22 Nisan 2017 Cumartesi

“#HAYIR Bitmedi, Daha yeni Başlıyor” ve Berlin Mitingi İzlenimleri

Dün Berlin’de hem de HDK’nın çağrısıyla bir miting ve yürüyüş yapıldı. Aşağı yukarı 2000 veya biraz üstü bir katılım vardı. Yeterince ön hazırlık yapılmadan olmasına rağmen, fena bur katılım sayılmaz.
Ancak bu miting ve yürüyüşte önemli olan, nicelik değil niteliğiydi. Referandum öncesindeki üç ayda #HAYIR girişimleri biçiminde doğan ve sonra da Erdoğan’ın YSK aracılığıyla yaptığı darbe ve oldubittiyi kabul etmeyen hareketin, tohum halindeki kimi genel özellikleri bu mitinge de damgasını vurmuştu.
Bunların kısaca analiz edilmesi kanımızca önemlidir. Ama önce tipik durumlara ilişkin birkaç gözlem.
Birincisi miting ve yürüyüş çağrısını Kürt Özgürlük Hareketinin örgütlerinden biri yapmış olmasına rağmen şimdiye kadar görülmemiş yeni bir kesimin katıldığı görülüyordu. Şehirli, laik, Kemalist veya Ulusalcı tabir edilecek kesimlerden, ve özellikle de bu kesimden kadınların katılımı dikkati çekiyordu.

Ve kadınların bu katılımı, .yeni girilen yabancı bir çevredeki çekingen ve utangaç bir katılım değildi; ortada görünmekten çekinmeyen, aksine öne çıkan, gereğinde inisiyatif de gösteren bir katılımdı.
İlginç bir olay gözlemledim.
Bir evden birileri yürüyüş kolunu tahrik etmek için ampullü AKP bayrağı gösteriyor ve Rabia işareti yapıyordu. Bu da özellikle yürüyüş kolundaki gençleri çıldırtıyor ve oraya yönelik onlar da işaretler yapıyor, laf atıyorlardı, provokasyona geliyorlardı.
Bizler, onlara bakmayan, cevap vermeyin yürüyüşe devam edin, provokasyona gelmeyin falan derken. İyi giyimli, bakımlı, otuz yaşlarında kadar, bu gibi Kürt hareketinin çağırdığı yürüyüşlerde hiç görülmemişlerden bir kadın, hemen orada kendi girişim ve yaratıcılığıyla, şu an hatırlayamadığım ama o ana çok uyan bir slogan atmaya başladı, herkes de tekrarlayınca, birden bire o provokasyon ortamı kayboldu.
Bir başka gözlem.
Mitingi esas itibariyle Kürt hareketi çağırmış olmasına rağmen, Kürt hareketi daha önce pek görülmemiş bir şekilde, kendi bayraklarını, Apo posterlerini hiç öne çıkarmadı. Diğer küçük sol gruplar da çıkarmadı.
Tamamen mitingin konusu olan pankartlar vardı. Sadece küçük Alman sol grupların kendi bayrakları vardı. Bir de bazı katılımcıların kendilerinin hazırladığı bir örgütün sembolü olmamış bireysel pankartlar vardı.
Bu Kürt hareketinin de bugün ortaya çıkan durumu doğru değerlendirip, çok daha geniş birliklerin oluşması için özel bir çaba gösterdiği anlamına geliyordu. Bu çizgi sürdüğü takdirde 7 Haziran sonrası gibi bir durum ortaya çıkmaz.
Kürt hareketi bayrak açmadı. Daha doğrusu, açtı ama sadece somut slogandan ibaret bir bayrak açtı: #HAYIR, bitmedi daha yeni başlıyor. Doğru olan ve yıllardır sol politik kültürde bulunmayan buydu.
Miting ve yürüyüşler somut hedefler için olmalıdır, bunun için bir araya gelinmelidir.
Kaç hareketin veya kaç örgütün kaç militanının olduğunun gösterilmesi veya bir aidiyet belirten rozet slogan ve pankartların gösterisi için değil.
İlk kez bu yönde bir değişimin işaretleri görünüyordu.
