5 Nisan 2017 Çarşamba

Kötü Bir Komşu Olma Hakkı

Duyduğumda kusma duygusu uyandıran sözcüklerin başında “tolerans” ve “hoşgörü” gelir.
Bunu “ötekileştirmek” veya “ötekileştirmemek” izler.
Bunu “çok kültürlülük”, “çok renklilik” izler.
Bunu “yaşasın halkların kardeşliği” izler.
Daha niceleri var ama bu kadarı yeter.
Bunların hepsi nedense kendilerini solcu ve demokrat görenlerce enflasyoner bir şekilde kullanılan milliyetçi ve ırkçı kavramlardır. Ama bunları bolca kullananlar bunu bilmezler ve tam da esas sorun olan budur. En tehlikeli ırkçılık ırkçı olduğunu bilmeden yapılan ırkçılıktır; en tehlikeli milliyetçilik milliyetçi olduğunu bilmeden yapılan milliyetçiliktir.

*
“Hoşgörü” mü?
Hoş görenin hoş gördüğü ile eşit bir durumda olmadığı varsayımı ile var olabilir.
Bir demokrat Özellikle “hoşgörü”ye karşı hoşgörüsüz olmalıdır.
Bir demokrat hak eşitliğini savunur. Hak eşitliğinin olduğu yerde “hoşgörü”ye gerek olmaz.
“Hoşgörü” fakirlere duyulan “merhamet” gibidir. Merhamet zenginliğin ve yoksulluğun olduğu yerde, sosyal eşitsizliklerin olduğu yerde var olabilir. Bir sosyalist, tıpkı bir demokratın “hoşgörü”ye karşı hoşgörüsüz olması gerektiği gibi, “merhamet”e karşı merhametsiz olmalıdır.
*
“Ötekileştirmemek” mi?
Bir demokrat, “ötekileştirmemek”ten söz edenlerin hepsini ötekileştirmelidir. Ötekileştirmemekten söz edenler ötekileştirilmeden ötekileştirme yok edilemez. Sorun ötekileştirmek veya ötekileştirmemek değildir. Çünkü her hangi bir şeyi ötekileştirmemek mümkün değildir. Sorun mimin veya neyin ötekileştirileceğidir. Ötekileştirmekten söz edenlerin hepsi, ulusu bir dile, tarihe göre tanımlayan gerici milliyetçilerdir, gerici milliyetçileri ötekileştirmeden, “ötekileştirme” yok edilemez. Ötekileştirmemekten söz edenler ötekileştirmemenin mümkün olmadığını söyleyen demokratları, sorunun neyin ötekileştirmesinde olduğunu söyleyenleri ötekileştirirler.
*
Halkların kardeşliği mi?
Halklar kardeş olamaz. Halkların kardeşliğinden söz etmek, “halk” ulusun utangaçça söylenmiş bir biçimi olduğundan, ulusların kardeşliğinden söz etmektir. Uluslar kardeş olamaz. Ulusların bir dille, dinle, tarihle tanımlanmasına karşı mücadele edenler, yani Demokratlar; ulusları ve ulusçuları yok etmek isteyenler, yani nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanın politik olanla çakışması ilkesine karşı savaşanlar, yani İnsanlar kardeş olabilir.
*
Çok kültürlülük mü?
Tarihin en büyük yalanıdır. Çok kültürlülük, aslında milliyetçilerin kültüre kavramının diğer kültürlerin kültür kavramı üzerindeki diktatörlüğüdür. Bugünkü gerici ulusçuluk, Kültür’ü politik olmayan olarak tanımlan ve bu bir sosyolojik kavram değil, normatif ve hukuki bir kavramdır. Bunu görmek de çok basittir.
“Benim kültürümde ve kültürümün kültür kavramında politik diye bir şey yoktur devlet yoktur, bu nedenle devlete vergi vermeyeceğim, onun ve yasalarını tanımıyorum, madem çok kültürlüyüz, benim kültürümün kültür kavramını da tanımanız gerekir” deyin ve görün çok kültürlülüğün nasıl belli bir kültür tanımının diktatörlüğü olduğunu. Bunu dediğiniz an çok kültürlülüğün politik olmayan anlamında hukuki bir kavram olduğunu, politik alana girmenin çok kültürlülüğü savunanlara göre kültürden sayılmadığını, neyin kültün olduğuna onların karar verdiğini; bu devleti tanımaz ve vergi vermezseniz, bunun en ağır cezalarla cezalandırılacağını acı acı görürsünüz.
*
Böyle nice kavram liberallerden en keskin sosyalistlere kadar kimsenin dilinden düşmüyor.
Bu “çağ ruhu”, bu “post modern” ideoloji, bu reaksiyonerlik, bu eklektisizm kendisine en karşı oluğun sananları bile egemenliği altına almış bulunuyor.
Bu kavramların hiç birinin zerrece bilimsel değeri yoktur.
En küçük bir eleştiriye dayanamazlar. Bunlar olsa olsa bilinçsiz özlemlerin ifadesi olarak kabul edilebilirler. Bu kavramlar biraz Engels’in bir zamanlar verdiği örnek olan “adil bir işgünü için adil bir ücret” gibi, bilimsel olarak ve içerikçe saçma ve yanlıştırlar. Ama trajedi oradadır ki, tarihsel olarak haklı özlemleri ifade ederler.
Çağımızın sorunu, demokratik özlemlerin en anti demokratik kavramlarla ifade edilmesi ve savunulmasıdır.
Bu kavramların tahakkümünden kurtulmadan Türkiye’de veya başka bir yerde en küçük bir demokratikleşme gerçekleşemez.
Çünkü bu kavramlara dayanarak demokratik bir program geliştirilemez.
Demokratik bir program olmayınca demokratlar olamaz.
Demokratlar olmadan da bir demokrasi mücadelesi verilemez ve demokrasi gelemez.
