12 Aralık 2015 Cumartesi

HDK ve HDP Kongreleri Yaklaşırken Hatırlamalar (I) HDK ve HDP’nin Doğuştan Günahları

HDK ve HDP bugün bir kriz içindeler ve şu an toplumsal muhalefetin böyle felç durumda kalması, büyük ölçüde onların bugünkü krizleriyle ilgilidir. HDP’nin ve HDK’nın yeniden yapılanmasının söz konusu edildiği, ama aslında bu yönde ciddi en küçük bir ipucunun dahi görülmediği bugünkü koşullarda, bu krizin nedenlerini anlayabilmek için, HDK ve HDP’nin yapmadığını yapmaya ve sorunların köklerine inmeye, bunun için de unutulmuş;  hatırlanmayan ve de hatırlanmak istenmeyen geçmişe yönelik hatırlatmalar yapalım.
Bugünkü HDK ve HDP’nin kökeninde, o zamanlar bir fiyaskoyla sonuçlanmış “Çatı Partisi” girişimi bulunmaktadır. HDK ve HDP’nin sorunlarını ve bu sorunların nedenlerini anlamak için o ilk doğum dönemlerine gitmek gerekir.

20-21  Aralık 2008’de, yani tamı tamına yedi yıl önce, ilk büyük “Çatı Partisi” toplantısı yapılmıştı.
O sıralar Türkiye’ye yeni gelmiştim ve neredeyse 1970’den beri ya “içeride” ya da “dışarıda” olduğumdan yabancı bir ülkeye gelmiş gibiydim. Yine de politik gelişmeleri izlemeye, içlerinde yer almaya ve katkı sunmaya çalışıyordum. Çatı Partisi için çalışmaları da yakından izlemeye çalışmış; büyük bir umutla Bilgi Üniversitesi’ndeki ilk büyük toplantısına katılmış; toplantı öncesinde de söz verildiği takdirde bir konuşma yapmak üzere (aşağıda yer alan) bir taslak hazırlamaya başlamış ilk bölümünü bitirmiştim.
Taslağın tamamlayamadığım bölümlerinde, sınıfların tarihsel ve kültürel konumlanışını ele almayı, Kürt hareketinin buradarn doğan sorunlarına değinmeyi daha sonra da Çatı Partisi için bir program önermeyi düşünüyordum.
20-21 Aralık toplantısında söz almış ve bir konuşma yapmıştım. Konuşma için verilen sürenin kısalığı nedeniyle, konuşmada esas olarak aşağıda yer alan metindeki konulara kısaca değinmekle yetinmek zorunda kalmıştım. Yine çok değinmeyi istediğim, ama aşağıdaki yarım kalmış taslakta yer almayan (“Marksist Demokrasi Teorisi” başlığıyla yaptığım derlemede daha ayrıntılı olarak ele aldığım) sınıfların kültürel ve tarihsel konumlanışı ve sınıf kavramının kültürel ve tarihsel boyutunun yol açtığı sorunlara pek değinmemiştim.
Konuşmada ağırlıkla program sorununa değinerek, önümüzde sosyalist değil demokratik görevler olduğuna vurgu yapmış; “sosyal cumhuriyet” değil; demokratik bir cumhuriyet programının doğru olacağını; (Özellikle Ertuğrul Kürkçü’yü göz önüne alarak, çünkü Kürkçü o zamanlar hedefi “Sosyal Cumhuriyet” diye formüle ediyor; Kürtlere “emeğin dilini” öeğretmekten söz ediyor; “Çatı Partisi” girişimine soğuk yaklaşıyor; kendisini “aktif gözlemci” olarak tanımlıyordu. Tam da bu yaklaşımları sonucu Mahir Sayın ile birlikte, Kürt Hareketinin verdiği önemi belirtmek için yüksek bir profille katıldığı bu toplantının bir fiyaskoyla sonuçlanmasına yol açacaktı.) Program konusunun komisyonlara havale edilemeyeceğini edilmemesi gerektiğini vurgulamıştım.
Ancak bununla da yetinmemiş, aslında Ortadoğu için bir Demokratik Cumhuriyet Programı olan ve Komünist Manifesto’ya öykünerek, adeta 21. Yüzyıl’da Ortadoğu için bir Komünist Manifesto olarak yazdığım “Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu” adlı metnin içinde bulunduğu; Ertuğrul Kürkçü, Ragıp Zarakoğlu, Haluk Gerger ve Demir Küçükaydın’ın 2005 yılında katıldığı “Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji” Sempozyumu’n bildirilerinin de toplandığı 300 adet kadar kitapçığı,  neredeyse bütün katılımcılara bir tane olmak üzere dağıtmış; böylece zaman nedeniyle Program konusunda ayrıntılı bir şey söyleyememenin açığını kapatmaya çalışmıştım.
Bugün HDK ve HDP bir tıkanma yaşıyorlar. Bu tıkanmanın nedenlerini ve çarelerini düşünüp tartışmak isteyenlere, yedi yıl önce yazılmış aşağıdaki satırları sunmak isteriz.
Daha sonra her kritik momentte (“Demokrasi İçin Birlik Hareketi” Kongresinde, HDK Kuruluş Kongresinde, HDP Kuruluş kongresinde vs.) daha da somut biçimlerde bu eleştiri ve önerileri geliştirdik. Parça parça bunları da yayınlayacağız.
Bugün o zaman ifade etmemize bile izin verilmeyen bu eleştiri ve önerilerin doğruluğu olaylarca acı acı doğrulanmıştır. En azından HDP’nin ve HDK’nın yeniden yapılanmasından söz edilmesi, bir şeylerin iyi gitmediğinin itirafıdır.
Ancak görülen odur ki, yine sorunların nedenlerine inen, temellere yönelik ve açık bir tartışma ortada yoktur ve sorunlar teknik sorunlarmış gibi ele alınmaya devam etmektedir.
HDK ve HDP’nin sorunlarına çıkış yolu arayanların bu yazılarda sorunların nedenlerine ve çözümlerine ilişkin somut ve arada geçen zamanda doğruluğu kanıtlanmış önerme ve öneriler bulabileceklerini düşünüyoruz.
11 Aralık 2015 Cuma
Demir Küçükaydın

