24 Şubat 2017 Cuma

#HAYIR ve Azınlığın Hakkı

Dünkü “#Hayır ve Azınlığın Üç Türü” başlıklı yazımızda, aynı “azınlık” kavramıyla karşılanmasına rağmen, birbirinden mahiyetçe tamamen farklı üç tür azınlık olduğunu; birinci tür azınlığı ortadan kaldırmak için eşitlik; ikinci tür azınlığı ortadan kaldırmak için eşitsizlik gerektiğini göstermiştik.
Üçüncü tür azınlık ise, demokrasi kavramının kendisi tarafından ortaya çıkarılıyordu. Demokrasi, “azınlığın çoğunluğa uymasını ilke olarak kabul eden rejim” ise, tanımı ya da “fıtratı” gereği azınlık demokrasinin olmasza olmazı oluyordu.
Yukarıdaki formülün dayandığı anlayışa dayanarak tersinden formüle edersek, tabiri caiz ise, “demokrasi: azınlıkları ortaya çıkarma rejimidir” bile denebilir.
Burada bir çelişki ortaya çıkar. Demokrasi her şeyden önce bir oylama yapmak, yani azınlık ve çoğunluğu ortaya çıkarmak ise ve kararlar da çoğunluğun kabul ettiği oluyor ise, azınlığın hakkı ve ağırlığı ne olacak? Sıfır mı olacak? Bu sorunlu bir durum değil midir?

Öte yandan, çoğunluk, çoğunluk olduğu için, zaten fiilen ve fiziki olarak daha büyük bir güç demektir. Çoğunluğun keyfi olarak, azınlığın haklarını da yok eden kararlar almasının önüne nasıl geçilebilir?
Elbet bu sorunlarla daha önce de karşılaşılmıştır. Bulunan veya getirilen çözümler şöyle özetlenebilir.
Karar ve oylama sürecine ilişkin olarak, oy birliği aranması; veto hakkı veya çok yüksek oranda bir çoğunluk aranması gibi yöntemler denenmiştir.
Ancak çoğu durumda bunların, özellikle oy birliği ve vetonun, çözdüğünden de daha büyük problemler yarattığı; azınlığı koruyayım derken çoğunluğu iş yapamaz ve karar alamaz duruma getirdiği de ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle, çoğunluğu belli bir alanın dışına çıkarmayacak, onun içinde harekete zorlayacak kurallar (hukuk) ve çoğunluğun gücünü bir ölçüde dengeleyecek ve yapısını da çoğunluk iktidarın belirlemeyeceği, ondan bağımsız olacak güçler yapılandırılır. (Güçler ayrılığı) Örneğin yargıçları hükümet değil de bizzat yargıçlar seçer vs..
Yani esas olarak, klasik, yerleşmiş, bilinen, alışılmış ve başka türlü olabileceği hiç düşünülmeyen, evet ve hayır tarzında oylamada, demokrasi karar hakkını çoğunluğa verir.
Ama bunun ortaya çıkardığı çok büyük bir risk vardır: çoğunluk zaten çoğunluk olmanın verdiği güçle azınlıktakinin haklarını ortadan kaldırabilir.
Bunu zorlaştıran mekanizmalarla, (güçler ayrılığı, yüksek oranlı oylamalar ve kabuller, güçler ayrılığı) bu sorun giderilmeye çalışılmıştır.
Ancak bütün bunların hiç birisi tam bir güvence oluşturmaz.
Şimdi Türkiye’de de olduğu gibi, çoğunluğu arkasına alan, biraz uzun ve zahmetli bir yoldan olsa da, bütün bu engelleri aşıp, bütün bu kuralları, engelleri ortadan kaldırabilir.
Öte yandan veto ve oy birliği ise, çoğunluğu kısıtlayayım derken azınlığa gerçek ağırlığının üzerinde tersi anlamdı bir güç vererek çözdüğünden daha büyük sorunlara yol açar.
*
Demokrasiyi “azınlığın haklarının çoğunluğa karşı teminat altına alınabilmesidir” diye tanımlayanlar da var.
Ancak böyle bir tanım, bir teminat sağlamaz. Çoğunluğun demokrat olduğu veya olacağı; azınlık haklarını gözeteceği varsayımına dayanır bu.
Bu gibi tanımlar, son duruşmada ahlaki bir beklentiye dayanırlar.
Yapılar ise ahlaklı veya demokrat insanlara göre değil, ahlaksız ve demokrat olmayanlara göre oluşturulmalıdır.
Bu çıkmazdan, bu çelişkiden bir çıkış yolu yok mudur?
Varsa nedir, nerededir?
*
Evet, bu sorundan bir çıkış yolu vardır.
Ama bunun için bir paradigma değişimi; soruna azınlık çoğunluk ve karar almanın alışılmış yöntemi olan evet ve hayırın dışından bakmak gerekmektedir.
Hem de bu yol, kuvvetler ayrılığından bile daha sağlam ve garantili bir yoldur. Elbet “kuvvetler ayrılığı” da ekstradan bir sigorta olabilir, ama bu yol çoğu durumda onu bile işlevsiz kılabilir pratikte.
Böyle bir yol varsa neden bilinmiyor ve uygulanmıyor?
