21 Şubat 2017 Salı

Demokrasi ve Özgürlük Niçin Bir Arada Bulunamaz?



Bu referandum bir yandan çoğunluk azınlık; bir yandan kararların kimler tarafından nasıl alınabileceği; haklar üzerine karar alınıp alınamayacağı gibi konuları gündeme taşımış bulunuyor. Bütün bu konular aslında Demokrasi başlığı altında toplanabilir.
Acil olarak #HAYIR dense, çoğunluğu kazansa ve diktatörlük bir yenilgiye uğratılsa bile, demokratik bir toplumun kurulması demokrasinin demokratik bir anlayışının toplumda genel kabul görmesiyle mümkün olabilir.
Bu nedenle bu #HAYIR çalışmaları bağlamında demokrasi konusundaki kavram kargaşasına bir ölçüde olsun son verebilmek için bir seri yazılar yazmak gerekecektir.
Bu nedenle, önce Demokrasi’nin Politik (Hukuki) ve Sosyolojik anlamlarını ayırıp, bu konuda bir temel açıklık getirmek önemlidir. Bu temel olmadan demokrasi üzerine her söz havada kalmaya mahkumdur.

Demokrasinin Politik ve Sosyolojik anlamlarının farkını göstermek için Özgürlük kavramı tipik birörnek olarak alınabilir.
Sosyolojik anlamıyla Demokrasi ve Özgürlük bir arada bulunamaz; iki ayrı dünyadırlar.
Politik veya Hukuki anlamıyla ise, Demokrasi ve Özgürlük birbirinden ayrı olamaz; aynı dünyaya aittirler.
*
Hepimizin kafasında demokrasinin özgürlükler olmadan var olamayacağına ilişkin sarsılmaz bir yargı vardır. Yani Demokrasi ve Özgürlük kavramları birbirinden ayrılmaz görülür. Ancak bizler böyle düşünürken aslında demokrasiyi ve özgürlüğü bilimsel veya sosyolojik değil; politik veya hukuki kavramlar olarak tanımlamış oluruz.
Demokrasinin ve özgürlüğün sosyolojik anlamları üzerine kafa yorduğumuzda demokrasi ve özgürlüğün ayrılmazlığı bir yana, bir arada bulunamayacağını görürüz. Neden ve nasıl?
Sosyolojik olarak, yani bilimsel bir demokrasi kavramına ulaşmak için, demokrasinin işlevi ve hangi koşullarda var olabileceği konusunda bir açıklığımız olması gerekir.
Demokrasi kararların nasıl alınabileceği ve alınması gerektiği sorusuyla ilgilidir. Ama bunun için öncelikle karar alma gibi gerekliliğin ve imkânın nasıl ve hangi tarihsel koşullarda ortaya çıkabileceği sorusuna cevap vermek gerekir.
Öte yandan karar, adı üstünde uygulanmak üzere alınır?
Peki, birileri karara uymaz veya uygulamazsa ne olur?
O zaman uymasını sağlamak gerekir, yani yaptırım ve zor.
Yani Demokrasi ile zor ve yaptırım arasında kavramın içeriğinden doğan zorunlu bir ilişki vardır. Demokrasi ancak zor ile bir arada bulunabilir. Zor ve demokrasi zıt değil, birbirine bağlı kavramlardır.
Ama sorun burada da bitmez, sınırları belirli bir topluluğun varlığı da demokrasinin bir olmazsa olmazıdır.
Yani kararlara kimler katılacak ve/veya kimler için geçerli olacaktır?
Bir sürüde demokrasi mümkün değildir. Çünkü sürüde karar ve yaptırım olmaz. Sürü kavramının kendisi zaten bunu dışlar; bir araya geliş tamamen gönüllüdür ve her birey istediği zaman ayrılabilir. Sürü sadece bir arada bulunmanın avantajlarından yararlanır.
Ya da gönüllülerden oluşan ortak çıkarlar arasında geçici olarak bir araya gelmiş çetelerde de demokrasi olmaz. Herhangi bir karar hoşlarına gitmediğinde ayrılırlar. Kararlara uyma gönüllüdür. Zor veya yaptırım yoktur. Ama kararlara gönüllü katılım olabilir.
Ama toplum, parçanın bütüne tabi olduğu; ortak bir iradenin bulunduğu bir birliktir. Bunun için de topluluğun sınırları ve o sınırın içindekilere yaptırım (Ceza, zor) toplum olmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Yani sınırları belirlenmiş bir topluluk ve ortak bir irade ve bu iradeyi uygulayacak zor, toplum olmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Bunların olmadığı yerde toplum değil sürü veya çete vardır.
