik taleplerle sınırlı bir program kötümser; felakete giden bir tarih anlayışıyla bir arada bulunamaz.
Yani tarih hakkındaki kavranış ile bir programın neleri içereceği sorunu arasında içsel; kopmaz bir ilişki bulunmaktadır.
O halde, Marksistler sadece felakete gider bir tarih kavrayışına dayanmak;  tarihe ilişkin bir Kopernik Devrimi yapmak zorunda değildir;  program anlayışlarında da bir Kopernik Devrimi yapmalıdırlar. Artık ekonomiyi ve devleti düzenleyen bir program yetmez; başka bir uygarlık programlaştırılmak zorundadır.
Klasik program anlayışında üretim ilişkileri ve devletin nasıl örgütleneceği programlaştırılır, bundan ötesi sorun değildir. Ama ilerlemeci olmayan bir tarih açısından, bir başka uygarlık, bir başka değerler sistemi programlaştırılmak zorundadır. Artık üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak gibi bir perspektif ile program belirlenemez; ilerlemeci olmayan tarih anlayışı bakımından, bu daha büyük bir hızla uçuruma gitmeyi istemek anlamına gelebilir. Elbette ilkel toplumlara bir geri dönüş olamaz ve istenemez. Ama bu da var olan tekniğin ve üretimin hangi alanlarda ne gibi gerekçelerle sınırlandırılacağı gibi bir sorunu gündeme getirir. Bu da başka bir değerler sistemini. Yani sadece planlı ekonomiyi savunmak yetmez; sadece meta üretimi ilişkilerini ortadan kaldırmayı savunmak yetmez; planlamanın yönüdür artık esas üzerinde durulması gereken.
Başka bir uygarlığı programlaştırmak, aynı zamanda politika kavramının içeriğinin de değişmesi, dolayısıyla politika yapma tarzının da değişmesini gerektirir.
Politika, kavramı bir bakıma, ilk doğuşundaki, sitedeki yurttaşların ortak yaşamı anlamını kazanır, yani Bugünkü politikadan daha geniş bir alanı, yani Bugünkü anlayışımızca politik olmayanı da kapsayan bir anlam kazanır. Ama bu artık bir sitenin yurttaşlarını değil; tüm insanlığı kapsamalıdır veya kapsayacaktır. Artık politik olmayan da politiktir.
Tekrar başa dönersek. Geleceğin Marksizm’i, sadece kapitalizme değil, burjuva uygarlığına bir alternatif sunmak zorundadır. İlerlemeci tarih anlayışı, kapitalizme karşı bir alternatifle, politikanın Bugünkü anlayışıyla kendini sınırlıyordu; ama Bugünün dünyasını açıklama ve bu sorunlara bir alternatif bulma zorunluluğundaki bir Marksizm, kapitalizme karşı olmakla kendini sınırlayamaz, böyle sınırladığı takdirde burjuva uygarlığının krizine bir cevap olamaz, Bugünkü kriz sadece kapitalizmin, bir üretim sisteminin krizi değil, bir uygarlığın krizidir.
Bu uygarlığın krizine, bizzat o uygarlığın dayandığı tarih anlayışlarıyla bir cevap verilemez. Uygarlığın krizi tarih anlayışının krizinde ifadesini bulur. Başka bir tarih anlayışı ile bu krize cevap verilebilir. Her şeyden önce tarih anlayışının krizine karşı bir başka tarih anlayışı gerekmektedir.
Bu yapılmadan, bu uygarlık krizinin yol açtığı yarattığı tüm memnuniyetsizlikler bir bütünsel program etrafında birleştiremez, o burjuva uygarlığının tarih anlayışıyla da kopuşmak zorundadır. Bu kopuşma da her şeyden önce ilerlemeci tarih anlayışıyla kopuşmakla olabilir.
Marksizm’in entelektüel cazibesini yitirmesinde ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışını aşamaması ve bir uygarlık paradigmasına ulaşamaması belirleyici bir öneme sahiptir.
Peki, bu geleceğin, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından kopmuş Marksizm’iyle Kıvılcımlı’nın ve İlkel Sosyalizmin (Komün’ün) bağlantısı nedir?
Bunu görebilmek için, ilerlemeci olmayan tarih anlayışının, Marksizm’in bu unutulmuş dip akıntısının kaynaklarına, Marksizm’in, yine ilerlemeci Tarih anlayışının bir sonucu olarak unutulmuş bir kayıp halkasını ortaya çıkarmak gerekiyor öncelikle.
Tarihin, Marksizm’in ve Kıvılcımlı’nın unutulmuş; “Kayıp Halka”sı komün (ilkel sosyalizm), ilerlemeci tarih anlayışıyla kopuşmak için; ilerleyen bir tarih anlayışının bir panzehiri olarak yine bizleri kurtarmak için elini uzatıyor.

İkinci Bölüm: Kıvılcımlı’nın Kayıp Halkası

Tarih Tezi”nin Bir Konu Olarak Yokluğu ve Yokluğun Anlamı Üzerine


Kıvılcımlı’nın teorik çalışmasının ezici bir bölümünü onun Tarih Tezi ve Tarih Teziyle bağlantılı yazı ve kitapları oluşturur.
Ama Kıvılcımlı’nın görüşlerini ele alan ve eleştiren yazılara bakıldığında, onun Tarih Tezi’nin hemen hemen hiçbir yazının konusu olmadığı görülür.
Kıvılcımlı hakkındaki yazıların ve eleştirilerin bu genel karakteri, bizzat bu Sempozyuma[2] sunulan bildirilerde de görülmektedir. Kıvılcımlı’nın ölümünün otuzuncu yılında yapılan bu Sempozyuma sunulan bildirilerden hiçbiri, daha doğrusu Demir Küçükaydın’ın bildirisi hariç, Kıvılcımlı’nın eserinin yüzde doksanını oluşturan Tarih Tezi’ni konu etmemektedir.
Kural değişmemektedir. Kıvılcımlı hakkında yazanlar, onun eserini değerlendirmek isteyenler, onun eserinin ve hayatı boyunca çalışmasının nicelik ve nitelikçe en önemli bölümü konusunda bir suskunluk içinde bulunmakta, hiçbir şey yazmamaktadırlar.
Bu paradoksun anlamı üzerine düşünmek ve bir açıklamasını bulmak gerekir.
Peki, Kıvılcımlı’nın teorik çalışmasının ezici bir bölümünü oluşturan buna karşılık Kıvılcımlı değerlendirmelerinde hiç söz konusu edilmeyen Tarih Tezi nedir?
Adı üzerinde Tarih üzerine, toplumun gidiş yasaları üzerine bir tezdir, bir teoridir, bir varsayımdır. Diğer bir deyişle Tarih Tezi, Tarihsel Maddeciliğin (sosyolojinin) tartıştığı sorunları tartışır: Tarihin ve toplumun genel gidiş yasaları.
O halde, Tarih Tezi’ni tartışmak, Tarihsel Maddeciliği, diğer bir deyişle Marksizm’i tartışmak demektir. Ya da tersinden şöyle de denebilir: tarihin gidiş yasalarını, Tarihsel Maddeciliği tartışan her görüş her düşünce, Tarih tezi ile yüzleşmek zorundadır.
Peki, tarihsel maddecilik nedir? Marksizm veya Tarihsel maddecilik, bizzat onun kurucularının üstüne vura vura belirttiği gibi, bir formüller veya reçeteler toplamı değil bir yöntemdir. O halde, Tarih Tezi’ni tartışmak, aynı zamanda Tarihsel Maddeci yöntemi tartışmak olur. Ya da Tarihsel Maddeci yöntemi tartışmak, ister istemez, Tarih Tezi’ni tartışmak demektir. Tarih Tezi’nin tartışılmaması, aslında tarihsel maddeciliğin, dolayısıyla Marksist yöntemin tartışılmaması demektir. Gerçekten de Kıvılcımlı üzerine yazı yazanların hiç birisi, metodoloji sorunlarına girmez..
Kıvılcımlı’nın eserini okuyan, onun en somut olayları tartışırken bile metodolojiyi tartıştığını görür. Aynı paradoks tekrar karşımıza çıkmaktadır. Ama burada artık bu paradoksun ardında, öze ilişkin bir yaklaşım farklılığı ortaya çıkmaktadır. Kıvılcımlı’nın eserinin bütün vurgusu, Tarihsel Maddecilik ve yöntem sorunları üzerindedir ama Kıvılcımlı hakkında yazanlar Tarihsel maddecilik ve yöntem sorunlarını tartışmazlar.
Bu paradoksun anlamı ve sonuçları üzerinde biraz durmakta yarar var. Çünkü bu bize, Sosyalistlerin içinde bulunduğu çıkmazın ip uçlarını da verir. Böylece yöntem sorunlarının somut politikayla o derinden ve kopmaz ilgisini gösterme olanağını sağlar.
*
Şimdi tekrar olma bahasına şu ulaşılan sonucu tekrar edelim: Kıvılcımlı hakkında yazanların hemen hepsi, Türkiye sosyalist hareketinden, kendilerinin Marksist olduğunu düşünen kişilerdir. Marksizm’in özü ise her şeyden önce Tarihsel Maddeciliktir. Tarihsel Maddecilik ise, şemalar veya modeller yığını değil, bir yöntemdir. Ama Marksist olduğunu, tarihsel maddeciliği kabul ettiğini söyleyen Kıvılcımlı eleştirmenleri, yine bizzat kendisi tarihsel maddecilik ve yöntem üzerine yazıları eserinin esas büyük bölümünü oluşturan Kıvılcımlı üzerine yazdıklarında tarihsel maddecilik ve yöntem üzerinde hiç durmamaktadırlar.
Bu veriler Kıvılcımlı’nın eleştirmenlerinin aslında aynı yanlışın birer görünüşü olan, iki farklı paradoks ortaya çıkarmaktadır. Paradoksun biri, konu açısından, yani Kıvılcımlı’nın eserinin büyük bir bölümünü tartışmama açısından bir paradoks. Diğeri, kendi iddiaları açısından bir paradokstur. Bu iki paradoksun bir arada bulunması bir rastlantı değildir.
Kendileri, tarihsel maddeci ve Marksist olmalarına rağmen, tarihsel maddecilik ve Marksizm konusunda en çok yazı yazmış teorisyeni bu bağlamda hiç tartışmamak, yani tarihsel maddeciliği ve yöntemsel sorunları hiç tartışmamak. Ama hani bizzat tarihsel maddeciliğe göre tarihsel maddecilik bir yöntemdi. Demek ki, bu tarihsel maddeci ya da Marksist olduğunu düşünen eleştirmenler aslında tarihsel maddeciliğin ruhuna aykırı davranmaktadırlar. Yani tarihsel Maddeciliği doğru kavramış olsalar, onu bir yöntem olarak anlasalar, Kıvılcımlı gibi eseri bütünüyle bu konuda olan bir yazar vesilesiyle bu konuda yazmaları gerekirdi.
Böylece şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Kıvılcımlı eleştirmenleri, tarihsel maddeciliği bir yöntem olarak anlamadıkları, yani tarihsel maddeciliği anlamadıkları için Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni hiç tartışmamakta ve yöntem sorunlarına girmemektedirler. Kıvılcımlı’yı bu yöntemsel, tarihsel maddeciliğe ilişkin yanıyla okuyup anlamadıkları için de, tarihsel maddeciliği anlamamaktadırlar. Dolayısıyla daire kendi içine kapanmaktadır.
Diğer bir deyişle, Kıvılcımlı ve eleştirmenleri iki farklı dünyadır. Ortada iki farklı Marksizm anlayışı bulunmaktadır. Kıvılcımlı’nın tarih tezi hakkında, onun eserinin yüzde doksanı hakkında hiç bir şey yazılmaması paradoksunun ortaya çıkmasına yol açan, aslında Tarihsel Maddeciliğin özünün kavranılmamasının bir görünümüdür. Tarihsel Maddeciliğin, Marksizm’in, her şeyden önce bir yöntem olduğu anlaşılmadığı için, Kıvılcımlı yöntemsel düzeyde, yani Tarihsel maddecilik, diğer bir deyişle Tarih Tezi düzeyinde tartışılmamakta, eserinin esası tartışma konusu dışında kalmaktadır. Ve tam da tartışma dışı kaldığı için, tarihsel maddeciliğin kavranılması; Marksizm’in kavranılması mümkün olmamaktadır.
Yani, Kıvılcımlı’nın tarih tezi hakkında bir şey yazmama, aynı zamanda, kendini, tarihsel maddeciliği anlamamaya mahkûm etmek demektir.
O halde, Türkiye solu, Tarihsel maddeciliği ya da Marksizm’i, anlamayan; bir soldur. Türkiye solunun politik ve ideolojik olarak bir güç olamamasıyla, bu Marksist olmayan Marksizm kavrayışı, yöntemsel sorunlara biganelik, Kıvılcımlı’nın eserinin esası hakkında yazmama arasında çok derin ve yine yöntemsel bir ilişki bulunmaktadır.
Bu ilişkiyi gösterebilmek için, Tarihsel maddeci yöntem ile program; diyalektik ile yaratıcı politika ilişkisine değinmek ve bunu örneklemek gerekir.
Bunu Komün kavramı üzerinden yapmaya çalışacağız.
O hiç ele alınıp tartışılmayan ve eleştirilmeyen tarih tezinin en temel kavramlarından biri olan Komün üzerinden.