Bunun cevabı çok basit ama o nedenle kabulü de çok zor: sadece alışkanlıkların gücü nedeniyle bu yöntem araştırılmamış, üzerine düşünülmemiş ve dolayısıyla uygulama ve yayılma olanağı bulamamıştır.
Biz bu yönteme, bilinen klasik oylama yönteminden farklı olarak OYDAŞMA diyoruz. Bu yöntemi modern matematik yöntemleriyle kurallara bağlayanlar ise ona “Sistemli Uzlaşma” (Systemische Konsensieren) adını vermişler. Kelime olarak çevrildiğinde tam karşılığı olmayabilir ama daha güzel ve kullanışlı olduğundan ve yöntemin özünü yansıttığından OYDAŞMA’nın tam da cuk oturduğunu düşündüğümüzden bunu kullanıyoruz ve kullanmayı öneriyoruz.
Aslında bu yöntem, son duruşmada demokrasilerde karar almanın, dolayısıyla klasik, alışılmış oylamanın dayandığı azınlık ve çoğunluğu ortadan kaldırmakta; bu anlayışın ufku içinde demokrasiyi de “Azınlığın çoğunluğa uymasını ilke olarak kabul eden yönetim biçimi” olarak tanımlamanın kendisinin de yanlış olduğuna yönelik olarak yeniden tanımlamakta ve demokrasinin “kendisine karşı en az direnç olan çözümü bulma” olarak tanımlanması gerektiği anlamına gelmektedir.
Bu OYDAŞMA yöntemi, demokrasi ve bunun koşulu olarak bilinen karar alma yöntemi, aracı konusunda bir paradigma değişimidir.
Ve aslında müthiş verimli, sonuç alıcı; azınlık ve çoğunluğa dayanan klasik ve alışılmış yöntemin tüm olumsuz sonuçlarını ortadan kaldıran bir yöntemdir, bir araçtır.
Bunun için, sadece kafalarda bir devrim yapmak, eski alışkanlıkları yıkmak gerekmektedir.
Aşağıda bu yöntemi açıklayacağız. Bütün örgütlere, kendi iç işleyişlerinde bu yöntemi uygulamalarını öneriyoruz.
Ama daha önemlisi, tüm demokratların, bu yöntemi sadece kendi aralarında ve örgütlerinde uygulamakla kalmayıp, tüm ülkede, bir Anayasa ile sağlam kazığa bağlanmış şekilde, tüm seçim ve karar almalarda temel yöntem olarak benimsenmesini bir program haline getirmeleri ve toplumu bunu tartışmaya çekmeleri de gerekiyor.
Bu yöntem olsaydı, bugünkü sorunların hiç birisi olmaz ve bunlarla zaman ve enerji yitirilmezdi.
*
Bu OYDAŞMA diye adlandırdığımız, yöntem aslında karar almada hem dünyanın en eski yöntemidir hem de aynı zamanda en yeni yöntemidir.
Neden böyle?
Çünkü bu insanların kendiliğinden uyguladığı bir yöntemdir özellikle yakın arkadaş çevrelerinde, ailede, küçük gruplarda. Ama kendiliğinden uygulandığı için adı bile yoktur.
En yeni yöntemidir şunun şurası beş on yıldır modern matematiksel yöntemlerle geliştirilip, tanımlanmış ve her türlü topluluk için uygulanabilir hale getirilmiştir ve bir de isim verilmiştir: OYDAŞMA (Veya eski ve kendiliğinden isimsiz uygulamasından farkını belirtmek için Sistemli Oydaşma da denilebilir.)
*
Bu yöntemde çoğunluk aranmaz, en az itiraz görecek aranır.
Herkes tüm alternatif öneriler hakkında “oy” verir.
Ama bu yöntemi ayrıntısıyla açıklamadan ve analiz etmeden önce genel bazı bilgileri vermek gerekiyor.
Karar almanın bu yöntemini aslında bizler farkına bile varmadan, bilinçsizce günlük hayatımızda uygularız. Kendisini karşısındakinin yerine koyma, empati, duygudaşlık gibi kavramlar bile bu bilinçsiz uygulamanın veya buna duyulan gereğin bir ürünü olan kavramlardır aynı zamanda.
Tam da böylesine eski, kendiliğinden ve bilinçsizce uygulandığı için bu yöntemin adı da yoktur.
Bu yöntemi özellikle aile ve yakın arkadaş çevrelerinde bilinçsizce uygularız.
Bir aile içinde karar verilirken, insanlar birbirlerinin en küçük bir mimiğinden bile ne düşündüğünü ve ne istediğini bildiğinden, belki biçimsel bir oylama bile yapılmadan, daha öneri yapılırken veya sanki bir baba veya ananın tercihiymiş gibi bildirilirken, en az dirençle karşılaşacak, bir öneri yapılır veya tercih belirtilir.
Bir ailede, herkes de herkesin hangi alternatife nasıl ve ne ölçüde itiraz edeceğini bildiğinden, sanki bir babanın kararı gibi görünen şey, aslında biçimsel usul şartları yerine getirilmemiş, kafada yapılmış bir oydaşmanın sonucundan başka bir şey değildir.