*
Tarihsel olarak Homo Sapiens en azından 200.000 yıldır; insan türü de en azından 2.000.000 yıldır var olmasına rağmen, toplumun şunun şurasında 70.000 veya 100.000 yıldır vardır.
Çünkü en eski sanatsal ya da dinsel bir anlamı deniz kabuklarından süslere vs. ancak bu tarihten sonraki kalıntılarda rastlanabiliyor. Ondan önceki en azından yüz veya yüz otuz bin yıl boyunca, Homo Sapiens var olmasına rağmen böyle kalıntılara rastlanmıyor. Yani İnsan türü ve sürüleri vardı ama toplum yoktu. Bu nedenle, toplum insandan farklı kendisi ayrı bir canlı türüdür de denebilir. Topkı bir karınca kolonisinin tüm koloni olarak bir canlı olması gibi; çok hücreli hayvanların hücrelerinden farklı olarak ayrı bir canlı olmaları gibi, toplumdaki insanlar da, vücuttaki hücreler veya kolonideki karıncalar gibi ayrı bir canlı değildirler. Toplumun kendisi tek bir canlıdır. Ve bu canlının ilk yaptığı da yeryezendeki insan türlerini yok etmek olmuştur. Bu nedenle yernyüzürde bugün var olan bütün insanlar 70.000 yıl önce yaşamış bin kişi kadar bir popülasyondan gelmektedirler. Bütün diğer homo Sapiens sürüleri de bu Toplum denenm canlı tarafından yok edilmiştir.
Bu verilerden hareketle şöyle bir varsayımda bulunulabilir: Toplum denen varoluş biçimi ve toplumsal denen hareket biçimi, en fazla 100.000 yıldır vardır ve daha büyük bir olasılıkla çok daha yenidir ve muhtemelen ilk kez 70.000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Ondan önce en azından 100.000 yıl boyunca bizlerle tümüyle özdeş biyolojik ve mental özelliklere sahip olmalarına rağmen Homo Sapiensler sürüler halinde yaşıyorlardı. Bu dönemde yeryüzünde birçok başka insan türü de vardı.
Bunun şöyle bir sonucu ortaya çıkmaktadır. İnsanın “toplumsal bir hayvan” olarak tanımlanması yanlıştır. Çünkü insan türünün tarihinde toplumun ortaya çıkmadığı; yani sınırları belirli ve yaptırımları olan birliklerin ortaya çıkmadığı çok uzun bir dönem vardır.
Peki, bir toplumun sınırlarını ve o sınırlar içindekilerin ilişkilerini ne belirler?
Din.
Din’in esas işlevi budur. O halde, Toplum dinin ortaya çıktığı noktada çıkar. Ondan öne, toplum değil sürü vardır. Dolayısıyla demokrasinin de koşulu olan, karar ve yaptırım gibi olmazsa olmaz iki özellik yoktur.
O halde, demokrasi ancak toplumun ortaya çıktığı andan itibaren var olabilir.
Demokrasi bu karar ve yaptırımın nasıl oluşacağına ilişkin bir cevaptır.
Toplum demokrasinin var oluş koşuludur.
Ama toplum da topluluğun sınırlarını, ilişkilerini, kurallarını ve yaptırımlarını belirleyen din denen şeyin ortaya çıktığı noktada var olabilir. O halde sosyolojik ve tarihsel anlamıyla dinin olmadığı yerde toplumdan toplumun olmadığı yerde de demokrasiden söz edemeyiz.
Elbette parçayı bütüne tabi kılan bir topluluk biçimi, gönüllü bir araya gelişten oluşan ve hiçbir ortak irade gösteremeyen bir topluluk biçimine göre, yiyecek kaynak ve alanlarını ele geçirmede çok büyük avantajlara sahip olur.
Tam da bu nedenle, ilk kez bir dini olan, sürüden topluma geçen topluluk ya da popülâsyon, yeryüzündeki bütün diğer henüz topluma geçememiş diğer Homo Sapiens sürülerini veya Homo Neandertal vs. gibi diğer insan türü sürülerini yok etmiştir.
Bu nedenledir yeryüzünde en az 200.000 yıldır Homo Sapiens var olsa da bugün yeryüzündeki tüm insanların 70.000 yıl önce yaşamış küçük bir popülâsyondan, hatta aynı fiktif (hayali) “mitokondriyal Havva”dan gelmelerinin nedeni. Sürüden topluma geçişin, bu “büyük patlama”nın “arka plan ışıması” gibidir tüm insanların 70.000 yıl önceki bir kadından geliyor olmaları yoksa Endenozya’da patlayan bir yanardağın, tüm diğer insan sürülerini yok etmesinin değil.
