27 Şubat 2017 Pazartesi

#HAYIR’sız Gelişmeler - Kötü Kokular Geliyor

Bu aralar #HAYIR cephesinde iki ay öncesinin moral bozukluğu aşılmış, kendine güven ve Referandumda bir başarı beklentisi yaygınlaşmış bulunuyor.
Bu elbet olumlu bir gelişmedir, ama bu eğilimin bir anda tersine dönme ihtimali ortadan kalkmış değildir. Hele son bazı gelişmeler alarm zillerini çaldırıcıdır.
Bu nedenle, #HAYIR Meclisleri gibi aşağıdan örgütlenmelerin, #HAYIR cephesinin nasıl daha iyi örgütlenebileceği gibi sorunları; yine bu bağlamda karar almanın bir yöntemi olarak OYDAŞMA’yı açıklamaya kısa bir ara vererek, kötü kokular yayan gelişmelere dikkati çekmek gerekiyor.
Er(doğan+genekon) ittifakı iktidarda kalmak için akla gelebilecek ve gelmeyecek her türlü provokasyonu yapmaya; her türlü cinayetleri işlemeye hazırdırlar. Yeter ki, imkân ve hareket alanı bulsunlar. Bunu yapabilecek operasyonel güç ve olanakları var. Onları tek sınırlayan, güç dengeleridir. Bu nedenle, uygun dengeleri bulduğunda referandumdan önce Erdoğan’ın her yolu deneyeceğinden emin olunabilir.

Erdoğan’ın Referanduma yönelik neler yapacağını kategorik olarak tahmin edebiliriz: Karşı cepheyi bölmek; tereddütler yaratıp mobilizasyonunu düşürmek; kendi cephesini mobilize etmek ve genişletmek.
7 Haziran’daki yenilgisi kendi cephesinin örgütsüz ve motivasyonsuz olması, sandığa gitmemesi; karşı cephenin ise tam tersi durumda olmasının sonucuydu.
Şimdi hava 7 Haziran öncesine benziyor deniyor. Evet öyle.
Ama hava şu an öyle, “siyasette 24 saat çok uzun zamandır” diye bir söz vardı.
Seçimlere kadar da çok uzun bir zaman var.
Havanın kısa bir zamanda 1 Kasım seçimleri öncesine dönmeyeceğinin bir garantisi yok. Referandum öncesinde, 7 Haziran ve 1 Kasım öncelerini, peş peşe hızlandırılmış bir şekilde yaşayabiliriz. İpi de 1 Kasım ortamı göğüsleyebilir.
Bu nedenle son günlerin gelişmelerine dikkati çekmemiz gerekiyor.
Bu arada HDP’nin politika yapmaması en önemli zaafımız.
Yapılan haksızlıkları açıklamak, bunları protesto etmek, dayanıyoruz, sonunda kazanacağız demek, moral vermek vs. politika yapmak değildir.
Politika yapmak, örneğin Barzani’nin gelişine önceden tepki göstermektir; belli gelişmeler karşısında tavır koymaktır.
Maalesef HDP içinde böyle bir politika yaklaşımı yok. Bu durum HAYIR cephesinin en büyük zaaflarından birini oluşturuyor. Bu soruna sonra tekrar dönmek gerekiyor. Ancak şimdi bizi bekleyen tehlikelere kısaca bir göz atalım.
*
ABD dış politikası genellikle Demokrat başkanlar zamanında yumuşayıp, dünyada düşülen tecrit durumunu giderme; güç toplama ile yeterince güç topladıktan sonra bu sefer genellikle Cumhuriyetçi başkanlara dayanan yeni bir saldırgan ve sert dönem politikası arasında bir pandül gibi sallanır. Bütün bu salınımlar ise, ABD’nin dünya egemenliğine hizmet eden farklı stratejiler olarak kalırlar.
Obama ile epey güç toplayan, Bush’un yol açtığı tecritten bir ölçüde olsun kurtulmayı sağlayan ABD politikası şimdi saldırgan ve keskin fazına geçiyor. Bir dünya savaşı ve insanlığın son bulması ile bile sonuçlanabilecek bir gerginlik ve saldırganlık dönemine giriyoruz.