Kıvılcımlı’da Komün

Hikmet Kıvılcımlı’da hiç bir Marksist veya Marksist olmayan tarihçi veya sosyologda görülmeyen bir “İlkel Sosyalizm” vurgusu vardır.
Kıvılcımlı’nın Morgan ve Engels’ten aldığı terminolojiyle, bu “İlkel sosyalizm”e “Barbarlık  ta der. Bu kullanımda, “barbarlık” ahlaki değil sosyolojik bir kategoridir; Neolitik Devrim ile Uygarlık arasındaki toplumları tanımlamakta kullanılır. Sınıflı ve devletli toplumla zıtlık içinde; sınıflı toplumlar öncesindeki sınıfsız ve devletsiz toplumları tanımlamak için genel bir kategori olarak kullanılır.
Kıvılcımlı, ömrünün sonuna doğru, Marks’ın Grundrisse’ini okuduktan ve bunun bir yorumlaması olan “Toplum Biçimlerinin Gelişimi [3] adlı kitabını yazdıktan sonra; “İlkel sosyalizm” ya da “barbarlık” yerine daha çok “Komün” kavramını kullanma eğiliminde olmuştur[4]. Özetle: Kıvılcımlı’da “ilkel sosyalizm”; “barbarlık” veya “komün” hep aynı şeyi; sınıflı toplum öncesi sınıfsız toplumları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Biz de bu yazıda, her üçünü kullansak da, esas olarak başlıktan görüleceği gibi Komün’ü tercih edeceğiz.
*
Kıvılcımlı, başkalarının başka şeyler gördüğü yerlerde hep Komün’ü görür. Kıvılcımlı’nın tarihe bakışı, biraz evreni başka bir dalga boyundan gören farklı astronomiler gibidir.
Bildiğimiz gibi bizim gördüğümüz ışıkla bir astronomi vardır. Bir de Röntgen Astronomisi, Gamma Astronomisi, Enfraruj (Kızıl ötesi) Astronomisi, Radyo Astronomi, Nötrino astronomisi gibi başka astronomiler de vardır. Aynı evren bölgesine normal ışıkla baktığınızda başka, örneğin Gamma ışınlarıyla, yani bambaşka bir dalga boyundan baktığınızda bambaşka şeyler görürsünüz. Normal ışıkla baktığınızda simsiyah ya da bomboş görünen evren bölgeleri başka dalga boylarıyla bakıldığında muazzam enerji kaynakları olarak görülebilir. Doktor’un tarihe bakışında da böyle bir durum var.
Kıvılcımlı’nın tarihe bakışında komün, Marksizm’in klasik tarih veya “Tarihsel Maddecilik” kitaplarından tamamen farklı bir yerdedir.
Klasik tarih kitaplarında, komün, uygarlıkların öncesinde, kölecilikten (Antik Roma ve Yunan’dan) bile önce; biraz Asya Tipi’nden söz edenlerde de Sümer ve Mısır’dan Yunan’a kadar olan medeniyetlerden önce var olmuş; medeniyetlerin ortaya çıkışıyla birlikte tarih öncesinin karanlıkları arasında yok olmuş bir dönemdir.
Ama Kıvılcımlı’nın tarihe bakışında her yerde ve her zaman Komün vardır. Komün yaşayan etkileriyle günümüze kadar gelir. Kıvılcımlı, tarihin ve bugünün komünsüz anlaşılamayacağını söyler. Klasik Tarihsel maddecilik kitaplarının bir zamanlar var olmuş olsa da çoktan yok olduğunu söylediği komün, Kıvılcımlı’da yaşamakta ve tarihsel süreci capcanlı etkilemektedir.
Örneğin klasik el kitaplarında kapitalizme kölecilikten de sonra gelen feodalizmden geçilir; Kıvılcımlı’da komünden. Ya da kölecilikten feodalizme geçiş olarak anlatılan süreç; Kıvılcımlı’da komünden uygarlığa geçişten başka bir şey değildir. Hatta tüm tarih komünden uygarlığa geçişler tarihinden başka bir şey değildir.
Komün, kapitalizm öncesi beş bin yıllık uygarlıklar zincirinin hareket yasalarını, tarihsel devrimleri açıklayan ya da açıklama iddiasında olan Tarih Tezi’nin anahtar kavramıdır. Komün olmadan Tarih tezi; Tarih tezi olmadan Komün anlaşılamaz ve ele alınamaz. Böylesine ayrılmaz bir bütün oluştururlar.
Ama komün sadece kapitalizm öncesindeki tarihsel devrimleri açıklayan bir kavram değildir; o, Kıvılcımlı’da hemen hemen her yerde karşımıza çıkar. Bir kaç hatırlatma yapalım.
Teknik İlerlemeler ve yaratıcılık mı? Örneğin Tarih Devrim Sosyalizm’in “Medeniyetin Yaratıcılık Efsanesi” bölümünde kapitalizm öncesi uygarlıklarda bile, teknik ilerleme ve yaratıcılığın ardında İlkel Sosyalizmi görür[5].
Tarihsel devrimleri yapan, uygarlıkları yıkan, dolayısıyla yeni uygarlıkların veya uygarlık Rönesanslarının ortaya çıkmasına yol açan komündür.
İslamiyet’i, Aleviliği veya Cenneti açıklayan anahtar kavram komündür.
Osmanlı İmparatorluğunun adeta bir saman alevi gibi hızlı büyümesini açıklayan, komündür.
Ama bu kavram sadece uzak geçmişte kalmaz, modern tarihin de en önemli olaylarında belli bir ağırlığa sahiptir. Kapitalizmin doğuşunda İlkel Sosyalizme belirleyici bir önem verir. Kitaplarından birinin adı, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş -  İngiltere”dir. Adının da ima ettiği gibi, kapitalizme geçişte bile ilkel sosyalizmin belirleyici bir öneminden söz edilmektedir.
Japon mucizesi mi? Onun ardından yine ilkel sosyalizmin medüze kafası çıkar. Bir başka kitabının adı da: “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş - Japonya”dır çünkü.
Hatta Ekim Devrimi’nin Rusya’da gerçekleşmesinde bile İlkel sosyalizmin, Rusya’nın ya da kuzey Slavlarının medeniyete geç girmişliğinin, yani ilkel sosyalizme yakınlığının etkilerini görür Hikmet Kıvılcımlı.
Komün (İlkel sosyalizm), Kıvılcımlı’nın eserinde böylesine anahtar bir işlev görürken, Kıvılcımlı’nın eserleri veya görüşleri üzerine yazanlar, Kıvılcımlı’nın görüşlerinde böylesine hayati bir işlevi olan kavram hakkında neredeyse hemen hemen hiç bir değerlendirmede bulunmazlar.
Kıvılcımlı’nın teorik sisteminde böylesine hayati bir işlevi olan kavram hakkında ya hiç bir şey yazılmaz, ya da tartışmaya bile değmeyecek bir fantezi veya nezaket veya saygı nedeniyle ifade edilmemiş, bir saçmalık olarak görülür.
Çok bilineni, nakli tarih olarak aktarılmış olan, Şefik Hüsnü Değmer’e ait, Kıvılcımlı’nın ilkel toplumların rolünü abarttığı yolundaki eleştirisidir.
Yalçın Küçük, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni üzerinde yazmaya bile değer olmayan bir kavram olarak görür.
Kıvılcımlı üzerine doktora çalışması yapmış Süha Ünsal’da Kıvılcımlı’nın bu en önemli teorik katkısı ya da orijinal görüşü hakkında bir tek inceleme bile yoktur.
Kıvılcımlı’nın görüşlerini savunduğunu iddia edenlerde de bir şey bulunmaz bu konuda.
Komün Kıvılcımlı’nın teorik eserinin “kayıp halka”sıdır bir bakıma.
Ama Akademik tarih veya Marksist tarih kitaplarında da yoktur bu konuda bir şey. Komün, tarih’in değil tarih öncesinin dünyasına ait, binlerce yıl öncesinde kalmış; Sibirya tundraları; el değmemiş okyanus adaları; çöller; dağ başları veya balta girmemiş tropik ormanlarda var olan; tarihçilerin değil de etnolog veya antropologların ilgi alanına giren bir şeydir. Tarih’in ve tarihçiliğin konusu olarak bile görülmez.
Komün sadece Kıvılcımlı’nın değil tarihçiliğin de kayıp halkasıdır.
Tarihçilerde komün olmayınca, bu tarihten de komünün kaybolduğu anlamına gelir.
Yani komün, Tarihin de kayıp halkasıdır.
Burada şu soru sorulabilir: Kıvılcımlı’daki bu vurgu ile buna tam zıt yönde kesin bir boşluk arasında bir bağlantı var mıdır? Varsa bu nedir?
Ama sadece bu değildir soru. Şu da sorulabilir: diyelim ki, eski tarihte ilkel sosyalizm bir önemli işlev görmüş olsun, bunun, bugün bizlerin önümüzdeki sorunlarla ne ilgisi olabilir?
Kıvılcımlı’nın bu en saçma gibi, ya da hoş görülebilecek bir beyin jimnastiği veya fantezi gibi görünen yanı, onun geleceğe kalabilecek, Marksizm’in yeniden canlanmasıyla ilgili en önemli yanıdır. İlkel sosyalizm konusunda, Marksist veya değil bütün tarihçi ve sosyologlardaki suskunluk; Kıvılcımlı’nın bu konudaki yazdıkları konusundaki suskunluk ve deli saçması olarak görme ve de Marksizm’in krizi ve onun aşılması arasında derinden ve kopmaz bir ilişki vardır.
Bu bakımdan somut politik pratikle en ilgisiz gibi görünen, en soyut görünen konumuz, tamamen günün acil sorunlarına bir cevap arama çabasından başka bir şey değildir. Bu bakımdan bu konuyu seçişimizin ve motivasyonumuzun ardında, doğrudan doğruya somut politik sorunlar bulunmaktadır. Bu somut, hayati politik sorunlara bir cevap arama çabasıdır aynı zamanda.