*
15. İstanbul Bienali’nin başlığı “İyi bir komşu” imiş.
T24 de, bienal başlayana kadar bu konuda her pazartesi sürpriz bir yazardan bir yazı yayınlayacakmış.
Bu bağlamda Rober Koptaş’tan bir yazı istenmiş ve Rober Koptaş’ın yazdığı yazının başlığı: “Yandı bitti kül oldu”
Rober Koptaş’ın kaslarla sinirlerle yazılmış yazısının arada kaynamasına gönlüm razı olmadı.
Rober Koptaş’ın yazısı yukarıdaki önermelerle ne dediğimizi anlamak için önemli.
Rober Koptaş’ın bu yazısı kötü bir komşu olabilme hakkını savunuyor.

En iyisi okurların bu yazıyı yukarıda verilmiş linkine tıklayarak okumaları. (Tembeller için bu yazının altına yazıyı da koyduk.)
Bu vesileyle kötü olma ve hata yapma hakkını savunan iki eski yazıyı da aynı bağlamda oldukları için aşağıya koyuyoruz.
Birinci yazının ezilenlerin hata yapma hakkı ile ilgili bölümü aynı zamanda o zamanlar süren ölüm oruçları ile de ilgili.
Bugün de ölüm oruçları var.
Ve “Güneşin altında yeni bir şey yok
5 Nisan 2017 Çarşamba

Kötü Olabilme ve Yanlış Yapabilme Hakkı (2001)

Son yıllarda, "beton" kafalı Türk ve Sünni çoğunluğu, başka din, inanç, ulus ve dilden insanlara karşı "toleranslı" olmaya çağıran yine çoğunluktan olan "mozaik" kafalıların temel argümanları, onların ne kadar iyi oldukları; onların varlığının kendilerini de zenginleştireceği gibi noktalarda toplanıyor.
Ne var ki, bu argümanın kendisi, ırkçılığı yeniden üretmektedir. Yani kendilerini zenginleştirmese hiç de gerekmeyeceği zımnen kabul edilmektedir. Ya da "azınlıklar" iyi insanlar olmasa, hiç de gerekmeyecektir onlara karşı "toleranslı" olmak.
"Azınlıklar", yani çoğunluğu oluşturan ulustan, dinden olmayanlar, her zaman "iyi insanlar"dır. Türkiye'de Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler, Aleviler, Kürtler hep "iyi insanlar"dır. Çünkü onlar "iyi" olmak zorundadırlar. Çoğunluğun şiddetini çekmemek için her davranışını kılı kırk yararak yapmak, her zaman haklı bir durumda bulunmak zorundadırlar. Çünkü "iyi olmak" onların biricik savunma silahıdır. Bu kahredici çoğunluk bu insanları "iyi" olmaya zorlamaktadır. Onların iyi olmama hakları yoktur.
Bir Türk'ün cinayet işleme, hırsızlık yapma, her hangi bir kötülük yapma hakkı vardır. Bir Türk cinayet işlediğinde, o belli bir insanın eylemi olarak mahkûm edilir. Hiç bir yayın organı onun aynı zamanda bir Türk olduğunu belirtmez. Ama maazallah bir Ermeni bir suç işlese, önünde bir de Ermeni sıfatı olmadan adının anılması mümkün değildir. Hatta adının bile önemi yoktur, o bir Ermeni'dir.
Ezilen ulus ve inançtakilerin hakları, onlar sizi zenginleştireceği ya da iyi oldukları için değil; sizi fakirleştirecekseler de savunulmalıdır. Onların kötü olabilme, adlarının önüne ulus ya da inançları bir sıfat olarak koyulmadan kötülük yapabilme hakları savunulmalıdır.
Aslında, Kürt uyanışı karşısında, Türk mozaiklerinin bu kadar soğuk ve düşmanca durmalarının ardında bu gizli ırkçılık yatmaktadır. Çünkü Kürtler, artık "iyi" Tom Amca olmaktan çıkıyorlar, onlar artık "iyi" olmadıkları, kötü olmayı göze aldıkları ve kötü olma hakkı uğruna mücadele ettikleri için, beton kafalıların düşmanlığını kazandıkları kadar mozaik kafalıların sempatisinden de mahrum kalmaktadırlar. Hâlbuki onlar "iyi" olmaya devam etseler, mozaiklerin betonlar karşısındaki argümanlarına kanıt oluşturmaya devam etseler; mozaikler betonları ikna edebilirler bir gün!
*
"Azınlıkların" kötü olabilme hakkı gibi ezilenlerin, baskı ve sömürüye karşı direnenlerin hata yapma hakkı da yok. Şu an cezaevlerinde yüzlerce mahkûm ölümün sınırında geri dönüşü olmayan bir noktada. Ve de çıt çıkmıyor, çünkü onlar hatalı!
Ölüm oruçları karşısında kimi solcuların tavrı mozaik kafalıların tavrından farklı değildi. (Aslında bunlar büyük ölçüde çakışırlar.) Nasıl onlar kötülük yapma hakkını savunmaya hazır değilseler; kimi solcular da ezilenlerin, kavgada haklı olanların mücadelesini, ancak "doğru" yapıyorlarsa desteklemeye hazırlar.
Sanki ortadaki bir sportif mücadele ve önceden belirlenmiş kurallar var gibi olaya yaklaşıyorlar. Yok devlet haksızmış ama öbürküler de şöyle yapmalıymış!.. En mahkûmdan yana görünen solcu ve gazeteci "arabulucu"lar bile, bir sportif karşılaşmanın hakemi gibi yaklaşıyorlar olaya.