(20-21 Aralık 2008 Toplantısı Konuşması İçin Taslak)

Matematik Fomüller ve Sosyolojik Sorunlar
(Bir Birlik Ne Zaman Kendisini Oluşturanların Toplamından Daha Büyük Bir Güç Sonucunu Verir?)


2. Gunun ilk oturumu ise “Nasil bir Parti?”… Asil olarak 27-28 haziran toplantisindan sonra yaygin olarak tabanda yapacagimiz toplantilarda netlestirmek istedigimiz “nasil bir parti?” sorusunu tartismaya baslayacagimiz gundem olacak bu gundemimiz. Ornegin “degisIk siyasal gruplari, partileri, kurum temsilcilerini,cevreleri ve bireyleri bir araya getirerek bunlarin toplamindan daha buyuk bir gucu ve enerjiyi aciga cikaracak bir “cati” organizmasinin demokratik isleyisinin nasil saglanabilecegi” gibi  cok temel sorulari ve sorunlari ortaya atarak, bu konuda sistematik bir tartismanin yollarini dosemeye baslayacagiz”
(Biz Majiskülledik, “Cati Partisi Girisimi Gecici Orgutlenme Komisyonu” Raporundan)

Bütün Parçaların Toplamından Küçüktür

Bütün zamanların en büyük ve sistematik düşünürü olan Aristo'nun formülasyonundan beri bilinmektedir ki "bütün kendini oluşturan parçaların toplamından büyüktür".
Şimdilerde bu cebirsel toplam bağıntısı, çağın ruhuna uygun olarak esoterik "Sinerji" kavramıyla ifade edilmektedir. Süreçlerin ve şeylerin adı değişmekle kendisi değişmez.
Bu formülden hareketle küçük bir adım atılarak şöyle bir çıkarsama da yapılabilir:
Bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından büyük olabildiğine göre, eğer koşullar uygunsa, bu ortaya çıkan büyüklük, öyle bir "kritik kütleyi" aşabilir ki, büyüklüğün kendisi, sırf büyüklük olarak, daha da büyümeye, yani bir kartopu etkisine yol açabilir.
Bu bağıntı ve olasılıklardan yola çıkılarak Türkiye'deki demokrasi mücadelesinin en büyük sorunu olan, demokrat güçlerin dağınıklığı ve de dolayısıyla güçsüzlüğü sorununun, bir araya gelmekle çözülebileceği sonucunu çıkarmak için küçük bir adım yeter.
Türkiye'deki demokratik güçler dağınık ve güçsüzdür; bunların bir araya gelişi onların toplam gücünden daha büyük bir gücün ortaya çıkmasına yol açar ve bu bir araya geliş sonucu ortaya çıkan güç, pek ala toplumdaki tüm gayrı memnunların etrafında toparlanarak bir çığ oluşturabileceği, bir kartopu işlevi görebilir.
Bizzat, buraya gelen bileşenlerince, "Çatı Partisi" veya "Çadır" veya "Cephe" veya "İttifak"  veya "Konfederasyon" gibi farklı sözcüklerle adlandırmaların tercih edildiği bu girişimin ardındaki temel fikir de budur.
*
Bu temel fikir, ilk bakışta, hiçbir sağlıklı insanın ret edemeyeceği öncüller ve sonuçlara dayanmaktadır.
Ne var ki bu fikrin sosyolojik kavramlarla ele alınması gereken gerçek toplumsal sorunları, matematik bağıntı ve formüllerle çözmeye kalkmak gibi "küçük" bir hatası bulunmaktadır.
Ve bunun sonucunda da, bu "küçük hata" nesnel olarak, gerçek sosyolojik sorunları tartışmaktan kaçmanın bir örtüsü olma işlevi görmektedir
Bu "küçük" hatayı, yine aynı mantıktan hareketle göstermeyi deneylim.
Bütünün "kendini oluşturan parçaların toplamından büyük" olduğu önermesi yarım doğrudur ve yarım doğrular en tehlikeli doğrulardır.
Neden yarım doğrudur? Bunu bir analoji ile açmayı deneyelim.
Aydınlanma "Bütün insanlar iyi doğarlar, onların bazılarını kötü yapan toplumdur" diyordu. Hegel, bu önermede ifadesini bulan tarih ve toplum üstü mutlak insan özü kavramının saçmalığını gösterebilmek için, "Bütün insanlar kötü doğarlar, onların bazılarını iyi yapan toplumdur." demişti.
Hegel'in bu önermesi en azından öbür önerme kadar doğruydu ve kendisinin ve zıddının yanlışlığını gösterdiği için iki kat doğruydu.
Benzer şekilde, "bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından küçüktür" önermesi de, "Çatı Partisi" girişiminin ardındaki "büyüktür" önermesi kadar doğrudur. Ve kendi zıttı olan önermenin zıddının da onun kadar doğru olduğunu gösterdiği için iki kat doğrudur.
Toplam kendisini oluşturan parçalardan büyük olabiliyorsa elbet küçük de olur.
Ama nedense en azından diğer önerme kadar olası ve doğru olan bu sonuca kimse itibar etmez ve bundan gereken sonuçlar çıkarılmaz.
Neden?
Elbette büyük olmanın, küçük olmaya göre, psikolojik olarak çekici bir yanının olması bir faktördür.
Ama bundan da önemlisi, sosyolojik olarak, "büyüktür" formülünün, aslında gerçek sorunlardan kaçış; toplumsal sorunları basit matematik fomüllerle çözmeye kalkma kolaycılığı sağlamasındandır.
Ve de bunun ardında da yine sosyolojik olarak anlaşılabilecek sınıfsal eğilimler vardır.