Üçüncü Bölüm: Marksizm’in Kayıp Halkası

Romantik Düşünce

Lenin’in “Marksizm’in Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni” makalesini herkes bilir: bu üç kaynak, üç bileşen: Klasik Alman Felsefesi, Fransız Sosyalizmi ve İngiliz Ekonomi Politiğidir.
Ne var ki, son yıllardaki araştırmalar, Marksizm’in unutulmuş bir dördüncü kaynağı olduğunu göstermiştir: Bu Avrupa’daki Romantik Düşünce geleneğidir.
Romantizm, kapitalizm öncesi geçmişe idealleştirilmiş bir referans ve burjuva toplumunun bazı yönlerinin eleştirisidir. Michael Löwy’nin gösterdiği gibi, Marksizm’in dördüncü bileşenidir romantik düşünce.
“Romantik Dünya görüşünde kapitalizm öncesi geçmiş, niteliksel değerlerin (kullanım değerleri ya da etik, estetik ve dinsel değerler) hakimiyeti, üyeler arasındaki organik cemaat ya da duygusal bağların – niceliği, fiyatı, parayı, metaları, karı ve atomizasyonu temel alan modern kapitalist uygarlığın tersine – önemli rolü gibi bir dizi erdeme (gerçek, kısmen gerçek ya da hayali) sahiptir.” (s.18)
Romantik düşüncede kapitalizmin olumsuzluklarına, daha o doğarken, onun gençlik çağında güçlü bir eleştiri ve tepki vardır. Romantizm kapitalizmin çıkışını, en azından başka değerler açısından bir ilerleme olarak görmez. Tekniğin ve kapitalizmin gelişiminde insani olandan bir uzaklaşma görülür. Bu nedenle, kapitalizm çürüme çağına girdikçe, burjuva uygarlığının krizi derinleştikçe, gelecek hakkındaki iyimser beklentiler azaldıkça, romantik düşünce kaynaklarına ilgi artmıştır. Zaten Marksizm’in bu unutulmuş bileşeninin de hatırlanışı ve ortaya çıkışı, bizzat burjuva uygarlığının krizi ve bu krizin ilerlemeci tarih anlayışının krizi biçiminde zihinlerde yansımasıyla bağlantılıdır. Öte yandan, İlerlemeci tarih anlayışına karşı devrimci Marksist gelenek de hemen daima, Romantik düşünce ve eleştiri geleneğinden beslenmiştir.
Kapitalizme, o daha gençliğini solurken eleştiri yönelten Romantik Düşünce geleneği; Marksizm’i de daha doğuşunda güçlü biçimde beslemiştir. Romantik düşüncenin en büyük temsilcisi Rousseau’dur ve onun düşüncesinin Marks’ın eserinde muazzam bir etkisi vardır.
Romantik düşünürler veya bu gelenekten gelenlerin ya da bu gelenekten esinlenenlerin Kapitalizm’e yönelttikleri eleştiriler, çoğu kez burjuva aydınlanmasının hayranlarından çok daha derindir. Aydınlanmanın inkarı anlamına gelen pozitivizmin ise panzehiridir.
Marks ve Engels, örneğin Carlyle, Balzac gibi yazarların kapitalizme yönelttikleri etik ve kültürel değerlerle yüklü eleştiriyi durmaksızın benimserler. “Geçmişin bakış açısıyla davranan düşünürlerin, şimdiki zamanın bilgisine uaşma olasılıkları, bazı bakımlardan, şimdiki zamanla doğrudan ve eleştirel biçimde özdeşlenen düşünürlerinkinden daha derindir”. Marks, bu soruna özellikle Artık Değer Teorileri’nde birçok kereler döner.
Kapitalizm öncesine duyulan nostaljiyle kapitalizmin eleştirisi sadece feodalizm açısından bir eleştiri olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü ondan önce de bir komün, yani Kıvılcımlı’nın “İlkel Sosyalizmi” vardır. Bu sosyalizmin yaşayan kalıntıları genellikle kapitalizmin eleştirisinin unsurlarını sağlarlar.

Romantik Düşüncenin Kayıp Halkası: Komün

Ama kapitalizm öncesi sadece feodal toplum değildir. Bu kapitalizm öncesine referans, pek ala, sınıfsız bir toplum açısından da yapılabilir ve geleceğe yansıtılabilir. Bu devrimci romantizmin özelliğidir. Bu önceki sınıfsız toplum, Rousseau’da bir doğa durumu, Moses Hess’de eski Musevilik, Hölderlin’de Antik Yunan, Rus devrimcilerinde Köy komünü, Mir’dir.
Ama Kıvılcımlı’yı okuyan biri bilir ki, bu romantiklerin gözünde referans noktası olan ve birbirinden farklı gibi görünen biçimlerin hepsi aslında aynı ilkel sosyalizmin farklı biçimlerinden başka bir şey değildir. O halde, kapitalizme karşı, sınıfsız bir toplum bakımından yapılan eleştiri ile Kıvılcımlı’nın sınıflı toplumları eleştirirkenki yaklaşımları arasındaki paralellik, özdeşlik ve akrabalıklar görmezden gelinemez. Bunlar rastlantısal değildir.
Kıvılcımlı romantik gelenekle, o kültür ve düşünce geleneğiyle bir bağı olmamasına rağmen, yakın bir akrabalık içindedir. Kıvılcımlı, Engels ve İbni Haldun düşünce geleneğinden; sosyoloji ve tarih geleneğindendir. Buna rağmen, Kıvılcımlı’nın sınıflı topluma eleştirisi ile romantiklerin kapitalist topluma eleştirileri, aynı referans sisteminden kaynaklanır, aynı dalga boyundandırlar. Ve Kıvılcımlı’nın bu yanı, politik çizgisinin dayandığı Sovyet teorisiyle ya da Stalinizmle kesin bir çelişki içindedir ve Devrimci Marksizme yakındır.
Ama daha da ilginci şudur. Marks ve Engels’in kandaş topluma duydukları derin ilgi ortadadır. Ve bu ilgiyi uyandıran eserlerin kaynağında da yine romantik düşünceden etkilenmiş araştırmacılar bulunmaktadır. İlerlemeci bir tarih anlayışı bakımından, geçmiş sadece kötülükleri barındırdığından, geçmişe yönelik bir araştırmanın motivasyonu da bulunmaz. Bu nedenle, insanlığın sınıfsız çağı üzerine yapılan araştırmaların kaynağında da romantik düşüncenin küçümsenmemesi gereken bir payı vardır. Örneğin çığır açıcı Analık Hukuku’nu yazan Bachofen de bizzat romantik düşünceden esinlenmiştir.
Ama sadece bu da değildir. Romantik düşünce sadece ilkel sosyalizmin keşfi ve ilgi merkezine gelmesine bir etkide bulunmaz, ama bizzat romantik düşünce, ilkel sosyalizmin modern tarihe müdahalesinden başka bir şey de değildir. Bunu anlamak için yine Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ne gerek vardır.
Yani, Kıvılcımlı’nın Kayıp halkası, Marksizm’in bu kayıp halkasının ardındaki, Tarihin kayıp halkasını ve bu halkaların neden kaybolduğunu açıklayan. Bu nedenle sadece tarihin, Marksizm’in değil kendisinin de kaderini açıklar.
Zaten konuyu anlamak ve anlatmaktaki bütün zorluk buradan doğmaktadır. Ona sistem karakterini; kendini açıklama özelliği kazandıran aynı zamanda onu kendi üstüne kapamakta ve çıkmaz bir çember oluşturmaktadır.
İlkel sosyalizm bir kayıp halka olduğu için, onun etkileri görülmemektedir. Onun Marksizmdeki ve Tarihteki etkileri görülmediği için de ilkel sosyalizmin tarihteki önemine vurgu yapan Kıvılcımlı’nın teorisi bir kayıp halka haline gelmektedir.