ABD için esas stratejik hedef Çin’dir. Ortadoğu da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu nedenle Ortadoğu’da Çin’in müttefiklerini sindirmek, köşeye sıkıştırmak, hareketsiz bırakmak bu temel hedefe bağlı olarak anlaşılabilir.
Obama ABD’nin Ortadoğu politikasını İsrail’in elinde bir rehin olmaktan çıkararak, böylece Arap ve Müslüman âlemindeki düşmanlığı en azından ılımlandırarak, hem radikalleşmeye bir set çekmeyi; “Terör”ü sınırlandırmayı; hem de çok geniş bir hareket alını kazanmayı hedefliyordu. Bu amacına tam anlamıyla ulaşamadan tam aksi şiddet stratejisini savunan Trump ve İsrail kazandı.
Şimdi Ortadoğu’da hedefte İran var.
İyice sıkışmış ve Rusya’ya mahkûm durumdaki Erdoğan, bu sefer ABD’ye yanaşmanın ve değişen havaya göre Rusya’yı satmanın, böylece elde edeceği hareket alanıyla Başkanlığının yolunu açmanın hesabına girdi.
ABD’nin yeni yönelişini değerlendiren Erdoğan hemen körfez ülkelerine giderek, ABD’nin İran düşmanı politikasının gönüllü askeri olmaya hazır olduğu sinyalleri vermeye ve hemen İran’a karşı beyanatlar birbirini izlemeye başladı.
Erdoğan’ın hesabı, İran’a karşı seferberliğe katılma karşılığında, ABD’nin Suriye’de YPG’ye değil de Türk Ordusuna dayanması. Bana yol ver, Rakka’ya gireyim, Rojava’yı ezeyim, bunan karşılığında zaten İran’ın Suriye ve Lübnan ile bağı da kesilmiş olur.
ABD’ye kazan kazan oynayalım demektedir Erdoğan.
ABD’nin buna evet demeye gönüllü olduğu söylenebilir. Ancak hem kendi içindeki dengeler hem de sahadaki durum bu kâğıt üzerindeki hesabı şimdilik geçersiz kılıyor gibi görünüyor. Ayrıca ABD de Türkiye’nin fiyatını düşürmek, az verip çok almak için, elbette YPG’yi bir fiyat düşürücü olarak Türkiye’ye karşı YPG’ye karşı da Türkiye’yi ortaya sürüyor.
Ama Erdoğan’ın bu teklifinin pek boşta kaldığı ve Trump’un stratejisinde karşılıksız kaldığı söylenemez. Bu nedenle Fehmi Koru, İran’a “dolmuşa binmeyelim” anlamındaki yazısında bu gelişmelere dikkati çekiyor:
“Trump’ın ilk başbaşa görüştüğü kişi olan İngiltere Başbakanı Theresa May’in Washington’dan dönerken yolunu Ankara’ya çevirmesi… CIA’nin yeni başkanı Mike Pompeo’nun Kongre’den onay aldığı gün Ankara’ya doğru yola çıkması… ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Münih’te Başbakan Binali Yıldırım ile etraflıca görüşmesi…”
Erdoğan şimdi, Trump’un desteğini alarak, bunun için de ona her şeyi sunmaya razı olarak, hem kendisinin başkanlığı almasını sağlayacak; hem de Kürt hareketinin varlığında “beka sorunu” gören faşistleri ve Ergenekon’u memnun edecek; Rojava’nın işgaline kadar gidecek bir politikayı senkronize etmeye çalışıyor. Bunu başarabilirse, tıpkı 1 Kasım seçimleri öncesinde kendimizi bulabiliriz.
*
Bu genel strateji içinde, aynı zamanda operasyonel hareketler yapmaya devam ediyor.
Bu bağlamda Erdoğan, PKK’yı tekrar 7 Haziran seçimleri sonrasında olduğu gibi bir tuzağa düşürmeye çalışmaktadır.
Ancak PKK buna gelmemektedir.
Kürdistan’da şimdi de köylerin ablukaya alınması, halka işkence edilmesi; hayvanların telef edilmesi gibi yeni bir uygulama başlatılmış bulunuyor. Böyle bir davranışın, bırakalım insan ve yurttaş haklarını bir yana, askeri ya da polisiye bir gerekçesi olamaz.
Bir köy dediğin nedir? Bir köyde günlerce süren sokağa çıkma yasağı, alenen işkenceler, sadece ve sadece bir tek anlama gelir: Provokasyon. Sadece politik hesaplar.
Kanımızca amaç, PKK’yı veya TAK’ı cevap vermeye zorlayarak, daha büyük bir terör dalgasına bahane yaratmaktır.
PKK’nın bu oyuna düşmeyeceğini tahmin edebiliriz. Çünkü örneğin bugün ANF’de yayınlanan söyleşisinde Karayılan, bu saldırılara karşı ne yapmak gerekir sorusuna cevap olarak Gençleri “gerilla saflarına katılmaya” veya bulundukları yerde örgütlenip “kitlesel aktivitelere” yönelmeye çağırıyor:
“Yüreği özgür bir gelecek için çarpan tüm gençleri gerilla saflarına katılmaya çağırıyorum. Mücadelemizin bu önemli-tarihi sürecinde geliştirilecek olan direniş mücadelesi, sadece hareketimizi, Önderliğimizi ve halkımızı değil; Ortadoğu’nun da geleceğini belirleyecek stratejik bir mücadele olacaktır; Türkiye’nin geleceğini belirlemede önemli bir yeri olacaktır. Faşist-diktatöryal bir Türkiye mi, yoksa demokratik-çoğulcu-özgürlükçü bir Türkiye mi istiyoruz? Bu, özellikle gençliğin bu süreçteki katılımına göre şekillenecek olan bir şeydir. Bu açıdan tüm Kürdistanlı, Türkiyeli gençleri saflarımıza katılmaya çağırıyorum. Tarihin bu önemli aşamasında gerek gerilla zemininde, gerekse de varoşlarda kitlelerin geliştireceği mücadele ile sonucun tayin edileceğini bilelim. Herkes buna göre bulunduğu yerde mutlaka katılım göstermeli, hiç kimse bu tarihi dönemde süreci seyretmek durumunda olmamalıdır. Ya kitlesel aktivitelere, ya da gerillaya katılım her yurtsever-demokrat gencin öncelikli görevi olmalıdır.”
Karayılan’ın sözlerinde herşey çok açıkça koyuluyor. Şehirlerde, Varoşlarda kitlesel katılım, Örgütlenme ve kitlelerin geliştireceği mücadele.
PKK böylece çok önemli bir mesajı Türkiye’nin demokratik güçlerine ve HAYIR cephesine veriyor. Bu provokasyonları boşa çıkaracağız demiş oluyor.
*
Ancak tehlike başka yerden geliyor.
Kürt ulusalcılarından ve ulusal dar görüşlülükten.
Reformların devrimci mücadelelerin yan ürünü olmaları gibi, gerek Irak Kürdistan’ındaki kazanımlar, (örneğin önce Çekiç Güç’ün korumasındaki bölge, Sonra Özerklik, şimdi de Kürdistan bayrağının Barzani Ziyaretiyle direğe çekilmesi); gerek Türkiye’deki “barış süreçleri” her zaman PKK’nın başarılarının yan ürünleri olmuşlardır.
Yani Kürdistan’ın Kürt ulusalcılarının da; Türkiye’deki demokratların ya da liberallerin de bir parça reform veya özgürlük solumak istiyorlarsa, PKK’nın başarısı için çalışmaları;  çalışmıyorlarsa bile bunun için beş vakit dua etmeleri gerekir.
Bunu bizzat Türk devletinin yöneticileri bile çeşitli biçimlerde itiraf etmişlerdir.
Örneğin bugün Deniz Zeyrek Hürriyet’deki köşesinde şunu hatırlatıyor:
“2007’de emekli Org. Yaşar Büyükanıt, Peter Drucker’ın “Bugünün sorunları, dünün çözümleridir” sözünü hatırlatıp, “1991 yılında Irak’ta 36’ncı paraleli çizip, ona destek vererek, Kuzey Irak’ta bugünü (PKK’nın yerleşmesini) yarattığımız bir gerçektir” demişti. Konu ne zaman Barzani olsa bu itirafı hatırlarım.”
Peki, Türkiye neden buna destek vermişti? PKK’ya karşı ABD’nin desteğini almak için. Bundan karlı çıkan Barzani oldu. PKK olmasa, Türkiye buna onay vermez, Barzani de fiili bir koruma ve otonomi elde edemezdi.
Hatta AKP iktidarı bile, Ordu karşısında o zamanlar mevzilerini güçlendirmek için, PKK’nın başarılarından yararlanmışlardır.
Yine bugünkü konuşmasında Karayılan açıklıyor:
Türk ordusunun Zap operasyonunda yenilmesi ve PKK’nın kazandığı zafer, hem Gül ve Erdoğan ikilisinin o zamanlar Genelkurmayın restini görmelerini sağlamış; hem de Barzani’nin ve Talabani’nin muhatap alınmasına yol açmıştı. Karayılan şöyle diyor:
Tabii bu operasyon Türkiye’nin sistem içi yapıları üzerinde de önemli bir takım değişikliklere yol açtı. Bu zaferin en büyük etkisi, şüphesiz Türkiye’de gelişen askeri vesayetin geriletilmesi ve sivil siyasetin gelişme zemini bulmasıdır. Zap operasyonundan sonra, sanırım Nisan veya Mayıs ayında Sayın Celal Talabani Federal Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyarete gitmişti. Ziyaretten sonra Sayın Mam Celal’le bir görüşmemiz olmuştu. O zaman bana, “Resmi protokol görüşmeleri bittikten sonra Erdoğan ve Abdullah Gül, içerideki tüm tutanakçıları, tercümanları, herkesi dışarı çıkarttılar; kapıları kapattılar; yalnız ikisi ve ben kaldık ve bana, ‘bu PKK Zap’ta nasıl böyle yaptı; orduyu nasıl böyle yendi’ diye sordular. Adeta gözleri gülüyordu. Sizin Zap’ta başarı kazanmanıza her ikisi de çok sevinmişti” dedi. Kendisi de o zaman bildiği kadarıyla operasyon sürecini onlara anlatmış.”
PKK’nın zaferleri sadece Türkiye’de “vesayetin” geriletilmesine yol açmaz; aynı şekilde Kürdistan’da da diğer Kürtlerin muhatap alınmasına yol açar. Yine Karayılan anlatıyor:
Türk devleti, o zaman PKK’nin artık kendileri açısından bir tehlike olmadığını düşünüyordu; dolayısıyla Güney siyasetini artık devre dışı kılma politikasını geliştiriyordu. Burada belirtemeyeceğim farklı yakıştırmalarla, küçümseyen, hakaret eden, kabul etmeyen, etse bile bir Kürt kurumu gibi değil de, sadece bir parti temsilcisi gibi gören bir politikası vardı. Ama ne zaman ki Zap’ta o büyük tokadı yediler, o zaman Güney Kürdistanlı güçlerden destek olmadıkça, PKK’yle de asla savaşamayacaklarını anladılar. İşte o kırmızı çizgileri bunun üzerine kaldırdılar. Güney Kürdistanlı siyasetçiler çok iyi bildikleri bu gerçeği asla unutmamalıdırlar. Bugün Türk devleti, Güney siyasetine çok taktiksel bir yaklaşım içerisindedir.”
Bütün tarih bunu doğrulamaktadır. PKK ne zaman yeni bir mevzi kazanır, bir zafer kazanır, güçlenir, Türk Devleti ancak o zaman geri adımlar atar ve demokratik güçler yeni mevziler kazanmış gibi olurlar. En son barış süreci bile, bir yandan HDP’nin ve Kürt hareketinin Türkiye’de elde ettiği peş peşe başarıların; diğer yandan da yine Rojava’daki başarıların sonucu olarak gelmişti. O sayede 2013 Martında Öcalan’a Newroz mesajı olanağı sağlanmıştı.
Ve ne zaman Kürt hareketi hata yaparsa veya bir provokasyon Kürt hareketine mal edilirse o zaman kazanılmış gibi görünen bütün demokratik mevzilerin geri alındığı, budandığı görülür. (Demokratikleşmeden değil hep “gibi” olmaktan söz ediyoruz. Çünkü bu devlet hiçbir zaman en küçük bir demokratikleşmeye ve bunun için en küçük bir yapısal dönüşüme izin vermez. Sadece zaman zaman ipleri gevşetir ve ipleri biraz gevşetir gibi olduğunda da yapısal olarak daha da gerici ve faşist tedbirlerle yapıyı sağlamlaştırır. Liberaller bu ip gevşetmeye “demokratik mevziler” derler.)
Ama bu tarihin verdiği bir ders daha var. Evet, PKK’nın başarıları Türkiye’deki demokratik güçlere ve Kürdistan’da da ulusalcılara alan açar; onlar PKK’nın çabalarının kaymağını ya da rantını yerler.
Ama PKK da Türkiye’nin batısındaki mücadele ile senkronize olduğu zamanlarda en önemli başarılarını kazanır. Seksenlerin sonundan beri bu da hiç değişmemiştir.
Batıdaki mücadelenin gerilemesi ve yanlışları her zaman PKK’nın gerilemesini; PKK’nın yanlışları ve gerilemesi de Batıdaki mücadelenin gerilemesini getirmiştir.
Seksenlerin sonunda PKK’nın yükselişi, aynı zamanda batıdaki mücadelenin yükselişiyle senkronize gidiyordu. Bu sayede Özal Öcalan’dan ateşkes isteyecek duruma gelmişti.
Ama yine bu dönemde Sovyetlerin çökmesi ve buna bağlı olarak batıdaki demokratik ve sosyalist muhalefetin oyun dışı olması nedeniyle doksanların terör rejimi tekrar oturtulabilmişti.
7 Haziran’dan sonra da hem Gezi’yi harcayan sol soluğunu tükettiği; ne örgütsel, ne politik hiçbir miras bırakmadığı için; hem HDP ve PKK senkronize olarak hata yaptığı için, bir iki ay öncesine kadar süren müthiş yenilgi ve felç dönemi yaşandı.
PKK’nın hatalı çizgiyi terk etmesi bile Türkiye’deki demokratik muhalefetin tekrar toparlanmasının yolunu açtı ve bir #HAYIR cephesini mümkün kıldı.
*
PKK’nın zaferlerinin bir yan ürünü olarak adam yerine koyulan veya yeni mevziler kazanan Barzani her defasında ilk fırsatta PKK’nın altını oymaya çalışmaktan da vaz geçmez.
Şimdi aynı olayın yeni bir versiyonu karşısındayız.
Barzani’nin bu zaafını bilen Erdoğan onu çağırdı ve bir de jest olarak Kürdistan bayrağını direğe çekti.
Bunun karşısında ne istediğine gelince, petrol ve diğer alanlarda ne işler yapar bilmiyoruz. Ama iki amacı olduğu açık.
Biri “Rojava peşmergeleri” denen Barzani’nin adamlarını YPG’ye karşı kullanmak; ama esas önemlisi Türkiye’deki Hayır cephesini ve Kürt hareketini bölmek.
Bu ikincisi yönünde hiç de küçümsenmemesi gereken bir çatlak yarattığını kabul etmek gerekiyor.
Barzani gelmeden önce tepkileri azaltmak için HDP’li vekillerin serbest bırakılmasını istedi.
Bu vesileyle HDP’nin politikasızlığı hakkında bir iki söz etmek gerekiyor.
HDP politika yapmıyor. Yapılan haksızlıkları teşhir etmeyi, bunlara tepki göstermeyi basın toplantısı yapmayı; kamuoyuna taşımayı politika yapmakla karıştırıyor. Ya da elbet politika yapmamak mümkün olan bir şey olmadığından bu da bir politikadır ama baştan aşağı yanlış bir politikadır.
Örneğin Barzani Türkiye’ye mi gelecek, bu ziyareti iptal etmesini isteyebilirdi. Erdoğan’ın tecrit edilmesi gerektiğini, böyle bir ziyaretin Erdoğan’a destek anlamına geleceğini söyleyebilirdi. Böyle bir tek beyanat görülmedi HDP’den.
Barzani gelip Erdoğan’la görüştükten sonra da Baydemir ve Ahmet Türk gibi, HDP içinde en Barzani çizgisine yakın politikacılarla görüşüyor.
HDP bunun yerine, görüşmelerde tam tersi karakterdeki görüşmecileri atayabilirdi onun itirazına rağmen gelmesi karşılığında. Böyle davranışlardır politika yapmak.
Peki, ne oldu? Erdoğan’ın tuzağına düştüler. Erdoğan amacına ulaştı. İki politikacının da verdiği beyanatlar, Türkiye’nin batısında mücadele eden güçlerle araya adeta bir sınır çeker durumda konuşmalarının aradaki dolgu maddeleri çıkarıldığında iskeleti Kürtlerle görüş senin başkanlığın bizim için sorun değildir anlamına gelmektedir. İki politikacı da bu ziyareti olumlu bulmuştur. Bu bile başlı başına bir skandaldır.
İki yıldır yazıyoruz. Bugünün ana halkası Barış değildir; Erdoğan’ı tecrit ve onun yenilgiye uğratılmasıdır. Bu sağlandığında barış kendiliğinden bir yan ürün olarak gelir. Barışı öne çıkarmak en geniş cepheyi kurmayı sağlamaz. Karşı cepheyi bölmez.
Ve ana halka olarak bunu yakalamak, Kürt hareketini tecrit olmaktan çıkacağı gibi aynı zamanda demokratik güçlerin de Kürt hareketine yaklaşmasını; ön yargıların kırılmasını sağlar.
Peki, bizim HDP’li politikacılar ne yapıyor ve ne diyor?
Osman Baydemir:
“Başkan Barzani’nin Türkiye ziyareti önemli bir gelişmeye işaret etmektedir. Başkan Barzani, HDP’nin duruşu konusunda bilgi sahibidir. Umarım Başkan Barzani'nin ziyareti AK Parti hükümetinin Kürt düşmanlığından vazgeçmesine vesile olur”
Sorunu sırf Kürtler ve Kürtlük üzerinden kurunca böyle konuşulur. Niye “demokrasi düşmanlığı” değil de “Kürt düşmanlığı” örneğin. “Kürt Düşmanlığı” Demokrasi Düşmanlığının özgül bir biçiminden başka nedir ki?
Ahmet Türk:
“Barzani’nin Türkiye ziyareti önemli bir gelişmeye işaret etmektedir. Sayın Başkan HDP’nin duruşu konusunda bilgi sahibidir. Hükümetin Güney Kürdistan’daki dostluk politikasının Rojava’ya da sirayet etmesini, Kürt düşmanlığından da vazgeçmesini umuyoruz.”
Bir tek eleştiri ve protesto sözü yok.
Ayrıca “Bizim için referandumdan çok bu ülkede barışı nasıl sağlarız…” diye sözüne devam ediyor videoda. Referandumu ikinci plana atan bu ifadeler bir rastlantı mıdır?
Yani HDP adına resmi politika aslında eğer Osman Baydemir ve Ahmet Türk’ün konuşmalarının HDP adına olduğunu düşünürsek, tam bir teslimiyettir.
*
Erdoğan Kürtler arasında ve Hayır cephesinde maalesef bir çatlak yaratmış bulunuyor ve şimdi bu çatlağa bir kama sokup onu genişletecektir.
Bereket HDP’nin bu aymazlığı ve “politikasızlığı” karşısında PKK’nın ayık politikası duruyor.
Yukarıya aktardığımız Karayılan’ın söyleşisi aslında Barzani’nin ziyaretine bir cevaptır.
Benzer şekilde Yeni Özgür Politika’da yazar Ferda Çetin, ziyaretten önce yazdığı yazıda şunları diyor:
22 Şubat günü Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın; “Biz şu anda Suriye’de ve Irak’ta hem sahadayız, hem masadayız. Ulusal güvenliğimiz açısından bu bir mecburiyettir. Suriye ve Irak’ta PKK ve PYD ile mücadelemiz devam etmektedir. Sayın Barzani’nin şahsında Erbil Yönetimi de hem DEAŞ’la, hem PKK’yle mücadele konusunda Türkiye’yle aynı noktada durmaktadır. Ve bu alandaki işbirliğimizi ne kadar kuvvetlendirirsek bu iki ülke için de o kadar faydalı olacaktır" açıklaması yaptı.