*
Toplum ortaya çıktığı andan itibaren, sosyolojik kavramların konusu ortaya çıkar.
O zaman soru şudur?
Topluluğun genel çıkarı için bir iradenin ve bu iradenin gerçekleşmesi için de yaptırımın sürü ile toplumun farkını oluşturduğun söyledik.
Peki, hem toplumun var olduğu, hem de ortak irade ve yaptırımın olmadığı bir varoluş mümkün müdür?
Yani ortak irade ve yaptırım olmadığı takdirde sürüye dönülmüş; toplum denen varoluş biçimi son bulmuş olmaz mı?
Ortak irade ve yaptırım olmadan da toplumsal var oluşun mümkün olduğu bir durum olabilir mi?
Bu sorunun cevabıyla özellikle Devlet bağlamında Marks, Engels ve Lenin ve çeşitli Marksistler de başka bağlamlarda ilgilenmişlerdir. Esas olarak bunun mümkün olduğunu söylemişler; bunu devletin, zorun, hakkın ve eşitliğin geçerli olduğu dünyanın aşıldığı;  özgürlükler âlemi veya “komünist toplumun üst aşaması” olarak tanımlamışlardır.
Örneğin şu alıntılara bakalım.
Marks: “bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!”
Engels: “Ve özgürlükten söz etmenin olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak var olmaktan çıkar. Bundan dolayı, devlet sözcüğünün yerine, biz her yerde, Fransızca "komün" sözcüğünü çok iyi karşılayan o nefis eski Almanca sözcüğün, "ortaklık" (Gemeinwesen) sözcüğünün konmasını önerirdik"
Veya Lenin: “Biz (…)genel olarak insanlar üzerinde uygulanan her tür zorun ortadan kalkmasını son erek olarak alıyoruz. Biz, azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi ilkesine uyulmayacağı bir toplumsal düzenin çıkagelmesini beklemiyoruz. Ama biz, sosyalizmi yürekten dileyerek inanıyoruz ki, sosyalizm, evrimi içinde komünizme varacak ve sonuç olarak, insanlara karşı zora başvurma zorunluluğu, bir insanın bir başka insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyun eğme zorunluluğu [sayfa 109] büsbütün oltadan kalkacaktır; çünkü insanlar, zor ve boyun eğme olmaksızın, toplum halinde yaşamanın yalın koşullarına uymaya alışacaklardır.
Yine Lenin’den: “Demokrasi, eşitlik demektir. Proletaryanın, sınıfların ortadan kalkması anlamında almak koşuluyla, eşitlik ve eşitlik sloganı için savaşımının taşıdığı çok büyük önem kolay anlaşılır. Ama demokrasi yalnızca biçimsel eşitlik anlamına gelir. Ve bütün toplum üyelerinin üretim araçları mülkiyetine göre eşitliği, yani emek eşitliği, ücret eşitliği gerçekleşir gerçekleşmez, biçimsel eşitlikten gerçek eşitliğe, yani "herkesten yeteneklerine göre, herkese gereksinimlerine göre" ilkesinin gerçekleşmesine geçmek için, insanlığın karşısına tamamlanması gereken yeni bir ilerleme sorununun dikildiği görülecektir. İnsanlık bu yüce ereğe doğru hangi evrelerden, hangi pratik önlemlerden geçerek gidecektir, bilmiyoruz, bilemeyiz de.
Bütün bu alıntılarda şunu görüyoruz: bir yanda: “demokrasi”, “zorunluluk”, “eşitlik”, “emeğin ölçü olması”; diğer yanda “devletin ortadan kalkması”; “emeğin bir ölçü olmasının ortadan kalkması”, “demokrasinin ortadan kalkması”, “özgürlükler âlemi”; “zenginliklerin gürül gürül akması” vardır. İki ayrı “âlem”den, iki ayrı dünyadan söz edilmektedir. Zorunluluklar âlemi; hak eşitliğinin sağlandığı âlem, yani demokrasinin gerekli ve mümkün olduğu âlem; özgürlükler âlemi; eşitliğin ötesindeki âlem; demokrasinin mümkün ve gerekli olmadığı âlem. Bunlar ne demek?
Şimdi konuya daha temelden girelim.
*
Karar, yaptırım ne zaman gereklidir? Ne zaman mümkündür?