Komün’ün Oluşturduğu Gönül Yakınlıkları

İlerlemeci tarih anlayışı ile romantik düşünce geleneği arasında bir doku uyuşmazlığı bulunmaktadır, aynı şekilde ilerlemeci olmayan tarih anlayışı ile de romantik düşünce geleneği arasında, bir “gönül yakınlığı” vardır. Göthe’nin kullandığı ve Löwy’nin benimseyip içeriğini zenginleştirdiği kavramla “Wahlvewandschaft”. İlerlemeci tarih anlayışı açısından, romantik görüş heretik, bozguncu ve sapkın bir karaktere sahiptir.
Burada belirtilmesi gereken, bu romantik geleneğin sosyal demokrasi ve daha sonra Plekhaov etkisi ile unutulması ve kaybolmasıdır. Lenin’in eseri de bu anlamda, Plekhanov’un bir talebesi olarak, bu ilerlemeci ve romantik öğe karşısında susmuşluğun damgasını taşır ve bu unutulmuşluğu da yaygınlaştırır.
Romantik düşünce geleneği; kapitalizm eleştirisinde geçmişi birçok bakımlardan iyi gören anlayış; ilerlemeci tarih anlayışı ile uyuşamadığı, ona karşı sapkınlığın tohumlarını içinde taşıdığı için; daha sonraki bütün batı Marksizm’inin devrimci geleneği, Avrupa’daki Romantik düşünce geleneğinden etkilenmiş, onunla bağlantılarından hız alarak Marksizm’in ilerlemeci yorumlarına karşı bir eleştiri geliştirebilmiştir. Bu genç Lukacs’tan, Benjamin’e kadar çok açıktır.
Kıvılcımlı her ne kadar batı Romantik düşünce geleneği ile bağlantılı olmasa da, bu romantik düşünce geleneğine benzer bir tavır içindedir ve bu gelenekten tamamen bağımsızca benzer noktalara ulaşır.
Yalnız Kıvılcımlı’da bir temel fark vardır. Batı’daki devrimci ve eleştirel Marksizm geleneği Romantik Öğeyi, yani kapitalizm öncesini referans alarak kapitalizmin sadece bir ilerleme olmadığı ve onun eleştirisini esas olarak kapitalizmle ilgili olarak kullanırken, bu Kıvılcımlı’da bütün sınıflı toplumları, ama özellikle kapitalizm öncesi sınıflı toplumları mahkûm eden bir referans işlevi görür.
Bundan başka, Batı Marksizm’indeki bu kapitalizm öncesi, romantik öğe, tarihsel ya da sosyolojik bir kategori değildir; en böyle göründüğü anlarda bile, bir felsefi kategori olarak vardır.
Kıvılcımlı’da ise bu, yani Komün, tarihsel ve sosyolojik bir kategoridir. Böylece romantik kaynaklara ve ilerlemeci olmayan tarih anlayışına bizzat tarih biliminin sonuçlarıyla bilimsel bir temel sağlar.
Ne var ki, Romantik geleneğin Kapitalizme yönelik tepkisi, Kıvılcımlı’da yoktur. Kıvılcımlı, beş bin yıllık tarihle uğraşmaktadır; Bezirgan uygarlıklarını; doğu devletçiliğini mahkum etmekte kullanılır bu ilkel sosyalizm. Bir bakıma, kapitalizm öncesini mahkum etmek için bir referanstır eşitlikçi toplum.
Kapitalizm karşısında ise, romantiklerden çok daha hoş görülüdür Kıvılcımlı. Onunla ilk kez devrimci bir sınıfın ortaya çıkabildiğini, bütün pisliklerine rağmen bir kurtuluş kapısını da açabildiğini söyler. Kıvılcımlı’da Kapitalizm, kapitalizm öncesi uygarlık karşısında olumlu bulunur. Batı Romantik düşüncesinde ise böyle bir sorun yoktur. Ama bu yokluğun kendisi de yine Avrupa tarihiyle ilgilidir ve bunu açıklayan anahtar yine ilkel sosyalizm kavramının kendisidir.

