11 Eylül 2015 Cuma

HDP’yi Niçin Savunmalıyız? Nasıl Savunabiliriz?

HDP’yi niçin savunmalıyız?
Çünkü Erdoğan yaptığı fiili darbeyi oturtmak ve Türk-İslam faşisti kişi diktatörlüğünü kurmak için, önündeki en büyük engel olarak, HDP’yi görmekte; onu aynı zamanda toplumdaki en zayıf ve tecrit edilebilir halka olarak gördüğü için de, bu halkayı parçalayarak, diktasının önündeki en büyük engeli kaldırmayı hedeflemektedir.
Erdoğan kendi açısından doğru ve akıllıca bir hedef tanımı yapmış bulunmaktadır.
Gerçekten de, HDP’yi tecrit edip ezebildiği takdirde, önünde ona doğru dürüst direnebilecek hiçbir güç kalmayacaktır. Çünkü bu yenilginin ortaya çıkaracağı moral bozukluğu ve derin bölünme, CHP’nin (hatta MHP’nin de) direnişini güçleştirecek; buna karşılık Erdoğan zaferinin kendisine bahşedeceği ve zafer arabasına bağlayacağı yeni güçlerle, yeni saldırılara girişmek için de daha büyük bir güç ve cesaret bulacaktır.

Bunu kavramsal olarak ifade edersek, HDP sadece Erdoğan’a karşı savaşan ve bu savaşı en önde götüren bir SİYASİ GÜÇ değildir; ayın zamanda bir SAVAŞ ALANIDIR.
Savaşta, kazanmak veya kaybetmemek için uğruna savaşılan alanların, onların niteliğiyle çoğu kez ilgisi bulunmaz. Hiç sevilmeyen, hiçbir stratejik, ekonomik, ticari kültürel değeri olmayan bir toprak parçası bile, güçlerin mücadelesi, savaşın akışı içinde, birden bire hayati bir önem kazanır. Aslında belki olağan zamanda kimsenin bilmediği, bilmeyeceği, gitmediği ve gitmeyeceği bu alanı ele geçirmek ya da kaybetmemek için gereğinde tüm güçler oraya yığılabilir; en büyük kayıplar ve fedakârlıklar göz önüne alınabilir. O savaşın konusu olan alanın, verimli toprakları, güzel bir iklimi olup olmadığının; ekonomik veya kültürel bir değeri olup olmadığının hiçbir önemi kalmaz.
Bunun en son örneği Kobani’de görüldü. Kobani, yarı çöl bir bozkırda, hiçbir özelliği olmayan bir hudut kasabasıydı. Kimse adını bile bilmiyordu. Ama savaşın akışı içinde, kimsenin gidip yaşamak istemeyeceği; kimsenin adını bile bilmediği bu yer, bir stratejik SAVAŞ ALANI oluverdi.  Birçokları, savaşın bu kendi mantığını ve diyalektiğini kavramayanlar, Kobani’nin ne önemi var diyorlardı. Kobani’nin öneminin olup olmamasının öneminin olmadığını anlamıyorlardı. Kobani’nin önemi, ekonomik, coğrafi, kültürel vs. öneminden değil; savaşın kendi diyalektiğinden geliyordu.
O halde, SAVAŞ ALANI ve SAVAŞIN GÜÇLERİ’ni ayırmak gerekir. Savaş alanlarını beğenmesek de savunmak gerekebilir. Çünkü savaş alanını siz seçemezsiniz. İstemediğiniz bir alanda, istemediğiniz bir yerde savaşa girmek zorunda kalabilirsiniz.
İşte, şu an Erdoğan’ın fiili darbesini, Türk-İslam faşisti kendi diktatörlüğü ve rejimiyle taçlandırmak için girdiği gözü kara savaşta, HDP’nin durumu böyledir. HDP’nin kendisi kendisine karşı Erdoğan’ın savaştığı bir güçtür; ama varlığı bir savaş alanıdır.