İnsanlar için yaşam araçlarının veya kullanım değerlerinin sınırlı olarak bulunduğu bir dünyada, karar ve yaptırım, yani toplum, insanlara büyük bir avantaj sağlar. Ondan sonra bu yaşam ya da tüketim araçlarının toplumun bireyleri arasında nasıl dağılacağının düzenlenmesi gelir. Sınıf mücadelesi son duruşmada, bu dağılımın nasıl yapılacağı mücadelesidir.
Ama sınıfların olmadığı bir toplumda, gerçek eşitliği sağlamak için, hala “çalışmayana ekmek yok” ,“herkese emeği kadar” ilkesini uygulamak da bir zoru ve yaptırımı mümkün ve gerekli kılar.
Yani toplumsal zenginliğin oluşmasına yaptığınız katkı kadar ondan pay alabilirsiniz. Bunun da tek ölçüsü vardır harcadığınız emek. Bu emeğin yoğunluğu ve uzunluğu, verdiğiniz emeğin miktarını dolayısıyla (yıpranma, felaketler, genişletilmiş üretim, hastalar, eğitim, idari görevler vs. gibi belli toplumsal fonlar çıkarıldıktan sonra) alabileceğiniz miktarı belirler.
Burada hala devlet, yani demokrasi var demektir. Ama artık bu devlet, sınıf mücadelesinin aracı olan bir devlet değil, hak eşitliğini sağlamaya yarayan sosyalist ve sınıfsız toplumun bir “devleti”dir.
*
Hepsi aynı “devlet” kavramıyla karşılanmakla birlikte, şu devletleri birbirinden ayırmak gerekir. 1) Sınıfsız toplumun hak eşitliğini sağlayan devlet (Yani sosyalizmdeki Devlet); 2) Sınıfsız topluma geçişte işçi sınıfının bu geçişin aracı olarak egemen sınıflara karşı kullanabileceği kendisinin kullanabileceği devlet (yani Geçiş Dönemi devleti, yani “Proletarya Diktatörlüğü” ya da Proletarya Demokrasisi devleti; 3) Bugünkü burjuva toplumlarının, burjuvazinin egemenliğinin aracı olan devlet (Modern burjuva devlet); 4) bizim gibi geri ve Asyalı toplumlarda, ekonomi dışı zor ile egemenliğini sürdüren, geçmişin kalıntısı Asyalı, keyfi, militer ve bürokrat devlet (modern araçlarla donanmış antik devlet).
Türkiye’deki mücadele henüz bu dördüncü türden devlete karşı mücadeleden ibarettir.
Daha doğrusu esas sorunun bu olduğunu anlatma mücadelesinden ibarettir.
Bu nedenle bütün yukarıda yazılanlar entelektüel gevezelik vs. gibi görünebilir ama tam da bu nedenle demokrasi ve devlet konusunu öne almak ve bu soruna yoğunlaşmak için gereklidir.
*
Hak eşitliğini sağlayan sınıfsız toplumun devletinin nasıl bir şey olacağını somutlamak için hapishanedeki komünler gerekli değişiklikler yapıldığında ilginç bir örnek oluştururlar.
Örneğin bir hapiste bir araya gelmiş devrimciler bir komün kurduklarında, dışarıdan gelen yiyecek ve paraları eşit olarak paylaşmayla ve eşit olarak emekleriyle toplu yaşamanın gereklerine katkıda bulunduklarında, hak eşitliğini sağlayacak sınıfsız toplumun devleti gibi bir devlet kurmuş olurlar. Bu devlet artık kendi içlerindeki bir sınıf mücadelesinin aracı değil; eşitliği sağlamanın ve sürdürmenin aracıdır.
Diyelim ki biri nöbetinde temizliği iyi yapmadığında veya başka bir arkadaşının hakkı olan lokumu çalıp yediğinde, sigarayı içtiğinde, “emeğinden” daha fazlasını, hakkından fazlasını aldığı için, komündeki arkadaşları ona yaptırım uygulanmak zorundadır. Diyelim ki bir iki kere eleştirebilirler, nasihat verebilirler. Ama devam ederse, ya dışlanır ya da örneğin üç gün fazladan yemek yaparak; tuvaletleri temizleyerek cezalandırılmasına karar verebilirler.
İşte bu da Devlettir ve bir bakıma aynı zamanda en saf biçimiyle demokrasidir. Burada devlet artık bir hak eşitliğini sağlayan, “herkese emeği kadar” ilkesini uygulayan bir araçtır.