Avrupa Tarihinin Kayıp Halkası: Komün

Bizlerin basitçe feodalizm dediğimiz sistem, aslında, ilerlemeci ve Avrupa merkezli tarih anlayışı bakımından kölecilik ve kapitalizm arasında bulunan bu sistem, gerçek tarihte, ilkel sosyalizme yakındır. Kıvılcımlı’nın “ilkel sosyalizmden kapitalizme” eserinde anlattığı gibi, uygarlığın barbarlarca yıkılmalarından sonra ortaya çıkar feodalizm. İlerlemeci tarih anlayışı bakımından daha “geri” gitmiş, ama insani bakımdan daha ileri bir toplumdur; dolayısıyla feodalizm uygarlığa ya da kapitalizme değil ilkel sosyalizme daha yakındır. Feodalizm denen şey uygarlyığa bulaşmış, amka onun tarafından henüz tam fethedilememiş yaşayan komündür.
Bu çok açıktır. Örneğin haçlı Seferlerinde, herkes, Hıristiyanlık ve İslam (yani  bir savaş görürken; Hikmet Kıvılcımlı, Haçlı Seferlerini, çürüyen Bizans ve İslam uygarlığına karşı bir “Barbar Akını” olarak değerlendirir.
Kıvılcımlı’nın bakışı daha gerçeğe uygundur. Örneğin Avrupa’da nedredeyse 18. yüzylılın ortalarına kadar cadı yakmalar olmuştur. Cadılar, köy komünlerinin düzeninin “dedeleri”, şamanları, “kadın anaları”dırlar. Onların yok edilmesi, uygarlığın, Roma’nın Ruh-ül Habis’inin Komünü yok etmesinden başka bir şey değildir. Uygarlık papalıktır, kilisedir; Komün ise sapkın tarikatlar (Katarlar, Albigenler vs. hatta Protestanlık ve Püritenliktir) ve bunlardan farklı olmayan Cadılardır.
Yani Avrupa’da Komün’den Uygarlığa, ama bu sefer kapitalist bir uygarlığa geçildiği ve geçilebildiği için geçmiş, kendisine özlem duyulabilecek, içine girilene eleştiri yöneltilebilecek bir temel sunar.
Diğer bir deyişle, Romantik Düşünce ve Eleştiri Marksizm’in kayıp bir halkasıdır ama romantik düşünceyi var eden, olanaklı kılan da yine tarihin kayıp halkası olan Komün’dür.
O halde, kapitalizme duyulan romantik tepkinin ardında bile ilkel sosyalizm vardır. İlerlemeci tarih anlayışıyla uzlaşmayan bu dünya görüşünün köklerinde ilkel sosyalizm olduğu gibi, romantik görüş de ilkel sosyalizmin insanlık tarihindeki öneminin ve yerinin kavranılması çabalarına bir motivasyon vererek ilerlemeci düşünceye bir set çeker.
Kayıp halkanın kökeninde yine bir kayıp halka vardır ve o kayıp halkayı yine kendisi bir kayıp halka olun bir görüş gösterebilir.
Şöyle ifade edelim. Marksizm’in kökenindeki romantik etki bir kayıp halkadır. Ama bu halkanın kaynağında ise, yine kendisi bir kayıp halka olan ilkel sosyalizm, eşitlikçi ve kandaş toplum vardır. Antik bir uygarlık, kapitalizm karşısında bir nostalji oluşturamaz çünkü. Ama bunu görebilmek için de, yine kendisi bir kayıp halka olan Kıvılcımlı’nın tarih yaklaşımı gerekmektedir. Ama Kıvılcımlı’nın tarih yaklaşımının kayıp bir halka olduğunu görebilmek için de yine kendisi kayıp bir halka olan, romantik eleştiri ve bunun ilerlemeci olmayan tarih ile bağını bilmek gerekir. Böylece daire kapanır. Nasıl ilerlemeci düşüncenin dairesi kendi içine kapanmaktaysa, ilerlemeci olmayan düşüncenin kaynağındaki gerçeklerin ve düşünce geleneklerinin de kendi içinde kapandığı görülür. Kıvılcımlının sorunu şuradadır, bu iki kendi içine kapalı dünya arasında yer alır. Bulunduğu politik gelenek olarak, ilerlemeci çevrimin içindedir; ama tarih çalışmalarıyla, ilerlemeci olmayan, romantik geleneğin çevrimi içindedir. Ama romantik gelenek de Marksizm’in kayıp bir halkası olduğundan; kendisi bu gelenekle paralelliğini görmez ve bilemez. Batı Marksizm’i ile, Romantik gelenekle bağlar oluşturamaz. İlerlemeci gelenek tarafından, bu ilerlemeci olmayan gelenekle bağlantıları yüzünden afaroza uğrar; romantik gelenek veya bati Marksizm’i ise, zaten onu bilmez.
Romantik geleneğin Türkiye ve İslam ülkelerindeki karşılığı olan politik İslam açısından ise, yine aynı şekilde bir susuşa getirilmek zorundadır. Çünkü Politik İslam, kapitalizm karşısında romantik düşüncenin ve bu düşünceden kaynaklanan devrimci Marksizm’in, kapitalizm eleştirisindeki bütün argümanlarına sahip çıksa da, onun Batı uygarlığı (Kapitalizm) karşısında savunduğu, bir antik uygarlık idealidir. Gerçi bu uygarlığı, teknik başarılarıyla savunur. Onun insani yönünde sahip çıkacak bir şey bulamadığı için, onun doğuşundaki eşitlikçi yönüne sahip çıkar ama bu eşitlikçi yönü uygarlığa (İslam Uygarlığına) bağlar.
Hâlbuki Kıvılcımlı, bunun karşısındadır. İslam Uygarlığı görülen yerde Kıvılcımlı Komün’ü, ilkel sosyalizmi görür. Bu İslamcı burjuvazi için kabul edilmezdir. Ancak, muhtemelen politik İslam ilerde tam da bu noktadan çatlayacak, bu ilkel sosyalizm durumu ile uyarlık durumu arasındaki çatışma Kıvılcımlı kanalından Marksizmle birleşecektir.
Dikkat edilirse Asya’da bir romantizm yoktur. Çünkü binlerce yıllık uygarlık, nostalji duyulacak bir geçmiş bırakmamıştır ortada. Kapitalizm, Avrupa’da olduğundan çok daha kötü yüzüyle, sömürgeci ve yağmacı yüzüyle Asya’ya gelmesine rağmen böyledir bu. Ve bunun en somut örneği de bizzat Hikmet Kıvılcımlı’nın düşüncesidir. Batı’da kapitalizmi mahkum etmeye yarayan ilkel sosyalizm, onda doğu tarihini mahkum etmenin aracıdır. O tarih karşısında kapitalizmin günahları bile affedilebilecek düzeydedir.
Burada, politik İslam ve kökleriyle, romantik düşünce ve Marksizm’in romantik düşünceden esinlenen ve ilerlemeci düşünceyi reddeden gelişimi arasındaki paralelliğe dikkati çekmek isteriz.
Doğu’da, Kıvılcımlı’nın dediği gibi, uygarlık çok güçlüdür, sınıfsız toplum yok değildir, ama o doğunun dağlarında, sapa yerlerinde heretik olarak var olmaya devam eder. Ama tam da bu nedenle yazısızdır ve güçlü düşünce akımları ve disiplinleriyle bir bağlantı kuramaz. Bir yaşam olarak vardır. Avrupa’da ise, izleri henüz yok olmadan, kapitalizme geçebildiği için, henüz yok olmadan yazıya, düşünce akımlarıyla ilişkiyle geçme olanağı bulur. Bu nedenle, doğunun heretik düşüncesi, kendisini baskı altına almış uygarlıklar karşısında, doğrudan kapitalizmle ilişkiye girdiğinde, ilerlemeci bir düşünceye hemen sarılabilir. Aleviliğin Kemalizmle bağlantısı ve Türkiye sosyalist hareketinin, Alevilerle güçlü bağları ve o düşünce kalıplarını farkına varmadan kendi geleneğine alışıyla, güçlü teorisyenler yokluğu arasında, hatta Kıvılcımlı’nın eserinin anlaşılamaması arasında bile bir ilişki, bir bağlantı bile vardır.
İslam, bir uygarlık dinidir klasik uygarlıkların çürümüşlüğünü temsil eder. Bu din cemaati kapitalizmle karşılaştığında, varolan yaşamında, kapitalizmin tüm tahribatına rağmen nostalji duyulacak pek az şey vardır. Bu nedenle, batıdaki muhafazakar romantizm benzeri İslam muhafazakarlığı pek güçlü bir akım olarak var olamamıştır.
Ancak, bu İslam, batı Romantizmi gibi, gerçekte var olmayan bir İslam, ilk doğuş döneminin İslam’ı, yani uygarlaşmamış, henüz kentin sınıfsız toplumunun izlerini taşıyan bir İslam aracılığıyla ancak, kapitalizme karşı bir tepkiyi ifade edebilme olanağı bulmuştur. Politik İslam’ın bu eleştirisi, Batı’daki romantik düşünce ile aynı dalga boyundan yayın yapar ve paralellikler gösterir. Benzer şekilde, günümüzün politik İslam’ı da, bu eleştiriden kaynaklanarak, burjuva uygarlığını eleştirmektedir. Bu paralellik o kadar açıktır ki, günümüzün politik İslam’ı, burjuva uygarlığını eleştirirken, bütünüyle romantik eleştiriden kaynaklanan Marksist, özellikle Frankfurt Okulu’nun eleştirisinden yararlanmakta, bütün bu eleştirinin argümanlarıyla silahlanmaktadır. Sosyalistlere bir bakıma eksikliklerinin ne olduğu göstermektedir. Gerçekte, ilerlemeci tarih anlayışıyla kopuşmuş bir Marksizm’in politik İslam’la paradigma ortaklıkları, yaygın Stalinist Marksistlerle olduğundan daha fazladır.
Burada yine ilginç bir durumla karşılaşırız. Burjuva Politik İslam’ın aydınları arasında, Kıvılcımlı en azından Türk Kültür alanında bilinen bir insan olmakla birlikte, örneğin bir Frankfurt okuluna gösterilen ilgi ona gösterilmez, hatta ona karşı düşmanca bir tavır, bir susuşa getirme söz konusudur.
Bunun nedeni çok açıktır, Kıvılcımlı, ilkel sosyalizm aracılığıyla, Politik İslam’ın savunduğunu söylediği, uygarlıklara, bu arada İslam uygarlığına eleştiri yapar, Kıvılcımlı’da ütopik geçmişin okları kapitalizmden ziyade, antik uygarlıklara yöneliktir. Politik İslam ise, milliyetçidir ve İslam’ın uygarlaştıktan sonraki devletlerinde kendine referans noktası arar. Bu antik İslam uygarlığı formu altında, idealleştirilmiş bir İslam açısından kapitalizmi eleştirdiği iddiasında olduğundan, Kıvılcımlı’nın yaklaşımının rahatsız ediciliği ortadadır.
Böylece Kıvılcımlı’nın İlkel sosyalizm vurgusu ve teorisinin İslam aydınlarında ve Alevi aydınlarında karşılaştığı suskunluğun nedenleri de anlaşılır. İlkel sosyalizm geleneğinden gelenlerin (Alevilerin)  kitapsızlığı ve teorik düşünceye uzaklığı (Akli değil nakli olana yatkınlık geleneği); tersi olanların (Müslümanların; Akli Düşünceye yatkın olanların) ise ilkel sosyalizme (Komüne) düşmanlığı.

İlerleyen Tarihin Panzehiri Olarak Komün

İlerleyen bir tarih anlayışında romantizmin yeri yoktur. O ancak özlenecek bir geçmişin olduğu yerde var olabilir. Ama özlenecek bir geçmiş varsa, Bugünkü durumu bir ilerleme olarak kavramak zorlaşır, o belki ileriye sıçramak için bile olsa bir gerileme olarak ortaya çıkar ve daha bu noktada ilerlemeci anlayış ilk darbeyi yer. Bu nedenledir ki, ilerlemeci anlayışı reddeden tarihsel maddecilik romantik gelenekten kaynaklanır. Ama bizzat bu romantik gelenek de ilkel sosyalizmden, yani gerçekten ilerleme olmayan, bir hayal ürünü olmayan bir tarihten. Yani ilkel sosyalizm, varlığı ve dolaylı etkileriyle, hem ilerlemeci tarih anlayışıyla uzlaşmaz, hem de onun ortadan kaldırılmasına el verir.
İlerlemeci tarih anlayışında ilkel sosyalizmin yeri yoktur. Sosyalizm bile olsa, hor görülebilir bir ilkelliği vardır. Geçmişte özlenecek hiç bir şey yoktur. Bu nedenle, yaygın Stalinizmin ve sosyal demokrasinin ve de aydınlanmacılığın kötü kopyası pozitivizm kaynaklı Kemalizmin, yani Türkiyede’ki politik manzaraya egemen olan bütün akımların ilkel sosyalizmle sorunu vardır. Çünkü, hepsi ilerlemeci bir tarih anlayışının esiridirler. Kıvılcımlı’nın eseri karşısındaki bu suskunluğun ve hor görünün nedeni budur.