Askeri terimlerle konuşulursa, Erdoğan, HDP’yi tecrit edip ezebildiği, yani askeriyedeki gibi bu kritik bir boğaz veya tepeyi ele geçirdiği takdirde; çok kritik ve stratejik bir mevzii ele geçirmiş olacak, önünde neredeyse savunmasız geniş topraklar açılacaktır.
İşte tam da bu nedenle, HDP’li olmayanların, hatta HDP’ye zerrece sempati duymayanların bile, tam da savaşın kendi diyalektiği nedeniyle tayin edici bir önem kazandığından; Erdoğan karşısında HDP’yi savunmaları gerekmektedir. HDP’yi savunarak aslında düşmanı ileri bir noktada karşılayıp, kendilerin savunmuş olurlar.
HDP’yi savundukları takdirde, Erdoğan’a tıpkı 7 Haziran seçimlerindeki gibi, ikinci bir yenilgi tattırabilirler ve belki bu sefer en küçük bir kararsızlık göstermeden onun bu darbesine son verip, onu oradan uzaklaştırabilirler.
Aksi takdirde, Erdoğan çok büyük acılara ve belki iç savaşa yol açacak kendi diktatörlüğü kuracak; belki de bundan kurtulmak için bir askeri darbe bir kurtarıcı gibi beklenecektir. Bu kırk katır mı kırk satır mı dilemmasından kurtulabilmenin tek yolu var. Erdoğan’ın HDP’ye karşı onu tecrit etmek; kapatmak, seçime sokmamak; propaganda ve çalışma yaptırmamak, ona oy vereceklere oy verdirmemek gibi biçimlerde sürecek savaşında HDP’nin yanında yer alarak, Erdoğan’ın saldırısını engellemek, boşa çıkarmak.
Aslında 7 Haziran öncesinde tam da olan buydu. HDP’nin yüzde on barajının, bir savaş alanı olduğunu herkes görmüştü, bu kavramla ifade etmese bile herkes böyle olduğunu seziyordu. Bu sayede herkes bu savaş alanını Erdoğan’a karşı savunmak için elinden geleni yapmış; adeta HDP’nin etrafına, onu koruyan bir görünmez duvar örülmüştü.
Bu sayede aslında Erdoğan’ın kişi diktatörlüğü hayallerine son verecek bir meclis çoğunluğu elde edilmişti.
Ama MHP’nin demokrasi ve özgürlük düşmanı; Türk ırkçısı bir şark despotluğuna dayanan programı ve anlayışı; HDP’nin ve demokratik güçlerin kazandığı bu zaferde kendi sonunu gördü ve seçimlerden önce fiilen oluşmuş; HDP’yi; onunla çatışmayarak, çatışmadan kaçarak; savunma mevziinden; birden bire HDP’yi tecrit etme pozisyonuna; Erdoğan’ın yanına geçti.
Öte yandan CHP ve HDP hemen harekete geçecek yerde, Erdoğan’ın kanun ve kurallara uyacağı gibi bir hayalin ardında değerli günleri yitirdiler ve Erdoğan’ın bozgundan sonra tekrar toparlanması için ona zaman ve imkân sundular.
HDP; seçim sonuçlarına dayanarak, Erdoğan’ın yapmak zorunda olduklarını görmeyerek, hala eski arabulucu pozisyonuna geri dönmeye dayanan, barış sürecini sürdürmek gibi bir alanda politika yapmaya devam etti.
Bütün bu koşulların bir araya gelmesiyle, Erdoğan çok kıymetli bir zaman kazandı ve güçlerini tekrar topladı.
Erdoğan’ın seçim yenilgisi, aslında ona muhalif AK Partili güçlerin bile daha büyük bir şekilde seslerini çıkarmalarının yolunu açmıştı. CHP ve HDP’nin Erdoğan’a karşı biraz daha kararlı bir politikası bile onları daha da cesaretlendirir, Erdoğan’ın hareket alanını daraltır ve onu savunmaya zorlayabilirdi. HDP ve CHP’nin gafleti ve durumun özgül karakterini kavramakta gösterdikleri basiretsizlik buna imkân tanımadı.