Başka bir örnek verelim. Arkadaşlarınızla iyi bir akşam geçirmek istiyorsunuz ve birlikte bir lokantaya gideceksiniz. Ama herkesin zevkleri ve sevdiği mutfaklar farklı. Bu durumda, çoğunluğun karar vermesini aramazsınız. Çünkü eğer çoğunluk olarak, “demokratik” bir şekilde karar verdiğinizde, o tür yemekleri hiç sevmeyen arkadaşınız, demokratik olarak çoğunlukça alınmış karara uyacak ama hiç hoşlanmadığı bir yere gitmek zorunda kaldığı için, o gece kendini mutlu ve iyi hissetmeyecek, onun mutsuzluğu elbet, tüm grubun güzel bir akşam geçirmesini de engelleyecektir.
Bunun yerine, belki hiç kimsenin birinci tercih olarak benimsemeyeceği ama hiç kimsenin de yüzde yüz itiraz etmeyeceği; herkesin kendini çok kötü hissetmeyeceği, en az itiraz edilebilecek bir lokantayı tercih edersiniz.
Ortada biçimsel bir “oylama” olmasa bile, aslında farkına bile varmadan, kendiliğinden oydaşma yöntemini uygulamış olursunuz. Karar çoğunluğun ne istediğine göre değil; en az dirençle karşılanacak olana göre alınır fiilen ve bilinçsizce. Oydaşma da özünde budur. Bu karar alma yönteminin sistematik hale gelmiş, öznellikten kurtulmuş biçimidir.
Bilinçsizce ve kendiliğinden küçük ve yakın çevrelerde uygulanan bu yöntem artık bilinçli, nesnel ve çok geniş çevrelere, toplumsal hayatın her alanına uygulanabilecek bir demokratik karar alma yöntemi halına gelmiştir. Buna OYDAŞMA yöntemi diyoruz.
Ve gelecekte bu yöntem,  bugünkü azınlık ve çoğunlukla karar almanın yerine geçecektir.
Hatta insanlar ilerde, “nasıl oldu da, yüz yıllarca demokratik karar almayı sadece azınlık ve çoğunluk olarak evet ve hayır oylarıyla sınırlı olarak uyguladık”; niye bu kadar basit bir yolu akıl edemedik diye şaşıracaklardır.
*
Bu vesileyle bu yöntem ile kendimiz nasıl karşılaştık onun hikâyesini kısaca anlatalım.
Zaten çok eskiden beri, azınlığın da haklarını koruyacak bir yöntem ne olabilir diye düşünürdüm ama bunun üzerine hiçbir zaman iyice düşünüp, ciddi bir şekilde üzerinde yoğunlaşmamıştım. Bu sorun aklımın bir kenarında bir gün dönmek üzere dururdu.
Gezi sürecinde iki gözlem özellikle motive edici oldu.
Türkiye’deki gezicilerin, birbiriyle haberleşebileceği, örgütlenebileceği, bir tek gezicinin bile tüm gezicilere görüşlerini aktarabileceği; farklı görüşlerin bir araya gelebileceği ve yoğunlaşabileceği bir ortam, bir mekanizma yoktu.
Bu yokluk da Gezi'nin örgütlenmesini; bir tür alternatif demokratik bir ulusun tohumlarını oluşturmasını engelliyordu. Geziciler doğrudan demokrasi diyorlar, herhangi bir şekilde temsilci seçmeye bile yanaşmıyorlardı. Ama on binlerce insanın bir araya gelip tartışıp karar alması mümkün olmadığından tam da bu nedenle kendilerini küçük büyüklüklere hapsetmiş oluyorlardı.
Gezicilerin hem bu korkularını giderecek, hem doğrudan demokrasiyi, hem de örgütlenmelerini sağlayacak bir araç İnternette vardı.
Almanya’da Korsan parti deneyi diye bir deney yaşanmıştı ve bu parti tümüyle internet aracılığıyla örgütlenmişti, tüm tartışmalarını, kararlarını internet aracılığıyla alıyordu. Bunun için de, Liquid Feedback diye bir programı kullanıyorlardı. Bu program belli organlar, çalışma grupları vs. kurulmasına, tartışmalar yapılmasına, kararlar alınmasına olanak tanıyordu. Doğrudan demokrasiyi de mümkün kılıyor ama aynı zamanda isteyenlerin kendilerini temsil edecek başkalarını da istedikleri an geri almak üzere seçmelerine veya görevlendirmelerine de olanak tanıyordu.
Bu örnek ve uygulama Gezi’nin örgütlenebilmesi için iyi bir başlangıç olabilirdi. Bu nedenle gerek Gezi esnasında yazılarımızda, gerek daha sonra forumlarda söz alarak yatığımız konuşmalarda bu soruna dikkati çekip Liquid Feedback ve bunun dayandığı Liquid Demokrasi  (Temsili ve doğrudan demokrasiyi birleştiren: Akışkan Demokrasi) anlayışlarına dikkati çekmeye çalıştım.
Forumlardaki konuşmalarım dikkatle dinleniyor ve önemli bulunuyordu. Bunu konuşma esnasında tasdik anlamına havada dönen ellerden anlıyorduk.
Forumlarda konuşmalar hep üç dakikayla sınırlı oluyordu. Neyin gündeme alınacağı bile tartışılmıyor Moderatörlerin anlayışına kalıyordu.
Hâsılı Forum biçimi altında bir konuyu gündeme alıp enine boyuna tartışma ve karar alma mümkün olmadığından, söylenenler söylendiği ile orada kalıyordu.