Kürt Hareketi’nin en büyük hareket olarak böyle yapması, diğerlerinin de böyle davranışının önünü açmış gibi görünüyor.
Ama daha ilginç ve önemli olan, bu mitingde ilk kez görülen şehirli ve laik kesimin davranışıydı.
Onlardan bazıları da sarılı Türk bayraklarıyla gelmişlerdi ve ilk fırsatta, yürüyüş başladığında birkaçı bu bayrakları hemen açtılar. Onlara kimse bir şey demedi. Belki kimileri kişisel düzeyde, “Kürtler de Apo bayrağı açsa siz burada durur musunuz?”  gibi bir şey demiş olabilir ama bilmiyorum. Fakat hiçbir zorlama veya kapatın diye bir zorlama yoktu. Herkes biraz görmezden geldi ve muhtemelen bakışlarıyla yadırgadığını bir şekilde ifade etmiş olmalı.
Ve onlar kendiliklerinden bir süre sonra Türk bayrakları açmayı bıraktılar, bayrağı kapadılar. Miting bittiğinde bir ara bir kaçı marş söylemeyi denedi ama halay çekilmeye başlanınca ve de katılım olmayınca ısrar etmediler. Bir süre halay çekenleri seyrettiler ve sonra çekinerek de olsa içlerinden halaya katılanlar oldu.
Böylece referandumdan önce özellikle Türkiye’deki bazı yerlerde görülmeye başlayan daha somut sloganlar etrafında örgütsel ve politik aidiyetlere vurgu yapmadan somut bir hedefe yönelerek bir araya gelme eğilimi giderek netlik kazanarak Berlin’deki yürüyüşe de yansımış oluyordu.
Berlin’in Türkiye’nin şehir ortalamasını yansıttığı var sayılabilir.
Yurt dışı oylarda, Kanada, ABD gibi beyin göçünün yaşandığı yerlerde #Hayır tavan yaparken, esas olarak vasıfsız işgücü göçünün yoğun olduğu yerlerde evet tavan yapmıştı.
Berlin ise yarı yarıya evet ve #hayır ile aşağı yukarı Türkiye ortalamasına benziyordu.
*
Bu yeni durumun nedeni nedir?
Biz bunu iki ulusal sorunun birleşmesi olarak tanımlıyoruz.
Aslında Reina katliamı sonrası yazılarda açıklamayı denediğimiz gibi “laik hayat tarzı” veya “sekülerler” diye tanımlanan daha ziyade kültürel bir bağlam ve kavramlarla tanımlanmak istenen okun aslında bir ulusal sorundur. Ulusların Türklük, Kürtlük gibi soy, dil vs. ile var olacağı yanlış bir algıdır: dine dayanan uluslar da olur. Politik olanı ve ulusal olanı neyle tanımlarsanız ulusu öyle kurabilirsiniz.
Devlet ve Ulus Türk ve Sünni olarak tanımlandığı için, Burada Kürtler ve Aleviler ezilen ulus durumundaydı. Aleviler Genelkurmayın Uğur Mumcu ve Madımak oyunuyla CHP gettosuna hapsedilmiş, Kürt hareketinden uzak tutulabilmiş hatta ona karşı yönlendirilebilmişti.
O dönemde, Türk laik ve şehirli kesimler hem Türk hem de seküler oldukları ve devletin koruması onlara bir garanti olduğu; aynı zamanda organik ve yapısal olarak da bağlı bulundukları devlet sınıflarının konum ve çıkarlarıyla da denk düştüğü için, Kürt hareketi karşısında bulunuyorlar, hatta ona karşı en militan kesimi oluşturuyorlardı. CHP’nin militanlığını bile yeterli bulamayan kesimler böylece MHP’yi de kısmen böyle bir dönüşüme uğratmışlardı.
O dönemde, türban yasaklarında dışa vuran, politik İslam’ı baskı altında tutma politikası nedeniyle alt sınıfları ve demokratik özlemleri Politik İslam yoğun olarak temsil ediyor ve bu da Kürtleri ve liberal aydınları politik İslam’la nesnel bir ittifaka yöneltiyordu.