HDP, barış sürecini sürdürmek değil, ateşkesi sürdürmek gibi bir noktaya geri çekilerek, esas vuruş yönü olarak, gayrı meşru ilen ettiği Erdoğan’ın başkanlığını hedef alsaydı; böyle kararlı bir politikayla CHP’yi de daha kararlı bir pozisyona çekebilir; MHP’yi de köşeye sıkıştırabilirdi. Böyle bir çizgi, ateşkesi sürdürmeyi savunma ve Erdoğan’ı hedef alma çizgisi, MHP’yi yeni cenazelerin gelmesini ve Erdoğan’ın başkanlığını ve darbesini destekler pozisyonda bırakabilirdi. Bu da MHP’nin hareket alanını daraltırdı.
HDP’nin izleyeceği böyle bir politika ister istemez, PKK üzerinde de bir baskı yaratırdı.
PKK da bugün artık fiile başlamış bulunan savaştan; o zamanlar bulunan karşılıklı ateşkes noktasına gelmek zorunda kalmadan; var olan fiili ateşkesi sürdürmeyi savunabilir ve sürdürebilirdi. PKK yöneticileri aslında fiilen o noktaya geri dönmek istediklerini ifade etmektedirler, karşılıklı olma koşuluyla ateşkes derken. Ama artık, koşullar değişmiştir, bunu sağlayacak olan tek taraflı ateşkes olabilirdi. Ama artık kendisi de bunu tek taraflı yaptığı takdirde ki aslında seçim öncesi durum fiilen tam da buydu;  o noktaya gelebilir. Seçimlerde ve sonrasındaki kısa zamanda bu fiilen vardı. Bunu savunmak, yakalanacak ana halka olarak görülse ve seçilseydi; Erdoğan orada kaldıkça bir barış sürecinin ilerleyemeyeceği; dolayısıyla Erdoğan’ın başkanlığına son verilmesinin, temel stratejik hedef haline getirilmesi gerçekçiliğinden hareket edilseydi. Bu savunma noktasında, HDP bütün dördüncü parti olma güçsüzlüğüne rağmen, siyasetin belirleyicisi olabilirdi.
Özetle, MHP’nin ırkçı ve şark despotu, demokrasi düşmanı özellikleri; CHP’nin hala içindeki çok güçlü ulusalcı ve Kürt düşmanı unsurların baskısı altında HDP’den uzak durma eğilimi ve Erdoğan’ın niteliğini ve amaçlarını kavramaktan uzak gaflet içindeki politikası; HDP’nin benzen şekilde Erdoğan’ı; durumu ve görevleri doğru değerlendirmekten uzak politikası; hepsi bir arada Erdoğan’a geniş bir hareket alanı sağladı ve Erdoğan kararlılıkla bu meclis çoğunluğunu ele geçermiş güçleri; dolayısıyla Meclis’i felç edebildi ve darbesini yapabildi.
*
Evet, şimdi tekrar 7 Haziran seçimleri öncesindeki bir yerdeyiz.
Tekrar HDP’yi savunmalıyız.
Ama bu sefer aynı yolu dizlerimiz üzerinde kat etmek zorundayız.
HDP artık kendisi fiili bir güç olmaktan çıkmış, hareket kabiliyeti son derece azalmış, büyük kayıplar yaşamış durumda.
Öte yandan bir savaş alanı olarak HDP, Erdoğan’ın güçlerince dört bir yandan kuşatılmış durumda. MHP hala HDP’ye karşı savaşta Erdoğan’la işbirliği içinde. CHP korkak ve kişiliksiz politikalarıyla Erdoğan’a en büyük desteği vermekte; Erdoğan’ın darbe yaptığını söylemekte; bunun mantıki sonuçlarına varmaktan korkmakta;  bunu yeni darbelerin izleyeceğini görmemektedir. Hala adil bir seçim olacağı hayalleriyle tam bir felç durumundadır. Çok kıymetli zamanları yitirmektedir. Hala kitleleri Erdoğan’ın darbesine karşı, yasalar çerçevesinde, sokaklara protestoya, Erdoğan’ın istifasını istemeye çağırmamaktadır. HDP’yi yalnız bırakmakta; Onu savunmanın önemini görmezden gelmektedir.