Mesihçi Gelenek ve Komün

İlerlemeci bir tarih anlayışı, ütopyacılık ve Mesihçilikle de uyuşmaz. Biraz da bunun üzerinde duralım.
Çünkü ilerlemeci olmayan tarih anlayışının kaynağında, romantik gelenek kadar, mesihçi gelenekle de yakın bağlar bulunmaktadır.
Kötüye giden bir tarih anlayışı olamadan bir Mesih düşüncesi var olamaz. Mesih, insanlığı uçurumdan, kötüye gidişten kurtarabilir. İlerleyen ve iyimser bir tarih kavrayışında Mesih’in yeri bulunmaz.
Ama kötüye doğru bir gidiş için başlangıçta iyi bir durum gerekir. Bu başlangıçtaki iyi durum, Cennetir, altın çağdır.
Ama bunun kendisi de, ilkel sosyalizmden başka, bunun insanlığın hafızasındaki izinden başka bir şey değildir. Yani komün olmadan kötüye gidin bir tarih ve zaman algısı olamaz; kötüye giden bir tarih ve zaman algısı olmadan da Mesihçi gelenek var olamaz.
Böylece ilkel sosyalizm, bir şekilde, Mesihçi gelenek üzerinden, modern sosyalizmin ilerlemeci etkilerden kurtulmasına el verir.
Cennet, neolitik köy komününün, sınıfsız toplumun insanlığın hafızasındaki kalıntısından başka bir şey değildir. Uygarlık ne yaparsa yapsın, bunu tam olarak silmeyi başaramamıştır.
Büyük dinlerin ilk dönemleri de bir tür Cennet gibi işlev görürler. İslam’da “Asrı saadet” gibi. Ama bu ilk dönemler de Komün’ün ilişkilerinin ve etkilerinin güçlü olduğu bir dönemden başka bir şey değildirler.
Ama iyi ve güzel olan geçmişte ise, durum kötüdür ve kötüye gitmektedir. Yani ilerleyen bir tarih anlayışı olanaksızdır geçmişi iyi gören bir tarih anlatısı içinde.
İbrahimi dinler bir bakıma bir devrimci tohum serperler insan düşüncesine.
Ancak bu tohumun yeşermesi için, bu dünyanın düzelebilir olduğu yönünde bir kabul ve varsayım gerekir. Bu dünya düzelemez, bir imtihan odasıdır; esas güzellikler öte dünyadadır tarzında bir anlayıştan ancak bireysel bir tevekkül ve katlanma çıkar.
Ancak, Musevilikte öte dünya fikri yoktur. Mesih gelecek ve bu dünyada bin yıllık iyi bir düzen kuracaktır. Ama Cennet’in, Geçmişteki komünün olmadığı yerde, gelecekteki Komün de olamazdı. Yani Mesihçi düşünce ile komün arasında özsel bir zorunluluk vardır.
İşte, bu nedenle, Semitik dinlerdeki bütün ihtilalcı ve eşitlikçi tarikatlar ve hareketler Yahudilikteki Mesih geleneğinden; Yahudilikteki sapkın tarikatlerden, özellikle Kabalacılıktan, esinlenirler.
Bu esinlenme Marksizm’in doğuşundaki fikirde de vardır. Proletarya, modern ve sosyolojik olarak tanımlanmış bir Mesih’ten başka bir şey değildir aslında. Semitik dinlerin, özellikle Yahudiliğin, bu dünyanın düzelebilirliğine dair bir varsayımı ve ön kabulü olmasaydı, bu düşünce insanların içine derinden kök salmış olmasaydı; (örneğin Hindistan’da olduğu gibi insanların sürekli başka canlılar olarak yeniden doğacağı gibi bir algıda Mesihçi gelenek var olamazdı) Marks, (Hatta belki Yahudi kökleriyle bu fikirle kaynağından bağlar içinde bulunmasaydı) insanlığı kurtaracak bir proleter devrim ve Mesih benzeri bir proletarya fikrine ulaşamayabilirdi.
Ve yine rastlantı değildir Marks’ın insanlığın sınıflı toplum öncesinde sınıfsız bir komün düzeninin olduğunu öğrenince buna heyecanla bağlanması. Bunun ardında yine ilerleyen bir tarih anlayışının panzehiri olan ve bir Mesih’i mümkün kılan Komün bulunmaktadır.
Öte yandan aynı düşünce geleneği ve yakınlık, tekrar Benjamin’de de ortaya çıkar. Kötümser tarihin kaynağında da romantik gelenek kadar; (ki romantık geleneğin kendisi de komün’den gelirdi ve onun ifadesiydi) Mesihçi gelenekle de doğrudan bağlantılıdır.
Elbet Kıvılcımlı da Tevrat’tan kaynaklanan Kuran aracılığıyla; Asrı Saadet aracılığıyla; Marks ve Engels aracılığıyla aynı Komün’ün izleri üzerinde yürümektedir.

Ütopik Görüş ve Mesihçi ve Romantik Gelenek Bağı

Ütopik görüşün köklerinde de Mesihçi ve Romantik gelenekle bir bağlantı bulunmaktadır. Örneğin Foriuer’in kendisi bizzat bir romantik düşünce akımındandır. Ama sadece bu kadar değil. İlkel sosyalizm olmadan ütopya da olamaz.
Bütün gelecek tasavvurları şunu göstermektedir, gelecek tasavvurları da tıpkı tarihlerin tarihi yansıtmadıkları, o tarih üzerine yazanların kendi sorun ve zamanlarını yansıtmaları gibi geleceğin dünyasını değil, o gelecek hayali kuranların dünyasını yansıtır. Bu da hayal gücünün aslında güçsüzlüğünü gösterir.
Öte yandan gerçek ise ancak hayallerin aynasında daha iyi kavranabilir. Hegel’in meşhur benzetmesine değinmek isterim. Hani şu Ziya paşı’nın “Gökte yıldız arayan nice küfra müneccim / Görmez kuyuyu gürru deherinde” sözlerindeki anlayışla alay ettiği benzetme vardır. Kuyuya düşmemek için önlerine bakanlar, yukarıya baksalar kuyunun ağzını görürler der.
Bu gerçeğin bilgisine ancak hayallerin aynasında varılabileceğini de gösterir. Peki burada bir çelişki yok mu? Bir yandan gelecek tasavvurları geleceği yansıtmaz diyoruz; diğer yandan gelecek tasavvurları ile ancak gerçeğin özüne daha iyi varılabilir diyoruz.
Uygarlık kendi başına insanda hayal gücünü de bırakmaz. Padişah olsan ne yersin, soğanın cücüğünü yerim hikayesindeki gibi olur durum.
Bunu en açık iki cennetin farkında görebiliriz. Aynı kelimeyle karşılanmakla ve birbirine karışmış olmakla birlikte aslında iki cennet vardır. Biri Adem ile Havva’nın, masumluğun, günahsızlığın cenneti; Komün’den başka bir şey olmayan cennet.
Bu cennet ilkel sosyalizmin insanlığın hafızasındaki yansısıdır.
Bir de sınıflı toplumun hayallerinin cenneti vardır ölümden sonra gidilecek olan. Bu cennet kevser şaraplı, hurili, gılmanlı cennettir. Aslında bir ütopya bile değildir, egemen sınıfın ya da sultanların, Kralların saraylarının yansısıdır. Masum olmak bir yana hedonist bir cehennemdir.
İşte böyle bir cennet nasıl bir hayal olmaktan uzaksa, ütopyalar da bu anlamda bizlerin gerçeği kavramasını sağlayamayacak birer yansıdırlar. Onlar gerçeğin kendisini göreceği ayna değil, gerçeğin bir yansısıdırlar.
Gerçekliğin özünü anlamayı sağlayan ayna işlevini, uygarlığın cenneti sağlayamaz; insanlığın masum cenneti (Komün) sağlar. Sınıflı toplumda da bunu sınıfsız toplum sağlar. Yani insanlığın tarih öncesi, yani ilkel sosyalizm olmadan, hayal kurmak, bu toplumun dışından bir hayal kurarak bu toplumu anlamak da olanaksızdır. Bu bakımdan, ütopyacı görüşün de kaynağında yine ilkel sosyalizm vardır. Eğer ilkel sosyalizm olmasaydı, sınıflı veya kapitalist toplumun alternatifi olarak gördüğümüz hayaller, ölümden sonra gidilen cennetin, bu dünyanın hayalleri olması türünden hayaller olarak, gerçeği görmemizi olanaksız kılardı. O halde ütopik görüşü mümkün kılan ve bu toplumun dayanılmazlığı duygusunu verenr ütopizm de bizzat ilkel sosyalizm (komün) sayesinde var olabilir. Ve ilkel sosyalizm ütopizm üzerinden bilimsel sosyalizme el verir.
Böylece şu noktaya varıyoruz, birbiriyle akraba, ya da “gönül yakınlığı” olan, aynı zamanda Marksizm’in derin köklerinde bulunan, Romantik, Mesihçi ve Ütopik görüşlerin kökeninde, ilerlemeci olmayan bir tarih anlayışı vardır. Bunu mümkün kılan da, ilkel sosyalizmin, Komün’ün ta kendisidir.
İşte Kıvılcımlı ile hem otantik Marksizm hem de Batı Marksizm’i arasındaki uyum ve gönül yakınlıkları bir rastlantı olmamasının nedeni: Kıvılcımlı’nın kendisinin kayıp halkası olan komünden başka bir şey değildir.

Geleceğin Marksizm’inin Bileşenlerinin Kayıp Halkası Olarak Kıvılcımlı

Burada geleceğin Marksizm’inin bir bileşenine değinmiş bulunuyoruz. Bu bileşen ilerlemeci olmayan tarih kavrayışıdır. Bu kavrayış, Marksizm’in romantik köklerinden ve romantik akımlardan beslenerek serpilir ve tarihsel maddeciliğin en büyük sıçramasını yapmasını sağlar.
Ama geleceğin Marksizm’inin bir yanı Batı Marksizm’i geleneği ise, diğer kaynağı Troçki’nin adına bağlı, politika, strateji ve ekonomi politik geleneğidir.
Troçkist akım birçok kanaldan, içindeki ilerlemeci geleneğin kalıntılarıyla yüzleşip, ilerlemeci olmayan tarih anlayışıyla bir bütünleşme yolunda önemli adımlar atmış bulunuyor. Michael Löwy, Daniel Bensaid gibi isimler bu bağlamda zikredilebilir.
Ama burada eksik olan tarihtir. İki gelenek de tarihle ilgili değildir. İkisi de Aydınlanma sonrasıyla ve günümüzle ilgilidir.
Troçkizm bir eşitsiz ve kombine bileşime, bir açık uçluluğa vurgu yapmaktadır. Frankfurt okulu ise bir felakete gidişe. Burada yine de bir kopukluk vardır. Kötüye giden bir tarihte kombine ve eşitsiz gelişim yaklaşımı uyuşmaz. Felakete giden bir tarihte bu gidiş, felakete eşitsiz ve kombine bir gidiş olarak ortaya çıkar. Bunlar farklı paradigmalardır. Bu farklı paradigmaların birleşmesi gerekmektedir ama bu da ciddi bir sorundur.
İşte Kıvılcımlı, bu iki paradigmayı bir kavram sistemi içinde birleştirebilecek bir yaklaşımın unsurlarını bize sağlar, en azından Tarih’te.
Tarih’teki yıkılışların birer devrim olduğu yaklaşımıdır bu. Yani Marks’ın ya çöküş ya devrim dediği yerde, Kıvılcımlı, bu çöküşün aynı zamanda bir devrim olduğunu görür. Çünkü o çöküşü sağlayan komün, toplumsal ilişkileri özgürleştirir. Roma’nın çöküşü imgesi vardır Marksın bu benzetmesinin ardında. Ama bu çöküş tam da bir devrimdi. İki anlamda bir devrim, Engels’in de belirttiği gibi, uygarlıkta yaşayanlar için daha bir özgürleşmeydi; uygarlığı yıkan komünler için ise uygarlığa bir geçişti.
Eğer uygarlık teknik ve zenginlikler olarak alınırsa ortada bir çöküş olduğu görüşü ortaya çıkabilir, ama ilkel sosyalizm, insani bakımdan üstün olarak görülünce, uygarın bakışı açısından, çöküş olarak görülen, bir sıçrama bir ilerleme olarak ortaya çıkar.
Bu bize şunu gösterir: Marks  uygarlığın tarihçilerinin yaklaşımıyla çöküşten söz etmektedir. Ama Ütopik bir bakış açısından, ya da ilerlemeci olmayan bir bakış açısından, bunlar birer devrimdirler. Tarihsel devrimler, yani uçuruma yuvarlanmak, çöküş olarak görülen olaylar, gerçekte, insanlığın uçuruma gitmesini engelleyen birer imdat freni olarak ortaya çıkarlar.
Böylece, Lokomotif ve İmdat Freni bir ve aynı devrimin iki yüzü olarak ortaya çıkar klasik tarihte: birbirinden farklı bu iki paradigma bir tek bütün içinde birleşir. Bu birleşmeyi ise, Kıvılcımlı’nın kayıp bir halka olan teorisi sağlar.