Matematik Formüller ve Sosyolojik Sorunlar

Ama önce şu sonucu bir kenara yazalım. Matematik formüller bize toplumsal sorunların çözümü için bir anahtar sunmaz. Çıkacak sonucun ne olacağını formüllerdeki gerçek değerler belirler.
Toplum söz konusu olduğunda, bu formüldeki cebirsel harflerin yerini alan gerçek değerler: toplumsal sınıflar, güçler, partiler, hareketlerdir ve bunların da çıkarları ve konumlarıdır.
O halde toplamın bileşenlerinden ne zaman büyük, ne zaman küçük sonuçlar vereceğini anlayabilmek için sınıfların, toplumsal güçlerin, hareketlerin, partilerin konum, çıkar ve karakterlerine bakmak gerekir.
Elbette bu güçleri, onların konum, çıkar ve karakterlerini belirleyen de toplumsal yapı ve özellikle de toplumun ekonomik altyapısıdır.
*
Bu sözlerime bakarak, benim "Çatı Partisi"ne veya bu türden girişimlere karşı olduğum sonucunu çıkarmak yanlış olur.
Bu girişimleri, en azından ortak bir tartışma ve gündem yaratarak daha iyi bir şeylerin içinden yeşerebileceği bir humuslu toprak oluşturabilecek iyi ve desteklenmesi gereken girişimler olarak görüyorum ve onun için buradayım.
Ama bu girişimler sorunları örtmenin değil, açığa çıkarmanın, gündeme koymanın ve tartışmanın dolayısıyla da çözümün bir aracı olurlarsa bir anlamları olur: bu girişimlerin kendisi, kendi başına sorunların çözümünün anahtarını sunamazlar. İşte tam da bunların tartışılıp daha iyi anlaşılabilmesi için bir ortam oluşturmak gibi bir işlev görürlerse gerçekten yararlı olabilirler.
Ne var ki, bu Çatı Partisi girişim ve tartışmalarında hep olan, tam da bu girişimin kendisinin gerçek sorunların çözümü veya çözümün anahtarı olarak ortaya koyulmasıdır.
*
Bir örnek vereyim. Kürt Özgürlük Hareketi yıllardır "Türkiyelileşmek" diye bir hedef koydu önüne. Ama ne yaparsa yapsın Türkiyelileşemedi, hatta bırakalım Türkiyelileşememeyi, Türkiye'nin diğer bölgelerindeki Kürt nüfusun bile çok büyük bir desteğini kazanamadı. Bu destek büyük ölçüde AKP'ye gitti.
Kürt Özgürlük Hareketi, bu durumda, Türkiye'nin sol ve demokrat güçleriyle bir araya gelerek, onlarla ittifak yaparak, birlikler oluşturarak bu zaafı aşmaya, yani Türkiyelileşmeye çalıştı.
(Aslında bu Çatı Partisi girişimi de bu çabanın devamından başka bir şey değildir. Elbette bu çaba ve amaç Kürt Özgürlük Hareketinin devrimci ve demokratik karakterinin ve amaçlarının bir yansısıdır ve çok değerlidir.)
Ama gerçek politik sorunların ve çözümlerin yerine geçirildikleri için, bu girişimler aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketinin gerçek sosyolojik sorunlarla yüzleşememesinin ve nesnel olarak onlardan kaçışının da bir ifadesidir.
Kürt Özgürlük Hareketi, "biz niye Batı'nın ezilenlerini ve/veya  niye batı'daki Kürtleri kazanamıyoruz" diye sormamakta; veya sorduğunda da bunu sosyolojik düzeyde (program ve strateji düzeyinde, yani dayanılan ve dayanılması gereken toplumsal güçler düzeyinde) değil; taktikler ve örgütsel tedbirler düzeyinde bir sorun olarak tartışmaktadır.
Çatı Partisi girişimi de son duruşmada, konuyu bir taktikler ve örgütsel tedbirler sorunu olarak ele alan bu zincirin yeni bir halkasıdır.
*
Sorunları ortaya koyuş düzeyi ile çözüm çabaları arasında içsel bir bağlantı vardır ve bunlar da yine bizzat belli sınıfsal eğilimleri yansıtırlar. Örneğin, sorun bir organizasyon sorunu olarak koyulunca, başarısızlıklar son duruşmada yeterince fedakar ve ciddi çalışmama ile açıklanmakta, bunun nedenleri ise, örneğin batının şehirlerindeki “yozlaştırıcı etkiler” veya “assimilasyon” olarak görülmektedir.
Hâlbuki aslında tam da tersidir gerçek neden: yeterince modern bir toplumsal temelin olmaması; köylülüğün güçlü etkileridir Batı’da etkisiz kalınmasının nedeni.
Ve bu "yozlaşma" teşhisinin bizzat kendisi, köyün şehre, kapitalizm öncesinin modern yaşama duyduğu güvensizlik ve kuşku ve onu anlayamamanın bir ifadesi, yani bizzat küçük burjuva radikalizminin bir görünümünden başka bir şey değildir.
Bizzat Çatı Partisi girişimi de bir örnek olarak verilebilir. Türkiye'nin sosyalist ve demokrat örgüt ve partileriyle bir araya gelerek yine örgütsel tedbirler aracılığıyla bu tartışılmayan ve açıkça ortaya koyulmayan, batının ezilenlerini kazanma sorunu çözülmeye çalışılmaktadır.
Bu durumda nesnel olarak Çatı Partisi girişimi, sosyolojik bir sorunu örgütsel veya taktik bir sorunmuş gibi ortaya koyarak, sorunu çözmek bir yana sorunun kendisini ortaya koymuk, tartışmak ve çözümlemekten kaçmanın bir aracı olarak, yani çözümün değil sorunun bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Yani girişimin kendisi de nötral değildir.
Böylece çember kendi üstüne kapanmaktadır. Kürt özgürlük hareketinin toplumsal tabanı kendi toplumsal eğilimleri gereği sosyolojik bir sorunu örgütsel bir sorun biçiminde ifade etmekte ve sosyolojik bir sorunu örgütsel bir sorun olarak ele aldığından, kendisinin toplumsal tabanını nasıl değiştirilebileceği sorununu tartışamamakta ve bu toplumsal taban aynı kalmaya devam etmektedir. Toplumsal taban aynı kalınca da aynı toplumsal eğilimlere uygun olarak sosyolojik sorunlar örgütsel bir sorunmuş gibi ele alınmaktadır.
*
O halde biz o tartışılmayan sorudan hareketlekonuyu tartışmaya başlayalım.
Şimdi önce şu soruyu açıkça koyalım: Kürt özgürlük hareketi Batı'nın ezilenlerini ve aslında bunlarla büyük ölçüde çakışan Batı’daki Kürt emekçileri niye örgütleyemez? Örgütlemesi için için ne yapabilir veya yapmalıdır?
Bu sorular ve onların cevapları açıkça ortaya koyulup tartışılmadan hiçbir sorun çözülemez.

İşçi Hareketinin ve Sosyalist Hareketin Tarihsel Deneyleri

Konuya bir giriş sağlamak için tekrar o cebirsel formüle dönelim ve gerçek değerlere bakarak bütünün ne zaman parçaların toplamından büyük ne zaman küçük sonuç verdiğini görelim. Yani sondan başa doğru gidelim; matematik formüllerden, o formüllerdeki gerçek sosyolojik değerlere doğru bir yol izleyelim.
İşçi hareketinin tarihsel deneyleri belki bu konuda ilginç örnekler ve dersler sunabilir. Çünkü o hareketin tarihinde sorunun böyle koyulup tartışıldığının örnekleri vardır. En bilinen klasik örnek ele alınabilir.
İşçi ve sosyalist hareketin tarihinde 1930'lu yıllarda, birbirini izleyen "Sınıfa karşı sınıf" ve "Faşizme Karşı Birleşik Cephe" stratejisi diye bilinen, ikisi de ağır yenilgilerle sonuçlanan iki çizgi izlenmiştir. Bu iki strateji de sırasıyla, hem de son derece elverişli koşullara rağmen, Almanya ve İspanya'da işçi hareketinin Faşizm karşısında yenilgisini getirmiştir. Bu yenilgiler üzerinde Nazizm’in o korkunç İkinci Dünya Savaşı’nı başlatması mümkün olabilmiştir.
Bunlardan ikincisi tıpkı çatı partisi girişimindeki mantığa dayanıyordu. En geniş güçler bir araya getirilerek onların toplamından da daha büyük bir güce ulaşmak.
"Faşizme Karşı Birleşik Cephe" stratejisi, Faşizmi "Finans Kapitalin en gerici unsurlarının" diktatörlüğü olarak tanımlıyor ve böylece milli, liberal ya da "tekelci olmayan" burjuvazinin de bu cephede bir yeri olacağı düşünülerek formül: İşçiler + Köylüler + Burjuvazi olarak koyuluyordu.
Mantık ilk bakışta son derece doğru görünüyordu. Düşman son derece dar bir ölçüde tanımlanıyor ve buna karşılık en geniş güçler cephesi bir araya getiriliyordu.
Ama sorun böyle koyulunca, bu durumda burjuvaziyi cephede tutmak ve karşıya itmemek için, demokratik görevler, faşizme karşı zaferden sonrasına erteleniyordu. Örneğin İspanya'da toprak sorunu, ulusal sorun ve var olan burjuva devlet cihazının parçalanması konularında Cumhuriyetçi hükümet tam da böyle davranıyordu.
Ama sonuç hiç de beklendiği gibi olmuyor ve sonunda Frankocu güçler galip geliyordu. Franko darbe yaptığında bütün halk ayaklanmış ve bir kaç küçük köprübaşı hariç bütün İspanya’da iktidarı ele almış fiilen ikili bir iktidar oluşmuştu. Şimdi ise sonuç Cumhuriyetçilerin kesin yenilgisiydi.
Neden?
Çünkü eğer matematik bir ifade kullanırsak, burjuvazinin önünde eksi vardır. Burjuvazi ile ittifak için devrimci demokratik dönüşümleri zaferin sonrasına eteleyen bir işçi sınıfı, burjuvaziyi kazanayım derken köylülüğü kaybeder. Köylülüğü devrim saflarına kazanmak ve savunmak için harekete geçirecek talepler devrim sonrasına ertelenince, köylülük savaşmaz ve devrimi savunmaz olur, hatta kendi devrimci umutlarına gereken karşılığı vermeyen işçiler karşısında hayal kırıklığıyla gericiliğin yedeğine geçer.
Bolşevikler tam da aksine davranarak, yani köylülüğün taleplerini devrim sonrasına ertelemeyerek, köylülüğü kazanabilmiş ve zafere ulaşmışlardı.
Neden böyledir?
Çünkü Aydınlanma çağının aksine, burjuvazi artık demokratik karakterini yitirmiştir. Aslında o zaman bile burjuvazi değil, Paris’in donsuzlarıydı böyle demokratik davranabilenler.
O donsuzların modern devamı olan işçiler, köylüleri ancak tutarlı bir demokrasiyle kazanabilirler. Yani baskıcı ve bürokratik Devlet cihazının tasfiyesi, ulusal sorun ve toprak sorununun kökten halli, daha da özcesi Demokratik Cumhuriyet.
Ama köylülüğü kazanabilmek için, işçiler burjuvaziyi yitirmek zorundadır veya burjuvazi tarafından yitirilmelidir.
Yani işçilerin köylülüğü kazanabilmek için, burjuvaziden bağımsızlaşması ve ayrı bir güç olarak ortaya çıkması, yani demokratik görevleri acil bir program olarak bayrağına yazması gerekir. İşçiler bunu yapamadığı yerde bağımsızlığını yitirip burjuvazinin yedeğine düşmüş olur ve bu durumda da köylülüğü yitirir.
Böylece sonuç, hesabın ve beklenenin tamamen tersi olarak ortaya çıkar, zaferin yerini yenilgi alır.
Ekim Devrimi de tersinden bu bağıntıyı doğrular. Bolşevikler burjuvazi tarafından yitirilmeyi ve burjuvaziyi yitirmeyi göze aldıkları için, çok daha elverişsiz koşullara rağmen, köylüleri ve ezilen ulusları kazanabilmişlerdir.
Tabii burjuvazi tarafından yitirilmek veya burjuvaziyi yitirmeyi göze almak, işçi hareketi veya sosyalist hareket içindeki, burjuvaziyi kazanmak isteyen, aslında burjuvazinin işçi hareketi içindeki uzantısı olan eğilimle, yani reformist sosyalizmle (Menşevizm, Ekonomizm, Sosyal Demokrasi, Stalinist partiler vs.) de mücadeleyi ve onunla kopuşmayı gerektirir.
Özetle, hem burjuvaziyi hem de köylülüğü kazanmak mümkün değildir. Birini kaybetmeden veya onun tarafından kaybedilmeyi göze almadan diğerini kazanamazsınız. Her kazanç bir kayıptır.
Demek ki, eğer bu sosyolojik sorunu matematik formüllerle ifade edersek, burjuvazinin önünde bir eksi işareti vardır ve köylüler ve işçilerle bir araya geldiğinde sonuç: İşçiler, Köylüler ve Burjuvazi'nin toplamından az, yani bütün kendini oluşturan parçaların toplamından fazla değil az çıkmaktadır.
Hatta az bile değil, eksiyle artının çarpımının eksi sonuç vermesi gibi, sonuç eksi çıkmaktadır, ortaya kısmi reformlar bile değil, bir yenilgi çıkmaktadır.

Kürt Hareketinin Sorunları

İşte bu sorunla Kürt hareketi de karşı karşıyadır. Ama hem bir Plebiyen hareket olduğu için hem de bir ezilen ulus hareketi olduğu için çok özgün bir biçimde.
Kürt Özgürlük Hareketi bir Plep hareketidir. Ne modern bir işçi hareketidir ne de tam bir köylü hareketidir.
Yani modern bir işçi hareketi olmaktan ziyade yoksullara ve ezilenlere dayanan bir hareket olma özelliği ağır basmaktadır. Bu şöyle de formüle edilebilir: Toplumsal konumuyla işçi ve işsiz, ruh durumuyla köylü.
Ama bu hareket aynı zamanda bir ulusal harekettir. Ulusal hareketin devrimci demokrat kanadıdır ve örneğin Bask’tan farklı olarak, harekete önderlik bu kanadın elindedir. Bask’ta da ulusal hareket içinde bir radikal kanat vardır ama bu harekete egemen değildir, harekete burjuvazi egemendir, bu kanat burjuvazi tarafından, karşı tarafa karşı bir manevra alanı sağlamak için, kullanılır. Bu Bask’ın (ve de Katalan’ın) İspanya’nın en zengin bölgesi olması ve buralardaki burjuvazinin gücü ve kendine güveni ile ilgilidir.
Kürt hareketinde ise roller tersinedir bir bakıma. Plebiyen kanattır harekete egemen olan, burjuvazi onun arkasına takılmak zorunda kalmıştır.
Bu hareket ezilen bir ulusun hareketi olduğu için aynı zamanda Kürt burjuvazisinin desteğine de sahiptir. Kürt burjuvazisi bizzat kendi korkaklığı ve zayıflığı nedeniyle, Kürdistan yoksullarını örgütleyip harekete geçirememiştir ve sonra ortaya çıkan bu Plep hareketinin peşine takılarak ve içine girerek onu kendi yörüngesinde tutmaya çalışmaktadır.
Kürt burjuvazisi, böylece hem Kürt özgürlük hareketinin tümüyle kontrolden çıkmasını engellemekte ve onun içinde belli bir ağırlığı koruyabilmektedir; hem de bu sayede, gerek ezen ulusun egemenlerini hem de ABD ve Avrupa gibi güçleri kendisiyle pazarlığa zorlamaya ve bu pazarlıkta fiyatı arttırmaya çalışmaktadır.
Buna karşılık, Kürt Özgürlük hareketinin dayanağı olan, Kürdistan ezilenleri ve plepleri de, içinde bulundukları aşırı tecrit koşullarında; ne uluslararası güçlerin ne de Türkiye'deki emekçi ve demokratların dişe dokunur bir güç ve müttefik olmadığı koşullarda; Kürt burjuvazisinin bu desteğine muhtaçtır ve özellikle diplomatik, parlamenter ve legal alandaki ilişkileri bakımından bu destek kendisine aynı zamanda daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.
Kürt burjuvazisinin en azından bir kesiminin bu desteği veya tarafsızlığını koruyamadığı takdirde Kürt Özgürlük Hareketi tehlikeli bir tecrit içine düşüp ezilebilir.
Ama sorun tam da bu noktada ortaya çıkar. Tıpkı birleşik cephe stratejisinde oraya çıktığı gibidir.
Bu desteği kaybetmeyi göze almadığı sürece de Batı'daki ezilenleri kazanamaz. Çünkü Kürt burjuvazisini saflarda tutmaya yarayan program ve söylemler ile Batı’nın ezilenleri kazanılamaz. Hem bu desteği korumak hem de Batının ezilenlerini kazanmak mümkün değildir. Bu desteği kaybetmeden veya kaybetmeyi göze almadan diğerleri kazanılamaz.
Batının ezilenlerini kazanabilecek bir program ve stratejiyi benimsese, bu sefer de Kürt Burjuvazisinin desteğini kaybetme ve özellikle ABD ve Avrupa’nın ve de Türk Liberal ve İslamcı burjuvazisinin desteğine sahip Kürt burjuvazisinden tecrit olma koşullarında hızla bir yok oluş ve çözülüş sürecine girebilir. Çünkü bu kaybedilmiş bu güçleri dengeleyecek bir güç yoktur ortada (Türkler arasında).
Batının ezilenleri örgütlenmiş bir politik güç olarak var olsa ve ulusal sorunu çözecek net bir programları olsa, Kürt Özgürlük hareketi için bunu yapmak çok kolay olurdu. Çünkü burada kaybettiği karşılığında kazanacağı çok daha büyük güçler bulunurdu.
Ancak Batı’da böyle politik bir güç yoktur. 12 Eylül öncesinde olağanüstü elverişli koşullara rağmen hiç bir şey yapamaması, bu koşullarda gelen 12 Eylül’ün darbesi, ardından Duvar’ın yıkılışı, ardından özel savaş rejimi ve nihayet kökü çok daha derinlerde olan Sosyalist hareketin Krizi böyle bir gücü yok etmiştir.
Bu durumda, Kürt hareketinin bu gücü bizzat yaratmak, örgütlemek ve kazanmak için harekete geçmekten başka çaresi yoktur. Ama bunun için, öncelikle Kürt burjuvazisini kaybetmesi gerekmektedir. Bu kayıp ve sonu belli olmayan kazanma arasında korkunç bir tecrit yaşaması gerekir. Ama bu tecrit de hareketin yok oluşuna yol açabilir.
Yani Kürt özgürlük hareketinin bir ölüm perendesi atması gerekir. Arada hiç bir güce dayanmadığı, boşlukta bulunduğu bir dönem olacaktır. Ve parende sonucunda üzerine konabileceği bir sağlam toprak bulabilmesinin de hiç bir garantisi yoktur. Yeterince gücü ve hızı yoksa veya ineceği yerde sağlam bir zemin yoksa kafa üstü çakılıp ölebilir.
Gerçek sorun budur.
Ne var ki, bu sorunu ne Kürt Özgürlük Hareketi, ne de Türkiye’nin sosyalistleri açıkça ortaya koyup tartışmamaktadırlar.
Türk sosyalistlerinin fiilen yaptığı, Kürt özgürlük hareketine, “Kürt burjuvazisini bırak, gel bizimle ol” demektir. Ama böyle yaptığı ve diyelim ki Kürt burjuvazisini yitirmeyi göze aldığı koşullarda, kendisi o kaybı olsun dengeleyecek bir güc olmadığı ve dengeleyecek bir destek veremeyeceği gerçeğini es geçmekte, bu sorunu ortaya koymamaktadır.
Kaldı ki, bunu da Devimci Demokrasi temelinde değil, iyice yanlış bir temelde, Lassalcı veya ekonomist bir temelde yapmaktadırlar. Türk sosyalistlerinin önemli bir kısmının Kürt özgürlük hareketine önerdikleri devrimci demokratik bir program değildir. Kürt hareketine “Anti kapitalist” bir programı veya “Demokratik Cumhuriyet değil Sosyal Cumhuriyet” diyen bir programı ittifak koşulu olarak getirmek fiilen bu anlama gelmektedir.

Türk Sosyalistlerinin Yanlışı

Türk sosyalistleri açısından, (burada radikal veya tutarlı demokratik talepler çerçevesinde bunun söylendiğini var sayıyoruz) Çatı partisi veya İttifak gibi girişim ve söylemler, bir bakıma bu sorundan kaçışı örtmenin aracı olmaktadır. Onların dediği fiilen şöyle olmaktadır: “Haydi gel bizimle ol. O zaman birlikte oluşun vereceği güç, güçlerimizin toplamından fazla olur, bu da Burjuvazinin uzaklaşmasıyla ortaya çıkacak kaybını karşılar.”
Buna karşılık Kürt hareketi açısından da Çatı Partisi veya benzeri ittifaklar benzer işlev görmektedir. O da Türk sosyalistlerine ve ilericilerine, “Bakın benim gönlüm sizde ama bu gücü de terk edemem, benim zorluklarımı da anlayın, siz gelin ve bana destek olun ki ben ona karşı daha rahat hareket edebileyim ve Kürt kitleleri arasındaki etkisine karşı mücadelede elim güçlensin. O zaman ben de Burjuvaziye olan bağımlılıktan kurtulurum.”
Tabii Kürt burjuvazisi de bu durumda boş oturmamaktadır. O da hiç bir gücü olmayan ve somut gerçekle bağını yitirmiş Türk solu veya sosyalistleriyle ittifakla bir şey çıkmayacağını söylemekte, Kürt hareketinin bunlarla uğraşacak yerde Avrupa Birliği, AKP veya liberallerle ittifakını savunmaktadırlar. Ve Türk sosyalistlerinin Kürt hareketine karşı, bir ittifak için, demokratik bir program yerine sosyalist veya anti kapitalist veya anti emperyalist parola ve programları yükseltmesi karşısında konumunu iyice güçlendirmektedir.
Yani aslında Türk sosyalist hareketi varlığı, güçsüzlüğü, programları ve sloganlarıyla Kürt burjuvazisinin Kürt hareketi içindeki etkisinin artmasına yol açmaktadır.
Bu durumda, Kürt özgürlük hareketine de, bu iki gücü birbirine karşı denge unsuru olarak oynayıp, bu denge üzerinde bir Bonapartist güç elde etmekten başka yol kalmamaktadır.
Özgürlük hareketi, Kürt burjuvazisinin baskısına karşı Türk solunu, Türk solunun baskısına karşı da Kürt Burjuvazisini dengeleyici bir güç olarak öne sürmekte ve böylece kendine nispi bir hareket alanı sağlamaktadır.
Ve tam da böyle olduğu için, belli bir noktadan sonra, kendisi de bir ölçüde bu günkü konumunu sürdürebilmek için bu güçlerin varlığına muhtaçtır. Yani başlangıçtaki çaresizliğin ortaya çıkardığı sonuçlar giderek bir karakter halini almıştır.
Dolayısıyla ne Kürt burjuvazisinin, ne Türk Solcularının ne de Kürt özgürlük hareketinin kadrolarının gerçek sorunu ortaya koyup tartışmaya niyeti ve isteği yoktur ve bu “çatı partisi girişimi” de gerçek sorunu örtmenin, ondan kaçmanın aracıdır.
*
Peki Çatı Partisi girişimi gibi girişimlerin gerçek işlevi ne olabilir? Bunlar belli bir şekilde yararlı bir işlevle donatılabilir mi?
Evet, tam da bu kaçışın, bu açmazların açıkça ortaya koyulup tartışıldığı bir imkan, bir platform olarak bir işlev görürse bu olumsuzluk bir ölçüde olsun giderilebilir.
Elbet somut politik sorunlarda iş ve güç birliği yapmanın, ön yargıları yıkmanın bir aracı olarak da bir işlev görebilir ve görmelidir.
Ama bu biçimiyle Türkiye’de bir demokratik hareket yaratılıp örgütlenmesi veya Kürt hareketinin Türkiye’nin Batı’sını örgütlemesi için bir araç olmak gibi sorunları çözen bir araç olarak işlev görmeyeceğini bilerek hareket etmek bunun ilk koşuludur.
O halde, biz de bunu yapmaya, yani Türkiye’de nasıl bir demokratik hareket örgütlenebileceği veya Kürt Hareketinin Türkiye’nin Batısındaki ezilenlerin desteğini kazanabilmesinin mümkün olup olmadığı, eğer mümkünse bunun nasıl olabileceği sorununu tartışmaya başlayalım.
18.12.2008

(Taslak burada bitiyor. Bundan sonra ele alınması düşünülen başlıklar şunlardı ve bir kısmına o toplantıda yaptığımız konuşmada kısaca değinmiştik. Sınıfların Tarihsel ve Kültürel konumlanışı konusu (“Marksist Demokrasi Teorisine Katkı” başlıklı yazıda geniş olarak vardır); Programın Komisyonlara havale edilemeyecek bir sorun olduğu (konuşmada değinilmiş, öncesinde ve sonrasında bir çok kez ele alınmışt)ı; ve program önerimiz (Kısaca değinilmiş ve “Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu toplantıda kitap olarak dağıtılmıştı. D.K.)

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...