Ne çabuk unutuldu ki, bu mücadelelerde, biri daha baştan yeniktir, alttadır; öbürü daha baştan zaferi kazanmıştır ve üsttedir. Biri ne kadar aptalca, ne kadar yanlış mücadele yürütürse yürütsün, haklılığına zerrece halel gelmez; öbürü ne kadar akıllıca ve doğru mücadele yürütürse o kadar tehlikeli ve o kadar yanlıştır. Ezen ve ezilenin kavgasında tarafsızlık mümkün değildir. Koca bir adam küçük bir çocuğu döverken tarafsızlık çocuğun dövülmesine yardım etmektir. Küçük çocuk gücü yetmediği için, adamın taşaklarına tekme attığında, mozaik kafalı solcular, "belden aşağı vurma" diye itiraz ediyorlar. Ezilenlerin belden aşağı vurma hakkını savunmayı akıllarına bile getirmiyorlar; onlarla aralarına mesafe koymak ve hata yapmayan solcular olduklarını kanıtlamak için çırpınıyorlar.
Bu bayların tavrı, ezilenlerin kendi içinde, kendi çıkarları ve mücadeleleri açısından yaptıkları tartışmalarla ve ayrılıklarla karıştırılmamalıdır. Öyle bir tartışmada yanlış yapabilme hakkı zaten veridir; kendi aralarında bir ön kabul olarak fiilen vardır. Mozaik kafalı solcu hakemler, ezenler karşısında ezilenlerin; devlet karşısında mahpusların; işveren karşısında işçilerin; erkek karşısında kadınların; ezen ulus karşısında ezilen ulusların özünde her zaman haklı olduğunu; ne kadar aptalca işler yaparlarsa yapsınlar bunun o özdeki haklılığı ortadan kaldıramayacağını ve ezilenlerin de yanlış yapabilme hakları olması gerektiğini anlamak istemiyorlar ya da unutmak istiyorlar. Ve bunu hala hatırlatmak isteyen dinozorlarla köprüleri atıyorlar.
Bizim işimiz alttakilerin, ezilenlerin kötü olabilme ve yanlış yapabilme hakkını savunmaktır.
20 Ocak 2001 Cumartesi

Sevag'ın Annesinin Mektubu ve Türklerin Kötülük Yapma Hakkına Karşı Mücadele (2013)

Bu ülkede sadece Sevag cinayetini işleyen bir Türk değildir, bütün cinayetleri işleyenler; bütün hırsızlıkları yapanlar, bütün dolandırıcılar Türk’tür. Çünkü bu ülkede kötülük yapmak sadece Türklerin hakkıdır.
Ezilen azınlıkların kötülük yapma hakları yoktur. Bir Türk bir cinayet işlerse, adının önüne Türk konmaz. Ama bir Ermeni, bir Rum özellikle bu ülkede dokunulmaz parya muamelesi gören Hıristiyanlar veya o halklardan olan biri bir suç işlerse adının önüne Ermeni, Rum gibi tanımlar konmadan adı anılmaz. Adının önüne Türk ve Müslüman sıfatı konulmadan cinayet işleme, hırsızlık yapma hakkı olanlar sadece Türk ve Müslüman olanlardır.
Bu nedenle ezilen azınlıklardan olan insanlar hep iyi insanlardır. Çünkü onlar iyi olmak zorundadırlar. Çünkü onların kötülük yapma hakları yoktur. İyilik onların biricik silahıdır. Bu ülkede kötülük yapma hakkı sadece Türklerin ve Müslümanların hakkıdır.
Türkler ve Müslümanlar bırakalım İnsan olmayı bir yana, bir parçacık demokrat olmak istiyorlarsa, kendilerinin bu imtiyazına karşı mücadeleye girmeli, Türk ve Müslüman olmayanların kötülük yapma hakkı için savaş vermelidirler.
Bunun bir tek yolu var. Her hangi bir cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık vs. ne olursa olsun, hangi motifle işlenmiş olursa olsun, bir Türk ve Müslüman birisi tarafından işlendiğinde ve yapıldığında her zaman adının önüne Türk ve Müslüman sıfatı koyularak anılmalıdırlar. Bütün Türk basınını, Türk gazetecilerini böyle davranmaya davet ediyorum. Türkler kendi kendilerini köle eden imtiyazlarıyla ancak böyle mücadele edebilirler.
Hazreti Muhammet savaşların en kutsalı kendi nefsine karşı savaş diyordu. Türkler kendi nefislerine karşı savaşa böyle başlayabilirler.
Ölen Ermeni olduğu için öldürülmüş olmasa bile, ölen bir Ermeni olduğu sürece bütün katiller Türk’tür ve Türk olarak kalacaktır.
Türklerin bu utançtan kurtulması için, Türk olarak, kötülük yapma imtiyazlarına karşı mücadeleye girmeleri gerekmektedir.
Bir Türk olarak Türkleri kötülük yapma haklarına karşı, kendi imtiyazlarına karşı mücadeleye çağırıyorum.
*
Bugün buraya bir Türk tarafından öldürülen Sevag'ın anısına saygı olarak; unutmamak ve unutturmamak için Sevag'ın Annesinin Mektubu'nu aktarmaktan başka yapabilecek bir şey aklıma gelmiyor.
"Sayın Hâkim ve Savcılar,
İki yıldır, öldürülen oğlumun peşi sıra size güvenerek, gerçekleri göreceğiniz ümidiyle burada hazır bulunduk. Gidiş gelişlerimizde yolu ve coğrafyanın doğusunu sorun etmedik. Çünkü insan canının parçasının ölüm haberini aldığı ilk anda kilitleniyor. Bu yollar her defasında altımızdan akıp gitti ama bizim için zaman, oğlumuzun ölüm haberini aldığımızda donmuştu zaten.
Cinayetin kimin tarafından işlendiğini biliyor olmakla birlikte, “Neden?” sorusunun cevabını bulacağımızı umut ettik. Maalesef bizi tatmine edecek bir yanıt verilmedi. Şayet verilseydi, bu toplumda bir Ermeni olarak değil toplumun geniş kesimine ait bir birey olarak hissedecektik. Aslında bize deniyor ki; sizin oğlunuz 24 Nisan’da, hem Paskalya Bayramı olan hem de Soykırım anma gününde öldürüldü ama haşa, Ermeni olduğu için öldürülmedi. Keşke bu ülkede buna inanabileceğimiz bir zemin olsa. Keşke bu ülkede sırf Ermeni olduğu için birilerini öldürüp ‘kahraman’ olacağını zanneden zihniyet son bulsa. Bizim çocuklarımız da askere kimliğinden dolayı ezilme, aşağılanma, ötekileştirme, fişlenme tedirginliği olmadan gidebilse.
Bu sürede canımın parçası oğlumun yaşam hakkını elinden alan şahısla aynı havayı soluduk. Kâh o tetiği çeken elleri gözümüze takıldı, kâh salon dışında gayet mutlu gülen yüzü bizi oldukça rahatsız etmesine rağmen soğuk kanlılığımızı elden bırakmamaya çalışarak duruşmaları takip ettik. Eğer baba, amca veya dayı iseniz biraz empati yapmanız, bizi anlamanıza yardımcı olacaktı sanırım.
Bir insan suçsuzsa, kazara bir insanın canına kıydıysa neden şahitleri etki altına alır ki? Etki altında olmadan verilen ilk ifadeler neden göz ardı edilir? Bu cinayeti ‘kaza’ olarak nitelendirip, “görevimiz bitti” diyebilir misiniz? Bunları anlamakta zorlanıyoruz.
Neticede anladığım asıl suçlu oğlum; o tüfeğin önünde neden durmuş ki? Durursan, o gün de tesadüf ise, bu cinayetin adına da ister ‘kaza’, ister ‘ecel’, ister ‘kader’ der geçeriz.
Bizi, ‘vatanımızı’, uluslararası platformlarda zorda bırakacak kararlara imza atabilecek organizasyonlara başvurmak zorunda bırakanlar utansın diyerek soruyorum:
Bu ülkede; emeğiyle, sanatıyla, sevgisiyle yaşayan, burada doğup büyüyen bizler mi daha çok vatanseveriz, yoksa bu ülkeyi başka ülkelere rezil eden mi?
Kamuoyu bunu her 24 Nisan’da, bir buçuk milyon artı ikinci kişiyi Kıvanç Ağaoğlu’nun öldürdüğünü bizzat kendisine ve onun gibi düşünenlere hatırlatacaktır.
Sayenizde Sevag birdi, bin oldu.
Beş gün sonra doğum günü olan oğluma hediyesini götürürken, sizin ‘hediye’nizden de bahsetmekten çekinmeyeecğime emin olabilirsiniz.
Bu karardan sonra sizlerle ilgili tek dileğim; çocuklarınıza sarılırken Sevag’ın, annenize sarılırken benim gözlerim aklınızdan çıkmasın.
Sevag, tel örgülerden hâlâ şaşkın; “Abi neden?” diyerek bize bakmaya devam edecek."
*
Demir Küçükaydın
28 Mart 2013 Perşembe
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.
*

Ek: Rober Koptaş’ın yazısı aşağıda olduğu gibi yer alıyor. (2017)

Yandı bitti kül oldu

Rober Koptaş
Komşunuz çok mu iyi? Çok mu yardımsever, çok mu anlayışlı? Ne zaman desteğe ihtiyaç duysanız iki eli kanda bile olsa yardımınıza mı koşar? Gürültünüzü, nazınızı niyazınızı çeker, peygamber sabrıyla ve anlayışla mı karşılar? Ne mutlu size… Ama bir dakika, iyi düşünün. Bu iyiliği, aranızdaki pürüzsüz iyi komşuluk ilişkisini, bu büyük armağanı, onun sürekli boğuşmak zorunda kaldığı, sizinse pek fark etmediğiniz, hatta muhtemelen parçası sayılabileceğiniz bir sorunlar yumağına borçlu olmayasınız? Komşunuz neden bu kadar iyi? İyi olmaktan, iyi, çok iyi bir komşu olmaktan başka çare bulamadığından olabilir mi acaba?
İyi komşuluk diye bir şey var mı gerçekten? Hele İstanbul’da ya da memleketimizin giderek çirkinleşmekte birbiriyle yarışan bilumum şehrinde, konserve kutusundaki sarmalar misali tıkıldığımız beton bloklardaki kâğıttan ince duvarlı dairelerde? Evliya değilseniz eğer, komşunun sesi (öksürük, kahkaha, birtakım şehvet inlemeleri), akan banyosu, okul çağındaki oğlunun bitmeyen blok flüt çalışması, sigara ya da yemek kokusu, ağzını bağlamadan kapı önüne bıraktığı çöpü, geç ödediği apartman aidatı, bir ters sözü, bir kem bakışı gibi saymakla bitmeyecek ve potansiyel olarak her gün tekrarlanabilen bin bir sinir bozucu etken varken, mümkün mü iyi komşu olmak? Hele siz tam kendinizi müziğe kaptırmışken yan duvardan gelen “küt küt küt!” (halbuki sesi o kadar da açmamıştınız) ve de evinize gireni çıkanı kontrol eden ‘muhtarist’ yaklaşımlar varken, mümkün mü iyi komşuluk?
Modern zamanları geçelim, bu yazının iddiası o ki, tarih boyunca hiçbir dönemde iyi komşuluk mümkün değildi. Olsaydı eğer, o anlı şanlı On Emir’in ikisi, adlı adınca söylersek 9. ve 10. Emirler, komşulukla ilgili olur muydu? Oran: Yüzde yirmi. Eğer iyi komşular olabilecek olsaydık, Tanrı onca değerli olan kelamını komşuluk üzerine öğüt vermekle harcar mıydı? Bir bakın hele: (1) Başka ilahların ve (2) putların olmayacak (ikisinin de âlâsı var insan dediğin çiğ süt emmişte), (3) Rabbin ismini boş yere ağzına almayacaksın (her dakika alıyoruz) (4) Sebt günü hiçbir iş yapmayacaksın (yapıyoruz) (5) Babana ve anana hürmet edeceksin (tövbe tövbe!) (6) Öldürmeyeceksin (öldürüyoruz) (7) Zina yapmayacaksın (Asla!) (8) Çalmayacaksın (Bir gofret bile mi?) (9) Komşuna karşı yalan şahitlik etmeyeceksin (Hiç apartman toplantısına katılmadınız mı?) (10) Komşu evine tamah etmeyeceksin (Ama… Size de bazen komşunun tavuğu kaz görünmez mi yüce Tanrı!)
Başa dönersek, eğer çok iyi bir komşunuz varsa, onun başka çaresi olmadığı için iyi bir komşu olduğu ihtimalini göz önünde bulundurmanız gerek. Bunu biliyorum. Biliyorum, çünkü ben, iyi komşu olmayı adeta genetik bir özellik haline dönüştürmüş bir topluluktan geliyorum hasbelkader, Türkiyeli bir Ermeniyim. Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız ve Ermeniyseniz, bir apartman dairesinde ikamet ediyorsanız, komşularınıza karşı anlayışlı, onların yaratabileceği her türden sorunu sineye çeken, gürültü çıkarmayan, temiz, tertipli, aidatını geciktirmeden ödeyen, komşularının yardımına koşan bir komşu olmaktan başka çareniz var mıdır? Onyıllardır canınıza ve malınıza dair her türlü tacizle birlikte yaşamışsanız, ikinci sınıf vatandaş olduğunuz, güvenilmezliğiniz, buralarda istenmediğiniz, ancak “hoşgörüldüğünüz” ve bunun sizin için bir lütuf olduğu türlü şekillerde hissettirilmişse ve de halen hissettiriliyorsa, yaşam alanınızda, size sığınak olan evinizde ve onun birincil çevresinde kendinizi biraz olsun rahat hissedebilmek için, iyi bir komşu olmaktan gayrı bir yol kalır mı size?
Elbette salt buralı Ermenilere özgü değil, evrensel bir durum bu. Türkiye’nin batısında bir Kürt, Almanya’nın bir taşra kasabasında sarı kafaların arasında epesmer bir Türk, Los Angeles’ın hip beyaz mahallesinde bir siyah, dünyanın dört bir yanında akın yanında kara, karanın yanında ak olan kim varsa, öğrenilmiş bir çaresizlik içinde, komşuları kendilerini sevsin, onlara kötü gözle bakmasın, onları kabul etsin diye bin bir takla atıyorlar her gün.
Ben çocukken, doğup büyüdüğüm ve İstanbul’un belki de bugüne kalmış tek kozmopolit mahallesi olan Kurtuluş’un son durağında, bizim sokağın Ramazan adında bir kabadayısı vardı. Ramazan’dan herkes ölümüne korkardı. Önüne gelene küfreden, kafasına taktığına eziyet eden, sarhoş sarhoş sokakta nara atan bir kabadayı. Eski kabadayıların esasında dürüst insanlar olduğunu, mahallede bir tür adalet sağladıklarını kitaplardan okudum yaşım ilerleyince, ancak biz Ramazan’ın bir halta yaradığını görmemiştik, düpedüz baş belası herifin tekiydi. İşte ben 7-8 yaşlarındayken, gençliğinde haksızlığa tahammülü olmayan, boyu bosu yerinde, damarı tutarsa başına neler gelebileceğini uzun uzadıya düşünmeden bıçkınlık eden ve bu nedenle hapse de düşmüş ve hasmına haddini bildirdiğini düşündüğü için bundan pek de pişmanlık duymamış babamın, kendisinden iki karış kısa ve ufarak Ramazan’a, bir çırpıda hakkından gelebilecekken neden hiç ses çıkarmadığını, onun küfrederek yaklaştığını duyduğunda neden sessiz sedasız evin perdelerini kapattırdığını anlayamazdım. Bugünse, babamın karakterine sahip birinin, kendisi Ermeni, Ramazan ise Türk olmasaydı, o şekilde davranmayacağını iyi biliyorum.
Türkiye sinemasının en önemli karakter oyuncularından Nubar Terziyan’ın, Yavuz Turgul’un Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde, bir arkadaşlarının cenaze namazında saf tutan cemaat sayıca az diye tabutun arkasında duaya durduğu sahne, son zamanlarda sosyal medyada çokça paylaşılır oldu. Ortak belleğimizde yücegönüllülüğün, saflığın, iyi olan ne varsa onun simgesi olan Nubar Terziyan’ın, Yeşilçam gibi bir kurtlar sofrasında hayatta kalabilmek için bir iyilik meleği olmaktan başka çaresi var mıydı sizce? Ve fakat nostaljik bir burun direği sızlaması eşliğinde gülümseyerek karşıladığımız cenaze namazında saf tutan gayrimüslim tiplemesi gerçek hayatta o kadar da hoşgörüyle karşılanmıyor tabii. Yakın dostu Ayhan Işık’ın ardından verdiği sevgi dolu cenaze ilanına “Nubar Amcan” diye imza atan Terziyan’a karşılık, Işık’ın ailesi, “Görülen lüzum üzerine” yayımladıkları bir karşı-ilanla “sevgili varlıkları” Ayhan Işık’ın “Amcan Nubar Terziyan diye çıkan ilanla hiçbir ilişkisi olmadığını” açıklama ihtiyacı duyuyordu misal. Ne kadar gaddarca ve de öte dünyadaki Ayhan Işık’ı kim bilir hangi derin utançlara gark ederek… Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ndeki cenaze sahnesinde hepi topu altı kişilik safta duranlardan biri ise, ne gariptir ki, hayatı boyunca Ermeni olduğunu gizlemek zorunda kalarak tıpkı filmdeki gibi boyunu çok aşan ağır bir yükü sırtlanmak zorunda kalan Sami Hazinses’ti (Samuel Uluç). İşte, utanç ve keder duymak için bir neden daha bize.