2007’de AKP’nin tam anlamıyla iktidar olduğunu var sayarsak, 2011’e kadar bu böyle devem etti. 2011’den sonra Erdoğan’ın ve AKP’nin ulusu ve devleti İslam’la tanıma girişimleri devreye girince ve buna da baskı ve şiddet de eklenmeye başlayınca, O zamana kadar egemen ulus durumunda bulunan Türklerin içindeki “seküler” kesimler “yaşam tarzlarıyla” ezilen ulus tarafına, önceden ezilen politik olarak Sünni Müslüman kesimler de ezen ulus konumuna geçmeye başladılar.
Bu güçlerin yer değiştirmesinin ilk sonucu Gezi oldu. Bu yer değiştirme ister istemez Laik şehirli kesimleri ve Alevileri Kürt hareketi ile benzer bir konuma itiyor ve ittifaka zorluyordu. Ama bu hemen yansımadı politikaya. Önce Kürt hareketi bu yeni olguya hala eskinin penceresinden baktığından yeni olanı göremiyor eski refleksleriyle tepki gösteriyordu. Öte yandan aynı durum bu dönüşüme uğrayan kesimde de vardı. Yani hem geçmişin ön yargıları vardı, hem de dönüşüm bu kadar net değildi. “Laikler” ve Aleviler kendilerini böylesine köşeye sıkışmış hissetmiyorlardı.
Ama özellikle 15 Temmuz’dan sonra tam bir köşeye sıkışmışlık duygusu ve buna bağlı olarak da ülkeyi terk etme eğilimi gelişti.
Ne var ki, Referandum öncesi, sosyal medyada başlayan mücadele etme eğilimi hızla bir #HAYIR hareketi yarattı ve o köşeye sıkışmışlık, yılgınlık eğiliminin yerini mücadele etme kararlılığı aldı.
Bu Türkiye’deki politik ve sosyal mücadelelerde yepyeni bir dinamiktir.
Demokrasi mücadelesine yepyeni ufuklar açar.
Kürt hareketinin sorunu politik olarak Türkiye’deki en demokratik hareket olmasına rağmen, kültürel olarak hem sınırlılıkları olması hem de demokratik olmamasıydı. Bir bakıma HDP bunu biraz olsun yontar gibi olduysa da, ki Öcalan’ın yapmaya çalıştığı da hep bu olmuştur,  sonuçta Kürt hareketi kendisini dönüştürmesi gerekenleri dönüştürdü, daha ziyade liberal olan bu aydınları kendine benzetti, hazmetti.
Ama şimdi, Türkiye’nin kültürel olarak en demokratik ve kaymak tabakası mücadele etme eğilimleri ve semptomları gösteriyor. Dedelerinin Birinci Mecliste, gerekirse “Şeytan da oluruz Bolşevik de” demeleri gibi, “Kürtlerle de bir araya geliriz” diyor.
Klasik kapıkulları kadar özellikle genç modern ücretlilerden de oluşan bu tabaka, kültürel olarak demokratik özellikler taşımasına rağmen, politik olarak demokratik olmaktan çok uzaktır ve demokratik bir programı yoktur.
*
Burada iki taraftan da gelebilecek hamleler bu iki hareketin, bu iki ezilen ulus hareketinin kendilerini aşarak demokratik bir ulus hareketi içinde birleşmelerini hızla sağlayabilir.
Bu yönde bilinçli hamleler ve müdahaleler olmazsa, bu yine olabilir ama el yordamıyla, geç ve güçsüz olarak.
Bu iki hareketin programlarını dikine kesen bir program gerekir. Böyle bir programı olan ve böyle bir programı savunan maalesef bizden başka bir güç yok ve biz de bir güç değil. Sıradan bir yazarız.
Sorun şurada.
Kürt hareketi, politik birimleri dile, dine göre tanımlamakta. Bunların eşitliğini savunmakta. Bu program bugün inkârcı Türk devletine göre demokratik gibi görünüyorsa da aslında son derece gerici bir programdır. Sonucu ancak Lübnanlaşma veya Lübnanlaşmayı engellemek için, bu dil veya dinlerden birine dayanan güçlü bir kesimin diğerlerinin dengesini gözeten bir uzlaşma yaptırmasıdır. Bu ise, merkezkaç eğilimleri dengeleyecek merkezi ve güçlü bir devlet cihazını zorunlu kılar.