Yine Gezi esnasında sonra da dayanışmalarda, insanların karar almaktan hatta oylama yapmaktan çekindikleri gözleniyordu. Oylamaların azınlığın hakkını yeterince gözetmeyeceği yaklaşımı egemendi. Buna karşılık azınlığın hakkını da gözeten uzlaşma ve anlaşma yolu ile çözüm arandığı söyleniyordu.
Ama bu tür “çözümler” de aslında tamamen örgütlü küçük grupların manüplasyonuyla kolayca yönlendirilmiş “çözümler” oluyordu.
Bunun üzerine, acaba bu azınlık hakları korkusunu giderecek başka teknikler, araçlar var mı diye düşünmeye ve araştırma yapmaya başladım.
Elbette burjuvazi her zaman ezilen sınıflardan daha elverişli koşullarda ve daha akıllı olduğundan, acaba burjuvazi bu alanda bir şeyler yapmış mı, onlardan bir şeyler öğrenebilir miyim diye Lenin’in de yöntemine uyarak özellikle menajerlere falan yönelik teknikler konusuna ilişkin alanlarda araştırma yaparken tesadüfen Systemisches Konsensieren (Sistemli Uzlaşma) başlıklı siteye rastladım.
Avusturya kaynaklı bir siteydi ve Almanca anlayabildiğim için, biraz inceleyince tam da aradığım konuda olduğunu gördüm.
Dikkatlice inceleyince azlında çok basit, çok verimli ve çok akıllıca bir yöntem olduğuna ilişkin kanım giderek güçlendi ve niye şimdiye kadar böyle bir yöntemi akıl edemedim diye kendime de epey kızdığım oldu.
Konuya biraz hâkim olunca 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle yazdığım bir yazıda pratik bir öneriyle bağlantılı olarak bu yöntemi tanıtmaya çalıştım.
Ancak hiçbir yankı görmedi. Daha sonra özellikle Don Kişot’taki forumlarda bu yöntemi tekrar tekrar tanıtıp uygulamayı önersem de yine bir yankı görmedi.
Bu arada Gezi’nin kalıntıları da dağılma sürecine girmişti.
Bu arada, Radikal Demokrasi diye bir e-mail grubu kurduk: Grubun nasıl bir yöntemle karar alabileceği üzerine bir tartışma yapıp bu yöntemde karar kıldık. Ham de bizzat bu yönteme dayanarak.
Müthiş pratik, uzun tartışmaları kısaltıcı, son derece dakik kararlar almaya imkân tanıyan özelliklerini bizzat denemeyle de görmüş olduk.
*
Aslında şimdiki Referandum, bu yöntemin ne kadar hayati olduğunu gösteren en can alıcı örnek.
Öte yandan hayır Meclisleri ve diğer girişimlerin çalışmalarında karar alabilmeleri için de harika bir araç.
Ne yazık ki, bilinmiyor ve olanakları görülmüyor.
Biz de bu birkaç yazıda tanıtmaya ve olanaklarını göstermeye çalışacağız.
Ancak yöntemin daha ayrıntılı bir açıklamasına geçmeden önce, Haziran 2014 seçimlerinde yazdığımız ve bu yöntemi önerdiğimiz yazıyı koyuyoruz.
Orada ilk kez bu yöntemi somut bir bağlamda önerirken aynı zamanda kısa bir açıklamasını da yapıyoruz.
Bu yazı aynı zamanda yazıda dile getirdiğimiz önerileri HDP önerseydi bugün nerelerde olabileceğimiz hakkında da bir fikir verir.
24 Şubat 2017 Cuma

Cumhurbaşkanlığı Adayı ve Seçim Yöntemi Üzerine HDP’ye Bir Öneri

Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’de Batıda demokratik bir hareket ve partner olmadığı için, adeta bu hareketi yaratmaya kendisi soyunmak zorunda kaldı. Ve herkese bunun adresi ve örgütsel ifadesi olarak HDP’yi gösterdi. Hazır ve yerleşmiş bir örgütü (BDP) bir kenara koymayı; destekçilerinin önemli bir kesiminin direnişini ve hatta desteklerini çekme tehditlerini bile göze alan stratejik bir karardı bu. Kanımızca “Türkiyelileşmek” de denilen bu strateji özünde doğru bir yaklaşım ve karardır.
Bir kararın doğruluğu onun gerçekleşme şansı olup olmadığına göre ölçülemez. Özünde doğruysa bir girişimin başarı şansı olup olmadığına bile bakılmaz, çünkü doğru bir şeyi savunurken yenilmek bile zaferdir. Ama yanlış bir amacın zaferleri bile yenilgidir. Tabii biz zafer ve yenilgiden söz ederken hep ezilenlerin yenilgi ve zaferlerinden söz ediyoruz.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu kararı karşısında kimileri gibi başarı “şansın yok bu işi bırak, Türkiye’yi de bize bırak” (Örnek olarak bakınız: Metin Kayaoğlu, “Yeni-HDP: Olmayacak dua veya simya” veya Ferda Koç, “BDP “Türkiyelileşme”li mi?”) tavrı içinde değiliz. Sizin amacınız, programınız ve sorunu koyuşunuz doğruysa, Kürt hareketinin bu davranışında bir rakip değil aslında bir müttefik ve imkân görmeniz gerekirdi diyoruz. Bu nedenle bu gibilerden farklı olarak başarısı için de kafa yoruyoruz. Zorluklarını biz de söylüyoruz. Ama el birliğiyle açıkça tartışarak çözümler bulma amacıyla.  Ve her adımda değiştirmesi için somut önerilerde bulunuyoruz.
Örneğin Kürt Hareketi’nin bugünkü programının, dayandığı güçlerin (küçük sol örgütler vs.)  ve HDP-HDK’nın örgütsel yapısının (bireysel üyelik yerine örgütsel temsil) bu stratejiye uygun düşmediğini söylüyoruz.
Ancak bunlar düzeltilse bile, yeni bir stratejik yöneliş sadece programın, güçlerin ve örgütsel araçların doğru seçimi ile de başarıya ulaşamaz. Bir seri taktik manevralar ve küçük de olsa başarılar gerektirir.
Bu yazımızda da, Cumhurbaşkanlığı seçimi vesilesiyle taktik alanda nasıl bir esneklikle davranılması gerektiğini somutlamayı deneyelim. Çünkü HDP’nin Türkiye’nin acil sorunları ve tartışmalarına katılması ve somut tavırlar koyması gerekir ki, şu “Kürt Partisi” imajından ve yapısından kurtulabilsin.
*
Bir hafta kadar önce HDK-HDP çevrelerine yakın ve HDK’da çalışan bir arkadaş, “bakalım sen şu fikre ne diyorsun, Cumhurbaşkanlığı adayı için HDP’nin Mehmet Bekaroğlu’nu göstermesine ne dersin?” deyince. “Çok güzel ve doğru bir olur” diye cevap verdim. Arkadaş da soldaki geniş bir çoğunluğun böyle önerileri tartışmayı bile reddettiğini aktardı.
Aslında ben de böyle bir isim arıyor ve bu konuda bir yazı yazmayı düşünüyordum. Ayrıca bu vesileyle, taktik manevralar ve bunların önemini ele alan bir yazı yazmayı hedefliyordum. Sol sekter politikalar “biz parlamenter mücadeleyi mi esas alacağız ki aday gösteriyoruz; bizi Cumhurbaşkanlığı seçim ilgilendirmez” gibi argümanları çok kullandığından, bunların yanlışlığını göstermek; yeni kuşakların sosyalist siyasi ve teorik eğitimi için de iyi bir vesile idi bu konu.
İşin doğrusu Türkiye’de kim kimdir çok bilmediğimden, aklıma Bekaroğlu gelmemişti ama örneğin bildiğim birkaç isimden biri olan Sami Selçuk gibi bir isim gelmişti. Erdoğan karşısında en kabul edilebilir, en demokrat, en optimum aday kum olabilir sorusunun cevabını arıyordum.
Ancak bu gibi konularda, taktik içinde taktikler de yapmak gerekebilir. Örneğin sizin hakkınızda ön yargılar varsa ve sizin birini aday göstermeniz o kişi için olumsuz ve desteği azaltıcı bir etki yaratacaksa, sanki sizin öneriniz değilmiş gibi yapmanız veya başka birini öneriyi yapmaya razı edip, sonradan trene biner gibi yapmanız gerekebilir. Savaş ister askeri, ister sosyal ve ister biyolojik olsun, bir anlamda karşı tarafı yanıltmaya da dayanır. Neredeyse bütün canlıların düşmanlarını yanıltmak için görünümlerinde yaptıkları adaptasyonlar bile savaşın yasalarıyla ve bu yasaların içinde yanıltmaların önemli payıyla ilgilidir. Bu nedenle konuyu somut bir isim üzerinden tartışmanın, eğer öyle bir olasılık varsa bile bizim gibi iflah olmaz bir komünistten gelmesinin o isme zarar vereceğini düşünerek, dolayısıyla yanlış olabileceği düşüncesiyle bir bekleme ve gözleme döneminde bulunuyordum.
Arkadaş da aynı yaklaşımdaydı ve Bekaroğlu gibi birinin adaylığını BDP’nin değil de, örneğin her partiden nispeten aykırı ve bağımsız birkaç milletvekilinden oluşan bir grubun göstermesinin daha etkili olabileceği yönündeki görüşünü ifade etti. Bizce de elbet böyle davranılabilirdi ve bunu bozacak bir davranıştan kaçınılmalıydı. Bu nedenle yazarsam genel bir yazı yazacağımı arkadaşa da belirttim.
Birkaç gün sonra başka bir arkadaş, bize, Birgün gazetesinde  “Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı kim olmalı?” başlıklı kocaman bir Bekaroğlu resminin de bulunduğu, imzasız ve sadece editörün adı olan bir yazı gösterdi. Yazı’da Bekaroğlu öneriliyordu.
Yazıyı okuyunca, aslında yazının görünenin tam tersi bir amaç için yazıldığı sonucuna ulaştım. Arkadaşa, “HDP’nin ve Bekaroğlu’nun önünü kesmek için yazılmış bir yazı, gerçekte göründüğünden tam zıddına hizmet ediyor” diye yorumladım. Gösteren arkadaş da aynı yorumu az önce kendisinin de yaptığını söyledi.
Yazı ismi açıkça zikrederek, yukarıda değinilen inceliklerden yoksun davranarak hem Bekaroğlu’nun, hem de eğer bir girişimi varsa HDP’nin önünü kesiyordu. Bir de Bekaroğlu’na dört farklı güç diye dört CHP’liyi (Mansur, Pavey Oktay, Tanrıkulu) sözde dört farklı eğilim veya partinin temsilcisi gibi “çalışma arkadaşı” olarak öneriyordu.
Madem Birgün (ve muhtemelen CHP) böyle bir hamleyle Bekaroğlu’nun önünü kesmeye çalışıyor ve eğer varsa Bekaroğlu’nun adaylığını önerecek HDP’nin böyle bir girişimini sabote ediyor, o zaman HDP’nin bu durumu veri kabul edip; açık bir tavırla Bekaroğlu’nu önermeli ve bunu savunmalıdır.
Bu nedenle, HDP’ye Bekaroğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı olarak, ama kendi adayı olarak değil; tüm toplumun kabulüne en uygun aday olarak gördüğü için önerdiğini, açıkça ilan edip savunmasını öneriyoruz.
HDP bu önerisini Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin bir değişik seçim sistemi önerisiyle birlikte önermeli ve toplumu bu konuyu tartışmaya çekmeyi de denemelidir.
Seçtiremese ve başarıya ulaşamasa bile tartışılmasının kendisi HDP’nin muazzam bir yol kat edip Türkiye Politikası’na ayak basmasını; önyargıların yıkılmasını sağlamış olur.
Yani HDP’nin stratejik hedefleri açısından Batı’da “Kürt partisi” imajından kurtulmak için bir taktik hamledir tartıştığımız konu. Türkiye Partisi olma amacına hizmet edip etmediği açısından doğruluğu ve yanlışlığı tartışılabilir.
*
Bekaroğlu’nun ön büyük özelliği şudur. Hem iktidarın içinden çıktığı politik İslam kesimindendir, yani onların çok büyük bir bölümü için kabul veya tercih edilebilecek en azından tam bir retle karşılanmayacak bir isimdir; hem insan hakları ve hukuk alanındaki tavrıyla İktidarın karşısındaki kesimlerin (CHP) ve Kürt hareketinin de saygı duyduğu ve kabul edilebilir bir isimdir. Ayrıca bütün söz ve davranışlarının ardına sinmiş bulunan, özünde devletin uzun vadeli çıkarlarını savunan perspektifiyle derin devletin ya da “Devlet Aklı”nın uzun vadeli düşünen kesimlerinin bile desteğini veya hayırhah bir tarafsızlığını sağlayabilecek ve direncini minimuma indirebilecek bir isimdir.
Bütün bu özellikleri ona Erdoğan karşısında, eğer karşı karşıya kalırlarsa, daha büyük bir şans verir. Ve böylece Erdoğan, bir anda “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan” olabilir. Erdoğan’ın böyle bir yenilgisi Türkiye’deki demokratik güçlere bir kendine güven; iktidarın mutlak gücünü biraz olsun dengeleyecek; demokratik ve insan haklarına nispeten daha duyarlı bir karşı güç de daha geniş bir hareket alanı sağlar.
Ama burada bizim açımızdan esas önemli olan, bunu açıkça savunması halinde, HDP’nin uzlaşmalara ve herkesin kabul edebileceği isimlere açık tavrı ve bu tavrını açıkça savunmasıyla kat edeceği önemli mesafedir. Böylece Kürt gettosundan çıkıp başka kıtalarda küçük de olsa bazı köprübaşları elde edebilir.
Tabii bu öneri sadece böyle kalmamalı. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Seçimi için somut bir seçim kanunu ve biçimi değişikliği önermeli. Önerilmesi gereken biçimi aşağıda ayrıntısıyla açıklayacağız. Şöyle özetlenebilir; yurttaşların kimi istediklerine göre değil; kimi ne kadar istemediklerine ilişkin bir oylama ve yöntemle Cumhurbaşkanlığı seçimi.
Bu ne demek?
Demokrasi bizim kafamızda oylama ve çoğunluk ile özdeşleşmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimi de zaten bu yöntemle yapılacak. En büyük çoğunluğun oyunu alan seçilecek. Ancak bu yöntem, Cumhurbaşkanlığı için en uygunsuz yöntemdir.
Neden?
Cumhurbaşkanı aynı zamanda devletin başkanı olduğundan; devlet de siyasi farklı görüşler karşısında en azından teorik olarak tarafsız olası gerektiğinden, birçok ülkede ve zamanda bile, Cumhurbaşkanı seçilirken, istediği adayı seçtirebilecek güçteki partiler bile, diğer partilerin de kabul edebileceği; çok fazla itiraz etmeyeceği; en azından devletin tarafsızlık, siyasi görüşlerden bağımsızlık imajını zedelemeyecek adaylar göstermeye dikkat ederler. Yani tüm yurttaşlar onda kendinden bir şeyler bulmalıdır.
Erdoğan’ın adaylığı ise bu durumun tam tersi bir anlama geliyor ve kökten bir anlayış değişikliği ve güç dağılımı yaratıyor. Erdoğan hem bir partinin görüşlerini savunuyor; hem de o parti içindeki en kutuplaştırıcı olan çizgiyi temsil ediyor. Bir CHP’li bile bugünkü durumda, diyelim ki, Erdoğan ve Gül arasında bir seçim yapmak durumunda kalsa, Gül’e oyunu verme eğilimi gösterir.