Batı ve doğu düşünce ekollerinin farkı:

İşin aslı batı tarihindedir. Batının tarihi binlerce yıllık değildir. Bu nedenle o kendi merkezinden baktığında tarihi başka türlü görür. Bu da batıdaki düşünce geleneklerini belirler.
Batı binlerce yıl medeniyet yaşamamıştır. Feodalizm denen şey aslında ilkel sosyalizmden başka bir şey değildir. Batı bir anda kendini kapitalizmde bulur.
Batı’da bu sayede komün, ilkel sosyalizm, dünya ticaretinin merkezinde yer alır.
Doğuda ise, ilkel sosyalizm ancak dağ başlarında, ticaret yollarının dışında, sapa yerlerde var olabilmiştir.
Batı aslıda, dünya açısından bakıldığında bir sapa yerdir. Ama bu sapa yer, dünya yuvarlak olduğu için, birden bire dünya ticareti için muazzam bir olanakla ortaya çıkar. Binlerce yılda bir dünya pazarı da iyi kötü oluşmuştur.
Bu durumda, kapitalizm geçildiğinde, onun karşısında nostalji duyulacak bir ilkel sosyalizm hala vardır. Romantik düşünce, ilkel sosyalizm olmasaydı; Batı “ilkel sosyalizm’den kapitalizme” geçmeseydi var olamazdı.
Ama doğuda, durum tersinedir. Doğu’da kapitalizmden önce uygarlıklar ortaya çıkar. Doğuda da insanlar ve ezilen sınıflar bu uygarlığa tıpkı kapitalizmle karşı karşıya gelmiş insan gibi tepki gösterir.
Altın Çağ olarak, cennet olarak. Ama bu tepki, Mesihçi düşünce biçiminde ortaya çıkar. Bir bakıma Mesihçi düşünce doğunun romantizmidir. Her ikisi de sınıflı topluma tepkidir. Biri modern diğeri ise antik sınıflı toplumadır.
Romantik düşünce esas olarak batılı kalmıştır. Çünkü, doğulu, hem de bir sömürge ve yarı sömürge olarak karşılaşmasına rağmen, kapitalizmle karşılaştığında onun ardında idealize edilebilecek, nostalji duyulabilecek bir yaşam yoktur. O yaşam binlerce yılın ardında unutulmuştur.
Bu farklılık, Kıvılcımlı ve Romantik geleneğin farklılığını da açıklar. Bu en iyi teknik karşısında görülebilir. Kıvılcımlı ilkel sosyalizmi uygarlıkla karşılaştırınca, aslında uygarlığın teknik ilerlemeye de yol açmadığını görür. Teknik yaratıcılığı ve ilerlemeyi uygarlığa vermez, bunu geçmişe, ilkel sosyalizme verir.
Batıdaki ise ilkel sosyalizmin teknik yaratıcılığıyla kıyaslanmayacak bir teknik yaratıcılık ve gelişme ile karşılaşır. O batıda teknik ve uygarlık ve kapitalizm adeta özdeştir. Bu da teknik ilerlemenin, o ideal düzene değil, kapitalizme has bir şey olduğu, teknik ilerleme olmayanın ilkel sosyalizm olduğu türünden bir yanılsamaya yol açar.
Bunun derin etkileri olur batının düşünce geleneğinde. Teknik ilerleme ve insani değerler birbirine karşı dururlar. Kıvılcımlı’da ise, tam tersinedir. İnsani değerlerle teknik ilerleme birbiriyle dostturlar. Bu da teknik ile maneviyat çelişkisi biçiminde zihinlerde yer eder.
Gerçi son yıllarda kadın hareketi ve arkeolojik kazılar da tekniğin ilkel sınıfsız toplumda uygarlıklardan çok daha hızlı ilerlediğini göstermiştir, ama bu sahte ikilem varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla batı geleneğinde, ilişkilerin değil o tekniğin eleştirisinin güçlü bir geleneği vardır.

Dördüncü Bölüm: Tarihin Kayıp Halkası


Karşı Devrimlerin ve Uygarlığın Tarih Yazışları

Kıvılcımlı’nın İlkel sosyalizme ilişkin bu vurgusunun Tarih bilimi açısından ne anlama geldiğini anlaşılır kılmak için, modern burjuva ve proleter devrimlerinin tarihinden bir analojiye baş vuralım.
Devrimlerin tarihini sonradan o devrimlerin mirası üzerine oturanlar yazarlar ve bunların yaptıkları ilk iş, devrimin gerçek kahramanlarını silmek, olduğundan başka göstermektir.
Ekim Devrimi’nde böyle olmuştur. Devrimin iki önderinden biri, putlaştırılmış ve tahrif edilmiş, diğeri ise bir hain olarak gösterilmiştir. Devrimin iftiralar yığını altına gömülmüş kahramanı Troçki’nin hayatını yazan Isaac Deutscher, bu kitaba yazdığı ön sözde, yaptığı işin İngiliz Tarihçi Thomas Carlyle’nin yaptığı işe benzetir ve ona atıfta bulunur. Carlyle de, İngiliz devrimi tarihirde, Cromwell’in böyle bir iftiralar yığını altında kaldığını belirtmiş, yaptığı iş bir bakıma bu iftira ve tahrifler ve suskunluklar yığınını bir kenara atmak olmuştu.
Aynı şey Fransız devrimi için de geçerlidir. Robespiyer ve Saint- Juste gibi  devrim önderleri de aynı akibetten kurtulamamıştır. Benzeri daha karikatür ölçülerde, Türk burjuva devrimi diyebileceğimiz, “Kurtuluş Savaşı”nda da görülür.
Burada çok açık bir bağlantı vardır sınıfsal çıkarlarla, yani o devrimlerin mirasının üzerine oturup bu mirası inkar eden ve tüketen burjuvazi veya bürokrasinin çıkarları ile o devrimlerin tarihinin tahrifi ve bir iftiralar, unutkanlıklar yığını altına gömülmesi arasında.
Benzer bir ilişki, ilkel sosyalizm ile uygarlık arasında da bulunmaktadır. Ve Kıvılcımlı’nın insanlık tarihi ölçüsünde yaptığı, Deutscher’in Rus devrim tarihinde Troçki’nin veya Carlyle’nin İngiliz devrim tarihinde Crommwell’in  önemini göstermesine ve bu tarihleri moloz ve iftira yığınları altından çıkarmalarına benzer. Ama İlkel sosyalizmin insanlık tarihindeki yerinin tekrar ortaya çıkarılması, Troçki veya Cromwell’in Rus ve İngiliz tarihlerindeki yerinin ortaya çıkarılmasından çok daha güçtür. Çünkü ortada bir arkeologun, tarihsel zamanlarda oluşmuş molozları temizlemesinden öte, bir paleantologun, milyonlarca yıllık jeolojik katmanların altından bir takım izleri çıkarıp analız etmesine benzer bir durum söz konusudur.  Ve işin ilginci, Rus veya İngiliz devrimlerinde, temizlenecek iftira ve suskunluklar moloz yığını bir egemen sınıfınkiyle sınırlıdır. Nihayet bunlar yazılı tarihte ve dün denecek kadar yakın bir zamanda gerçekleşmiştir ve de modern tarihte, bu moloz yığınını atıp gerçeği arayan bir devrimci sınıf her zaman vardır bu yöndeki araştırmaların toplumsal temelini oluşturacak.
Kıvılcımlı’nın sürekli öne çıkardığı İlkel Sosyalizm söz konusu olduğunda, birbiri üstüne yığılan bir iftiralar ve suskunluklar yığınıyla karşılaşılır.
Birincisi ve en önemlisi, ilkel sosyalizmin bizzat kendisinden doğan bir engel vardır. Troçki ve Cromwell’in yaptıkları, modern tarihte, yazının yaygınlaştığı bir dönemde geçer. Bu moloz yığını altına atılan devrimci gelenekler ve kişilikler bizzat kendileri yazmışlardır. Meclis oturumlarının tutanakları vardır vs..
Ama ilkel sosyalizm söz konusu olduğunda, tam tersine çalışır bu. İlkel sosyalizm demek, yazısızlık demektir. Sözlü kültür demektir. Dolayısıyla yazılı bir eser bırakması söz konusu değildir. O kendi bakış açısını hiç bir zaman sonraki kuşaklara anlatamaz. Ama bunu yazıya geçirmeye kalktığı an, yazı demek uygarlık demektir, yani artık uygarlaşmış demektir, orada da artık uygarın bakış açısından yazacaktır. Artık Uygarlığa geçen ilkel sosyalist için ise, Cahiliye, kitapsızlık aşılması ve bir an önce kurtulunması gereken karanlık bir dönemi ifade eder.
Böylece daha baştan susuş ve iftiraya uğrayacak kurbanın kendisinin yazılı bir şey bırakması söz konusu değildir. Daha baştan her şey unutulmaya mahkumdur.
Ama sadece bu kadar değil. Bu ilkel sosyalist toplumlar, medeniyetle ilişki içine geçtikleri andan itibaren, yazılı tarihe de geçerler. Ama onlar hakkında yazanlar uygarlardır. Onların gözünde bunlar çekirge sürüleri, kanı helal kitapsızlardır. Bunların bu ilkel sosyalistlerin etkileri hakkında bir şey yazamayacakları bunu hiç bir zaman göremeyecekleri tek göreceklerinin ise bir olumsuzluklar yığını olacağı çok açıktır.  Atillalar, Cengizler,  Haçlılar hakkında uygar Roma, Bizans ya da İslam tarihçilerinin yazdıklarına bakmak bile yeter.
Bu uygar tarihçilerin ilkel sosyalizm hakkında yazması, biraz Ekim devrimi veya İngiliz Devrimi hakkındaki bütün tarih bilgisinin, bu devrimlerin kendisine karşı gerçekleştiği feodaller  veya monarkların tarihçilerince yazılmasına benzer. Kralcı veya Çarcı tarihçilerin bu devrimler ve önderleri hakkında yazdıklarını okuyan, klasik tarihte uygar tarihçilerin o uygarlıklara saldıran barbarlar hakkında yazdıklarıyla aynı dili kullandıklarını hayretle görür.
Böylece binlerce yıl boyunca ilkel sosyalizme ilişkin bütün bilgileriniz, bütün yazılı tarih, uygarların yazdığı tarihtir. Yani modern tarihe benzetirsek, kapitalizm öncesi bütün tarih yazımı, ilkel sosyalizm karşısında bir resmi SBKP tarihi, bir Nutuk’tur.