*
Nasıl mı? Bir örnek verelim. CHP’nin özel olarak HDP’yi savunması bile gerekmiyor. Aslında Demokratik özgürlükleri ve en temel hakları bile savunması yeter. Bu aynı zamanda bir savaş alanı olarak HDP’nin de savunması olur.
Örneğin, hukukta suç bireyseldir ve işkence yasaktır.
Suçun bireysel olduğunun hukuki veya fiili reddi, sonuçta jenosite kadar gider.
İşkence sadece insanlara elektrik vermek, falakaya yatırmak değildir. Gerçi Türkiye gibi insan haklarının zerrece değeri olmadığı şark despotluklarında işkence denince bunlar anlaşılır; bundan aşağısına işkenceye uğrayanlar bile işkence demezler.
Hâlbuki insanları, belli bir yerde durmaya mecbur etmek; susuz, yiyeceksiz evlerinde kapalı tutmak; hareket ve seyahat özgürlüğünü engellemek bile bir işkencedir. Hijyenini engellemek bir işkencedir. Bütün dünyanın uygar ülkelerinde böyledir bu. Uluslar arası anlaşmalarda böyledir bu.
Türk devleti bu uluslar arası tanımları ve kuralları tanıdığını ifade etmiştir; kendini anlaşmalarla bağlamıştır. Hatta bir zamanlar AK Parti’nin şimdi unutulmuş programında bile “İşkenceye sıfır tolerans” deniyordu.
Bu uluslar arası kurallara göre koca Cizre, yüz binden fazla nüfuslu bir şehir, günlerdir, dünyadaki bütün uygar ülkelerin işkence tanımlarına göre, sokağa çıkma yasağı denilerek fiilen işkence altındadır.
Türk devleti ve Erdoğan, Cizre’de işkence yapma suçunu işlemektedirler. Şu an devletin başındaki bütün yöneticiler her an suç işleyen işkencecilerdir. İşkenceye karşı direnmek her yurttaşın hakkı ve görevidir.
Ve toplu işkence ise, suçun bireyselliği kuralının da inkârı olduğundan; jenosidin bir ön adımıdır.
CHP en azından Türkiye’nin resmen imzaladığı, bu anlaşmalara dayanarak derhal sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını söylemeliydi. Halkı işkenceye karşı kendini savunma; işkenceden kaçma hakkını kullanarak sokağa çağırmalıydı.
Türkiye’nin her yerindeki insanları, işkenceye uğrayanları savunmak için iktidara karşı sokağa protesto gösterilerine; yani en demokratik hakların kullanımına çağırmalıydı
Kılıçdaroğlu gereğinde bütün vekilleriyle, derhal uçağa veya arabaya atlayıp Cizre’ye gitmeliydi.
Aynı anda tüm Avrupa, Amerika gibi ülkelere çağrılar yaparak Erdoğan’ın işkence rejiminin suçlarını tespit etmek üzere onları Cizre’ye heyetler göndermeye davet etmeliydi.
Bunların hiç birini yapmış değil ve yapmıyor.
Bütün bunları yapmayan bir CHP de aslında kurucusu olduğu bu şark despotluğunu fiilen korumaya devam ederek; tavşan boku gibi kokmaz ve bulaşmazlığıyla Erdoğan’ın diktatörlüğüne giden yolda ona destek olmakta; intihar etmektedir.
*
O halde, HDP’nin aynı zamanda Erdoğan’ın diktatörlüğüne karşı savunulması gereken en önemli ve tayin edici savaş alanı olduğundan hareketle, HDP’yi savunmak gerekiyor.
HDP’yi savunduğumuzda, Erdoğan’ın darbesine ve oturtmaya çalıştığı Türk İslam faşisti, diktatörlüğüne de direnmiş oluruz.