Yani Erdoğan’a oy verecekler, seçmenlerin yarısı veya yakını olabilir ama ona neredeyse yüzde yüz karşı olanlar ve onu kendi varlıkları için bir tehdit olarak görenler de nüfusun bir diğer yarısını veya yarısına yakınını oluşturmaktadır.
Bu aynı zamanda iki sonuç ortaya çıkarmaktadır.
Birincisi, tehlikeli bir kutuplaşma. Bu kutuplaşma ilk krizde çok ciddi çatışmalara ve iç savaşa bile evirilebilir. Böyle bir gidişte Ordunun ve bir darbenin tekrar bir kurtarıcı olarak karşılanabileceği bir durum ortaya çıkabilir. (ki böyle giderse gidiş bu yöndedir. Darbe ve Kemalizm karşıtı liberallerin olayların böyle bir evrimi içinde tıpkı Mısır’ın liberallerinin Sisi’yi daveti gibi, bir Türk Sisi’sini memnuniyetle karşılayacakları bile görüler. Bu bizi şaşırtmaz, çünkü bugünün liberalleri aslında bir zamanların darbecileriydi. Onlardaki değişim kökten ve metodolojik değildi. Gün Zileli gibi bir “Anarşist” bile seçimlerde CHP’ye oy verin çağrısı yaparken bunun ipuçlarını veriyordu.)
Ama bu kutuplaşma ve riskin artması, bizzat kutuplaşmanın kendisine karşı güçlerin de direnme ve birleşme eğilimlerini güçlendirir. Yani AKP’ye oy veren hiç de küçümsenmeyecek bir kesim, Erdoğan’ın kutuplaştırıcı ve nüfusun geniş bir kesiminde total bir ret oluşturacak adaylığı karşısında, başkalarının ve kendilerinin de kabul edebileceği; daha geniş bir kesim tarafından benimsenebilecek bir adaya oy vermeye eğilimlidir. Türkiye’de “halkın sağduyusu” denen veya denecek şey de budur.
İşte Bekaroğlu’nu Erdoğan karşısında şanslı yapabilecek olan tam da böyle bir durum için en ideal isimlerden biri olmasıdır. Yani en çok oy alacak değildir ama belki en az reddedilecektir. En az reddedileni bulma da bir demokrasi yöntemdir. Hatta dünyanın en eski ve en yaygın demokratik karar yöntemidir.
*
Bu yöntem son yıllarda matematikçi, bilgisayarcılarca da geliştirilip bilimsel bir kavram ve işleyişe de kavuşturulmuştur. Buna Almancada SK Prensibi, yani Sistematik Uzlaşma Prensibi diye çevrilebilecek bir isim verilmektedir (Das SK-Prinzip: Systemisches Konsensieren).
Bu prensip özünde demokrasinin en eski, yaygın ve kendiliğinden biçiminin nicelleştirilmiş ve geliştirilmiş bir biçiminden başka bir şey değildir.
Modern toplumda demokrasi, yani karar alma çoğunluk oy ile belirlenmektedir ve demokrasinin bundan başka yolları olmadığı gibi yanlış bir fikir kafalarımızda yer etmiştir.
Ancak binlerce yıldır uygulanan; kendiliğinden uygulandığı için ismi bile olmayan bir karar yöntemi daha vardır. Herkes için en kabul edilebilir olanı bulma.
Diyelim ki bir akşam dört arkadaş bir yerde yemek yiyeceksiniz. Önünüzde de dört alternatif var. İki arkadaşınız A lokantasına gitmek istiyor; Biri B’ye biri de C’ye. D hiç kimsenin tercihi değil. Burada klasik oylama ile A oyların %50’sini aldığı, B ve C %25’de kaldığı için, A seçilir. Diğerleri bu demokratik sonuca uymalıdır denir.
Ama bu yöntemle alınan kararın uygulanması arkadaşlıkların bozulmasına veya bir arkadaş kendini iyi hissetmediği için bütün gecenin berbat olmasına da yol açabilir.
Çünkü bu kendiliğinden binlerce yıldır uygulanan demokraside herkes şu soruları da sorar kendine: Kim hangisine ne kadar karşı? Yani B ve C, A’ya gidilmesine yüzde yüz karşı olabilirler; A da B ve C’ye gidilmesine karşı olabilir. Fakat bunların hepsi, hiç oy almamış ve kimsenin birinci tercihi olmayan D’ye gitmeye özel bir karşıtlıkları olmayabilir. Yani D, hepsi için kabul edilebilir bir alternatif olarak ortaya çıkar. Bu durumda ilk çoğunluğa dayanan oylamada hiç oy almayan D, üzerinde en geniş uzlaşma sağlanan ve seçilen olur. Birincisinin yüz seksen derece zıttı ve muhtemelen kimse de kendini çok kötü ve çiğnenmiş hissetmeyeceğinden güzel geçmiş bir yemek ve geceli bir sonuç.
Günlük hayatımızda, küçük arkadaş gruplarında farkına bile varmadan aslında sürekli olarak bu tür bir demokrasiye göre öneriler yapar ve kararlar veririz. En az rahatsızlık yaratacak olanı; en kabul edilebilir olanı ararız. Bir öneriyi yaparken en çok arkadaşın kabul edeceği; herkesin kendini olabilecek en iyi şekilde hissedeceği optimum biçimleri önerir veya bu yönde kararlar veririz. Optimum kavramı aslında tam da bu duruma denk düşer. Doğa, organ ve canlıların yapısını; teknik aletleri şekillendirirken bu uzlaşmalardan; herkes için en kabul edilebilir olana göre davranır.