Kapitalizmin Tarih Yazışı

Modern tarihe gelince de işler farklı olmamıştır. İşin ilginci, binlerce yıllık bu uygarlık tarihçileri molozunun üzerine bir de, burjuva uygarlığın, ilerlemeci tarih anlayışının molozu yığılmıştır.
Burjuva aydınlanması doğada ve toplumda düzgün değişen ve ilerleyen, yükselen bir tarih anlayışını egemen kıldı. Doğa ve toplum tarihinin bu yaklaşımı, son bir kaç yüz yılda müthiş bir şekilde yayılmış ve içe işlemiştir. Herkes sosyalizmi ve tarihsel maddeciliği, tıpkı biyoloji derslerinde öğrendiği virüs, amip, süngerler, yumuşakçalar diye giden ve sonunda insanda taçlanan evrimin, Toplum alanına aktarılmışı olanını; ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve nihayet sosyalizmle taçlanacak biçimde el kitaplarından öğrenmiştir. Ve işin ilginci bu anlayış, hala Türkiye’de Kemalistinden sosyalistine bütün solun ezici bir çoğunluğuna egemen olmaya devam etmektedir.
Şimdi bu tarih kavrayışı içinde, Komün, burjuva tarihçiliğinin, aydınlanmanın iyimser tarihe bakışında, feodalizm ve kölecilikten de geride, binlerce yıl geride kalmış, ne kapitalizm ne sosyalizm ne de içinde yaşanılan modern tarihle doğrudan bir ilişkisi olmayan, etkileri ihmal edilebilecek bir dönem olarak görülür.
Ama sadece bu da değil, sorun sadece uzakta kalmışlık ve etkinin ihmal edilebilir olması da değildir. İlkel sosyalizm, ilerlemeci tarih anlayışıyla çelişir. Geçmişte Bugün yaşadığımızdan birçok bakımdan çok daha ileri olan bir toplumun varlığı, düzgün ilerlemeci bakış açısını yaralar, onunla uyuşmaz.
Bütün bu nedenlerle gerek aydınlanmacı düşünce, gerek daha sonraki pozitivizm ilkel sosyalizme, bunun gerek klasik gerek modern tarihteki etkilerine kör olmuş, gizlenmesi güç bir hor görü ve düşmanlık göstermiştir.
Böylece klasik tarihin iftira ve suskunluğunun üzerine modern burjuva tarihçiliğinin suskunluğu ve hor görüsü kat kat yığılmıştır.

Stalinizmin Tarih Yazışı

Burjuva tarihçiliğinin bu eğilimine Tarihsel Maddeciliğin karşı durması beklenirdi. Ne var ki, Tarihsel maddeciliğin dayandığı İşçi hareketinin kaderi de bu ilkel sosyalizm üzerindeki molozlara yeni katmanlar eklemiştir.
Modern işçi hareketinin iki büyük akımı sosyalist ve komünist partiler yani sosyal demokrasi ve Stalinizm, metodolojik olarak burjuva aydınlanmasından kaynaklanan ve pozitivizme eğilim gösteren aynı düzgün doğrusal ilerlemeci tarih anlayışına dayanırlar. Bu anlayışta da tarih hep ileriye doğru gitmektedir. Kapitalizm sosyalizmin koşullarını oluşturmaktadır. Sosyalistin görevi, zaten tarihsel bir zorunlulukla sosyalizme doğru giden tarihin tekerleğini  gidiş yönü doğrultusunda biraz hızlandırmaktır.
Dolayısıyla, resmi Marksizm’in ve sosyal demokrasinin dayandığı aydınlanmanın ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışının bir tekrarı olan tarih anlayışında da İlkel sosyalizmin bir yeri olamazdı. Böylece, Klasik ve burjuva tarihçiliğinin iftira ve suskunluklar katmanının üstüne bir de sosyalist tarihçiliğin katmanları eklendi. Böylece bütün bu tarihçilikler ve sosyologluklar, ilkel sosyalizm karşısındaki suskunlukları ve iftiralarıyla birbirlerinin varlığına da bir tür delil sunar hale geldiler.
Tabii bu durumda tarihi zaten bu antik, burjuva ya da sosyalist tarihçilerden öğrenen sosyalistlerin, Kıvılcımlı’nın bütün bunların hepsiyle çelişki ve çatışma içindeki tarih anlayışıyla karşılaşınca, bunu bir deli saçması olarak görmeleri veya tam bir suskunluğa bürünmelerinin anlaşılmayacak bir yanı yoktur.
Bütün bu antik tarihçiler, burjuva tarihçiler ve toplum bilimcileri ve sosyalist tarihçilerin hepsi de mi yanılıyordu? Bu kadarı da aşırı bir iddia olurdu. Yani aşağı yukarı bir yanda bütün dünya tarihçiliği ya da Marksistler diğer yanda Kıvılcımlı. Kıvılcımlı’ya en iyi ve olumlu yaklaşanı bile, bu teoriyi Kıvılcımlı’nın hoş görülebilecek bir ekzantirik görüşü olarak değerlendirdi.
Böylece Kıvılcımlı’nın yaptığı en büyük teorik katkı, en iyi durumda, bir beyin jimnastiği, hoş görülebilecek ve örnek politik ve devrimci kişiliğinin affettirebileceği zararsız bir günah olarak görüldü.
Kıvılcımlı’nın Marksizme en büyük katkısı, onun Marksizmden en çok uzaklaştığı yer olarak görüldü.
(Bu yazı aslında 2001 yılında yazmam gereken ve Kıvılcımlı Sempozyumuna sunduğum bildirinin o günkü bakışıma sadık kalınarak o dönemin notlarından yapılmış bir kolajıdır. Sempozyumun pratik işleri nedeniyle kafamdaki bildiriyi, zaman ve güç bulup yazılı hale getirememiştim. Sonra da hep olduğu gibi araya başka işler girdi. Şimdi yeni bir Sempozyum vesilesiyle eski yazıları yayınlarken, yıllardır bekleyen bu işi, yeniden bir yazı yazmak biçiminde değil de eski yazıların ve notların bir kolajı olarak yapmanın daha doğru olacağı sonucuna vardım. Sadece bazı yerlerde kopuklukları gidermek için küçük eklentiler ve tekrarları gidermek için çıkarmalar yapılmıştır. Böylece tam olmasa da yıllardır bana “Kayıp Halka Komün’ü Yazsana” diyen Suat Karavuş’a borcumun bir parçasını olsun ödemiş olduğumu düşünüyorum. Gerisini Kıvılcımlı’nın Maymun’dan İnsana Geçiş Süreci ile ilgili yazdıkları ile ilgili olarak yazacağım yazıda ödeyebileceğimi sanıyorum. 29 Kasım 2012 Perşembe)


[1]Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.” (abç)
[2] 2001 yılı Aralık ayında Almanya’da Wremen’de yapılan Sempozyum kastedilmektedir. Diğer Sempozyumlar ve diğer çeşitli yazılarda da aynı durum sürmektedir.
[3] Yanlış hatırlamıyorsam kitabın orijinal adı: “Marks’ta Tarih ve Komün”dür.
[4] Yine ölümünden önce yazdığı notlardan oluştuğu düşünülebilecek kitabın adı: “Komün Gücü”dür.
[5]Son otuz yıllık özellikle arkeoloji buluşları, Antika Medeniyete şimdiye dek atfedilen üstün teknik yaratıcılık gücünün bir efsane değilse, mutlaka görünüşe aldanış olduğunu her gün biraz daha ispat etmektedir. Hiç değilse, biraz olayları yakından inceleyen her bilgin, medeniyet değerinin sanıldığından fazla süzestime edildiğini, fazla büyütülmüş olduğunu ortaya çıkarmıştır. Irak olayları hemen bütün yaratıcılığın barbarlıkta gerçekleştiğini, medeniyetin, tarihöncesi keşif ve icatlarını "fuzulî işgal" etmiş, lükse çevirip göz kamaştırıcı metodlarla israf ede ede dünyâya yaymakla kalmış bir mirasyedi olduğunu ortaya çıkarmıştır.” (H.K., Tarih Devrim Sosyalizm)

Hiç yorum yok: