4 Ocak 2017 Çarşamba

“Laik Yaşam Tarzı” Nedir? Ne Olduğunu Anlamak Niçin Hayati Önemdedir?

Reina katliamının veya Noel Baba’ya ve Yılbaşı kutlamaya karşı saldırıların “Yaşam Tarzı”na yönelik olduğunda herkes hemfikir.
Peki, bu “yaşam tarzı” veya “laik kimlik[1] denen “şey” nedir? Hangi türden bir olgudur? Hangi toplumsal ve/veya politik kategoriye girer?
Bu soruyu pek soran ve bunun cevabının hayati önemini pek kavrayan yok.
Aslında “yaşam tarzı” veya “laik kimlik” gibi kavramların kendisi son derece yanıltıcı ve yanıltıcı olması da yine ne olduğunun bilinmemesi ve/veya anlaşılmasının engellenmesi ile ilgili.
Teorik açıklık olmayınca programatik stratejik ve taktik açıklık olmasının; dolayısıyla “laik kimlik kıyımı”na karşı mücadelenin de olanağı yoktur.
 “Laik Yaşam Tarzı”nın ne olduğunun, özelikle HDP ve Kürt özgürlük hareketinin kavramasının hayati önemi vardır.
Ama daha da önemlisi, o “yaşam tarzı” veya “laik kimliği” nedeniyle hedefe alınanların ve Alevilerin anlamasının hayati önemi vardır.

Niçin böylesine hayati önemi vardır?
Bunu bize “Yaşam Tarzı”nın hangi kategoriden bir toplumsal sorun olduğu sorusunun cevabı verir.
En son söylenecek olanı en başta söyleyelim: Yaşam tarzı” ya da “laik kimlik” tıpkı “Kürt sorunu” gibi bir “ulusal sorun”dur.
Kürt sorunu ile aynı kategoriden bir sorundur. “Yaşam tarzı” veya “laik kimlik” kavramı bu ulusal sorunun ulusal sorun olduğunu gizlemektedir.
Bunu politika ve kimlik ilişkisinden hareketle daha iyi görmek mümkündür.
Çünkü bir kimlik, ancak politik bir anlama sahip olduğunda; yani devlet veya ulus kendini o kimlikle veya o kimliğe karşı tanımladığında bir sorun haline gelir.
Pırasa yemeği sevmeme kimliğiniz veya Beşiktaş takımını tutma kimliğiniz neden bir politik sorun olmaz da “yaşam tarzı”nız veya Kürtlüğünüz sorun olur.
Çünkü devlet Beşiktaşlılık kimliğinden yana veya ona karşı değildir. Yani Ulus ya da Devlet, yani politik olan, spor kulüpleri karşısında kördür; onlardan biriyle ulusu, yani politik olanı tanımlamamıştır.
Ama diyelim ki devlet, Osmanlı Sporlu olmayı politik olarak desteklese; Beşiktaşlılardan aldığı vergilerle okullarda Osmanlı Spor Tarihi okutup, Osmanlı Spor tesisleri yapsa; ona en iyi futbolcuları transfer etse vs. o zaman Beşiktaşlılık baskı altındaki politik kimlik olur; yani Beşiktaşlılık bir “ulusal sorun” olur ve emin olun Beşiktaş Kurtuluş Hareketi ortaya çıkar ve mücadelesi başlar.
Türkiye’de Devlet aslında laik değildir; bu “laik yaşam tarzı”ndakilerce anlaşılmamış veya anlaşılmak istenmemiştir. (Bunun nedenlerine ilerde gireriz.)
Çünkü aslında bu laik olmayan devlet; “laik yaşam tarzı”na karşı fiili uygulamada destek olmuş veya hoşgörü göstermiştir. Bu nedenle “laik yaşam tarzı”ndakiler, devletin laik olmamasını ayrı kategoriden bir olay olarak görmüşler; aslında aynı türden bir sorun olan Kürt sorununu ve ulusun Türklükle tanımlanmasını sorun etmemişler hatta devletin u antidemokratik özelliğini desteklemişlerdir.
Ama Şimdi Erdoğan ulusu Türklük kadar ve Türklükten önce İslam’la ve aslında İslam’ın en reaksiyoner ve biçimci yorumlarıyla tanımlayıp; buna uymayanları, tıpkı devletin Türklükle tanımlanıp, Türk olmayanların baskı altına alınması gibi baskı altına almaya; “laik yaşam tarzı”nın fiili olarak ezilmesi ortaya çıkmaya başlayınca, bu “yaşam tarzındakiler” birden bire “ezilen ulus” durumuna gelmektedirler. Ve bu duruma hala eski konumlarının özlemi ve savunusu noktasından; olayın özünü yine görmezden gelmeye çalışarak karşı çıkmaya ve ama aynı zamanda giderek radikalleşmeye başlamaktadırlar.
Aydın Selcan’ın bugünkü yazısı tipik bir örnek olarak alınabilir. Bu deneyimli diplomat, bu radikalleşme ve çelişkiyi çok açık yansıtmaktadır “Barbarları Beklerken” başlıklı bugünkü yazısında. Şunları yazıyor:
Merhum Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te şehit edildiğinde Ankara’daki cenazesine kendiliğinden yüz binler katılmıştı. Bir de şimdi Reina katliamının ardından gelen ölüm sessizliğine bakın. Şunu hatırlamalıyız ki ülkemizde hiç bir yurttaş konuk konumunda değil. Yasalara uyan, vergisini ödeyen hiç bir yurttaş nasıl yaşayacağına dair devletten icazet almak zorunda da değil. Şimdi bir olmak değil, birey olmak zamanı. Eğer Kadri Gürsel’in veciz ifadesiyle “toplam değil toplum” istiyorsak yeniden” (Gazete Duvar)
Bu satırlar çok önemlidir. Hem bir isyanı, “laik yaşa tarzı”ndakilerin artık mücadeleye etmeye hazır olduğunu ve bunun için çağrıyı; “bir olmak değil birey olmak zamanı” diyerek “bölücü” olmaya başladığını; hem de nasıl bir ulusal baskı sorunuyla karşı karşıya olduklarını kavramadıklarını; sorunu hala “birey olmak” düzeyinde tartıştıklarını ve öyle adlandırdıklarını gösterir.
Sorun “birey olmak” değil; demokrat olmak. Demokrat olmak, yani ulusun, devletin, politik olanın bir dinle; belli bir yaşam tarzının dayatmasıyla tanımlanmaması gerektiği gibi, bir dille de, bir tarihle de, bir soyla, ırkla, kültürle de tanımlanmaması gerektiğini kabul etmek ve bunu politik bir program haline getirerek savunmakta.
Laik yaşam tarzı”ndakiler Türkiye’de, gerek kültür, gerek eğitim bakımından kremanın kremasıdırlar.
Bunların gerçekten demokratik bir programa sahip olması, Kürt hareketinin de demokratik bir programa ve ulus anlayışına gelmesinin ön koşuludur. Kürt hareketinin böyle bir programa ve anlayışa gelmesi ise, “laik yaşam tarzı”ndakilerin demokratik bir programa gelmesini ve kabulünü kolaylaştırır.
Buradan Erdoğan’ın şeriat ve İslam devletine karşı mücadeleden gerçek bir devrimci ve demokratik hareket çıkar ve bu hareket Ortadoğu’ya gerçek aydınlanmayı, doğuşundan iki yüz yıl sonra getirebilir.
“Laik yaşam tarzı”ndakiler ve Aleviler ilk isyanlarını Gezi’de yaptılar. Ama o zaman böylesine tehdit altında değillerdi henüz. Kürt hareketinin barış çağrısının başlattığı güzel bir bahar havası vardı. Gezi isyancıları henüz hazırlıksızdı, karar almayı ve oylamayı bile reddeden bir örgütsüzlüğe kendilerini oyun oynarca mahkûm edebiliyorlardı.
Ama sadece Gezi mi hazırlıksızdı? Kürt hareketi de Gezi’yi anlayacak hazırlıktan yoksundu.
Kaynaşabilseler, bir alaşım oluşturabilseler birbirlerinin eksiklerini tamamlayarak, tıpkı ikisi de yumuşak kalay ve bakırın insanlığa çağ atlatan bir alaşım olan Tuncu oluşturması gibi, Türkiye’ye, hatta Ortadoğu’ya çağ atlatan demokratik bir hareket oluşturabilirlerdi.
Bugünkü baskılar, var oluşlarının iyice tehdit altında görmeye başlayan “laik yaşam tarzı”ndakilerin, isyanına yol açmaktadır.
Ve bu isyan aynı zamanda belki de ilk defa, Aleviler, “Laik yaşam tarzındakiler” ve Kürtlerin gerçek bir demokrasi programında birleşmelerini somut bir imkân olarak ortaya çıkarmaktadır.
Yani bu ittifakın veya birliğin ortaya çıkıp bu gidişin durdurulabilmesi için, bu üç gücün her birinin “laik yaşam tarzı” uğruna mücadelenin bir “ulusal sorun” olduğunu anlaması bir bakıma temel teorik koşuldur. Ancak bu durumda, ulusun bir dinle olduğu gibi bir dille, tarihle ve kültürle de tanımlanmasını reddeden bir programda anlaşabilirler.
Tekrar edelim “laik yaşam tarzı”sorunu ulusal sorundur, çünkü ulusun ya da devletin ya da politik olanın nasıl tanımlanacağına veya tanımlandığına ilişkin bir sorundur. (“Laik yaşam tarzı”na ilişkin bütün bu dediklerimiz Alevilik, diğer dinler ve dinsizler için de geçerlidir.)
Eğer ulus Türklükle tanımlanmasa Kürtlük de bir ulusal sorun olmazdı. Eğer ulus, devlet veya politik olan, Şeriat ve İslam denen yaşam tarzı ile tanımlanmasa “laik yaşam tarzı” diye bir sorun da olmazdı.
Mesela, ulusu Türklükle tanımlamamış; herkesin ana dilinde eğitim hakkı olduğu; okullarda Türk tarihi ve edebiyatı değil de insanlık tarihi ve edebiyatı okutulan bir ulusta veya devlette “Kürt sorunu”  diye bir sorun olmazdı.
Ama dil ve tarih körü bu ulusta, ulusun Türklükle tanımlanmasını hedefleyenler çoğunluk olup, bunu dayatmaya kalksalar; Kürtlerden aldıkları vergilerle Türkçe eğitimi zorlasalar; Kürtçe eğitimi kaldırsalar; Kürtçe konuşmayı yasaklasalar, o güne kadar sorun olmayan Kürtlük de bir ulusal sorun olurdu.
Laik yaşam tarzı”nda şu an olan, gerekli değişiklikler yapıldığında (mutatis mutandis) tamı tamına budur.
*
Buraya kadar yazının kısa versiyonu olarak okunabilir. Temel önermeler söylenmiştir.
Ancak her şey bu kadar basit değildir. Politik olan ve olmayan nedir? Ulus nedir? Ulusçuluk nedir? Kimlik nedir? gibi konular hakkında okuyanların kafasındaki kavramlar yanlıştır. Bu nedenle bunların da bir açıklamasını yapmak gerekir. Çünkü biz bu satırlarda “ulus” “ulusçuluk” “ulusal sorun” derken başka şeyi kast ediyoruz; okuyanlar başka şey anlıyor. Biz onların bilimsel karşılıklarını kullanıyoruz. Okuyanlar ise ulusçu karşılıklarını anlıyor. Bu nedenle bu yazı uzun olmak zorunda.
 “Kürt Sorunu” dendiği an, bunun “ulusal sorun”, ulusun tanımıyla ilgili bir sorun olduğu neredeyse herkes kabul eder.
Ama “yaşam tarzı” söz konusu olduğunda bunu böyle tanımlamayı kabul edecek kimse bulunmaz.
Neden?
Bu “neden” sorusunun cevabı aslında çağımızın en korkunç fasit dairesinde gizlidir.
Bu fasit daire “Ulusçular ulusun ne olduğunu anlayamaz” önermesiyle ifade edilebilir.
Ama bu önermenin bir mantık sonucu daha vardır. Ulusçular ulusun ve ulusçuluğun ne olduğunu anlayamayacaklarından, kendilerinin de ulusçu olduğunu anlayamazlar.
Bunu bir sonraki yazıda ele alalım.
Ama konuyu daha derinden anlamak isteyecekler için bu konuda daha ayrıntılı çalışmamız, şu adresten indirilip okunabilir:
“Laik yaşam tarzı” sorunun neden bir ulusal sorun olduğunu ele alan bu kısa yazıyı, Aydın Selcan’ın başlığını aldığı Kavafis’in “Barbarları Beklerken” şiiriyle bitirelim.
Ha bu arada Kıvılcımlı’nın tarihte barbarların nasıl beklendiğine; ne zaman ve nasıl geldiğine ve artık gelmeyeceğine ilişkin çalışmalarına da bu arada dikkati çekmiş olalım. Özellikle Tarih Devrim Sosyalizm eserini salık veririz.

BARBARLARI BEKLERKEN
Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
            Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
            Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
            Senatörler neden yasa yapsınlar?
            Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
            Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
            onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
            Bir de koca ferman hazırlatmış
            ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
gümüş kakmalı asalar var?
            Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
            onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?
            Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
            onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
            Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
            ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
            barbarlar diye kimseler yokmuş artık.
Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
Constantino KAVAFİS - Çeviri: Cevat ÇAPAN

4 Ocak 2017 Çarşamba
Demir Küçükaydın
@demiraltona



[1] Örneğin Tayfun  Atay “İstedikleri kadar hakaret, küfür, irin saçsın ağızları, söylemeye devam edeceğiz: Reina, bir “laik kimlik kıyımı”dır.” (Cumhuriyet, 4.12.2017)

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Ekşisözlükte yazan biri dindar kesime yapılan baskılardan, başörtülülerin okullara ve devlet memuriyetlerine alınmamalarından falan bahsetmiş ve ardından laiklerin yaşam tarzına kimsenin karışmadığını bazı örneklerle savunmuş. Şöyle yazmış;

şimdi laikçi sekülerlerin yaşam tarzına bakalım:
- bolca içki içmek,
- olabildiğince çıplaklık (süper mini etekler, göğüs dekolteleri, bel ve sırt dekolteleri)
- küfürlü ve müstehcen konuşma yapmak,
- mümkün olan her yerde öpüşüp yiyişebilmek,
- ramazan'da oruç tutmamak
bunların hangisine engel koyuluyor?
hiçbirisine.
neredeyse çırılçıplak geziyor, istediğiniz gibi içiyor, istediğiniz gibi konuşuyor, öpüşüyor, yiyişiyorsunuz. ramazan'da oruç tutmadığınız gibi tutanlara hakaretler savuruyorsunuz. (saat 10'dan sonra içki yasağı var diyenlere, parkta içemiyoruz diyenlere de ananas girsin. bi zahmet o saatte marketten aldığın içkiyi parkta içip de millete musallat olmayacaksın, içkini önceden al stokla böyle dertlerin olmaz. kimse alkol almanı yasaklamıyor.)
liselere mi alınmıyorsunuz?
üniversitelere mi alınmıyorsunuz?
kamuya mı giremiyorsunuz?
özel şirketlerde mi çalışamıyorsunuz?
akademiye mi sokmuyorlar?
fikir beyan ettin diye hapse mi atılıyorsun? (darbe destekçiliği ve hakaret fikir değildir)
içki içiyorsun, dekolte giyiyorsun diye terfi mi verilmiyor? işten mi atılıyorsun?
nedir bu yaşam tarzımıza müdahele ediyorsunuz yalanı.
neye müdahele edildi? niye bu kadar kolay yalan söylüyorsunuz?
bakın bu aslında her şeyi çok güzel özetliyor.
"senin yaşam tarzına müdahale eden yok. sen artık benim yaşam tarzıma müdahele edemediğin ve bir daha asla edemeyeceğin için gerginsin."

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...