Türkiyeli Ermeniler arasında kendini ifade edebilme anlamında belki de en cesur figür olan, sağın solun kendisi hakkında ne diyeceğini en kafaya takmaz görünen Hayko Cepkin’in bile, ilk albümünde şarkıları Kurtuluş’taki evinde komşular rahatsız olmasın diye masanın altında, şarkı sözlerini adeta fısıldayarak kaydetmesi, alameti farikası olan brutal vokali hiç kullanmaması, o yüzden albümün onun gerçek soundundan çok farklı bir yerde durması ilginç değil mi? Cepkin’in “Sakin Olmam Lazım” adını koyduğu albümün kapağında, çıldırmanın kıyısında sakin kalmaya çalışarak gözümüzün içine bakması da mı bir şey söylemiyor? Size söylemiyor olabilir, ama ben muhayyel “İyi Komşu: Ermeni” adlı belgesel çalışmamda bu albümü soundtrack olarak kullanmayı düşünüyorum.
Özellikle 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’nin yaşadığı hızlı dönüşüm, geçmişe dönük bir özlemi popüler kültürün önemli bir parçası haline getirdi. Artık tarih olmuş bir İstanbul’a, onun kültürüne, adabımuaşeretine, mutfağına, gece hayatına duyulan bir hasret, daha önceki zamanlarda buralarda yaşayan ve o otantik kültürün yaratıcılarından olan gayrimüslimlere dair bir özlemi de gündeme getirdi. Kimileyin neredeyse ‘azınlıkperver’lik düzeyine varan bu hal, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin günlük hayatın türlü yüzlerinde kurmuş olduğu hayatı adeta bir asr-ı saadet olarak yad ederken, “Ah ne güzel komşularımızdı onlar!” nidasıyla, kılık kıyafet, güngörmüşlük, adap erkân sahibi olma ve giderek müzik, meyhane nostaljisi içinde, bu insanların çektiği bin bir çileyi, üzerlerindeki siyasal ve toplumsal baskıları, uğradıkları ayrımcılıkları, yaşadıkları ve nihayetinde artık yok olmalarına neden olan şiddet ortamını hiç dikkate almadan, bundan hiç söz etmeden, “Meze, Beyoğlu’na çıkmak, taverna, şapka takan kadınlar, işinin ehli Rum garson” basitliğine indirgiyordu. En hafif tabirle bir şeyleri “ıskalayan” bu bakışa yönelik en net ve bugün artık sloganlaşmış tepkiyse, resimleri ve karikatürleriyle üzerini örtmeye çalıştığımız karanlıkları kurcalayan Aret Gıcır’ın, kahramanına “Ben topik değilim!” diye isyan ettirmesiyle geldi. Evet, Ermeni, Rum, Yahudi komşular topik, lakerda ya da borekitas değildi, ama onlar nedense ancak bir renk, bir koku, bir lezzet olduklarında sevilebilir, sindirilebilir hale geldiler.
Topik ve sindirmek demişken, geçenlerde bir internet sitesinde okuduğum ve beni hem şaşırtan hem sarsan bir hikâyeden bahsetmek istiyorum (Bu konularda hâlâ şaşırabildiğime sevinmeli miyim, bilmiyorum). İyi bir eğitim almış, köklü bir üniversiteden mezun olmuş, Beyaz Türk tabir ettiğimiz sınıftan bir zat-ı muhterem, adına Kemal Bey diyelim, Bodrum’daki yazlığından komşusu olan Ermeni bir aileye, kendisi için, o güne dek hiç yemediği ve tadını çok merak ettiği topiği yapıp yapamayacaklarını sorduğunu anlatıyordu yazıda. Bilenler bilir, topik, hazırlaması zor, ustalık isteyen, saatlerce uğraşılması gereken bir mezedir. Biz meyhanelerde artık topiğe pek benzemeyen topikleri iki dakikada mideye indiriyoruz ama onu hazırlaması ev koşullarında saatler sürüyor. Kilolarca soğanın soyulup doğranması, kavrulması, onlarca iç ve dış malzeme, yüzlerce nohutun haşlandıktan sonra zarlarının tek tek çıkarılması ve daha nice uğraş… Kemal Bey’in “Bana topik yapsanıza!” yollu ağır angaryası karşısında Ermeni aile, tabii ki iyi komşu olduklarından, önce, “Topik hazırlamak zordur, biz de sürekli yemeyiz, ancak senede bir ya da iki kez, o da bayramlarda yaparız!” filan diyerek talebi bertaraf etmeye çalışsa da, ertesi gün, muhtemelen “Adam ağzıyla istedi, yapmazsak ayıp olur!” diye düşünerek ve yine çok muhtemel ki içlerinden söylene söylene, topik toplarını bin bir uğraşla hazırlayıp komşularına götürmüşler. Kemal Bey ise, ilk kez gördüğü ve tadınca çok beğendiği topiğin bir meze olduğunu ve ancak çatal ucuyla yendiğinde lezzetli olabileceğini hesaba katmayıp, komşuları evden ayrıldıktan sonra bütün topikleri bir oturuşta yemiş ve sonrasında da bütün gece mide ve bağırsak rahatsızlığı çekince, her şeyi tümden yanlış anlayıp, “Komşularımın topiği neden senede bir-iki kez yaptığını anladım, bu meret insanın midesini mahvediyormuş!” deyivermiş. İşte size, görgüsüzlüğünün ve şımarıklığının kusurunu topiğin gaz yapmasına atan, üstelik bunu bir de yazıyla çevresine duyuran gerçek bir komşu. Kıssadan hisse, siz siz olun, iyi olmaya zorladığınız komşularınızın saatlerce emek verip, ağzınızın tadıyla yemeniz için getirdiği topiği bir oturuşta yemeyin.