Onu bu noktada durduramazsak, çok gerilere gideceğiz; çok ağır yenilgilerin altında ezileceğiz demektir.
İşte bu nedenle HDP’yi savunmak için HDP’li olmak gerekmiyor. Erdoğan’ın darbesine son vermek ve diktatörlüğüne direnmek için, HDP’nin savunulması can alıcı önemdedir.
Bu nedenle, HDP’li olmayanları bile; demokrat olmayanları bile; Sadece Erdoğan’ın Türk-İslam faşisti dikta rejimine karşı durmak ve bunu engellemek isteyenleri bile HDP’yi savunma ve desteklemeye cağırıyoruz.
HDP’yi savunduğumuzda aslında kendimizi savunmuş olacağız.
Ve HDP’yi savunmak için HDP’yi savunmak da gerekmiyor. Sadece yurttaşların, yani aslında kendimizin, kanunla belirlenmiş demokratik haklarını savunmak bile fiilen HDP’yi savunmak neticesini verir.
Bu özdeşlik bizlere aynı zamanda HDP’yi savunmanın dolayısıyla Erdoğan’ı alt etmenin onun diktatörlük planlarını havaya uçurmanın stratejisini de verir.
Güçlerin en irisini, en kritik anda düşmanın en can alıcı yerine yığmak bütün savaşların en değişmez kuralıdır.
Erdoğan’ın darbe ve diktatörlük rejiminin en zayıf yeri bizzat Erdoğan’ın kendisidir.
Bu nedenle, hedefi hiçbir şekilde dağıtmadan, Erdoğan’ın istifasını isteyen çok geniş bir hareket oluşturmak gerekiyor.
Erdoğan’ı böylece yenilgiye uğratmak mümkündür.
*
Ama Türkiye’deki bütün kitlesel hareketlerin en büyük sorunu bizzat sokağa çıkmanın, polise sağladığı geniş hareket olanaklarıdır.
Ne zaman bir topumun en alt kesimlerinin bile sokağa çıkması olsa, sol küçük gruplar, polis vs. için alan açılır ve bunlar gelenlerin kısa zamanda uzaklaşmasına; hareketin zayıflamasına; geniş kitlelerin sağduyusunu harekete damgasını vuramamasına yol açar. Bu da yine kitlelerin daha büyük oranda uzaklaşmasına.
Bunu aşmanın bir tek yolu vardır. Bir tek hedefe yönelik olarak, bağırmadan, çağırmadan, tamamen pasif direniş biçiminde yurttaşlık haklarını kullanma temelinde hareket etmek.
Ancak bu şekilde milyonlarca insan, nüfusun ezici çoğunluğu Erdoğan’ı istifaya zorlayabilir. Onu savunmaya zorlayıp; onun ülkeyi kan gölüne çevirmesini engelleyip; seçimlerin en azından 7 Haziran’daki gibi kuralına uygun yapılmasını sağlayabilir.
Bu nedenle, bu hareket gücünü genişliğinden, kitleselliğinden almalıdır.
Genişliği ve kitlenin büyüklüğünü sağlamanın tek bir yolu vardır. Sessiz olmak. Sadece bir tek hedefte yoğunlaşmak: Erdoğan İstifa!
Hiçbir şekilde polisle çatışmaya girmemek. Sadece pasif direniş ve hakların çiğnenmesine karşı sivil itaatsizlik.
Bu takdirde zaten nüfusun yüzde altmışını oluşturan geniş kitleler eğilimlerini ve ağırlıklarını politikaya koyabilirler.
Onların bu davranışı, var olan partileri bile var olmaya devam etmek istiyorlarsa daha tutarlı politikalar izlemeye zorlayabilir. Ve böylece Erdoğan’ın bütün planlarına son verilebilir. Bu uçuruma gidiş durdurulabilir.