Dikkat edilirse burada karar evet oyları üzerinden değil; kimin neye ne kadar karşı olduğu, hayırlar üzerinden yapılmaktadır.
Örneğin alışılmış çoğunluk prensibine göre Erdoğan’ın seçilme şansı, CHP ve MHP’nin ortak aday göstermesi halinde bile çok yüksektir.  Ama “Sistemik Uzlaşma” veya en az reddedilen en çok kabul gören adayın seçilmesi prensibine göre Erdoğan seçilme olasılığı en zayıf adaydır.
Bu tür oylamada, herkese kimin için oy verdiği değil; kime ne kadar karşı olduğu sorulur. Örneğin 0 ve 10 arası bir karşı oluş skalası vardır herkesin. 0 İtiraz yok, 10 ise kesin ret, aradaki rakamlar da sizin sübjektif olarak vereceğiniz karşı oluşunuzu yansıtan derecelerdir.
Bu durumda, böyle bir oylamada, nüfusun en az üçte birlik bir bölümünün Erdoğan için kesin ret oyu vereceği açıktır. Ama aynı kişiler örneğin bir Bekaroğlu için 0 veya düşük ret derecelerinde oy verebilirler. Aynı durum AKP’liler için de geçerlidir. Diyelim ki Kılıçdaroğlu da karşı aday, Bahçeli de bir aday ve HDP’nin adayı Bekaroğlu ve HDP bunu bir uzlaşma adayı; herkesin üzerinde anlaşabileceği bir aday olarak ilan ettiğini; aslında kendi görüşlerine denk düşen bir aday olmadığını ilan ediyor.
Böyle bir durumda, eğer dünyanın en eski yöntemi olan ve her gün küçük gruplarda binlerce kez uygulanan yöntemle seçim yapılsa, diyelim ki bir Kılıçdaroğlu ve Bahçeli de AKP’lilerden çok büyük ret dereceleri alırlar ama örneğin Bekaroğlu AKP’lilerden o kadar büyük ret oyu almayabilir. Bu durumda matematik olarak seçilme şansı en büyük aday Bekaroğlu olur.
HDP bu yöntemi, Cumhurbaşkanlığı gibi, tüm siyasetler ve partiler karşısında tarafsız olması gereken yerler için resmi ve kanunla tanınmış bir yöntem olarak önermeli ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin bu yöntemle yapılmasını da istemelidir. Böylece bu konuyu kamuoyunun tartışmasına sunmalıdır. (Böylece ülkedeki demokrasi kültürünün gelişmesine de epey bir ek katkı yaparak çok hayırlı başka bir iş daha yapmış olur.)
Bu durumda Erdoğan’a ve AKP’yi, şunu da demiş olur. “Evet, çoğunluğu alabilirsiniz. Ama Nüfusun çok büyük bir kesiminin tamamen reddettiği bir aday olmadığınızı da gösterin. Siz tüm halkın mı bir Partinin mi Cumhurbaşkanı olacaksınız?”
Erdoğan bunu reddettiğinde, aslında kabul edilebilirlik ve uzlaşma aramadığını; devlet başkanlığı makamını kendi politikasının aracı olarak kullanacağını; devletin tarafsız olması gereken gücünü ve olanaklarını kendi görüşleri ve partisi için kullanacağını itiraf etmiş olur. Erdoğan’ın ne kadar uzlaşmaz bir politikanın izleyicisi olduğu ortaya çıkar. Erdoğan’ın başkanlığının riskleri daha iyi kavranır ve yaratmak istediği cepheleşme engellenebilir. Bunun yerine uzlaşma arayanlar ve aramayanlar şeklinde başka bir bölünme çizgisi geçirilir.
Ve bu da Erdoğan’ın tecridine ve giderek bu uzlaşmazlığın, kutuplaştırmanın karşısında olanların, uzlaşmazlığı ret korusunda bir uzlaşma yapmalarına yol açabilir.
Tabii böyle bir durumda, halkın sağduyusu, binlerce yıldır biriktirdiği tecrübesi, en azından akacak bir kanal bulmuş olur.
Çünkü halk MHP ve CHP’nin AKP’den bile daha berbat politikaları ve muhtemel adayları karşısında sağduyusunu dışa vuracağı bir kanaldan bile yoksundur.
Ama böyle bir alternatif olduğunda, bu kanala akarak (Örneğin 12 Eylül döneminin sonunda Cuntanın adayı karşısında Sunal’ı reddederek veya 2002 Seçimlerinde bütün diğer partileri sıfırlayarak bunu yapabildiğini göstermiştir) birden bire tüm dengeleri değiştirebilir.
Tabii HDP, açıkça Bekaroğlu’nu kendi politikalarına en yakın değil; toplumun en geniş kesimlerinin uzlaşabileceği bir aday olduğu için önerdiğini açıkça belirtmelidir.
İşte HDP’ye önerilen Cumhurbaşkanı adayı ve yöntemi özetle böyledir. Açıkça tartışılması dileğiyle.
Demir Küçükaydın

04 Haziran 2014 Çarşamba

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...