*
Yani toplum, zenginliklerin gürül gürül akmadığı zorunluluklar âlemindeyse, orada hak eşitliğini sağlayan bir devlet veya demokrasi hem gereklidir hem de mümkündür.
Bu eşitliğin burjuva ufkunu aşmayan bir şey olduğunu vurgulamak için de Marks buna “Burjuva hak eşitliği” demiştir.
*
Peki, bu eşitliğin ötesinde ama yine de sınıfsız bir toplum mümkün müdür?
Yani Devletin ve sınıfların olmadığı bir toplum mümkün müdür?
Marksizm'in buna verdiği cevap, bunun mümkün olduğudur.
Bugünkü somut koşullarda şöyle bir cevap verilebilir Marksist geleneğe uygun olarak: Evet eğer insanlık önümüzdeki birkaç yüzyılda yok olmaz ve sermaye ve devletlerin (ulusal ve aynı zamanda sınıf mücadelesi aracı olan devletlerin) egemenliğine son verebilirse, ondan bir süre sonra, örneğin birkaç yüzyıl sonra, hak eşitliğinin ötesinde, toplumun bayrağına “herkese ihtiyacı kadar, herkesten yeteneği kadar” diye yazabileceği; yani yaptırım ve zorunluluğun ötesindeki bir âleme geçebileceği öngörülebilir.
Eğer öyle bir âleme geçilebilirse, kozmik ya da jeolojik bir felaket olmadığı takdirde insanların yüz binlerce yıl daha yaşayabileceği ve insanlığın tarihinin çok küçük bir bölümünde zorunluluklar âleminde; bunun da çok daha küçük bir bölümünde sınıf mücadelelerinin geçerli bir bölümünde geçmiş olacağı öngörülebilir.
*
Toparlarsak, demokrasi, yani karar ve yaptırım ancak zorunluluklar âleminde mümkün ve gereklidir. Özgürlükler âleminde demokrasi hem gerekli değildir hem de mümkün değildir.
Ama özgürlükler âleminin önkoşulu üretkenliğin muazzam bir yüksekliği, enerji ve madde kaynaklarının sınırsızlığı; emeğin sadece bir ölçü olmaktan çıkışı, değil, aynı zamanda yok olması, “zenginliklerin gürül gürül akması”dır.
Yani bütün işleri robotların yapması durumunda, insanlar cennetteki Adem ve Havva veya Olimpos’un tepesindeki eski yunan tanrıları gibi yaşayabilirler. Orada demokrasi, zor, yaptırım, devlet olmaz. Çünkü bunlar tarihin zorunluluklar âleminde var olabilecek pislikleridir. Özgürlükler âlemi ise zorunluluklar âleminin ötesindedir.
Böylece “toplum” bir bakıma yok olur; insanın yaşaması için, kıtlığın ortaya çıkardığı bir varoluş biçimi olmaktan çıkar; bolluk içinde yaşayan insanın, birçok memeli ve kuş türü gibi, sosyal bir hayvan olmasıyla bağlantılı; biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını gidermenin bir aracı haline gelir. İnsanlarla ilişkiler tüm maddi bağlardan soyutlanır, tümüyle biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların giderilmesine yönelik olur; toplum kıtlık içinde var olmanın aracı olmaktan çıkmış; evrimin insanın özünde geliştirdiği özelliklerin giderilmesinin bir aracı haline gelmiştir.
Toparlarsak, demokrasi zorunluluklar âleminde var olabilir. Özgürlükler âleminde demokrasi var olamaz. Demokrasi ve özgürlük bir arada bulunamaz.
Bunu Gezi, İnternet ve Dil örneklerinde göstermeyi deneyelim..
*

Gezi’nin “altyapısı” suni ve istisnai biçimde, iki hafta boyunca “zenginliklerin gürül gürül aktığı”; emeğin yok olduğu; insanlara zenginliklerin emeklerine göre değil de ihtiyaçlarına göre dağıtıldığı ve onların yetenekleri ölçüsünde verdiği bir üst komünist toplum ekonomisi oldu.
Gezi, bir bakıma ekonomik olarak, dışarıdan gelen bağışlar; Gezi dışından oraya gelenlerin getirdikleri malların bolluğu ortamında; malların değişim değerlerini fiilen kaybedip birer kullanım değerine, yani zenginliğe dönüştükleri ve tam da bu nedenle artık bir zenginlik olarak görünmedikleri bir bolluk adasıydı.