Yapacağımız tek şey vardır: Erdoğan İstifa, #Erdoganİstifa vs. gibi biçimlerde bu iki sözcükten ibaret bir pankartı veya tişörtü veya göğse ve sırta tutturulmuş bir kâğıdı veya kartonu alıp, günün belli bir saatinde bir yere oturmak veya ayakta durmak veya yurttaş olarak yürümek veya yatmak. Her gün aynı yerde örneğin ikişer saat sessizce yüz binlerce milyonlarca insanın hiç ses çıkarmadan; sadece bu sloganı içiren giysi, pankart vs. ile toplanmaya ve bu toplulukların bir kartopu gibi büyümeye başladığını düşünün.
Erdoğan bir süre sonra panik içinde kaçacak yer arayacaktır.
*
Bunun için bir yerlerden birilerinin başlaması gerekiyordu.
Bizler, seçimlerden önce, çoğu HDP üyesi bile olmayan, demokratik özlemleri olan yurttaşlar olarak, HDP’nin yüzde on barajını aşmasının büyük stratejik önemi nedeniyle, HDP’ye Oy Ver diye bir girişim kurmuştuk.
HDP kendi programından ötürü kendine oy istiyordu. Biz ise, “Tiranı Durdurmak, Barışı Sürdürmek, Barajı Yıkmak için HDP’ye oy ver” diyorduk. Yani “HDP’li olmasan da HDP’ye oy ver” diyorduk.
Seçimlerden sonra görevimizi yaptık. Amaç hâsıl olmuştur diyerek varlığımıza son vermiştik.
Ama şimdi o seçimlerden önceki noktadayız.
Ama daha gerilerdeyiz. Oy verecek bir seçime ulaşıp olaşamayacağımızdan emin değiliz.
Bu nedenle, şimdi “HDP’li olmasan, hatta HDP’ye sempati bile duymasan da HDP’yi Savun ve Destekle, kendini böyle savunabilirsin” diyoruz.
Biz bu girişimi kurmaya karar verdiğimizde, HDP’ye saldırılar başlamamıştı bile. Bu görevi doğru belirlediğimizin bir kanıtı olarak da görülebilir.
Son gelişmeler HDP’yi savunma ve desteklemenin ne kadar can alıcı ve acil bir görev olduğunu göstermiş bulunmaktadır.
Türkiye’nin her yerindeki insanları her yerde harekete geçmeye; her yerde; “HDP’yi Savunma ve Destekleme Girişimleri” Kurmaya çağırıyoruz.
İstanbul’da da bu bağlamda ilk toplantımızı yapacağız.

Toplantı için 12 Eylül Cumartesi günü, saat 19.00’da Kadıköy iskelesi önünde buluşulacaktır.
Gelenlerin sayısına göre uygun bir yere gidilecektir.
Bu vesileyle herkesi bu toplantıya davet etmek istiyoruz.
Girişimin şu adresteki bloğunda http://hdpyisavundestekle.blogspot.com.tr gerekli bilgiler bulunulabilir.
Girişim çalışmalarını bir e-mail Grubu aracılıyla yürütmektedir. Herkesi bu e-mail grubuna da üye olmaya çağırıyoruz.
Grubun tanıtımında gerekli bütün bilgiler vardır. Olduğu gibi aktaralım:
“Bu grup, HDP'yi Savunma ve Destekleme Girişimi'nin  çalışmalarını organize etmek için bir e-mail grubudur.
Çalışmalara katılmak isteyen herkes üye olabilir. Çalışmalara ve gruba katılanlar aynı zamanda karar ve tartışma süreçlerine de katılma hakkı elde ederler. Tüm tartışma ve kararlar kamuya açıktır.
Gruba üye olmak için
Adresine boş bir e-mail yollamak yeter.
Bir yönetici onaylayınca otomatikman üye olursunuz. 
Grubun Çalışmaları ve Temel Metinleri 
adresindeki blogtan İzlenebilir.
Grup Sayfasının adresi:
Facebook sayfası:
Facebook grubu:
Grubun e-mail adresi:
Twitter adresi
Kontak adresi:
Dmlir Küçükaydın

11 Eylül 2015 Cuma

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...