Geçenlerde bir komşum, ihtiyar bir teyze, yayıncılık yaptığım için mücellit tanıdıklarım olduğunu düşünerek, İmam Gazali’nin bir kitabını getirdi ve bu eskimiş kitabı çok sevdiğini, ondan sık sık dualar okuduğunu ama kitabın dağılmak üzere olduğunu anlatıp, ciltleyecek birini bulup bulamayacağımı sordu. Hayhay dedim ve seve seve Beyoğlu’nda tanıdığım ciltçiye götürdüm kitabı. Son zamanlarda İstiklal Caddesi civarında işe yarayan bir sürü işyerinin başına gelen şey benim ciltçiye de olmuştu ve dükkân kapanmıştı. Bunun üzerine bir tanıdıktan öğrendiğim Eminönü’ndeki başka bir ciltçiye gittim, kitabı teslim ettim ve bir süre sonra da cildi yapılınca komşuma götürdüm. Sevindi, ödediğim parayı karşılamak istedi, ancak tabii ki parayı almadım ve “Olur mu öyle şey Hatice Teyze!” diyerek reddettim. Ne de olsa bizler iyi komşulardık. Hatice Teyze cildi evirdi çevirdi, gözlüklerinin ardından gülümseyerek, “Çok da güzel olmuş!” dedi, teşekkürler etti ve memnuniyetle kapıyı kapattı. O an, muhtemelen bu yazının fikrini zihnimde evirip çevirdiğim günler olduğundan, daha önce aklıma düşmeyen bir düşünce peyda oldu birden ve benzer bir isteği Hıristiyanlıkla ilgili bir kitap, mesela bir İncil için benim Hatice Teyze’den, oğullarından veya başka bir komşumdan isteyip isteyemeyeceğim sorusu geldi zihnime oturdu. Türkiye’yi iyi kötü benim kadar bildiğinize göre sorunun cevabını az çok siz de tahmin edebilirsiniz.
Bu öğrenilmiş iyi komşuluk halinin bir başka örneğini yine oturduğum apartmanda yaşadım. Komşularımızdan birinin oğlu olan Fatih kızımla yaşıt ve geçenlerde bir gün onunla oynamak için bize geldi. Çocuklar bir süre oynadılar, yemek saati geldiğinde onları sofraya çağırdım. O gün annem de bendeydi ve Fatih masada çorbasını kaşıklarken birdenbire, “Geçen gün çok gürültü yaptınız, size kızdık biz. Neden yaptınız?” diye sordu. Annemle ben birbirimize baktık. Anneme, “Neden bahsettiğini bilmiyorum, gürültü filan olmadı” anlamında bir bakış attım ve o da, sessizliğin uzamasından tedirgin olup hemen sazı eline aldı, “Kusura bakma Fatihciğim, bir daha yapmayız!” deyiverdi. Bana kalsaydı, dört yaşında çocuğa, “Ne zaman oldu bu gürültü Fatih? Bizden geldiğine emin misin, çünkü biz gürültü çıkarmadık hiç…” filan derdim ama o an ipi anneme bırakmak bana da rahat geldi. Madem Fatih gürültü çıkardığımızı düşünüyordu, biz de özür dilemeliydik. Derken kızımın da bu manzarayı seyrettiğini fark ettim ve bu öğrenilmiş çaresizliğin onun da kaderi olmaması gerektiği fikriyle paniğe kapılıp, alelacele, “Fatih galiba sen yanılıyorsun, çünkü biz gürültü yapmadık, belki başka bir komşudan gelmiştir o sesler” dedim. Fatih, “Hı… hı…” diyerek başını salladı ve çorbasını kaşıklamaya devam etti. Geç kalmıştım, istediği özrü almıştı, ne de olsa adı Fatih’ti. (Bu arada, merak etmeyin, Hatice Teyze de, Fatih de komşularımın gerçek adları değil.)
Birilerinin iyi komşu olmak zorunda kalması nihayetinde katman katman toplumsal adaletsizliğin üst üste gelmesiyle mümkün. Ve de, çoğunlukta olanın, kalabalık olanın her gün ve her an, irili ufaklı nice olayda tekrarlanan, bu tekrarlarla pekişip kabuklaşan aktif ya da pasif onayıyla. Eski karısı Nicole Brown Simpson’ı öldürdüğü suçlamasıyla yargılanan OJ Simpson’ın dava sürecini anlatan The People vs. OJ Simpson dizisinde, Simpson’ın siyahi avukatı Johnnie Cochran’ın, Los Angeles’ta beyazların yaşadığı üst sınıf bir mahallede arabasıyla gezinti yaparken bir polis tarafından durdurulduğu ve avukat olduğunu söylemesine, pahalı bir arabanın şoför mahallinde oturmasına, arka koltukta iki küçük kızının varlığına, ruhsatını polise vermesine rağmen, arabadan bir suçlu gibi indirilip sıkı bir şekilde arandığı ve aşağılandığı bir sahnede, yolun kenarındaki restoranlarda oturan yüzlerce beyazın sadece izlemekle yetinmesi gibi örneğin. Öyle kıyametin koptuğu türden bir olay değil, basit, sıradan bir an işte, herkesin otuz saniye sonrasında kahvesini yudumlamaya devam ettiği.