Aslında HDP ve HDK tam da böyle bir işleyişin örneğidir. İçindeki bileşenleri güçlü Kürt hareketi, adil ve kendinden veren bir ağa durumundaki Kürt hareketi, onların dengelerini güden paylaştırmalarla yönetmekte ve bir arada bulunmalarını sağlamaktadır.
Buradan ne kaynaşmış demokratik bir hareket, ne de kaynaşmış bir demokratik ulus çıkar.
Gelelim diğer tarafa. Aleviler ve şehirli laikler tarafına. Onlar da ulusun ve devletin Türklükle tanımlanmasını hiçbir şekilde tartışılamayacak bir veri olarak alıyorlar.
Bu Türklükle tanımlanmış ulusun eski inkârcı ve yasakçı zihniyeti atarak, örneğin Kürtlüğün, bir kültür olarak veya bireysel haklar düzeyinde Kürtçenin öğrenim hakkının tanınması ötesine gitmiyorlar, yani pratik olarak Avrupa Birliği standart uygulaması gibi bir anlayış ve programa sahiptir.
Bu ikisi birbiriyle çelişmektedir. Bu ittifakın en zayıf yanı budur.
Bu ittifakın sürmesinin tek yolu vardır. İkisinin de daha radikalleşip aynı demokratik programda buluşması: bu program ise, ulusun bir dille, dinle tanımlanmasına son vermektir.
O zaman Türklük veya Kürtlük, Alevilik veya Sünnilik kişilerin özel sorunu olur.
Devletin dili, dini, tarihi, edebiyatı olmaz.
Bu biçim tüm din ve dillerin üzerindeki ezme ezilme ilişkisine son verir. Bu biçim içinde ancak, bu Şark devleti tasfiye edilip demokratik bir ulus ve devlet kuruyabilir.
Maalesef böyle bir programatik dönüşümü yapacak bir entelektüel hazırlık yok.
Bizim yıllardır bu konudaki teorik ve politik çabalarımız hiçbir yankı uyandırmadan bilinmez olarak kaldı.
Belki pratik kitlesel mücadele içinde el yordamıyla ve deneme yanılma yoluyla bu noktaya varabilirler.
Vardıkları takdirde, Ortadoğu’nun en büyük ve tecrübeli gerilla hareketinin birden bire Türkiye’nin kültürel ve entelektüel bakımdan en kaymak tabakasının nicel ve nitel gücüyle desteklenmiş olması gibi bir durum ortaya çıkar. Veya bu tersinden şöyle de formüle edilebilir: Radikalleşen şehirli laikler ve Alevilerin, Kürdistan’ın gerilla hareketiyle demokratik bir ulus ve devlet projesinde birleşmesi.
Bu ortaya çıktığı an, yani İstanbul ve Kandil-Rojava aynı programda birleştiği an, sadece Ortadoğu’nun “makûs talihi” yenilmez; Dünyanın gidişi bile kökten değişebilir.
Bu yazı uzadığından bu hareketin karşılaşacağı sorunlar ve çözüm konusuna şimdilik girmeyelim.
Ama Bu doğum sancıları yaşayan hareketin karşılaşacağı politik güçlükler bağlamında, özellikle Artı Gerçek’te çıkan Yavuz Baydar’ın Hayır’cılara çifte kuşatma; Taylan Doğan’ın Adil Medya’da çıkan, bu yazıda değindiğimiz dönüşümleri daha geniş ve derli toplu olarak kendi meşrebince ele alan, Seküler muhalefet ve yine Bekir Ağırdır’ın Evrensel’de çıkan, sözünü ettiğimiz sosyolojik değişmeleri ele alan ama bunu başka kavramlarla açıklayan,  Tercihlerimizi Beklentiler Değil Korkular Belirledi başlıklı söyleşisini öneririz.
Bu strateji konularının tartışılması bile başlı başına bir ilerlemedir.
Tartışmanın genişlemesi ve bu yeni doğma emareleri gösteren harekete yayılması ve ortaklaşa yapılması gerekiyor.
22 Nisan 2017 Cumartesi

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...