Hiçbir kararın alınmadığı; hiçbir yaptırım mekanizmasının olmadığı bir biçim böyle bir ekonomi temeli üzerinde mümkündü. Yani Gezi’nin altyapısı emeğin yok olduğu bir bolluk toplumu; üstyapısı demokrasinin yok olduğu bir özgürlük toplumu olarak görülebilir.
Bu anlamda Gezi, Marks’ın Komünist toplumun üst aşamasına ilişkin kavramlarının ve öngörülerinin ne kadar doğru olduğunun tarihsel bir deneyle somut olarak kanıtlanması gibidir.
Böyle bir bolluk adasında herhangi bir karar almadan, yaptırım olmadan yaşanabilirdi.
Hayatlarında ilk kez politik bir eyleme girmiş gençler iki hafta boyunca, biraz altyapısı “komünist toplumun üst aşamasına” benzeyen bir düzenin içine düşmüşler veya bulutların üzerindeki öyle bir yere yükselmişlerdi. Taksim Gezi’de para ortadan kalkmış; “herkesten yeteneği kadar herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin geçerli olduğu; zenginliklerin gürül gürül aktığı bir ortam doğmuştu.
Gezicilerin o günleri unutamamasının, bir rüya gibi hatırlamasının nedeni budur. Gerçekten iki hafta boyunca çok özel bir dünyada yaşadılar ve bu o güne kadar içinde yaşadıkları dünyadan çok farklı, eğer insanlığın yaşarsa birkaç yüzyıl sonra ulaşabileceği bir dünyanın laboratuardaki örneği gibiydi.
Ama bu bir istisnai durumdu ve Taksim Gezi’nin dışında, sınıflı toplumun ve onun mücadelelerinin yasaları geçerliydi.
Gezi’nin en büyük hatası, bu durumun istisnai olduğunu; gerçek duruma ve ilişkilere uygun olmadığını, er veya geç yıkılacağını ön görüp ona göre hazırlıklarını yapmamış olmasıdır. Gezi, yaşadığı özgürlükler âlemi ile Türkiye’de yaşadığı zorunluluklar âleminin farkını görmemiş; bu nedenle demokrasiyi, yani kararı, oylamayı, yaptırımı, zoru reddetmiş ve bu nedenle de gerçekten demokratik organlar yaratmamıştır. Bu da Gezi’nin sonunu getirmiştir.
Gezi günlerinde ve forumların kalabalık olduğu ilk günlerde karar alma ve oylamanın reddi fikrinin herkese egemen olduğu hatırlanabilir.
Ama demokrasinin bu reddi, gerçek dünyada, Gezi’yle ilgisiz “Taksim dayanışma” gibi organların; Gezi’nin eğilimlerini yansıtmayan örgütlerin her türlü etkisine ve manüplasyonuna imkân tanımıştır. Gezi başını küçük örgütlü güçlerin ele geçirdiği, şekilsiz bir kitleye dönüşmüş; tam böyle kaldığı için Taksim Dayanışma’nın ufuksuz ve yaratıcılıktan uzak çağrılarıyla her gün gücünü yetirmiş; sığındığı Park ve Forumlarda da aynı eğilimi sürdürerek sonunda fiili ve örgütsel bir ifadeye kavuşamadan yok olmuştur. Yeniden doğuşu ancak bu hatasını aşma üzerinden olabilir.
Demokrasi her şeyden önce bir karar alma mekanizması, bir yönetim biçimi; kararların kimlerce nasıl alınacağı sorusuna bir cevaptır. Bununla hiç uğraşmadı. Şu satırlarda yapılanı ve bu satırlara vesile olan konuları gündeme almadı.
Bir sürüde demokrasi olamaz örneğin. Çünkü sürüde bir karar alınmaz, alınamaz.
Gezi hem demokrasi diyordu hem de karar almayı; bunun en doru biçimde eğilimleri yansıtacak biçimleri, bunların en özgürce tartışılıp şekillenmesini, azınlık ve çoğunlukların oluşmasını teoride ve pratikte reddediyordu.
Bu reddediş tartışmaların yürütülüş biçiminden; tartışmaları kimlerin nasıl organize ettiğine kadar her alana yansıyor ve istenen amacın tam tersi sonuçlar veriyordu.
Gezi Demokrasiyi keşfetmek; onun gerçekleşmesinin araçlarını yaratmak zorundadır.
*
Özgürlük ve zorunluluklar âleminin; nasıl farklı olduğunu anlayacak bir analojiyi bize dil de sağlayabilir.
Her hangi bir dili konuşurken, sözcükleri “herkes ihtiyacına göre ve yeteneği kadar” kullanabilir. Dilin kelimelerini kullanımda, özgürlükler âlemi vardır. Belli bir kelimeyi kullanmak için belli bir emek miktarına gerek yoktur.
Ama diyelim ki, insanların kelimeleri Hayatları boyunca sadece onar defa kullanma hakları olsaydı ne olurdu?
On defadan fazla kullanımları tespit etmek, kullananları cezalandırmak için bir zora gerek olurdu. Yani dil, özgürlükler âleminden zorunluluklar âlemine geri düşerdi. Ya da belli sözcükleri kullanmak belli bir ücrete tabi olsaydı, dil de demokrasi âlemine, zorunluluklar ve yaptırımlar âlemine düşmüş olurdu.
Bu, dildeki kelimelerin kullanımının sınırlanması veya ücrete tabi olması gibi, ilk bakışta okuyucunun "olur mu öyle şey?" diyebileceği saçma bir durumu, gözlerimizin önünde sanal uzayda (“cyberspace”, daha bilinen deyimiyle İnternet) yaşıyoruz.
Sanal Uzayda her hangi bir bilgiyi, bir yazıyı, bir müziği, bir resmi, yani dijitalize edilebilen her şeyi, yani görme ve işitme duyularıyla kavranabilen her şeyi (belki ilerde dokunma da simülasyonlarla bu kategoriye girebilir) (bir bilgisayarı olup internete fazla telefon masrafı kaygısı olmadan girebilen gelişmiş ülkelerin orta gelirli bir yurttaşı için olanaklı bir durumdur bu), pratik olarak ihmal edilebilir bir emekle, yani bilgisayarınızın tuşuna basıp kopyala emrini vermekle, yine pratik olarak ihtiyacınız ölçüsünde çoğaltıp kullanabilirsiniz. Sanal Uzay, en azından belli bir toplumsal kesim için, dijitalize edilebilir nesneler alanında, zorunluluklar âleminin ötesindeki özgürlükler âlemidir teorik olarak.
Ama gözlerimizin önünde, sanal uzayın, tıpkı dildeki kelimelerin kullanımının ücrete tabi olması gibi, özgürlükler âleminden bir zorunluluklar ve yaptırımlar âlemine çekilişini yaşıyoruz.
Burjuvazinin bütün çabaları bu emeksiz çoğaltma ve kullanma olanağını, ekonomi dışı cebir aracılığıyla ortadan kaldırmaya, sanal uzayı, özgürlükler âleminden zorunluluklar âlemine düşürmeye yöneliktir. Tıpkı dildeki kelimelerin kullanımını bir defayla sınırlamak, ya da belli bir ücrete tabi kılmak ve bir emek karşılığı yapmak gibi.
Kapitalizmin dokunulmaz kutsal özel kişi mülkiyetiyle özgürlükler âlemi bir arada yaşayamaz. Bir müziğin isteyence istenildiği kadar kopyalanıp dinlenebilmesi ve bunun yaratacağı toplumsal ruhsal zenginlik, o müziği yapanın bireysel maddi zenginliğine feda edilmektedir. Bu nedenle tıpkı bir kelimeyi kullanımın ücrete tabi kılınması gibi, kopyalamayı olanaksızlaştıran teknikler araştırılmakta, sanal uzay dışı zor aracılığıyla cezalandırmalarla, hükümetlerin kontrol çabalarıyla orası bir zorunluluklar âlemi haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu durum, bu gün kullandığımız dildeki kelimeleri üretenlerin, ürettikleri kelimelerin başkaları tarafından kullanılmasını yasaklamalarına benzer. İnsanlık binlerce yıl böyle bir şeyi düşünmemiştir bile. Ama şimdi, birçok firma kendi adının kullanımını bile patente veya copyright hakkına bağlayarak böyle bir durum yaratmaktadır. Örneğin, yukarıda, "ekonomi dışı zor" kavramından esinlenerek, "sanal uzay dışı zor" diye bir kavram kullandık. Muhtemelen bu kavramı ilk kullananız. Bunun patentini alıp başkaları tarafından kullanılmasını yasakladığımız ve kullanmak isteyenin bize belli bir meblağ ödemesi gerektiği bir durum düşünelim. Tam böyle bir duruma denk düşmektedir bu gün gözlerimizin önünde oturtulmaya çalışılan sistem.
Konumuz sanal uzayın ekonomi politiği olmamakla birlikte, demokrasinin özgürlükler âleminin berisinde, zoru zorunlu kılan bir âlem olduğunu göze batırabilmek için; demokrasinin bir bolluk âleminde kullanılmaya kalkmasının ne kadar irrasyonel ve yoksullaştırıcı olduğunu göze batırabilmek için sanal uzayı ve dili bir örnek olarak aldık.
Elbette bu sorunlar, henüz kendi dilini konuşma özgürlüğü için bir mücadelenin yürütüldüğü koşullarda çok anlamsız gibi de görülebilir. Bizlerin günlük hayatta karşılaştığımız zor ise, demokrasinin kendi içindeki, çoğunluğa uyma zoru, kıtlıktan doğan zor, emekten doğan zor değil, demokrasiye karşı bir zor.
*
Burada şu Özgürlük kavramına da bir açıklık getirmek gerekiyor. Nasıl demokrasi kavramının politik ve sosyolojik anlamlarını birbirinden ayırdıysak, özgürlük kavramının da bu farklı anlamlarını ayıralım.
Özgürlük kavramı, Klasik Alman Felsefesi’nde, "zorunluluğun bilince çıkması" olarak tanımlanır.
Daha önce Bacon tarafından, "doğayı itaat altına almak istiyorsanız ona itaat ediniz", yani doğa ancak doğa kanunları bulunup onlara uyularak kontrol altına alınabilir tarzındaki İngiliz ampirizminin bu formülasyonu, Alman felsefe geleneğinde daha sofistike bir ifadeye kavuşmuştur: “doğaya itaat etmek”, bir “zorunluluğu bilince çıkarmak” değil midir? İnsan doğaya itaat ederek onu itaat ettirebildikçe doğaya bağımlılığı artıp ondan özgürleşmemiş midir? O halde, “özgürlük zorunluluğun bilince çıkmasıdır!
(Bu vesileyle ekolojistlerin bizler doğayı itaat altına almıyoruz demelerinin de yanlış ve saçma olduğunu değinelim. Onlar doğayı itaat altına almıyoruz diyerek aslında doğanın yasalarına uygun olarak davranarak doğayı itaat altına almaktadırlar)
Marks, klasik Alman felsefe geleneğinden gelen bir düşünür olarak, zorunluluk ve özgürlüğün bu ilişkisi anlayışından beslenmiş ama onu aşmış ve onların ilişkisini felsefi değil sosyolojik bir kavram olarak tanımlamıştır: bu anlamıyla özgürlük, artık zorunluluğun bilince çıkması değil, zorunluluklar âleminin ötesidir; yani zenginliklerin gürül gürül aktığı; emeğin ortadan kalktığı; çalışmanın bir zorunluluk değil, ruhsal ve bedensel bir ihtiyaç, bir oyun olduğu bir dünyanın; diğer bir ifadeyle, "komünist toplumun üst aşaması" denen toplumsal sistemin özünün tanımıdır.
Özgürlüğün burjuva ufku içindeki kavranışında, özgürlük zorunlulukla bir arada, onun bilince çıkması olarak tanımlanırken, tarihsel maddecilikte özgürlük, zorunluluklar âleminin ötesindedir ve onunla bir arada olamaz.
Burjuva ufkundaki özgürlük kavramı felsefi olduğu kadar tarih ve toplum dışıdır, Marksist özgürlük kavramı ise tarihsel ve toplumsaldır. Burjuva özgürlük kavramı felsefi bir kavramdır; Marksist özgürlük kavramı ise Sosyolojik bir kavramdır yani Tarihsel Maddeciliğin bir kavramıdır.
*
Ne var ki, özgürlük kavramı, Fransız toplumsal mücadeleler geleneğinde politik alana ilişkin haklar olarak da tanımlanmıştır. Yani düşünceleri ifade edebilme, onlar etrafında serbestçe birlikler oluşturabilme hakları olarak. Bu politik anlamıyla özgürlük olmadan, demokrasi mümkün değildir.
Elbet bu özgürlük kavramının ardında, Fransız aydınlanmasının geliştirdiği, yine tarih ve toplum üstü, toplum ve insan kavramları vardır. Bütün feodal ve ataerkil bağlarından kurtulmuş, eşit ve özgür bireyler ve bunların toplu yaşamak için bir sözleşme yapmaları (Rousseau, “Toplumsal Sözleşme”) gibi.
Ama bu tarih ve toplum üstü insan ve toplum anlayışı, özünde somut tarih ve toplum içinde modern burjuva toplumunun; kapitalizmin ortaya çıkardığı toplumun anlayışı ve gerçekliğidir.
21 Şubat 2017 Salı
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...