Günter Grass, Nazi partisinin gençlik örgütü içinde yer aldığını ilk kez anlattığı otobiyografisi Soğanı Soyarken’de, ordu öncesi bir tür acemi eğitimi aldıkları dönemde, eline tüfek almayı reddeden Yehova Şahidi bir gencin hikâyesini aktarır. Bütün bölük arkadaşlarının çok sevdiği, onların her konuda yardımına koşan, botlarını parlatan, yiyeceğini daima paylaşan dünya iyisi bu çocuk, her sabah kendisine silah verilmek istendiğinde, tüfeği almayı reddeder, zorla eline tutuşturulan makineyi adeta şaşmaz bir ritüelle yere düşürür ve hazırolda beklemeye devam edermiş. Neden böyle davrandığını soranlara, bir çırpıda, “Bizböyleşeyleryapmayız” cevabını veren bu güzel çocuk, bir süre sonra onun yüzünden bütün bölük ceza görmeye başlayınca, daha dün kekini paylaştığı akranlarının saldırısına uğramış ve nihayetinde de toplama kampına gönderilmiş. Grass, sevgiyle andığı bu gencin toplama kampına gönderilmesiyle o gün bir tür ferahlık duyduğunu anlatıyor hatıratında, pişkinlik mi, yoksa dürüstlük mü olduğuna emin olamadığım bir açıklıkla. “Bizböyleşeyleryapmayız” diyenlere karşı “Amabizyaptırırızzatenyapmazsançokfenaolur” diyenler nedense hep daha kalabalık.
Bu örnek, beni, komşularımızın bir gün gelip bizlerin celladı, katili olabileceğine dair, dile getirmesi dahi insanı rahatsız eden, muhtemelen On Emir zamanlarına kadar giden o kadim bilgiye götürüyor. Saraybosna’da veya Ruanda’da daha dün olduğu gibi. Solingen’de yakılan Türk ailelerin katillerinin daha birkaç gün önce market kuyruğunda kurbanlarla birlikte beklemiş olma ihtimalinin gösterdiği gibi. 1915’te buralarda Ermenilerin neredeyse tamamının başına geldiği gibi. Faillerinin bir kısmı halen hayatta, aramızda olan 6-7 Eylül’de olduğu gibi.
Avustralya’ya gittiğimde tanıştığım İstanbullu bir Ermeni, memleketten hangi şartlarda göç ettiğini anlatırken, dünyanın öte ucuna gitmeye tek bir anda karar verdiğini söylemişti. 70’li yıllarda beraber bir dükkân işlettikleri ve çok da iyi anlaştıkları Türk ortağı tek bir kez karakola gidip ehliyetini çıkarmışken, ondan birkaç saat sonra aynı karakola gittiğinde kendisinden bir dosya dolusu belge istediklerinde, bu ülkede yaşamak isteği kalmamıştı içinde. Bir ömür ve üstüne tek bir an. 30 yıl kadar önce ise Avustralya’ya gelmiş, çalışıp çabalamış, iş sahibi olmuştu ve harikulade bahçeli, havuzlu villasında oturup, sıcak bir öğle vakti, cennet gibi bir ortamda bira eşliğinde bana bunları anlatırken gözlerinden yaşların süzülmesine engel olamıyordu. Aynı seyahatte, yine cennet gibi bir ortamda sohbet ederken, bir dönem Gençlerbirliği’ne yönetici olarak hizmet vermiş Rafael Demircan, yıllar yılı takımın yükünü çektikten sonra nihayet emeklerinin karşılığı olan başarı gelip takım birinci lige çıkınca, kendisinden Ermeni kimliği nedeniyle nasıl geri plana çekilmesinin istendiğini anlatıyordu, yine gözlerinde yaşlarla tabii. (Meraklısı Rafael Demircan’ın hikâyesine şuradan ulaşabilir: “Rıfat Derlerdi ama Ben Rafael’dim."
1915’te pek çok Ermeni aile, evlerini barklarını, kimi zaman çocuklarını komşularına bırakarak çıktı ölüm yolculuğuna. Pek azı geri dönebildi. Pek çok örnekte, bütün varlıklarını emanet ettikleri komşuları emanete hıyanet etmiş, mallarını mülklerini gasp etmişti. Yola çıkmadan önce sahibi oldukları evlerde dönüşte ancak kiracı olarak oturabilen aileler biliyorum. Komşuları evlerine el koymuş, sonra da illa evlerinde yaşamak istiyorlarsa, o halde kira ödemek zorunda olduklarını kibarca bildirmişlerdi. Bu insanlar komşu muydu? Komşuydu işte.
Lafı fazla uzattım, farkındayım. Başta söylediğimi bir de sonda söyleyerek bağlayacağım. İyi komşu diye bir şey yoktur. Eğer adalet yoksa, iyisini bir kenara bırakın, komşu dahi yoktur. Vardıysa bile, çoktan yandı bitti, kül oldu.
-Komşu, komşu !
-Hu, hu!
-Oğlun geldi mi?
-Geldi
-Ne getirdi?
-İnci, boncuk.
-Kime, kime?
-Sana, bana.
-Başka kime?
-Kara kediye
-Kara kedi nerede?
-Ağaca çıktı
-Ağaç nerede?
-Balta kesti
-Balta nerede?
-Suya düştü.
-Su nerede?
-İnek içti.
-İnek nerede?
-Dağa kaçtı.
-Dağ nerede?
-Yandı, bitti kül oldu.

“iyi bir komşu” her pazartesi T24'te

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 16 Eylül-12 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek 15. İstanbul Bienali, “iyi bir komşu” başlığını taşıyor.
Mahallelerin ve ev içi yaşantılarının dünyanın her yerinde geçirdiği köklü değişimler, bir arada var olma şekillerimizin uğradığı değişimleri konuşmayı da zorunlu kılıyor. “iyi bir komşu”nun kim olduğu, aynı zamanda kendimizin “iyi bir komşu” olup olmadığı sorusunu soran İstanbul Bienali, T24 işbirliğiyle internet ortamında bir sohbet başlatıyor.

Bienal başlayana dek her pazartesi sürpriz bir yazar, sanatçı, akademisyen, mimar, psikanalist veya gazeteci T24’te “iyi bir komşu” hakkında yazıyor.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...