Münih’teki Güvenlik Konferansı’na katılan KDP lideri Mesud Barzani de, 23 Şubat tarihli Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung’a verdiği demeçte, “Erdoğan Kürt sorununu çözmek isteyen cesur bir siyasetçidir” diyordu.”
Sorun ve soru şu: Kürt düşmanı bir diktatör olduğu şüphe götürmeyen Erdoğan ve onun yaveri Hulusi Akar bir yandan Suriye ve Irak’ta Kürt düşmanlığı yaparken, diğer yandan Kürdistan’ın başka bir partisi ve liderliği ile nasıl ve hangi temelde dostluk kurabiliyorlar? 
KDP lideri Mesud Barzani, Nusaybin köyleri yakılır ve siviller katledilirken Ankara ziyareti gerçekleştiriyor. Barzani birlikte sofraya oturduğu Amed Büyükşehir Belediye Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’yı; ‘kardeşim’ dediği Selahattin Demirtaş’ı, 13 HDP Milletvekilini, 100 BDP Belediye eşbaşkanını tutuklatıp zindana attıran zindancıbaşına hala Kürt sorununu çözmek isteyen “cesur siyasetçi” diyebiliyor. Üstelik bu gözaltı ve tutuklamalar yaşanırken en küçük bir tepki göstermeden ve hiçbir şekilde “kardeşlerini” savunma ihtiyacı hissetmeden. 
Nusaybin’de köyler yakılır, Kandil köyleri bombalanırken sesini çıkarmayan Barzani’ni, Ankara ziyareti öncesinde fısıltıyla söylediği, “milletvekilleri serbest bırakılsın” sözlerinin hiçbir önemi ve değeri yoktur.
Mesud Barzani ve KDP yönetimi ile TC/AKP iktidarı dostluğu sadece çatışma ve gerilimli dönemlerde değil, çatışmasız dönemlerde de sürdürülmüştür. Barzani ve KDP yönetimi, Türk devleti ve Erdoğan diktatörlüğü ile daha samimi, daha açık ve periyodik görüşmeler yaparken Kürt partileri ile mecburiyetten kaynaklanan formel ve zoraki ilişkiler yürütmektedir.
Bir yanda HDP’nin suskunluğu, Türk ve Baydemir’in bu ziyareti selamlamaları; diğer yanda bu satırlar ve Karayılan’ın uyarıları.
İşte bu farklılıklar Erdoğan’ın sadece Kürt hareketi içinde değil, HAYIR cephesi içinde de beli bir çatlak yaratma amacına ulaştığı anlamına gelir. Ona el ve bel veren de Barzani, Baydemir ve Türk'lerin Kürt ulusalcısı çizgisidir.
*
Bir başka gelişme El Bab’ta oldu.
Türk Ordusu’nun El Bab’ı aldığı açıklandı. Ancak, bu savaşarak değil, bir anlaşma ile sağlanmış bulunuyor. Bu anlaşmaya göre IŞİD ağır silahlarını da alarak El Bab’ı boşalttı.
Eğer böyle bir anlaşma olmasaydı ve IŞİD direnmeye devam etseydi, Türk Ordusu hala şehrin merkezine girmekten uzak olurdu. Kayıplar gelmeye devam ederdi ve her kayıpla birlikte Ergenekon ve Erdoğan’ın pozisyonu zayıflamaya devam ederdi.
Ama garip bir şekilde ne bu anlaşma, ne IŞİD’in El Bab’ı boşaltması konusunda hiçbir haber ve yorum görünmüyor. Sanki hiç böyle bir şey olmamış gibi. Bu görmezden gelme, hiç sözünü etmeme hayra alamet değil.
IŞİD’e El Bab’ta direnmeyi bırakması ve çekilmesi gitmesi karşılığında ne verildi?
Hiçbir şey karşılıksız olmaz.
Bunun karşılığı Türkiye’de HAYIR diyenlere, Demokratlara ya da Kürtlere yönelik IŞİD bombaları olmasın?
Şu günlerdeki sakin gibi görünen ortam kimseyi şaşırtmasın kötü gelişmelerin arifesindeyiz.
Kötü kokular geliyor çünkü.
Demir Küçükaydın
27 Şubat 2017 Pazartesi
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...